Ölüm Bizim İçin Değil – Ufuk Bektaş Karakaya

?Devrim? yılları. Varoluşunu, öngördüğü gelecek tahayyülüyle gerçekleştiren, mevcudiyetini ?yaşanacak güzel bir dünya? ihtimaline feda etmiş bir kuşağın hikâyesi. Sol muhalefetin devrim yürüyüşü, kitlelerin bir araya gelişi, Türkiye?nin kırılmanın eşiğinde dolaştığı karışıklık yılları?
12 Eylül 1980. Yakın dönem Türkiye tarihinin her köşesinde izleri bulunan, yaşamı değiştiren, adamakıllı bir kuşağı deyim yerindeyse bertaraf eden ?kötü zamanların? başlangıç tarihi. Bir hayalin sekteye uğrayışı, yeni bir dönemin başlangıcı?
Cezaevleri. Her biri kendi karanlık suretini oluşturmuş işkencehanelerin, zulmün, katıksız şiddetin kaleleri. Ve direniş tabii, zalime itiraz adına canını ortaya koymuş, direniş uğruna ?ölüme yatmış? vücutların ağırbaşlı ve dik duruşu?

12 Eylül dönemi ile ilgili çok sayıda anı yayımlandı ancak elinizdeki kitabı diğerlerinden ayıran, yazarın kimliği ve yaşadığı benzersiz olaylar. Bugün varoş dediğimiz çevrelerden gelip 12 Eylül öncesinin ses getiren örgütlerinden birinin yöneticisi olmuş ve anılarını kaleme almış az sayıdaki yazarlardan biri ile karşı karşıyayız. Ölüm Bizim İçin Değil, 1970?li yılların sonunda, tabandan başladığı politik yaşamında sayısız badireler atlatmış Ufuk Bektaş Karakaya?nın hikâyesi. Aynı zamanda ölüme bir gün kalana kadar yaşanmış bir ölüm orucu deneyiminin ilk kez birinci ağızdan yazılmış bütünlüklü bir anlatısı.
Malatya?dan Köln?e uzanan; devrim fikriyle, mücadeleyle, 12 Eylül?ün iflah olmaz cezaevleriyle, direnişle ve firarla bezeli sıra dışı bir hayat öyküsünün benzersiz anlatımı?
(Tanıtım Yazısı)

O yürekler hiç susmayacak – Onur Caymaz
Silahını yoklayıp eve yöneldi. Sakindi; peşindeki siville birlikte kahveye girdi. Ne olur ne olmaz, yarınki randevuyu iptal etmeli; telefon açacak, tehlike şifresini söyleyecek, arka kapıdan sıvışacaktı. Yakalanmazsa sorun yok… Zira devrim günleridir; devrimle yatıp kalkmakta. Yoksul semtler, fabrikalar, teksir makineleri, bildiriler… Hikâye kısa fakat yetmişlerde genç olmuş, şimdi ülkesinden, memleketinden uzakta yaşamak zorunda kalan, cezaevlerinde harcanmaya çalışılan, her şeye rağmen inancını kaybetmemiş bunca devrimci için ne kadar da tanıdık. Üstelik kahramanımız erkek de olsa kadın da olsa hikâye aynıdır. Mühendisin yerine hamal da konsa olur; sendikacı ya da doktor da hiç fark etmez; Devrimci Yol da mücadele etmiştir, TİKB de. Mahir de bu maceranın parlayan yıldızıdır, Erdal Eren de, İbrahim de. Egemen aklın otuz sene sonra bile bu insanların ismine tahammül edemeyişi boşa değil, 12 Eylül sürüyor!
Milli eğitimlerin tornasından geçenlere ders olarak belletilen tarih, genel kapsamıyla ele alındığında galiplerin propagandasıdır. Devrim kelimesinden bile korkanların tarihidir o. 12 Eylül?ün kan emici zorbaları, toplumun belleğine zulmü kazımış; üzerlerine yürüyen yoksul halk çocuklarıysa cümle halka okutulup ezberlettirilen bu tarihi tersten yazmıştır.
