Olmak ya da Sanmak Üzerine Bir Deneme: Bilge Karasu’nun “Gece”si!

İsmi bir baskı dönemini de simgeleyen Bilge Karasu’ya ait ‘Gece’ adlı esere dair söyleyeceklerimin beni zorlayacağını belirterek yazıma başlıyorum. Zira karşımızda bir solukta okunacak bir eser yok. Aksine olası bir migren ile karşı karşıyasınız.
‘Zıtlıklar kitabı’, ‘dil işçiliğinin sergilendiği bir eser’, ‘olmak ya da sanmak üzerine bir deneme’ gibi birçok yakıştırmanın yapılabileceği eseri tanımlayacak kesin ifadeler, maalesef yok. Öyle ki elinizde bu kitabı gören birine kitabı özetlemek isteseniz net bir şey söyleyemediğinizi derhal fark edeceksiniz.

Yazarın karmaşık kurgusu kitabın son satırlarına kadar sizde bir belirsizlik yaratmaktadır. Bu yazarın istediği bir süreçtir. Okuyucu, son ana kadar düşündüğü hiçbir şeyden emin olamamaktadır.

Olmak ya da Sanmak Üzerine Bir Deneme GeceEser dört bölümden oluşur. İlk bölümde olayları anlatıcı ağzından duyarız. Anlatıcı ilk olarak ‘gecenin işçileri’ diye nitelendirdiği kişileri tanımlar.
“Gecenin işçileri, gerçekte, ikindinin ilk saatlerinde görünmeye başlamıştır sokaklarda. Tek tük de olsa. (sf:17)

Onların işi, geceyi hazırlamak: Yer yer çukurlar açmak, örneğin; gecenin kolaylıkla birikip doldurabileceği çukurlar…(sf:17)

Onların işi, geceyi hazırlamak: Genç kasları, gece gelince daha kolay soyunsunlar diye, soyunmaya alıştırmak örneğin. Çıplak etlerinin içine doğru ince, soğuk demirler iteleyerek, kızgın saçmalar gömerek bu etlere, onları gecelerin en uzununa alıştırmak. (sf:17)

Akşam saatlerinde gecenin işçilerini görmek çok kolaydır artık herkes için. Geceyi hazırlamakta, geceye hazırlamakta kullandıkları aletler ellerinde, sokaklarda dolaşırlar; sayıları da gitgide artar.(sf:17)

Demirden yapılmıştır bu aletler; güzel sepilenmiş derilerden kesilmiş, seçkin ağaç türlerinden yontulmuş, esnek reçinelerden dökülmüştür. Dövmeğe, yırtmağa, delmeğe, kıstırmağa, burmağa, koparmağa yararlar. Yakmaya, kırmaya da. (sf:18)

Özellikle genç gövdeler üzerinde çalışmak için düşünülüp tasarlanmış, gerçekleştirilmiş bu aletler. (sf:18)

Gecenin işçileri, gerçekte, ikindinin ilk saatlerinden beri görünmüştür ortalıkta. Çoğu insanın, dikkatini çekmemiş de olsalar. (sf:19)

Gecenin işçileri dört köşe ekmekleri seviyorlarmış, öyle deniyor. Belki dört köşe ekmekleri sevenler yalnız onlar değildir bu koca şehirde. Ama fırıncılar, tütüncüler, bakkallar, kendilerinden dört köşe ekmek isteyenlerin hepsinin gecenin işçileri olduğunu düşünürler nedense.” (sf:19)

Gecenin işçileri bu tanımlamalarla ortaya konurken yine de belirsizlik hakimdir. Bu gecenin işçileri kimdir, kim tarafından yönetilir? Bu soruların cevapları net değildir. Çünkü yazarımız dipnotlarında da belirttiği gibi her şeyi direkt anlatmak yerine sezdirmek ister.

Aynı zamanda ‘gecenin işçilerini’ tanımlamak için kullanılan sözler bir ‘zıtlığı’ ortaya koyar. ‘Gecenin işçileri’ ile ‘diğer insanlar’ arasındaki zıtlığı ortaya koymak için uzun uzun tasvirler yapılır.

Ardından N. adındaki bir adamın yaşamı anlatılmaya başlanır. Tabii ki algımızı karıştırmak için araya başka kişiler de sokulur. ‘Yalnızlık’ ve ‘sessizlik’ içinde yaşayan bir ‘düzeltmen’ karşımıza çıkar. Okuyucu kişiden kişiye, olaydan olaya geçişi anlamlandırırken bir mana bulmak zorundadır bu eserde. Zira ‘düzeltmen’ aydın kişiyi temsil etmektedir ve gecenin işçilerine rağmen insanların karanlığa gömülmesini engellemek üzere karşımıza çıkmaktadır.

