Parma Manastırı – Henri Beyle Stendhal

19. yüzyılın en özgün Fransız yazarlarından biri olan ve modern romanın gelişiminde tek başına bir aşamayı temsil eden Stendhal, çağdaşları tarafından önemi anlaşılamamış olsa da, psikolojiyi ön plana çıkaran romancılardan söz edildiğinde ilk akla gelen adlardandır. Keskin gözlemleri, kişilik çözümlemeleri, sezgileri, süslemesiz sayılan üslubunun temel özelliği olan hareketle birleşince, Stendhal, en az kendi kişiliği kadar renkli yapıtlar sunabilmiştir.
1836?1839 arasında Paris?ten ayrı kaldığı üç yıllık sürenin meyvesi ikinci başyapıtı Parma Manastırı oldu. Roman, Fabrizio del Dongo adındaki kahramanın Waterloo Savaşı?ndan bir Carthusia Manastırı?na uzanan hayatını hikâye eder. İtalyan yazar Italo Calvino kaleme aldığı bir denemede, ?Top gürlemeleriyle tarihin ve bireysel hayatın ritminin yan yana ve aynı hızda ilerlediğini? söylediği romanın özellikle ilk bölümlerinden övgüyle söz eder.
Kitap eski düşüncelerin çöküşüyle başlar: ?Kişinin hayatını tehlikeye atması moda olmuştu; yavanlık yüzyıllarından sonra mutluluk insanın ülkesine duyduğu tutkuya,
Stendhal?in başyapıtlarından biri olan ?Parma Manastırı? sınırları belirli, kapalı, eksiksiz olan ve kendi kendine yeten bir romandır; apaçıktır, okuru zamanın ve kaderin ağırlığından kurtarır. Yazarın romanın başından sonuna kadar yalnızca anlatma zevkine kapıldığı sezilir, tıpkı peri masallarında ya da serüven romanlarında olduğu gibi.
Balzac, Parma Manastırını üst üste üç kez okumuş ve olağanüstü diye nitelemiştir. Bir mektubunda da elli yıldan bu yana yayımlanmış kitapların en güzeli diye belirtmiştir bu hayranlığını. Balzac, onu göklere çıkarırken, pek çok eleştirmen en ağır sözlerde bulunmuştur. Balzac’a yazdığı mektupta savunduğunuz bu kitabı altmış yetmiş gün içinde söyleyip yazdırdım, der Stendhal
Stendhal “Parma Manastırı”nda, Rönesans sırasında bir İtalyan prensliğinde yaşanan entrikalar anlatılır. Romanın kahramanı Fabrice Del Dongo, özgürlüğüne düşkün, romantik, sıra dışı, aşka bağımlı bir soyludur ve bu özellikleri toplum kurallarına ters düşmektedir.
gerçekleştirilecek kahramanca eylemler aramaya bağlanmıştı.? Amcasının eşi Sanseverina Düşesi Gina Pietranera, Fabrizio?yu sevmektdir; ancak Fabrizio Clelia?ya aşıktır. Romanın bir başka karakteri Makyavelci Mosca da Gina?ya aşıktır. Clelia?nın Fabrizio?dan olma oğlu ölür, acısına dayanamayan anne de bir süre sonra oğlunu izler. Fabrizio bundan sonra, son nefesini vereceği Parma Manastırı?na kapanır. Aşkına karşılık bulamayan Gina ise sonunda mutsuzluk içinde Mosca ile evlenir. Parma Şatosu, Balzac?ın büyük desteğiyle 1839?da basılır. Büyük yazar ?çoğu kez tek bir sayfada bütün bir kitap içerdiğini” söyleyerek Stendhal’i kutlar.

Stendhal romanın önsözünde şöyle der: ?Bu romanı 1830?daki aslından hiçbir şey değişmeksizin yayımlıyorum. Bunun iki sakıncası olabilir. Birincisi, okuyucu bakımından: Kişiler İtalyan olduklarından okuyucu daha az ilgileneceklerdir belki. Bu ülkenin insanları Fransızlar?dan oldukça farklıdır. İtalyanlar içtendir, iyi insanlardır, çekingen değillerdir, akıllarından geçeni söyleyiverirler. Zaman zaman gurura kapılsalar da bu, tutku haline gelir, ?benlik? adını alır. Sonra, yoksulluk gülünç bir durum değildir onlar için.
İkinci sakınca ise, yazarı ilgilendirmektedir. Açık söyleyeyim, öykünün kahramanlarının yaradılışlarının sertliklerini, tutarsızlıklarının olduğu gibi bırakmayı göze aldım. Buna karşılık çekinmeden söylüyorum, yaptıklarının çoğuna da ahlak bakımından ayıpladım. Parayı her şeyden çok seven, kin ya da sevgi uğruna hiç günah işlemeyen Fransızlar?ın yaradılışlarındaki yüksek ahlakı, sevimlilikleri onlara vermek neye yarar? Bu romandaki İtalyanlar, bunun tersidirler. Zaten ban öyle geliyor ki, insan ne zaman güneyden kuzeye iki yüz fersah yol gitse, yeni bir manzara gibi yeni bir roman da çıkar ortaya. Papazın sevimli yeğeni, düşes Sanseverina?yı tanımış, çok da sevmişti. Benden de onun başından geçen ayıplanmaya değer olayları hiç değiştirmeden yazmamı rica etti. Ben de bu ricalara uydum.?
23 Ocak 1839

Çağının Çocuğu – A. Ömer Türkeş
(10.09.2010 tarihli Radikal Kitap Eki)
Fransız edebiyatının 19. yüzyılda eriştiği zirveye adını yazdıranlardan Stendhal, Aydınlanma ve Devrimin kahramanlık ideallerinin son büyük temsilcisi, temsil ettikleriyle de çağının çocuğuydu. 1783 yılında Fransa?nın Grenoble kentinde doğdu. Annesini erken yaşlarda kaybedince, teyzesi ve avukat babası tarafından çok katı bir disiplin içerisinde ve dinsel öğretiye ağırlık verilerek eğitildi. Hayat hikâyesini yazanlar, otoriteye ve dinsel kesime duyduğu nefrette bu yılların etkisi olduğunu belirtirler. Kavgacı, şüpheci, egoist, şehvanî ve disiplinsiz bir adammış Stendhal… 1799?da, mühendislik eğitimi için yola çıkıp Paris?e ayak bastığı gün, Napoleon hükümet darbesiyle Fransa?nın başına geçtiği gündür. On yedi yaşındaki Stendhal, kendisini onun ideallerine adayacak ve orduya yazılacaktır. Böylelikle İtalya?dan Moskova?ya kadar pek çok Avrupa ülkesini -savaşın içerisinden- görme fırsatını bulmuş, özellikle İtalya?dan çok etkilenmiş ve bu ülke ile ilgili anılarını birçok kez edebiyata aktarmıştır.
Napoleon?un yenilgileri ve imparatorluğun çökmesiyle birlikte Bourbon hanedanının işbaşına geçmesi, Stendhal?in devlet hizmetlerine veda etmesi anlamına geliyordu. Böylelikle bütünüyle edebiyata yöneldi. Önce deneme, makale ve gezi yazıları yazdı. 1827?de ilk roman Armance üç yıl sonra Kırmızı ve Siyah yayımlanmış, edebiyat çevrelerinin -başta Balzac?ın- takdirini kazanmışsa da okuyucuların ilgisini hak ettiği kadar görmemiştir… 1830?dan sonra hanedan değişince yeniden devlet hizmetine döndü, İtalya?ya tayin edildi ve ölünceye kadar burada kaldı. İkinci dev eseri Parma Manastırı 1839 tarihini taşır. Ancak bu tarihten sonra hastalığı artan Stendhall, 1842 tarihinde geçirdiği bir kalp krizi sonucu yaşama veda edecektir.