İletişim Yayınları işte bu ters tarihi yayımlamaya ilk olarak Sebahattin Selim Erhan?ın yazdığı ?Yine Kazacağız Yine Kaçacağız?la başladı, Ufuk Bektaş Karakaya?nın ?Ölüm Bizim İçin Değil?iyle devam ediyor. Karakaya da devletin belki halen bile pek hoşlanmadığı insanlardan. Her darbe girişimine ya da postmodern muhtıraya hazine bulmuşçasına koşanların genelde pek sessiz kaldığı 12 Eylül ile ilgili, üzerinden bunca zaman geçmesine rağmen öyle büyük bir yazılı malzememiz yok henüz. Olup bitene dair usta işi romanlar yazılmadı, filmler çekilmedi. Fakat sayısı gün günden artan anı kitapları yayımlanıyor. Diğerlerinden farklı olmakla beraber ?Ölüm Bizim İçin Değil? de bu kitaplardan biri. Bektaş Karakaya her şeyden önce dönemin ses getiren örgütlerinden TİKB?nin yönetici kadroları arasında çalışmış bir devrimci. Yetmişlerin sonunda tabandan başladığı politik yaşamında sayısız eziyet çekmiş, işkence görmüş, ölüm oruçlarına yatmış; Malatya?nın köylerinden Köln?ün ışıklı caddelerine uzanan, devrimle, çelik iradeyle, dirençle, mücadeleyle, dönemin iflah olmaz cezaevlerinden firarlarla bezeli, zorlu, sıra dışı bir hayat öyküsü?

Ölüm orucunda 74 gün
O yılları anlamak bağlamında gerçekten korkutucu tanıklıklar içeren bu kitabı okuyan herkes ister istemez kahramanla okur arasındaki ilişki gereğince kendisini Karakaya?nın yerine koyuyor! Gösterilen direnç karşısında saygı duymaktan başka yapılabilecek hiçbir şey yok. Yeni bir dünya düşleyen on binlerce insana reva görülenlerin ağırlığı karşısında eziliyor, utanıyorsunuz. Hele Devrimci Sol?un Dursun Karataş?ından, TİKB?nin Fatih Öktülmüş?üne dek Türkiye?de solun en önemli isimleriyle kalkışılmış, hapishanede başlayıp hastanede verilen kayıplarla biten 1984?teki 74 günlük ölüm orucunda yaşananlar…
Kitapta insanın içini dağlayan çok şey var da birkaçını paylaşmak isterim. Düşünün, cezaevi yönetimi, ızgaradan çıkan leziz dumanlar hayal ederek grevi kırmaya çalışmış, açlık grevi yapan koğuşların bulunduğu alana gece vakti köfteci getirtmiştir? Bir başkası: 74 günlük açlıktan sonra bilinci dışında ölümden kurtulan Karakaya?nın Adana Cezaevi?ne gönderilişi ve buradaki uygulamalar nedeniyle tekrar açlığa yatışı sırasında hücreye bırakılan menemenin hikâyesi? Tabii on sekiz kişinin Kırşehir Cezaevi?nden tünel kazarak kaçışını ve Karakaya?nın bu süreçten yurtdışına gidişine kadarki sekiz aylık zaman diliminde sürdürdüğü kaçaklık günlerini okurken özgürlük duygunuzu yeniden sorgulayacaksınız. Bu kişisel tarihin bir parçası olmak, dönemin Türkiyesi?nde solcu olmanın ne demek olduğunu anlamak için ?Ölüm Bizim İçin Değil?i okuyun.

KİTAPTAN BÖLÜM
Nehirler Aka Aka…
Yolcu!
Görüyorum ki, bir an önce varmak istiyorsun oraya. Gerginsin, kıpır kıpırsın, soluk soluğasın, yay gibisin ey yolcu! Coşkunluğun ne güzel, gerilimin ne güzel, öfken ne güzel! Sana selam, sana saygı, ey yolcu!
Fakat düşündün mü yolunun uzunluğunu? Neler var yolunun üstünde, düşündün mü? Koşar adım aşabilecek misin şu dağı, geçebilecek misin bu hızla şu beli, tırmanabilecek misin bu solukla şu sırtı? Ovada dikenler boy atmıştır belki, kayalar yollara uçmuştur, kuru dereleri seller basmıştır, kar yağmıştır belki o tepelere? Böyle, uçar gibi geçip gidebilecek misin oralardan, hemen varabilecek misin oraya? Belki sırtlanlar üşüşmüştür leşlere, kuzgunlar çöküşmüştür ak kayalara, kuduzlar tutmuştur belki yolları. Belki silinmiştir ayak izleri yolcuların.