Eserin bütünlüğünü koruyan en önemli unsur ise ‘dipnot’larıdır. Dipnotlarla yazar okuyucuya yol gösterir.
İlk dipnotta yazar, ‘söylentiler’in insan üzerindeki etkisine dikkat çeker. Hemen ardından sokak ortasında bir gencin öldüresiye dövülmesi anlatılır:

‘Söylentiye bakılırsa, elinde götürmekte olduğu ekmek dört köşe değilmiş; saçının rengi kara değişmiş ya da aksayarak yürüyormuş… Söylenti elbet, bütün bunlar. Doğrusunu kimse bilmiyor. Ayrıca, bilinecek bir doğru var mı? O bile bilinmiyor. Bilinebilen, görülebilen ise, işçilerin ansızın duvarlardan, köşelerden, kapı ağızlarından sıyrılarak o genci kalabalığın içinden çekip ortalarına aldıkları, bir daha da dağılıp gözden yittiklerindeyse ortada kanlı, tanınmaz bir et yığını kalmış olduğu. Genci, gecenin işçilerinin ortasında yitmeden önce görebilenlerin söylediğine göre, bu et parçası, o alımlı delikanlının yarısı kadar bile olamazdı. Bu kanlı etin üzerine talaş serpildi, kuru yapraklar örtüldü.’ (sf:28) cümleleriyle insanları asıl yönlendiren şeyin ‘söylenti’ olduğunu kanıtlamaktadır bir bakıma.

İlk dipnottan birkaç sayfa sonra yeni bir dipnot paylaşır yazar bizimle. Bu dipnotta şimdiye değin doğru dürüst olmuş bitmiş bir şeyin olmadığını belirtmiştir. Her şeyin ardındaki yazar ben miyim, benim bir yaratığım mı, kararlaştırmak gereği var, (sf:32) sözüyle de derin bir kuşku sokar okuyucunun zihnine.

Bu dipnottan sonra anlatıcı bir anda romanın kahramanı olur ve ‘birinci kişi’ ağzından olayları dinleriz.

Üçüncü dipnotla beraber belirsizlik daha da artmaktadır. Zira yazar ‘öznenin ara ara belirsizleşmesi…’ sözleriyle söz edilen kişinin belirgin olmasını istemez. Yeni bir zıtlık da böylece yaratılmıştır.

Bu dipnotun ardından roman kişisi yeniden anlatılmaya başlanır. Arkadaşının fısıldadığı telefon numarasını arayabilmek için bir yer arar. Ancak tamamen bilinçsiz bir şekilde ‘Ulusal Kitaplık’ ya da ‘Bilgiler Sarayı’ olarak nitelendirilen yerde bulur kendini. Bu binadaki merdivenler roman kahramanını ürpertir. Bir merdivenin bitişi bir diğerinin başlangıcıdır. Bu durum roman kahramanını oldukça korkutur. Korkusunu şu sözlerle aktarır:

‘Usum almıyordu bu kesişen, bitmemiş merdivenleri. Bunca yıldır, başka başka kişiler, başka başka tasarlarla yürütmüşlerdi herhalde yapı işini. Her gelen bir merdiven ekleyip bırakmış olacaktı bu son yıllarda.’ (sf:68)

Olmak ya da Sanmak Üzerine Bir Deneme GeceBirçok araştırmacı bu merdivenleri Babil Kulesine benzetmektedir. İnanışa göre Babil Kulesi yaratıldıktan sonra insanlar birbirini anlayamadığı için farklı farklı diller doğmuştur.

İkinci bölümde konuşmacı O.’dur. Hem N.’yi hem kendini anlatır. O., adamlarına N.’yi izletmektedir. O., önemli bir görevin yöneticisi konumundadır.

Üçüncü bölümde Sevinç ya da Sevim olarak anılan kadın konuşmacıdır. N.’ye oynanan oyunu anlatır bir mektupla. N., sonradan Paris olduğunu öğrendiğimiz başkentte ülkeyi temsil edecek üç önemli kişiden biridir. Paris’e gitmezse kendisine yakın beş arkadaşı tarafından ele verilecek, hakkında günlerce gazetede haberler çıkacak hatta yürüyüşe çıktığı bir anda ağır bir şekilde yaralanacaktır.

Olaylar, iyice içinden çıkılmaz bir hal aldığı sırada dördüncü bölüm başlar. Dördüncü bölüm kilitlerin çözüldüğü(!) bölümdür. Bu bölümdeki dipnotlara Sevinç’in dipnotları da karışır.

N., mektupta yazıldığı gibi ağır yaralanır. İyileştikten sonra yurda döner. Yine mektupta belirtildiği gibi hakkında birçok gazetede haber çıkar. Ancak haberler kesilince N., bir akıl hastanesine kapatılır.

Son bölümlerine yakın N.’den bir roman kahramanı gibi söz eder anlatıcı. Bu bölümde ayna kırılır. Edebi eserlerde aynanın kırılması ve karakterin aynada kendine bakması ‘şizofreniyi temsil eder. Nitekim N.’den bir roman kahramanı gibi söz edip onun için bir ‘hiç olum’ tasarladığını belirtirken anlatıcı birden onu gerçek kılar (!)

Bu zor eser her okunduğunda daha fazla şey sunacaktır şüphesiz. Ayrıca yazarın, bu eseriyle Amerika’da verilen Pegasus Ödülü’nü kazandığını, üstelik bu eseri almaya hak kazanan tek Türk yazar olduğunu belirtmek algınızda şüphesiz büyük bir değişikliğe yol açacaktır.

Zihin açıcı okumanızın başlaması dileğiyle!

Tuba Karamuklu
romankahramanlari.com

Yorum yapın