Saray entrikaları
Parma Manastırı, İtalya gözlemlerinin etkisiyle yazılmış eserlerinin en görkemlisidir. Bu roman gerçek bir hayat hikâyesine dayanır. Konsolosluk görevini yürütürken 16. ve 17. yüzyılda Roma?da işlenen suç ve skandallarla ilgilenen Stendhal, Alesandro Farnese adına rastlar. Daha sonra III. Papa Paul olarak Katolik kilisesinin başına geçen Farnese?nin başından geçenler Parma Manastırı?nın iktidar kavgaları, entrika ve aşk dolu hikâyesinin çıkış noktasıdır. Ancak gerçekten yaşamış tarihi bir şahsiyeti roman kahramanı yapmak Stendhal?in sanat anlayışına uygun değildir. Hikâyeyi yeniden kurgular, yan hikâyecikler, hayali şahıslar ekler, zaman ve mekanı değiştirir. Sonuçta çıkış noktası ile roman arasında pek bir benzerlik kalmamış ama ortaya dünya edebiyatının şaheserlerinden biri çıkmıştır?

Anlatmanın büyüsü
O dönemin Fransa?sında İtalya tarihinden bir hikâye anlatan romanına ilgisiz kalınabileceğini düşünerek ilk baskısının önsözüne şöyle bir not düşecektir; ?Bu romanı 1830?daki aslından hiçbir şey değişmeksizin yayımlıyorum. Bunun iki sakıncası olabilir. Birincisi, okuyucu bakımından: Kişiler İtalyan olduklarından okuyucu daha az ilgileneceklerdir belki. Bu ülkenin insanları Fransızlardan oldukça farklıdır. İtalyanlar içtendir, iyi insanlardır, çekingen değillerdir, akıllarından geçeni söyleyiverirler. Zaman zaman gurura kapılsalar da bu, tutku haline gelir, ?benlik? adını alır. Sonra, yoksulluk gülünç bir durum değildir onlar için. İkinci sakınca ise, yazarı ilgilendirmektedir. Açık söyleyeyim, öykünün kahramanlarının yaradılışlarının sertliklerini, tutarsızlıklarının olduğu gibi bırakmayı göze aldım. Buna karşılık çekinmeden söylüyorum, yaptıklarının çoğuna da ahlak bakımından ayıpladım. Parayı her şeyden çok seven, kin ya da sevgi uğruna hiç günah işlemeyen Fransızların yaradılışlarındaki yüksek ahlakı, sevimlilikleri onlara vermek neye yarar? Bu romandaki İtalyanlar, bunun tersidirler. Zaten bana öyle geliyor ki, insan ne zaman güneyden kuzeye iki yüz fersah yol gitse, yeni bir manzara gibi yeni bir roman da çıkar ortaya. Papazın sevimli yeğeni, düşes Sanseverina?yı tanımış, çok da sevmişti. Benden de onun başından geçen ayıplanmaya değer olayları hiç değiştirmeden yazmamı rica etti. Ben de bu ricalara uydum.?
1839?daki ilk baskı dikkat çekmez. Ancak 1842?de Balzac?ın çıkardığı dergide Parma Manastırı üzerine kaleme aldığı makaledeki övgü dolu ifadeler romana ikinci baskısını yaptıracak ve Stendhal ismini geniş bir okuyucuyla tanıştıracaktır. Bir not düşelim: Balzac?a yazdığı teşekkür mektubunda ?Savunduğunuz bu kitabı altmış-yetmiş gün içinde söyleyip yazdırdım? demiş Stendhal…
Roman, Napoleon çağının son yıllarında başlayıp, ardından gelen reaksiyon devresine kadar uzanıyor. Bu tarihsel arka planın önündeki sahnede ise Kuzey İtalya küçük bir prenslikte yaşayan yakışıklılığı ile kadınların yüreklerini hoplatan soylu bir gencin maceralarını izliyoruz. Tıpkı Kızıl ve Kara?nın kahramanı Julien Sorel gibi, Parma Manastırı?nın kahramanı Fabrizio Del Dongo da ahlaki tutumu, karakter özellikleri ile Parma prensliğinin yozlaşmış yönetimi ve toplum yapısıyla uyumsuz bir genç. Fabrizio?nun çocukluğundan yetişkinliğine, Celia adlı güzel bir kadınla yaşadığı aşka, saray entrikaları sonucu maruz kaldığı kötülüklere, her seferinde teyzesinin fedakârlıkları ile kurtulmasına, hayattan el etek çekip bir manastıra sığınmasına kadar geçen süreyi anlatırken kahramanın bireysel kaderini tarihsel toplumsal bir süreç olarak işlemiş Stendhal.
Parma Manastırı?nda saray hayatının geniş kapsamlı tasviri küçük bir İtalyan devleti özelinde sergilenirken, dönemin büyük savaşlar ında da vuku bulan tüm toplumsal ve manevi ihtilafları Parma sarayının mütevazı mücadelelerinde görünür kılınmıştır. Balzac?a göre bu mücadeleleri, sadece Parma?da entrikaların siyasi içeriği kolay anlaşılır olduğu için, hemen dolaysız eyleme tercüme edilebilir olduğu için bile Stendhal?in yöntemiyle şiirsel olarak daha iyi anlatmak ve insani-manevi tepkilerini dolaysız bir açıklıkla ortaya koymak mümkündür. Yine Balzac?a göre Parma Manastırı?nı değerli kılan özellikler şöyle sıralanabilir; ?geleneklerin ve ahlâk değerlerinin, olayın geçtiği yerin şartlarının geniş şekilde tasviri, olay örgüsünün dramatik niteliği ve bununla sıkı şekilde bağlantılı olarak romanda diyalogun yeni ve oldukça önemli rolü.?
Romanın değerini kuşattığı tarihsel toplumsal gerçekliğe bağlıyor gibi görünmekle birlikte, kendisi de büyük bir yazar olan Balzac?ın Parma Manastırı övgüsü kuşkusuz sadece bunlarla sınırlı değildir. Tarihsel toplumsal gerçekliği toplumbilimsel incelemelerle de ortaya koymak mümkün. Bir roman aynı gerçekliği bireysel hayatlar üzerinden anlatabildiği ölçüde başarılıdır. Nitekim, Italio Calvino Parma Manastırı?nda ?top gürlemeleriyle tarihin ve bireysel hayatın ritminin yan yana ve aynı hızda ilerlediğini? söyleyecektir.
Gerçekten de romanın tuhaf bir ritmi, baş döndürücü bir akışı, canlı karakterleri var. Soylusu, işçisi, köylüsü, rahibi ya da belediye başkanı, ister kadın olsun isterse erkek; Stendhal?in kahramanları etleri ve kemikleriyle, erdemleri, tutku ve zaaflarıyla gerçek insanlar. Somut bir tarihe ve topluma; Fransız Devrim?inin ardından gelen çalkantılı günlere aitler. Eylemleri ve duyguları bu süreç tarafından belirlenir. O, roman sanatını yol üzerine konmuş, aynı anda hem masmavi gökyüzünü, hem de çamurlu kaldırımları yansıtan bir aynaya benzetmişti. Kendi roman kahramanları da işte böyle görünürler okuyucuya; ?hem soylu, hem bayağı; hem alçakgönüllü, hem bencil?? Bu insanlara sözünü ettiğim canlılığı ve tipikliği veren de bu çok katmanlı yapılarıdır. Stendhal onların tipikliklerini, çevredeki hareketlerini koşullandıran iç dünyalarını inceleyerek, psikolojik çözümleme yoluyla ortaya koymuştur.
Hüzünlü bir hikâyesi var romanın, ama çok canlı ve hareketli. Benjamin?in ifadesiyle, sanki neşe içinde yazılmış hissi veriyor ve neşe ile okunuyor. Bunun en önemli nedeni Stendhall?in anlatma şehvetidir. Modern bir masala dönüştürmüş anlatısını. Tıpkı Calvino?nun söylediği gibi; ?bu adam anlatmanın büyüsüne kapılmış, öylesine derine iniyor ki, anlattığı şeyin binlerce veçhesi ortaya çıkıyor, o yine daha fazla, daha ayrıntılı, anlattıkça anlatıyor…?