Bütün bunları bir bir düşündün mü, ey yolcu? Çünkü sen, ne ilk yolcususun bu yolun, ne de son.
Derim ki sana:
İyi oku yolunu, avucunun içi gibi bil! İyi belle yolunun engellerini! Dizlerini, ciğerlerini, yüreğini sıkı tut, iyi dengele!
Ovada koşar gibi vurma kendini dik yokuşlara! Uçuruma atlar gibi bindirme kayalara! ?Daha koş, daha koş? diye alkış tutanlara kanıp da, kesilip kalma yarı yolda! Dipdiri varmalısın oraya! Varıp bir şeyler yapmalısın! Hız koşusu değildir bu, ey yolcu, engelli koşudur bu! Engelleri aşa aşa, gücünü koruya koruya varmalısın oraya! Çünkü oraya varmaktır amacın, koşmak değil!
Hasan Hüseyin, Acıyı Bal Eyledik,
Bilgi Yayınevi, 1973, s. 23

8 Temmuz Süresiz Açlık Grevi
Fazla sürmeden Özel L Tipi Sağmalcılar Cezaevi?ne yapılan sevklerin ardından, 8 Temmuz günü, merkezî olarak bütün İstanbul cezaevlerindeki tutukluların katıldığı açlık grevine başladık. Açlık grevine rağmen saldırılar devam ediyor, işkence altında arama bahanesiyle sık sık koğuş değişiklikleri yapılıyordu. Açlık grevi, işkenceler, hak gaspları tutuklularda bir dökülme yaratmıştı. Metris?te tutuklular, ihanetçiler, bağımsızlar ve bir de direnenler diye üç bölüme ayrılmıştı.
Sağmalcılar Hücre Tipi Cezaevi, askerî cezaevi statüsünde açıldı. Bütün örgütlerin ileri kadro ve yöneticileri, öncelikle Sultanahmet ve Metris cezaevlerinde bulunanlar buraya gönderildiler. Metris?te ileri kadro ve yöneticiler, cezaevi mücadelesinde tecrübeli, yetkili ve fonksiyonel olanlar önce tecride alınıyor, bir süre burada tutulduktan sonra Sağmalcılar?a sevk ediliyordu.
AG sürüyor, direnişe katılanların moralini yüksek tutmak için herkes rolünü oynamaya çalışıyordu. O güne kadar İstanbul cezaevlerinde 17 günü aşan bir açlık grevi yaşanmamıştı. Fazla deneyim ve tecrübe yoktu. İki bine yakın siyasi tutuklu açlık grevindeydi. 21. günü geçtiğinde, açlıktan ölümlerin olacağı, hatta çok büyük oranda sakat kalınacağı düşünülüyor, tutuklular bundan ciddi ciddi kaygılanıyorlardı. Metris koridorlarında açlık grevinin 286 onuncu gününden sonra, yeni bir işkence yöntemine başvuruldu.
Et pişiriliyor, üçtekerli bir arabayla bu pişirilen et koridorlarda dolaştırılıyordu. Koğuş mazgalları da açılarak tutuklulara et kokusu koklatılıyordu. Mazgallardan mangalda pişen etin kokusu burnumuza eriştikçe midelerimiz kazınmaya başlıyordu.
Merkezî sistemden sürekli, hoparlörle İstanbul sıkıyönetim komutanı Haydar Saltık?ın ?Devlet taviz vermeyecek, Açlık grevini bırakın,? talimatları dinletiliyordu. Açlık grevi boyunca yine anonslarda açlık grevinin insan bedeninde yaratacağı tahribatlar sıralanarak kimi organik rahatsızlıkların yanı sıra ?cinsel iktidarsızlığa? yol açacağının önemle üzerinde durularak saat başı anons tekrar ediliyordu. Müşerref (Tezcan) Akay?ın ?Türkiyem? parçası işkencelerin duyulmaması için, yüksek sesle tutuklulara dinletiliyordu. Bir yandan taviz verilmeyeceğinin kararlılığının talimatları, diğer yandan koridorlarda pişirilen etin kokusu içeri yayılıyordu. Kokular aç kalmış tutukluların zayıflıklarına yöneliyordu. Açlık grevinin insan bedeninde yarattığı sakatlıklar duyurularak sağlık ve can korkusu işleniyordu. İdeolojik saldırıların bir parçası olan poliste çözülmüş örgüt önderlerinin polis ifadeleri, çoğaltılıp koğuş mazgallarından içeriye atılarak örgüt içi güven yok edilerek güvensizlik derinleştirilmek isteniyordu.
Açlık grevinin kamuoyundaki etkisini kırmak için Güneş ve Tercüman gazetelerinde hapishanedeki hainlerle yapılan röportajlar yayımlanıyordu. İtirafçı hainler ?Siyasiler içeriye önceden yiyecek stoklayarak gizli gizli yiyorlar. Sonra da açlık grevi yaptıklarını söylüyorlar,? diyorlardı. Oysa cezaevi görevlileri biliyorlardı. Önceden var olan yiyecekler açlık grevi başlangıcında koğuşlardan çıkarılmış, koridorlara bırakılmıştı. Kararın hemen ardından yöneticiler yoğun bir arama yaptırmış, şekere, tuza varıncaya kadar her şeye el koymuşlardı. Eylemde ilk çözülenler TİP, TSİP, TKP?li mahkûmlar oldu. Daha açlık grevinin 7. gününde eylemi bıraktılar. Fakat onların bu davranışı açlık grevinde olan diğer direnişçiler üzerinde moral bozukluğu yaratmamıştı. Çünkü tutuklular onların direnişi sonuna kadar götürmeyeceklerini biliyorlardı. Onlar hiçbir zaman direniş içinde yer almamışlardı.
Bu benim ilk uzun sürecek açlık grevim olacaktı. O güne kadar bulunduğum cezaevinde bir haftadan fazla süren açlık grevleri yapılmamıştı. Üç beş günlük veya en fazla bir haftalık protesto ve destek eylemleri yapılmıştı. En ağır işkenceler karşısında taviz vermeyip bir komüniste yakışırcasına nasıl direndiysem, uzun süreli açlık grevlerinde de üzerime düşeni en iyi biçimde sürdüreceğime inanıyordum.
Sağmalcılar 2. Özel Askerî Ceza ve Tutukevi?nin açılmasıyla sevklere gidenler de birkaç gün gecikmeyle açlık grevine başlamışlardı.
Açlık grevi bedenimizde etkisini göstermeye başlamıştı. Gün geçtikçe eriyen, iyiden, iyiye zayıflayan bedenimize yabancılaşıyorduk. Kemiklerimiz çıkmış, yüzlerimiz çökmüş, gözlerimiz çukurlarına kaymıştı. Diş etlerimiz çekildiğinden dişlerimiz dışarıya fırlamıştı. Ağzımızdan, koltukaltlarımızdan korkunç kokular geliyordu. Adım atmalarımız, oturup kalkmalarımız hareketlerimiz oldukça ağırlaşmıştı. Gün geçtikçe de iyice ağırlaşacaktı. Bir kısım arkadaşlar sarsılıp yere düşüyor, birçokları duvarlara tutunarak yürüyorlardı. Eriyen yağ ve et dokularımız bedenlerimizde ağır bir koku oluşturuyordu. Sanki koğuşlarımıza hâkim olan ölüm kokusuydu. Baş döndüren, mide bulandıran, kusma hali yaratan bu kokuya dayanmak açlığa dayanmaktan daha zordu.
Hiçbir şey yemiyor, sadece su içiyorduk. Su ile açlık hissini bastırmaya çalışıyorduk. Ama bu mümkün değildi. Yemediğimiz halde aç günlerimizi, saatlerimizi dolduran sohbet konusu da yine yemek oluyordu. Gece geç saatlere kadar süren yemek söyleşileri tutsakların bıkıp usanmadan anlatıp dinledikleri, en sevdikleri yemeklerin tarifleriydi. Televizyondaki yemek tarifi programlarını aratmıyordu. En güzel, en sevilen yöresel memleket yemekleri yapılıyor, özenle hazırlanıp masalara getirilerek ?Hadi afiyet olsun,? deniliyordu. Ama önümüze gelen açlığın kendisiydi. Midelerimiz anlatılanlardan dolayı asitler salgıladığından acı acı kazınma başlıyordu. Bu tablo aslında birçok zayıf unsurun açlık grevini bırakmasına da sebep oluyordu.