Kitabın Künyesi 1
Parma Manastırı,
Henri Beyle Stendhal,
Çeviren: Cemal Bali Akal,
Helikopter Yayınları,
2010
564 sayfa

Tanıtım Yazısı 1
La Chartreuse de Parme, ilk kez 1839 yılında iki cilt olarak basılmış, Balzac’ın ünlü bir makalesi üzerine yeniden yazılmış ve tek cilt olarak 1842’de tekrar basılmıştır.
Tam da Parma Manastırı’nı yayına hazırladığımız bu günlerde, çeşitli kitaplarda tekrar tekrar bu kitapla ilgili yorumlarla, hatıralarla karşılaşıyorum. Sanki herkes sözbirliği etmişçesine bu romanın dünyada roman diye bir şey varsa onun en iyi örneği olduğunu söylüyor. Daha geçen gün Scholem’in Walter Benjamin üzerine yazdığı kitapta Benjamin bir mektubunda “Neşe içinde yazılmış bu kitabı neşe içinde okuyor insan”, diyordu. Bir diğer kitapta da Calvino bu adam anlatmanın büyüsüne kapılmış, öylesine derine iniyor ki, anlattığı şeyin binlerce veçhesi ortaya çıkıyor, o yine daha fazla, daha ayrıntılı, anlattıkça anlatıyor, diyordu. Benden söylemesi: Bildiğinizi sandığınız, yıllar önce okuduğunuza emin olduğunuz bir kitabı tekrar keşfetmenin keyfini yaşayacaksınız. Tadını çıkarın.
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabın Künyesi 2
Parma Manastırı
Henri Beyle Stendhal
Çeviri : Samih Tiryakioğlu
Can Yayınları
Kapak Tasarımı : Erkal Yavi, Semih Özcan
İstanbul, 2005
562 sayfa

Tanıtım Yazısı 2
‘Klasik’ dediğimiz bir roman, okurlarına söyleyeceklerinin tümünü hiçbir zaman tüketmeyen romandır. Klasik, ilk okumada verdiği keşif duygusunu her okunuşunda yeniden uyandıran kitaptır. Stendhal’in romanları, Italo Calvino’nun bu klasik tanımına tam anlamıyla uygun düşen yapıtlardır. 19. yüzyılın önde gelen Fransız romancılarından Stendhal, Kızıl ile Kara’yla birlikte iki başyapıtından biri olan Parma Manastırı’nda, İtalya’da geçen bir tutku ve siyasal serüven öyküsü sunar okurlarına. Dünya edebiyatının bu iki başyapıtı, duygusal açıdan ailesinden, düşünsel açıdan da burjuvaziden koparak ülkeden ülkeye, otelden otele dolaşıp sürekli yeni takma adlarla yazan Stendhal’in ruhsal arayışının ürünleridir. Parma Manastırı, bir yanan karşı konulmaz tutkulara dönüşen karmaşık duygusal ilişkileri anlatırken, bir yandan 19. yüzyılın ilk yarısındaki İtalyan ve Fransız toplumlarını amansız bir eleştiri süzgecinden geçirir. Ama Stendhal’in tüm yapıtları gibi Parma Manastırı’nın da, yaşamın tadına varmanın yollarını arayan bir yazarın kaleminden çıktığını unutmamak gerekir.
(Arka Kapak’tan)

*Stendhal: Sınıfın Edebiyatta İlk Tezahürleri ve Henri Beyle Stendhal’in Yaşam Öyküsü