Açlık grevinin 15. gününe geldiğimizde, idarenin tavizsiz görünen tutumu ve saldırıları bir kısım tutuklunun ve bazı örgütlerin kadro ve yöneticilerinin kararlılığını kırmıştı. 20. günden sonra ?Ölüm orucu olur,? tartışmaları kitlenin ruh halini etkilemiş, açlık grevini bırakmalar başlamıştı. Bu tartışmalar, bırakanlar ve bağımsızlara gidenler üzerinden idareye yansımıştı. Açlık grevinin 16. gününde HK idareyle görüşme talebinde bulunma önerisiyle geldi. DY de destekledi. DK ise karşı çıkmıştı. Bırakmaların yoğun olması nedeniyle 18. gün de TKP/ML ve DY idare ile görüşme önerisinde bulunanların düşüncesine katıldılar. DK da bu öneriyi destekledi. DS, TİKB ve bazı yapıların karşı çıkması nedeniyle dilekçe vermekten ve idare ile görüşme isteğinden vazgeçildi.
Bu tartışmalardan haberdar olan idare, hoparlörden anons yapmayı artırarak açlık grevinin sürdürülmesi halinde insan vücudunda yaratacağı tahribatları ve etkileri sıralayan doktor raporlarını okumayı sürdürdü. 1. Ordu Komutanı Haydar Saltık?ın ?Taviz verilmeyecektir,? bildirisinin okunması kitle içinde etkili oldu. Dökülmelerin arttığını gören idare, eylemi kırma çabalarına hız verdi.
Cephe Yolu davasından açlık grevini bırakan, sonrasında ihanetçi olan Halil Kaya?nın açlık grevini sürdüren tutuklulara, ?Siyasi baskıdan, örgüt baskısından kurtulun, açlık grevini bırakın, sağlığınızdan olmayın,? şeklindeki konuşmalarının hoparlörden verilmesi
üzerine, tutuklular hep bir ağızdan ?Kahrolsun faşizm!? ve ?İnsanlık onuru işkenceyi yenecek!? sloganları ile yanıt verdiler.
AG?nin 22. gününde HK, DY, DK, TKP/ML kendi aralarında karar alarak idareyle görüşmek için 25. günden itibaren, her gün sırayla bir siyasetin dilekçe vermesini kararlaştırdılar. Verilen dilekçelere karşın idare görüşme isteklerine yanıt vermedi. İdare nasıl olsa bırakacaklar diye düşünüyordu. 25. gün DY ile DK temsilcileri idareye dilekçe ile başvururken Eylem Birliği davasından yargılanan tutuklular dilekçe vererek açlık grevini bıraktıklarını açıkladılar. TKP/ML, DY, DK, HK 27. gün geceyarısı mazgallara vurarak direnişi bıraktıklarını açıkladılar. Direnişte çözülme başlamıştı. Cezaevi yöneticileri bunun farkındaydı. Nasıl olsa bırakacaklar diye direnişi umursamaz görünmeye çalışıyorlardı. Kadınlar ve Subaylar davasındakilerin de bıraktıkları haberinin gelmesi üzerine ertesi gün TİKB, DS, K, DHB, PY kendi iç tartışmalarımızın sonunda bizler de açlık grevini bırakmak zorunda kaldık.
Ziyaretçilerimiz bile bu eylemde, ?Bir iki gün daha sürdüremediniz mi? İdare geri adım atma noktasına gelmişti,? diyerek yanlış yaptığımızı açıkça dillendirdiler. Eylemi bitirmemizden bir gün sonra, bana Sultanahmet?ten acil bir tel geldi, Ezop diliyle, ?Tekrar başlayın,? diyorlardı. Fakat bunun koşulları ve zemini mevcut değildi. Direniş kırılmış, yenilgiyle sonuçlanmıştı. Kafalarda otuzlu günlere direnişi taşımanın imkânı yoktu. Ölümler, sakat kalmalar olur kaygısı ağır basmıştı. Otuzlu günlerde ölümlerin ve sakat kalmaların olmayacağını yaşayarak öğrenmiştik. 17. günlerden 27. günlere taşınmıştı direniş. Fakat bırakmalar, dökülmeler artmıştı. DS, TİKB, DHB, K, PY davası tutukluları olarak açlık grevini bırakma tavrına karşı çıkmamıza rağmen, direniş bırakılınca, direnişin kırıldığı noktada eylemi kendi başımıza sürdürmemizin başarı olasılığının zayıfladığını düşünmüş, bir gün sonra biz de bitirmiştik. Direniş yenilgiyle sonuçlanmıştı.
Direnişin kırılmasıyla idare kantin satışını da durdurarak açlık grevinden çıkanları karavana yemeğine talim ettirdi. Oysa günlerce aç kalan bedenin yeniden ağızdan beslenmeye geçmesi öyle kolay değildi. Başlangıçta sindirimi kolay olan besinlerin ölçülü bir biçimde azar azar ve sık sık alınması gerekiyordu. Fakat cezaevi yönetimi baharatlı bulguru, nohut, fasulye ve mercimeği önümüze dayadı. Birçok tutuklu dayanamayıp yiyerek büyük acılar çektiler. Koğuşlar tuvalete çıkan tutukluların ortalığı inleten çığlıklarıyla kulaklarda çınlıyordu. Birçok tutuklu mide bağırsak kanamaları geçirdi. Yüzlerce açlık grevcisinde hemoroid oluştu. İdarenin bu tutumu saldırıların süreceğinin sinyallerini veriyordu.
İdare o güne kadar hiç görülmemiş psikolojik savaş yöntemlerine başvuruyordu. Açlık grevinin sonunda teğmen koğuşlara gelerek revire çıktığında süt içen, bisküvi yiyerek zayıflık göstermiş bazı insanların isimlerini ve kantin borçlarını açıkladı. Kantin borçları olan bu kişilerin adları ve borç miktarları açıklanırken koğuşlarda buz gibi bir ortam oluştu. Tutuklular şaşkınlık içinde kuşkulu gözlerle birbirinin yüzüne bakmaya başladılar. Duyduklarımız cezaevi yönetiminin oyunu muydu, yoksa doğru olabilir miydi? Bu tutum bizde bile kuşku ve kaygıyı iyice derinleştirdi. Bu tavra düşülmesinin önünü almak için bundan sonraki direnişlerde revire çıkılmaması düşüncesini bir önlem olarak düşünmeye başladık.
14 Ağustos 1983 sabahı erkenden büyük bir talan operasyonu başladı. Metris Cezaevi yönetimi direnişten yeni çıkmış, henüz kendini toparlayamamış, direnişin yenilgisini üstünden atamamış tutukluları sindirmek için tam bir fırsat kollamıştı. Talan operasyonu çok yönlüydü, tam bir saldırı paketini içeriyordu. Koğuşlarda ne var ne yok alarak, kırıp dökerek, yatakların içini bile boşaltarak, her yer tam bir çöp yığınına dönüştürülmüştü. Not, doküman, yazı, kalem, gizlenen bir şey bulmak için ranzalar bile söküldü. Tuvalet fayansları kırıldı. Koğuşlarda aranmadık, kırılmadık bir şey bırakılmadı. Eşyalar, yiyecekler, sigara, sabun, deterjan yatağın üstüne döküldü. Kitap, defter, ders kitapları toplandı.
Televizyon, radyolar, tüm ilaçlar, cam bardaklar, piller, tutukluların yetiştirdiği çiçekler kırılıp döküldü. Pelür ve kopya kâğıtlarına, beyaz mektup kâğıtlarına, tükenmez ve dolma kalemlere, kitaplara el konuldu. Masa ve sandalyeler boyanacak diye alındı. Teksir kâğıdı ve kurşun kalemin dışında bir şey bırakılmadı. Sonraları bazı koğuşlara lüzumsuz kitap ve dergilerin arasına porno resimleri konarak mazgaldan içeriye atıldı. Kitaplarımızın arasına çıplak kadın resimleri konulmuştu. Arkasından siz cinsi sapıksınız diye anti-propaganda yapıldı. Her şeyi yasakladılar. Baskı uygulamak, dayak atmak, şiddetin boyutunu artırmak için onur kırıcı aramaları dayattılar. Aramalar sırasında tutuklular sekiz on saat tüm ihtiyaçlarından mahrum bırakıldılar. Açlık grevinden çıkan tutuklular aç susuz havalandırmada bekletildiler. Tuvalet ihtiyaçlarımız bile karşılanmadı. Birçok tutuklu havalandırmanın köşelerine tuvaletlerini yapmak zorunda bırakıldılar. Havalandırmadan içeriye alınırken mahkûmlar çırılçıplak soyundurularak aranmak istendi. Binbaşı Muzaffer Akkaya, Üsteğmen Yalçın Demirel, Üsteğmen Beşler Güzel, Üsteğmen Zafer Güder yenik güçler karşısında muzaffer komutan edasıyla tutukluların görebileceği koridorda gezinmeye başladılar. Artık hangi nedenle koğuş dışına çıkarılırsak çıkarılalım dönüşte kapıda donumuza kadar soyunacaktık. Bu da yeterli olmayıp donlarımızın içine kadar kontrolden geçirilecekti.