?Baylar, sizin toplumsal sınıfınıza ait olmak onuruna sahip değilim. Siz bende kaderinin aşağılığına karşı ayaklanan bir köylü görüyorsunuz… Ben, aşağı ve yoksulluktan mustarip, kendisini yetiştirme şansına sahip olmuş ve zenginlerin kibrinin sosyete dediği çevrelerle ilişkiye geçme cüretini gösteren genç insanlar zümresini benim şahsımda cezalandırmak ve onların cesaretini kırmak isteyen adamlar görüyorum.?
19. yüzyılın en özgün Fransız yazarlarından biri olan ve modern romanın gelişiminde tek başına bir aşamayı temsil eden Stendhal?in en çok tanınan yapıtları 1830?da yayımlanan Kırmızı ve Siyah ve 1839?da yayımlanan Parma Şatosu?dur. İki yapıt da, Napolyon sonrası Fransa?nın ahlaki ve entelektüel iklimi üzerine yazılmış tutkulu ve sivri tanıklıklar olarak okunabilir. Stendhal aynı zamanda gezi yazıları, Wolfgang Amadeus Mozart ve Joseph Haydn gibi bestecileri konu alan biyografiler yazmıştır. Seçtiği konular genellikle melodramatik de olsa psikolojik derinlik taşıyan bencillik hikâyeleri ve kendini keşfetmenin değişik yolları için heyecan verici bir çatı oluştururlar.
?Roman, bir anayolda gezen bir aynadır. Bir an göklerin mavisini, bir an ayakaltındaki çamurlu su birikintilerini yansıtır.?
Stendhal bir devrim çocuğuydu; 1783?te hiç sevmediği Grenoble şehrinde doğdu. Asıl adı Marie-Henri Beyle?di. Babası zengin bir avukat ve aynı zamanda toprak sahibiydi. Annesi yedi yaşındayken öldüğünden, yazarı, dindar halası ve bir cizvit papazı yetiştirdi; eğitimini bu ikisinden aldı ve onlardan hep nefret etti. On altı yaşındayken üniversite eğitimi için Paris?e gitti; oyun yazarı olmak istiyordu. Akrabalarından Pierre Daru Birinci Meclis?in ateşli ve etkili taraftarlarındandı. 1800 yılının Mayıs?ında Beyle Fransız ordusuna yazıldı ve süvari çavuşu olarak on sekiz aydan fazla görev yaptı. Görevi sırasında, İtalyan, Alman, Avusturya-Macaristan ve Rus topraklarında Avrupa monarşilerinin ordularına karşı savaştı. Ordudan ayrıldıktan sonra çeşitli askeri ve sivil yönetimlerde bulundu.. 1814?te Fransız İmparatorluğu düştüğünde, ülkenin ezici kısmı gibi Beyle de işinden oldu ve geçim sıkıntısı çekmeye başladı. Çeşitli işlere başvurduysa da düşük maaşlı bir kütüphanecilik görevi bile bulamadı. Fransa?yı terk ederek İtalya?ya yerleşmeye karar verdi. Roma, Napoli ve Floransa yolculuklarını anlatan kitabı 1817?de yayımlandı. Stendhal mahlasını ilk kez bu kitabında kullandı. Bu adın seçimi konusunda ortaya atılan iki varsayım vardır. Georges Perec?in ?kendisinin, Parma Manastırı?nın 53 günde yazılmış olmasına gönderme yaparak 53 Gün adını verdiği ve Kırmızı ve Siyah?a referanslarla dolu, ölümü yüzünden yarım kalmış bir romanı vardır- attığı düşünülen ilk varsayıma göre mahlas ?Shetland? sözcüğünün anagramıdır. Başka araştırmacılarsa, yazarın Napoleon savaşları sırasında gördüğü yerlerden biri olan Saksonya?nın Stendal şehrine işaret ederler.
Stendhal, Floransa?da Santa Croce kilisesini ziyaret etti. Giotto?nun ünlü freskleri hakkında güncesine şunları yazmıştı: ?Mezarlarını gördüğüm büyük insanların yakınında Floransa?da olduğum düşüncesiyle bir tür kendinden geçme durumu içindeydim. Yüce güzelliğe dair derin düşüncelere dalmıştım… Kutsal duygularla karşılaşılan o noktaya varmıştım.? Güzel sanatların bu ?aşırı doz?una verdiği bu sarsıntılı, kafa karışıklığından sanrılara uzanan psikolojik tepki bugün de hala ?Stendhal sendromu? olarak adlandırılır.
Stendhal, o dönem Kuzey İtalya?nın önemli bir bölümünü kontrolü altında tutan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu?nun başbakanı Metternich?in kurduğu ünlü polis teşkilatına bağlı kuvvetler tarafından Milan?dan kovuldu ve 1821?de tekrar Paris?e yerleşti. Burada bir yıl içinde kendisine iki yüzden fazla mektup yazacak olan kontes Clémentine Curial?la bir gönül ilişkisine girdi. Ayrıldığı Milan?da da yine bir aristokrat olan Matilde Dembowski ile mutsuz bir aşk yaşamıştı. 1822?de Madox Ford?un hakkında ?şimdiye kadar aşk hakkında yazılmış en yavan kitap? dediği Aşk Üzerine?yi yayımladı. Kitap Destutt de Tracy?nin psikolojik öğretisi temelinde yazılmıştı.
?Aşk hakkında olmasına rağmen, bu kitap bir roman değil ve her şeyden önce bir roman kadar eğlenceli değil. Bu yalnızca, Fransa?da pek nadir görülen bir delilik türünün kesin ve bilimsel bir tarifidir. Ahlaki saflıktan çok alay edilme korkusundan kaynaklanan ve günlük hayatı etkisi altına alan adetler bana başlık olarak hizmet eden bu sözcüğü uygunsuz, hatta müstehcenlik ifade eden bir şeye çevirmiştir. Bu sözcüğü kullanmaktan kaçınmadım ve üslubumun bilimsel ciddiyetinin beni bu nedenle kınamaların ötesine taşıdığına inanıyorum.? Aşk Üzerine için ilk “Önsöz denemesi”nden
?Aşırı derecede sade olmaya çalışıyorum. Yüreğim söylenecek çok şey olduğunu söylüyor ama onu sessiz tutmaya çalışıyorum. Bir gerçeği ifade ederken bir iç çekişi açığa çıkarmaktan duyduğum korku bana rahat vermiyor.? Aşk Üzerine, 9. Bölüm?den
Michael Wood, bu kitap hakkında yaptığı bir yorumda şunları yazmıştır: ? ?Aşk Üzerine?, düşüncelerden, anılardan, anekdotlardan, nüktelerden ve analiz parçacıklarından oluşan bir defterdir. Bütünüyle zarif, sık sık parlak, kendisinden alıntılar yapılacak bir kitaptır…
?…gerçeğin parça parça olduğunu, ?Aşk Üzerine?nin daha az düzenlenerek, iyi yazılmış bir denemeye benzetilmeden, kendi yüksek amaçlarına karşı etkili bir ihanetle daha çok şey söyleyeceğini biliyordu. Stendhal, yazabileceğinin en iyisini her zaman böyle yaznıştı.?
Stendhal kendisini bir havari gibi görüyordu ve de Tracy?den kitabı hazırlayan sınıflayıcı, sıralayıcı ruhu ödünç almıştı. Aşk Üzerine?de dört türden söz eder: Fiziksel aşk, zevkli aşk, yokluktan doğan aşk ve en yüksek mutluluğun kaynağı olan tutkudan doğan aşk. Kitap, ancak ölümünden sonra yayımlanabildi. Kitabın ünlü bölümü Fiyaskolara Dair?de Stendhal Paris?in salon, tiyatro ve müzelerini betimler ve kendi kişisel fiyaskolarını anlatır. Tüm bu yazdıkları arasında Stendhal?de feminist bir yaklaşım da sezilir: ?Kızların oğlanlar kadar güçlü olmadığını itiraf ediyorum: Bu, zihinlerinin niteliğine dair kesin bir kanıttır; çünkü biliyoruz ki, iş yumruk savurmaya geldiğinde Voltaire ve d?Alembert yüzyıllarının önde gelen adamlarıdır.?
Bazı eleştirmenlerin Freud?un çalışmalarını öncelediğini iddia ettikleri kitapta ?ilk bakışta aşk? üzerine yazılmış bölümün dili çarpıcıdır:
?Şu saçma sözcük değiştirilmeli ?ama yine de ilk bakışta aşk diye bir şey vardır.
?…güvensizliğin olmaması yeterli değildir; güvensizlikten bıkmak gerekir ve elbette cesaret hayatın tehlikelerine karşı sabırsız olmalıdır. Aşksız yaşamaktan bilinçsizce sıkılmışsınızdır ve kendinize rağmen başkalarını örnek alarak ikna olursunuz. Hayatın bütün kaygılarının üstesinden gelmişsinizdir ve özsaygının ayakta tuttuğu karanlık mutsuzluğunuzdan artık hoşnut değilsinizdir. Bilmeden bir ideal tasarlamışsınızdır. Bir gün bu ideale uzak olmayan biriyle karşılaşırsınız; belirginleştirme, konusunu yarattığı rahatsızlıktan tanır ve kaderinizin uzun zamandır hayalini kurduğunuz efendisini kutsar…
?Bu talihsizliği yaşamış olabilecek kadınlar tutkuyla sevmekten başka bir şey yapamayacak kadar ince ruhludurlar. Sadece kibarlığa tenezzül etselerdi bundan kurtulabilirlerdi…
?İlmihallerin ?erdem? olarak tanımladığı ve bezginliğin ve mükemmelliğin tekdüzeliğinden kaynaklanan bir sıkıntının sonucu olduğundan yıldırımın toplumun ?işe yaramaz? olarak damgaladıklarının başına düştüğünü sanıyorum. Bir Cato* tipinin yıldırıma uğrayacağından çok kuşkuluyum…
?Eğer bu şekilde peşinen aşık olursanız, olup bitenden pek az kuşku duyarsınız; yıldırım yoktur ve onu bu kadar ender kılan budur…
?Aşkta en gülünç maceralar sahte yıldırımın sonucudur. Duyarsız, sıkılmış bir kadın bir akşam boyunca ömrü boyunca sürecek aşkı bulduğuna inanabilir. Muhayyilesinin can attığı, en büyük tecrübelerden birini yaşamakta olduğu düşüncesi içini gururla doldurur. Ancak ertesi gün kafa karışıklığını ve bir önceki gece hayran olduğu zavallı talihsiz sevgiliden kaçışını gizlemesi zorlaşır.?
Kitabı bitirdikten sonra bir süre Londra?da kalır; İngiliz gazetelerinde yazıları yayımlanır. Burada kaldığı süre içinde küstah bir İngiliz kaptanının düello önerisini reddeder. Londra?da üç fahişeyle birlikte şık bir evi paylaşır.
İktidarsızlık konusunu işleyen ilk romanı Armance 1827?de basıldı. Kitabın altbaşlığı 1827 Yılında Bir Fransız Salonundan Birkaç Sahne?dir. Romanda zengin soylu Octave von Malivert ile kuzini Armance von Zohiloff arasındaki aşk anlatılır. Birçok yanlış anlama ve entrikadan sonra bu aşk evlilikle sonuçlanır. Başyapıtı Kırmızı ve Siyah, Armance?tan üç yıl sonra yayımlandı. Roman, 1815?1830 yılları arasında Fransa?nın toplumsal ve siyasi koşullarını zalim bir adam olarak betimlenen kahramanı hırs timsali Julien Sorel üzerinden anlatır. Stendhal?in romanlarında sık sık rastlandığı üzere anlatıcı kendi benliğini aramaktadır. Julien bir marangozun olağanüstü zihinsel özellikler gösteren çocuğudur; okuduğu, öğrendiği hiçbir şeyi unutmamaktadır. Gözü yükseklerdedir ve dünyadaki yerini iradesinin gücüyle kurmak kararındadır. Bu yolda baştan çıkarmayı bir araç olarak kullanmaktan çekinmez. Belediye başkanı Renal?in çocuklarının eğitmeni olur; bu arada çocukların annesini baştan çıkarır. Madam de Renal aşık olduğu tek kadındır; ancak yükselişini sağlayacak aristokrat Mathilde de la Mole ile evliliğinin önünde bir engel oluşturduğunu gördüğünde onu kilisede vurmaktan çekinmez. Mathilde de Julien?i tutkuyla sevmektedir; ancak Julien?in bu ilişkiden canı sıkılır. Mahkemeye çıkarıldığında yargıçlara şu etkileyici nutku çeker:
?Baylar, sizin toplumsal sınıfınıza ait olmak onuruna sahip değilim. Siz bende kaderinin aşağılığına karşı ayaklanan bir köylü görüyorsunuz… Ben, benim şahsımda, aşağı ve yoksulluktan mustarip, kendisini yetiştirme şansına sahip olmuş ve zenginlerin kibrinin sosyete dediği çevrelerle ilişkiye geçme cesareti gösteren genç insanlar zümresini cezalandırmak ve onların cesaretini kırmak isteyen adamlar görüyorum.?
De Renal, Julien?i kurtarmaya çalışır ama beceremez. Julien giyotine götürüldükten kısa süre sonra o da ölür. Romanın başlığı Julien?in karakterine ve kariyer seçimine bir gönderme taşır. Kırmızı, orduyu ve askerliği, siyahsa kilise ve rahipliği simgeler. Hikaye, aslında Stendhal?ın gazetede okuduğu bir haber üzerine kurulmuştur. Haberde evli bir kadını öldürmeye teşebbüs eden genç bir adamden söz edilmektedir.
1830 Devrimi ile Kral Louis-Philippe iktidara gelir ve Stendhal elçi olarak Trieste?ye atanır. Ancak Avusturya yazarın elçi olmasını kabul etmez. Papalık Devleti sınırları içinde yeralan Civita Vecchia adında küçük bir limanda görev bulmayı başarır. Orada Bir Egoistin Anıları: Henry Brulard?ın Hayatı ve Lucien Leuwen adlı iki çalışmaya girişir. Ancak bu iki kitap da tamamlanamadan kalır; yine de kitaplar yarım halleriyle yazarın ölümünden sonra yayımlanmıştır.
?Aşk her zaman hayatımın en önemli meselesi oldu; tek meselesi, demeliyim.? Henry Brulard?ın Hayatı?ndan
Stendhal?in siyasi görüşleri çelişkilerle doluydu: Hayatının uzunca bir bölümünde kurulu düzene karşı başarı eksikliğinden kaynaklanan bir düşmanlık duymuştu; ancak ünü artınca ılımlı bir muhafazakâr haline geldi. Yine de Napoleon sonrası dünyada kendini hiç rahat hissetmedi. Erich Auerbach Mimesis kitabında, yazar hakkında ?Stendhal eski rejimin büyük burjuvazisinin aristokrat oğullarındandı? yorumunu yapmıştır. 1836?1839 arasında Paris?ten ayrı kaldığı üç yıllık sürenin meyvesi ikinci başyapıtı Parma Manastırı oldu. Roman, Fabrizio del Dongo adındaki kahramanın Waterloo Savaşı?ndan bir Carthusia Manastırı?na uzanan hayatını hikâye eder. İtalyan yazar Italo Calvino kaleme aldığı bir denemede, ?Top gürlemeleriyle tarihin ve bireysel hayatın ritminin yan yana ve aynı hızda ilerlediğini? söylediği romanın özellikle ilk bölümlerinden övgüyle söz eder.
Kitap eski düşüncelerin çöküşüyle başlar: ?Kişinin hayatını tehlikeye atması moda olmuştu; yavanlık yüzyıllarından sonra mutluluk insanın ülkesine duyduğu tutkuya, gerçekleştirilecek kahramanca eylemler aramaya bağlanmıştı.? Amcasının eşi Sanseverina Düşesi Gina Pietranera, Fabrizio?yu sevmektdir; ancak Fabrizio Clelia?ya aşıktır. Romanın bir başka karakteri Makyavelci Mosca da Gina?ya aşıktır. Clelia?nın Fabrizio?dan olma oğlu ölür, acısına dayanamayan anne de bir süre sonra oğlunu izler. Fabrizio bundan sonra, son nefesini vereceği Parma Manastırı?na kapanır. Aşkına karşılık bulamayan Gina ise sonunda mutsuzluk içinde Mosca ile evlenir. Parma Şatosu, Balzac?ın büyük desteğiyle 1839?da basılır. Büyük yazar ?çoğu kez tek bir sayfada bütün bir kitap içerdiğini” söyleyerek Stendhal’i kutlar.
Stendhal rahatsızlanması üzerine 1841?de resmi görevinden ayrılarak yine Paris?e döndü. 23 Mart 1842?de sokak ortasında gelen bir inme hayatına son verdi. Yaşadığı dönemde büyük bir ilgi görmeyen kitapları 1870?lerden itibaren yoğun bir biçimde okunmaya başladı. Stendhal?in edebi tarzı birçok yazarın yanı sıra George Gissing, Henry James, Joseph Conrad ve Robert Louis Stevenson?u önemli ölçüde etkilemiştir.
Dipnot:
*Cato: Sezar döneminde yaşamış, Roma?da geleneksel hayatın sadeliğine dönüş yanlısı bir senatör.
*Kaynak: Kitap Gazetesi

Henri Beyle Stendhal’in İngilizce (English) Yaşam Öyküsü
Kaynak:http://en.wikipedia.org/wiki/Stendhal
Marie-Henri Beyle (January 23, 1783 ? March 23, 1842), better known by his penname Stendhal, was a 19th-century French writer. Known for his acute analysis of his characters’ psychology, he is considered one of the earliest and foremost practitioners of realism in his two novels Le Rouge et le Noir (The Red and the Black, 1830) and La Chartreuse de Parme (The Charterhouse of Parma, 1839).

Life
Born in Grenoble, France, he had an unhappy childhood in stifling provincial France, hating his unimaginative father and mourning his mother who died when he was young. His closest friend was his younger sister, Pauline, with whom he maintained a steady correspondence throughout the first decade of the 19th century.

The military and theatrical worlds of the First French Empire were a revelation to Beyle. He was named an auditor with the Conseil d’État on August 3, 1810, and thereafter took part in the French administration and in the Napoleonic wars. He traveled extensively in Germany and was part of Napoleon’s army in the 1812 invasion of Russia, bragging an individual head count of over 20. After the 1814 Treaty of Fontainebleau, he left for Italy where he settled in Milan. He formed a particular attachment to Italy, where he spent much of the remainder of his career, serving as French consul at Trieste and Civitavecchia and writing. His novel The Charterhouse of Parma, written in 52 days, is set in Italy, which he considered a more sincere and passionate country than Restoration France. An aside in that novel, referring to a character who contemplates suicide after being jilted, speaks volumes about his attitude towards his home country: “To make this course of action clear to my French readers, I must explain that in Italy, a country very far away from us, people are still driven to despair by love.”

Beyle used the pseudonym “Stendhal” (amongst over 100 others) supposedly chosen as an anagram of “Shetland” (although Georges Perec may have invented this explanation – references to Le Rouge et le Noir (The Red and the Black) feature extensively in Perec’s unfinished last novel 53 jours). Alternatively, most Stendhal scholars believe he borrowed his nom de plume from the German city of Stendal as a homage for Johann Joachim Winckelmann.

Stendhal was a dandy and wit about town in Paris, as well as an inveterate skirt-chaser. His genuine empathy towards women is evident in his books (Simone de Beauvoir spoke highly of him in The Second Sex), and contrasts with his obsession with sexual conquests. He seems to have preferred the desire to the consummation. One of his early works is On Love, a rational analysis of romantic passion that was based on his unrequited love for Mathilde, Countess Dembowska, whom he met while living at Milan. This fusion, or tension, of clearheaded analysis with romantic feeling is typical of Stendhal’s great novels; he could be considered a Romantic realist.

Contemporary readers did not fully appreciate Stendhal’s realistic style during the Romantic period in which he lived; he was not fully appreciated until the beginning of the 20th century. He dedicated his writing to “the Happy Few”. This is often interpreted as a dedication to the few who could understand his writing, or a sardonic reference to the happy few who are born into prosperity (the latter interpretation is supported by the likely source of the quotation, Canto 11 of Byron’s Don Juan, a frequent reference in the novel, which refers to ‘the thousand happy few’ who enjoy high society), or as referring to those who lived without fear or hatred.

Today, Stendhal’s works attract attention for their irony and psychological and historical aspects.

Stendhal was an avid fan of music, particularly the composers Cimarosa, Mozart, and Rossini, the latter of whom he wrote an extensive biography on, Vie de Rossini (1824), now more valued for its wide-ranging musical criticism than for its historical accuracy.