Bu dayatmaya öncekiler gibi direndik. Direnenler olarak, sekiz yüz tutuklu hepimiz tek tek dövülerek işkenceden geçirildik. Giysilerimiz yırtılıp parçalandı.
Soyunmayan kişiler ziyarete, avukata, revire, hastaneye ve mahkemeye götürülmüyorlardı. Eylem Birliği davasından yargılanan tutukluların dışındakiler kendi istekleriyle soyunmama kararı aldılar. Koğuştan kendi isteğiyle dışarı çıkmak onur kırıcı bir aratmayı kabul etmek demekti. Eylül ayının ortasına kadar soyunmayı kabul etmeyenler mahkeme, ziyaret, avukat, revir, hiçbir yere çıkarmıyorlardı. Mahkemeler tıkandığından çıkışta fermuar açtırma vb. küçük çaplı yoklamalarla geçiştiriliyor, dönüşte tutuklular zorla soyundurularak kıç falakası çekiliyordu. Mahkemeye çıkacak tutuklulara mazgaldan soyunup soyunmayacağı soruluyordu. Kendiliğinden çıkmayan tutuklular koğuştan zorla alınıyordu.
Koridorda ahlak dışı aramalara maruz kalıp dayak altında mahkemeye götürülüyorlardı. Dönüşte kaba dayak ve kıç falakası çekiliyordu. Bir süre sonra bu işkenceye zorla saç kesme ve bıyık yolma uygulaması eklendi. Zorla soyarak arama, saç kesme ve dövme faslını diğer tutukluların slogan seslerini duymayacağı, işkencelerin görülmeyeceği, cezaevinin kuytu bir yerinde gerçekleştiriyorlardı.
İdarenin ıssız yerlerini tercih ediyorlardı. Amaç bireysel karşı koyuşu kırmak, direnme iradesini aşındırmak, kişileri sindirmekti.
1983 açlık grevinin yarattığı yenilgi psikolojisinin ortadan kaldırılması, yeniden mücadele ve direnme ruhunun geliştirilmesi, bireysel direnişin kitlesel direnişe dönüştürülmesi için direnişin koğuşlara çekilmesini uygun görüyorduk. Bu düşünceye HK, DY, DK, TKP/ML katılmadılar. Tek tip elbise tutukluları olarak direnişi koğuşlarda başlatarak sürdürdük. Bir süre sonra Kawa ve DHB koğuşlarda direniş tavrından vazgeçtiler. DS-K-TİKB üçlü yapı olarak direnişi koğuşlarda sürdürmeye devam ettik. Bizler koğuşlarda kol kola girip direnerek sloganlarımızı haykırırken diğer siyasetten arkadaşlar koğuşun bir köşesine çekilip seyrediyorlardı.
Bazı arkadaşlar koğuş içindeki direnişi doğru bulmasına karşın örgüt kararı diyerek uymak zorunda kalıyordu. Bizler onların yanında direnerek dayak yerken, seyirci kalmak bazılarının zoruna gidiyordu. Bu duruma içlerinde tahammül edemeyip ağlayanlar oluyordu. Örgüt olarak koğuş direnişine katılmamalarının nedenini ?Kitle koğuş direnişini göğüsleyecek durumda değil,? diye açıklıyorlardı. Oysa devrimci tutsaklar koğuşlarda direnmedikleri için
üzüntü ve sıkıntı duyuyorlardı. Direniş cephesinin zayıflamaması için kol kola girişlerde bazı arkadaşlar sıraların başlarında duruyordu. Dayağın çoğunu yiyerek bir kısım zayıf unsurların dökülmesini önlemeye çalışıyorduk.