He died in Paris in 1842 and is interred in the Cimetière de Montmartre.

Stendhal’s brief memoir, Souvenirs d’Égotisme (Memoirs of an Egotist) was published posthumously in 1892. Also published was a more extended autobiographical work, thinly disguised as the Life of Henry Brulard.

Stendhal Syndrome
In 1817 Stendhal reportedly was overcome by the cultural richness of Florence he encountered when he first visited the Tuscan city. As he described in his book Naples and Florence: A Journey from Milan to Reggio:

I was in a sort of ecstasy, from the idea of being in Florence, close to the great men whose tombs I had seen. Absorbed in the contemplation of sublime beauty … I reached the point where one encounters celestial sensations … Everything spoke so vividly to my soul. Ah, if I could only forget. I had palpitations of the heart, what in Berlin they call ‘nerves.’ Life was drained from me. I walked with the fear of falling.

The condition was diagnosed and named in 1979 by Italian psychiatrist Dr. Graziella Magherini, who had noticed similar psychosomatic conditions (racing heart beat, nausea and dizziness) amongst first-time visitors to the city.

In homage to Stendhal, Trenitalia named their overnight train service from Paris to Venice the Stendhal Express.

Crystallization
In Stendhal’s 1822 classic On Love he describes or compares the ?birth of love?, in which the love object is crystallized in the mind, as being a process similar or analogous to a trip to Rome. In the analogy, the city of Bologna represents indifference and Rome represents perfect love:
When we are in Bologna, we are entirely indifferent; we are not concerned to admire in any particular way the person with whom we shall perhaps one day be madly in love with; even less is our imagination inclined to overrate their worth. In a word, in Bologna ?crystallization? has not yet begun. When the journey begins, love departs. One leaves Bologna, climbs the Apennines, and takes the road to Rome. The departure, according to Stendhal, has nothing to do with one?s will; it is an instinctive moment. This transformative process actuates in terms of four steps along a journey:

Admiration ? one marvels at the qualities of the loved one.
Acknowledgement ? one acknowledges the pleasantness of having gained the loved one’s interest.
Hope ? one envisions gaining the love of the loved one.
Delight ? one delights in overrating the beauty and merit of the person whose love one hopes to win.
This journey or crystallization process (shown above) was detailed by Stendhal on the back of a playing card while speaking to Madame Gherardi, during his trip to the Salzburg salt mine.

Works
Novels
Armance (1827)
Le Rouge et le Noir (variously translated as Scarlet and Black, Red and Black, The Red and the Black, 1830)
La Chartreuse de Parme (1839) (The Charterhouse of Parma)
Lucien Leuwen (1835, unfinished, published 1894)
Lamiel (1839-42, unfinished, published 1889)

Autobiography
The Life of Henry Brulard (1835-1836, published 1890)

Biography
A Life of Napoleon (1817-1818, published 1929)

Novellas
The Pink and the Green (1837, unfinished)
Mina de Vanghel (1830, later published in La Revue des Deux Mondes)
L’Abbesse de Castro (1832)
The Duchess of Palliano
Vittoria Accoramboni
Vanina Vanini
The Cenci

Essays
De L’Amour (1822) (On Love)
Souvenirs d’Égotisme (Memoirs of an Egotist, published in 1892)
His other works include short stories, journalism, travel books (among them Rome, Naples et Florence and Promenades dans Rome), a famous collection of essays on Italian painting, critical essays on Racine and Shakespeare, and biographies of several prominent figures of his time, including Napoleon, Haydn, Mozart, and Metastasio.

Henri Beyle Stendhal’in Fransızca (Français) Yaşam Öyküsü
Kaynak:http://fr.wikipedia.org/wiki/Stendhal
Stendhal, de son vrai nom Henri Beyle, né le 23 janvier 1783 à Grenoble et mort le 23 mars 1842 à Paris, est un écrivain français.

Réputé pour la finesse d’analyse des sentiments de ses personnages et pour la sécheresse délibérée de son style, Stendhal a dû choisir son pseudonyme en hommage à Johann Joachim Winckelmann, fondateur de l’archéologie moderne, qui est né à Stendal en Saxe-Anhalt (Allemagne). Une autre hypothèse est que son pseudonyme vient des îles Shetland, dont il est l’anagramme ; un lieu que Stendhal aimait.

Il a participé aux guerres de la Révolution et de l’Empire comme officier de dragons et comme intendant militaire.

Biographie

1783-1821 : Les premières années
Stendhal naît rue des Vieux Jésuites (aujourd’hui rue Jean-Jacques Rousseau) à Grenoble dans une famille bourgeoise qu’il apprécie peu. Sa mère, qu’il aimait beaucoup, meurt alors qu’il a sept ans. Son père lui donne alors pour précepteur l’abbé Raillane, et le jeune Henri souffrira de la tyrannie de l’ecclésiastique : « Je haïssais l’abbé, je haïssais mon père, source des pouvoirs de l’abbé, je haïssais encore plus la religion au nom de laquelle ils me tyrannisaient[1]. »

En 1796, il entre à l’École centrale de Grenoble. En octobre 1799, il part à Paris pour passer le concours de l’École polytechnique. Il renonce à se présenter et sera très déçu par la capitale, où il tombe malade. De 1800 à 1801, il participe à la campagne d’Italie où il est nommé sous-lieutenant au sein du 6e régiment de dragons. Revenu à Paris, il essaie de se faire une place, dans le négoce, dans le succès littéraire ou en séduisant des femmes.

En 1805, il devient l’amant de l’actrice Mélanie Guilbert et il la suit à Marseille et s’essaye au commerce, sans grande motivation, ni grand succès d’ailleurs. Mais, ces années d’apprentissage auront une grande influence sur le personnage de Julien Sorel dans le Rouge et le Noir. Il est nommé auditeur au Conseil d’État le 3 août 1810. À partir de 1810, il participe à l’administration et aux guerres napoléoniennes.

En 1812, il travaille à l?Histoire de la Peinture en Italie. En août, il se rend à Moscou où il sera témoin de l’incendie qui ravage la ville après l’entrée de la Grande Armée en septembre. En novembre, lors de la retraite de Russie, il perd le manuscrit de l’Histoire de la Peinture en Italie.

Lors de la chute de la Campagne de France, en 1814, il part en Italie et il s’installe à Milan où il retrouve sa maîtresse Angéla Pietragrua.

L’année suivante il fait graver sur ses cartes de visite : « Waterloo, c?est trop dommage. Six mois de plus et j?aurais été nommé au Mans préfet de la Sarthe ».

En 1818, Stendhal travaille à une Vie de Napoléon. C’est aussi l’année où il rencontre celle avec laquelle il va vivre une grande passion, Mathilde Dembowski (Métilde), qu’il suit l’année suivante à Volterra.

Pendant cette période, il écrit plusieurs ?uvres autour de l’Italie ainsi que De l’amour. En 1821, parce qu’il est accusé de sympathie pour le carbonarisme ? affection particulièrement ressentie dans la nouvelle Vanina Vanini ? il est expulsé de Milan.

1821-1831 : L’essor littéraire

De retour à Paris, presque ruiné après le décès de son père, il entre dans le milieu littéraire en fréquentant des salons littéraires. Ainsi, il a son cénacle et a même un disciple en la personne de Prosper Mérimée. Il écrit des journaux, publie des essais. Il était par ailleurs franc-maçon, ayant été initié en 1806 dans la loge Sainte-Caroline du Grand Orient[2].

En 1827, il publie son premier roman, Armance, suivi en 1830 de Le Rouge et le Noir, en partie influencé par la révolution de juillet 1830. Ce roman connaîtra un beau succès. Après cette révolution, il est nommé consul à Civitavecchia.

En 1833, Stendhal descend le Rhône de Lyon à Marseille, en compagnie de George Sand et d’Alfred de Musset.

1831-1842 : Dernières ?uvres, derniers voyages
À Civitavecchia, il s’ennuie et part voyager. Il ne réussit pas à terminer les ?uvres qu’il commence (Souvenirs d’égotisme, Lucien Leuwen…). Après avoir achevé son dernier chef-d’?uvre, la Chartreuse de Parme, en 1839, il meurt dans la nuit du 22 au 23 mars 1842 d’une attaque cardiaque. Sa dépouille est enterrée au cimetière de Montmartre à Paris.