Askerler mahkemeye çıkacakların isimlerini mazgaldan okuduklarında, koğuş direnişlerine katılmayanlar ön girişteki gazino dediğimiz yemekhane bölümünde toplanıyorlardı. Direnenler ve mahkemelere götürülecek olanlar kol kola girerek işkence ile alınacak tutukluyu askerlere vermiyorduk. Tutuklu cop, tekme, yumruk saldırıları arasında zorla koparılıp aramızdan alınıyordu.
Koridora çıkarılınca ismi tekrar soruluyor, direnişçi ismini söylemeyerek askerlere zorluk çıkartıyordu. İdare mahkemeye çıkarılacak kişinin resmine bakarak götürmek istedikleri kişi olup olmadığını saptamak zorunda kalıyordu. Bazen yanlış kişiyi götürdükleri de oluyordu. Bu nedenle defalarca koğuşlardan yanlış tutukluyu aldıklarından, tekrar tekrar aynı koğuşa operasyon düzenlenerek dayaktan geçiriliyordu. Direnişin ilk günlerinde yoğun saldırılar karşısında diğer tutuklular da slogan atarak destekte bulundular. İdare caydırıcı olmak için saldırının şiddetini artırınca, diğer yapılar slogan atmaktan ve destek sunmaktan da vazgeçtiler.
Koğuş direnişimiz idarenin her türlü insanlık dışı saldırılarına kıç, baldır, sırt, ayak falakası ve saç, bıyık kesme uygulamalarına karşın aylarca devam etti.

Kitabın Künyesi
Adı:Ölüm Bizim İçin Değil
Yazar : Ufuk Bektaş Karakaya
İletişim Yayınları
Kapak Hakkında: Ufuk Bektaş Karakaya, Toptaşı Cezaevi
Editör : Murat Gültekingil
Sayfa : 526
Baskı: 1.Baskı Mart 2011, İstanbul

İçindekiler
KISALTMALAR
Önsöz
İlk Firarım Doğumumdu
Okul Yılları
Büyük Kent Yaşamı, Lise Yıllarım
ve Devrimci Düşüncelerle Tanışmam
Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu?ndan (THKO) Ayrılış
İkinci Gözaltı ve Sorgu
Yılmaz Güney?le Karşılaşmam
Toptaşı Cezaevi?ndeki Firar Çalışmamız
Tekirdağ Cezaevi ve İkinci Firar Denemesi
Tekrar Dışarıdayım
12 Eylül ve Cuntanın Gelişi
Cunta Altında
Yeni Görev Alanım Adana
Üçüncü Kez Gözaltı ve Polis Sorgusu
İstanbul-Gayrettepe?de Polis Sorgusundayım
Selimiye Kışlası
Alemdağ Askerî Cezaevi ve Mahkemeler Süreci
Alemdağ Askerî Cezaevi?nde Tünel Çalışması
Metris Askerî Cezaevi?ne Sürgün
8 Temmuz Süresiz Açlık Grevi
Tek Tip Elbise Süreci
Tecrit Koğuşu
Sağmalcılar Özel Tip Cezaevi
1984 Ölüm Orucu
Haydarpaşa Askerî Hastanesi
Aysel Zehir
Adana Köprüköyü Askerî Cezaevi?ne Sevk
Adana Kapalı Cezaevi?ne Sürgün
Seksen Altı Günlük Koğuş Yaşamı
24 Aralık Direnişi
Kırşehir Cezaevi?ne Sürgün ve Firar
Yeniden İstanbul
Yurtdışına Kaçış
? Ölüm Orucu Sürecinde Willy Brand?a Yazılan Mektup
? Fatih?in Ölüm Orucunda Örgüte Yazdığı Mektup
Ölen Yoldaşlardan

Ölüm Bizim İçin Değil – Ufuk Bektaş Karakaya” üzerine bir yorum

Yorum yapın

Daha fazla Politika
Yeni Dünya Düzeni, Türkiye ve Sosyalizm (Emekçiye Mektuplar 2) – Haluk Gerger

Kimse heveslenmesin; tarihin sonu falan gelmedi, sosyalizm bitmedi. Kimse heveslenmesin; emekçiler ilelebet sömürüye mahkum edilemedi, Yeni Dünya Düzeni'nin "ölü toprağı"...

Kapat