Les romans de Stendhal
L’?uvre de Stendhal consiste aussi bien en des textes autobiographiques (la Vie de Henri Brulard par exemple) que dans des romans qui comptent parmi les plus beaux dans la littérature française : le Rouge et le Noir, Lucien Leuwen, la Chartreuse de Parme.Ce dernier roman fut salué à sa première publication par un éloge d’Honoré de Balzac, autre maître du roman réaliste dont Stendhal lui-même se déclara heureusement surpris .

« Cet article étonnant, (…) je l’ai lu, (…) en éclatant de rire. Toutes les fois que j’arrivais à une louange un peu forte (…) je voyais la mine que feraient mes amis en le lisant »
? Correspondance Tome X, p 288, Paris. Le Divan 1954

Le Rouge et le Noir est le premier grand roman de Stendhal. Il est le premier roman à lier de façon si subtile description de la réalité sociale de son temps et l?action romanesque selon Erich Auerbach dans sa célèbre étude Mimesis. Julien Sorel, le héros principal du livre, est le pur produit de son époque en un certain sens. Littéralement ivre d?ambition à cause de la lecture du Mémorial de Sainte-Hélène de Napoléon et conscient que depuis la Révolution c?est le mérite et non plus la naissance seule qui compte, il rêve de devenir lui-même un nouveau Bonaparte.

Le réalisme chez Stendhal
Stendhal n’a pas seulement « appliqué » une certaine esthétique réaliste : il l’a pensée d?abord. Le réalisme de Stendhal c?est aussi la volonté de faire du roman un « miroir » c?est-à-dire un simple reflet de la réalité sociale et politique d?une époque dans toute sa dureté. Stendhal a d’ailleurs écrit que « le roman, c?est un miroir que l?on promène le long d?un chemin ».

Dans Racine et Shakespeare, il assigne pour devoir à l’art romantique de faire un art qui sera en adéquation avec les goûts et tendances des peuples. Le réalisme de Stendhal c?est d?abord la volonté de peindre de faits capables d?intéresser ses contemporains (Monarchie de juillet dans Lucien Leuwen, Restauration dans Le Rouge et le Noir, défaite et retour des Autrichiens dans La Chartreuse de Parme).

En revanche, Stendhal dépeint avec souci de réalisme psychologique, les sentiments des personnages principaux. Il s?inspire même souvent des théories relatives à l?amour de son traité De l?amour et essaie de faire ?uvre de psychologue rigoureux.

Les sentiments amoureux sont dépeints avec beaucoup de soin : le narrateur expose longuement la naissance de la passion amoureuse et ses péripéties : cf. Mme de Rênal et Julien – Julien et Mathilde de La Mole – Lucien Leuwen et Mme de Chasteller – Fabrice et Clélia.

Le réalisme dans la peinture des m?urs et de la société
Le Rouge et le Noir et Lucien Leuwen sont une peinture acerbe de la société sous la Restauration, comme l’indique le sous-titre du roman Le Rouge et le Noir : « Chronique de 1830 ». Lucien Leuwen est le vaste tableau de la Monarchie de juillet. La Chartreuse de Parme est une peinture des m?urs politiques dans les Monarchies italiennes du XIXe siècle. Ces romans sont donc politiques non pas par la présence de longues réflexions politiques (Stendhal rejette un tel procédé et le compare à un coup de feu dans un concert dans La chartreuse de Parme) mais par la peinture des faits.

Le Rouge et le Noir et La Chartreuse de Parme sont aussi des critiques acerbes de la position subordonnée de la femme : voir l?interprétation féministe par Simone de Beauvoir des romans de Stendhal (in Le Deuxième Sexe).

La peinture des m?urs chez Stendhal ne se veut jamais impartiale mais critique : elle n?est pas motivée par volonté sociologique mais par souci de faire tomber les faux-semblants et de montrer « la vérité, l?âpre vérité » (devise du premier livre de Le Rouge et le Noir) de la société de son temps.

Malgré son réalisme il n?y a pas de descriptions détaillées de la réalité matérielle. Le narrateur décrit à peine les lieux. Voir la description de Verrières au tout début du roman qui prend juste une page et qui sert d?introduction à une critique acerbe des habitants. On ne sait rien non plus de l?Hôtel de la Mole (Le Rouge et le Noir) ni de Milan ou bien du Château du Marquis Del Dongo (La Chartreuse de Parme).

La peinture des lieux est « fonctionnelle ». Le narrateur ne décrit le monde uniquement dans la mesure où c?est nécessaire pour l?action. La prison de Fabrice est décrite avec soin car elle constitue un lieu essentiel pour l?action de La Chartreuse de Parme.

Le narrateur décrit à peine les personnages : on ne sait quasiment rien des toilettes de Mme de Rênal, de Mathilde ou sur celle de Julien, de Lucien Leuwen ou de Fabrice si ce n?est le couleur de cheveux et quelques détails sur leur aspect, mentionnés très brièvement.

Mais la peinture de la réalité matérielle se fait discrète à cause des particularités du roman stendhalien. Le thème de l?argent est souvent lié à des personnages secondaires ou détestables (M. de Rênal, le Marquis Del Dongo) : l?attention du lecteur se tourne plutôt vers les protagonistes principaux qui sont bien loin de tels soucis (Fabrice, Mme de Rênal, Lucien Leuwen). Le roman de Stendhal est rapide (ses personnages ont souvent à peine 20 ans) alors que la description exige une pause dans la narration.

L?autre limite du « réalisme » de Stendhal tient au romanesque. Le romanesque traverse tous ses romans. Le héros stendhalien est une figure romanesque. Le personnage de Julien est intelligent, nourrit une haine profonde pour ses contemporains, ambitieux jusqu?à la folie. Fabrice est un jeune homme exalté et passionné. Lucien Leuwen est un jeune homme idéaliste et bien fait de sa personne.

En outre la politique dans La Chartreuse de Parme est nettement moins importante que dans Le Rouge et le Noir et Lucien Leuwen. C?est surtout l?histoire qui joue un rôle (Waterloo, arrivée des troupes françaises à Milan en 1796). Et encore elle est inséparable de l?action romanesque. La Chartreuse de Parme a un caractère romanesque nettement plus prononcé que les deux autres grands romans (voir les personnages de la Duchesse Sanseverina ou de Clélia). Le réalisme Stendahlien se limite donc aux autres et non a ses personnages ce qui ne sera pas le cas chez Zola

Réalisme subjectif chez Stendhal
Mais le réalisme chez Stendhal se fait aussi réalisme subjectif sans que cela soit une contradiction. Par réalisme subjectif on entend un des procédés fondamentaux de la conduite du récit chez Stendhal. Georges Blin[3], dans Stendhal et les problèmes du Roman, est un de ceux qui mis en avant ce procédé.

La grande originalité de Stendhal est l?usage important de la « focalisation interne » (pour reprendre la terminologie de Gérard Genette) pour raconter les évènements. Les évènements sont vus en grande partie par les protagonistes voire par un seul d’entre eux. Stendhal refuse donc le point de vue du narrateur omniscient mais pratique la « restriction de champ ». Dans Le Rouge et le Noir et dans Lucien Leuwen les évènements sont vus dans le rayon de Julien Sorel et Lucien. Dans La Chartreuse de Parme le narrateur a reconnu le droit de regard des autres personnages (Clélia, Mosca, Sanseverina) mais Fabrice Del Dongo garde le foyer principal (la scène de la bataille de Waterloo reste paradigmatique). On peut donc parler d?une restriction de champ chez Stendhal (Blin). Stendhal a en effet coupé ses récits de « monologues intérieurs » et a ramené le roman à la biographie du héros. Les trois grands romans commencent par la jeunesse du héros ou commencent même avant (cf. La Chartreuse de Parme) et finissent avec sa mort (cf. Le Rouge et le Noir et La Chartreuse de Parme).

Première conséquence de la restriction du champ : les descriptions sont brèves chez Stendhal. Elles sont l??uvre d?un narrateur extérieur qui voit l?aspect des personnages du dehors ou bien d?un narrateur qui observe la nature. Un tel narrateur est incompatible avec la « restriction du champ » et il joue donc un rôle secondaire chez Stendhal.

Le choix de la restriction du champ explique aussi que certains personnages apparaissent ou disparaissent aussi rapidement de l?action (comme le Comte de La Mole dans Le Rouge et le Noir et Rassi dans La Chartreuse de Parme) car tout est vu par les yeux d?un personnage central.

Troisième conséquence du recours à la restriction de champ : les évènements se dévoilent graduellement. Les héros de Stendhal sont souvent un peu étonnés de ce qu?ils voient et n?en comprennent le sens que progressivement. Ce n?est que peu à peu que Julien comprend pourquoi Melle de La Mole apparaît un jour en vêtement de deuil alors que personne ne vient de mourir autour d?elle. Julien découvrira ultérieurement qu?elle porte le deuil d?un ancêtre mort au XVIe siècle…

L??uvre autobiographique
L??uvre de Stendhal est profondément autobiographique. Même ses romans tant ils sont inspirés par sa propre vie mais aussi parce qu?ils constituent une autobiographie idéale de Stendhal. Julien Sorel, Lucien Leuwen et Fabrice Del Dongo sont ce que Stendhal aurait rêvé d?être.

Les ?uvres autobiographiques de Stendhal sont de trois natures. D?une part Stendhal a tenu pendant de très longues années un Journal où il raconte au fur et à mesure les évènements de sa vie. On pourrait parler d?une prise sur le vif de sa propre vie. D?autre part Stendhal a rédigé deux autres grandes ?uvres autobiographiques : la Vie de Henri Brulard et Souvenirs d’égotisme. Elles poursuivent le même projet que le Journal mais aussi que les Confessions de Rousseau: mieux se connaître soi-même. Cependant elles se distinguent du Journal car elles ont été écrites a posteriori. Enfin, l?autobiographie prend une forme bien particulière chez Stendhal: il aimait écrire sur à la marge de ses livres (et même de ses romans mais de manière cryptique) ou sur des vêtements (par exemple sur une ceinture comme dans la vie de Henri Brulard).

L’?uvre autobiographique de Stendhal ne se distingue pas tant par son projet (Rousseau poursuivait le même) que par l?importance qu?elle prend. Elle s?exprime aussi bien par des romans que par des autobiographies. Même la critique d’art chez Stendhal se fait autobiographie.Il a également dit: “toute oeuvre d’art est un beau mensonge”.

Le romantisme stendhalien

L’indépendant littéraire et artistique

Le critique d?art
Stendhal ne fut pas seulement un romancier et un autobiographe mais également un fin critique d?art dont la réflexion esthétique influença le travail romanesque (tout particulièrement avec sa théorie du beau idéal), ainsi que l’appréciation des arts plastiques et de la musique.

Citons Histoire de la Peinture en Italie, Rome, Naples et Florence, Promenades dans Rome, Mémoires d’un touriste.

Vrai spécialiste, faux dilettante
Féru d’art lyrique, amoureux de l’Italie, comme en témoignent ses écrits, c’est lui qui fit connaître Rossini à Paris et en France. Des travaux de la deuxième moitié du XXe siècle ont fait apparaître sa compétence en matière picturale et musicale, sa familiarité avec ses peintres, sa vaste expérience du monde de la musique de son temps aussi bien instrumentale, lyrique, allemande ou italienne. Mais surtout Stendhal était un véritable spécialiste de l’opéra italien et de la peinture italienne. Bien qu’il se présentât comme un dilettante, on lui doit des analyses très fines de Rossini, Mozart, de Léonard de Vinci, (peintre de la mélancolie), du clair obscur du corrégien,ou de la violence michelangelesque.[4]. et[5]

Les principes de sa critique
Sa critique cohérente repose sur L’Expression ,qui destitue les formes arrêtées et le Beau antique, la Modernité qui implique l’invention artistique pour un public en constante évolution, et la subordination du Beau à l’opinion seule , l’Utile qui donne du plaisir réel à une société, à des individus, et le dilettantisme qui repose sur la pure émotion du critique.[6] et [7].Stendhal fonde ainsi une critique historique,(l’art étant l’expression d’une époque), revendique le droit à la subjectivité , il admet la convergence des arts et leur importance selon qu’ils procurent ou non du plaisir physique, qu’ils ouvrent l’esprit à la liberté de l’imaginaire et qu’ils suscitent la passion. (principe de base).Stendhal est un critique d’art qui marque une étape importante dans l’intelligence de tous les arts.[8].

Notes et références
1? Stendhal, Vie de Henri Brulard, publiée à titre posthume en 1890
2? Jean-Robert Ragache, Les Chroniques des franc-maçons, publié en 1993
3? (1917-??) Professeur au Collège de France
4? Philippe Berthier : Stendhal et ses peintres italiens. Genève, Droz, 1977
5? Francis Claudon, L?Idée et l’Influence de la musique chez quelques romantiques français et notamment Stendhal, Université de Lille, 1965.
6? Michel Crouzet :Dictionnaire des Littératures de langue française. Tome 3. p 211
7? Michel Crouzet : Stendhal et l’italianité. Editions José Corti . 1982
8? Michel Crouzet :Dictionnaire des Littératures de langue française. opus cité

?uvres éditées de son vivant
Vies de Haydn, Mozart et Métastase (titre complet de la première édition : Lettres écrites de Vienne en Autriche, sur le célèbre compositeur Haydn, suivies d’une vie de Mozart, et des considérations sur Métastase et l’état présent de la musique en France et en Italie), Paris 1815
Histoire de la Peinture en Italie, Paris, 1817
Rome, Naples et Florence, Angoulême, 1817 et 1827
De l’amour, Paris, 1822
Racine et Shakespeare, Paris, 1823
Vie de Rossini, Paris, 1823
Racine et Shakespeare, II, Paris, 1825
D?un nouveau complot contre les industriels, Paris, 1825
Armance. Quelques scènes d’un salon de Paris en 1827, Paris, 1827
Promenades dans Rome, Paris, 1829
Le Rouge et le noir, Paris, 1830
Mémoires d’un touriste, Paris, 1838
La Chartreuse de Parme, Paris, 1839
Chroniques italiennes :Vittoria Accoramboni, Les Cenci, La Duchesse de Palliano, L’Abesse de Castro, Trop de faveur tue, Suora Scolastica, San Francesco a Ripa, Vanina Vanini, Paris, 1837 – 1839
Idées italiennes sur quelques tableaux célèbres, Paris, 1840
?uvres posthumes
Correspondance
Journal (1801-1817)
Filosofia nova (1931)
Théâtre (1931)
Molière, Shakespeare, la Comédie et le Rire (1930)
Écoles italiennes de peinture (1932)
Pages d’Italie (1932)
Mélanges de politique et d’histoire (1933)
Courrier anglais (1935-1936)
Mélanges d’art (1867 et 1932)
Romans et nouvelles (1854 et 1928)
Souvenirs d’égotisme 1892 et 1950)
Lucien Leuwen, inachevé (1894 et 1926)
Vie de Henri Brulard (1890 et 1949)
Voyage dans le Midi de la France (1930)
Lamiel, inachevé (1889 et 1928)
Mélanges intimes et Marginalia (1936)
Le Rose et le Vert (1928)
Stendhal. Histoire d’Espagne : depuis la révolution du 28 avril 1699 jusqu’au testament du 2 octobre 1700 : édition du manuscrit conservé à la Bibliothèque municipale de Grenoble. Edition établie, annotée et présentée par Cécile Meynard, avec la collaboration de Christiane François. Paris : Editions Kimé, 2007, 150 p.

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Bitmeyen Kavga – John Steinbeck

John Steinbeck'in Bitmeyen Kavga romanı, dünya muhalif edebiyatına damgasını vuran önemli eserlerden birisidir. Steinbeck, bu romanında 1930'lu yılların Amerika'sında, elma...

Kapat