Ölüm Üzerine – Elias Canetti “Yaşam her şeye karşın ölüme karşı bir tehdit değil midir?”

“Elias Canetti, ‘Ölüm Üzerine’ adlı kitabında, insanın en temel gerçeği üzerine düşüncelerini bir tür aforizmalar halinde okurlara iletiyor. Kitapta belirgin bir şekilde ortaya konan ve benim de çok uzun zamandır üzerinde düşündüğüm şey şu: Ölüm içsel bir yaşantı mıdır, yoksa bize dışarıdan gelen bir saldırı mıdır? Yani: Ölüm içimizde midir, yoksa biz ona dışarıdan maruz mu kalırız? Ölüme koşar mıyız, ona doğru ilerler miyiz, yoksa ölüm mü bize doğru gelir. Canetti’ye göre, “biz ölüme doğru koşmayız, fakat ölüm bize doğru gelir ve geriye itilmelidir.” (s. 116) Ben bu konuda hâlâ kararsızım.
Ölümün beklenmedikliğidir de biraz onu korkunç kılan. “Her ölüm erken ölümdür” her zaman. Ani ölüm ile uzun süren yavaş ölüm üzerinde de çok düşünülmüştür. Kimi ani ölümle ölmeyi yeğlerken ben yavaş ölümü tercih erdim; hiç olmazsa yarım bırakmamak ve ölmeden önce tamamlamak için; aynı zamanda da ölüme hazırlanmak için.
Canetti, kitabı oluşturan notlarında, ölümün insanın kişiliğini ortadan kaldırıp kaldırmadığı üzerine de düşünüyor. Sağken her insan öyle ya da böyle bir kişiliğe sahiptir. Bir şey imler, temsil eder, hakikatte yer alır. Peki ama ölen insan hemen bir et yığınına dönüşüp anonimleşir mi? Zamanın ve tarihin ve tabii ki hakikatin dışına mı atılır? Gerçi insanoğlu buna karşı, mezar taşlarıyla, oraya kazıdığı isimle karşı durmaya çalışmıştır. Orada sadece bir ölü değil, bir zamanlar yaşamış olan ve belki de hâlâ hayallerimizde, sözlerimizde de olsa yaşamaya devam belirli bir kişi yatmaktadır. Mezar taşları anonimleşmeye karşı bir direnç olarak da okunabilir. Belki de insan öldükten sonra gerçek kimliği şekillenip varlık kazanır. Ölüler öldükten sonra da aramızda en azından belli bir süre yaşamaya devam eder. Daha sonra, birkaç kuşak sonra ise anonimleşerek yok olurlar. (Sanat bu yok oluşa karşı bir tür diklenmedir.)
Canetti’ye gelince, o, ölüme seksen yaşında şu satırları yazarak meydan okumayı sürdürüyordu: “Eğer bir gün olacaksa demek ki olacak, kesinlikle olacaksa, o zaman elimde sarı kurşunkalemle ölüme karşı yazdığım tehditkâr bir sözcüğün başında ölmek isterim.”
Yaşam her şeye karşın ölüme karşı bir tehdit değil midir?”

“Hakkında konuşulamayan konusunda susmalı,” der Wittgenstein. Ölüm de hakkında konuşulamayan bir yaşantı olarak susulması gereken bir konu mu o zaman? Öyle ya, onu deneyimlediğimiz anda her şey biter, ulaşıldığı anda yok olur, demek ki ölüm üzerine konuşulsa bile bu konuşma ancak onun çevresinde dolanan, ama ne yazık ki ona temas etmeyen bir konuşmadır.
Onu asla ölmeden yaşayamayız, yaşayanları seyrettiğimizde nasıl ölündüğü hakkında belki birtakım izlenimler ediniriz, ama asla nasıl bir şey olduğunu bilemeyiz. Bu demek ki ölüm bize her zaman kapalı ve karanlık kalacak bir deneyim. Bunları ontolojik bir gerçeklik olarak öne sürdüm. Ama tabii ölüm aynı zamanda sosyolojik ve kültürel bir olgudur da. Değil mi ya, birçok kültürel olgu gibi ölüm de tarih boyunca şekil değiştirmiş, toplumdaki yeri ve algılanışı dönüşüm göstermiştir.
Örneğin şunu diyebilir miyiz acaba? Ölüm eskiden daha merkezi bir yer tutarken şimdi toplumsal yaşamdan iyice dışlanmıştır. Önceden ölüler yaşadığımız yere, örneğin evlerimizin bahçesine gömülürdü de daha çok iç içe olurduk ölüyle ve ölümle. Şimdi ise epey bir zamandır kentlerin dışına sürülen mezarlıklara yığıyoruz ölülerimizi. Bu, ölümden kaçma, onu göz ardı etme çabasıyla ölüm düşüncesinden kurtulma çabası olarak değerlendirilebilir mi? Aman, gözden uzak olsun da! Eskiden sadece kendi yakın çevremizdeki ölümlerle içli dışlı olurken, şimdi dünyanın her yanından ölüm görüntülerini görüyoruz, haberlerini işitiyoruz. Bu şu demek ki, eskiden ölüm daha niteliksel bir şeyken (yani daha gerçek, daha öze ilişkin bir şeyken) şimdi gelişen iletişim teknolojisi sayesinde daha niceliksel bir şeye dönüşüp gerçekliğini daha çok yitirdi; biçimsel bir jeste dönüştü. Ölüm her yerde, işte bu yüzden seyreldi, ağırlığını yitirip hafifleşti ve gerçek dışı bir kimlik kazandı.
Osman Çakmakçı, 17/08/2007, Radikal Gazetesi Kitap Eki

“Bugün karar verdim: Ölüme karşı düşüncelerimi yazacağım, rasgele aklıma geldiği gibi, herhangi bir bağ kurmadan ve sıkı bir plana boyun eğmeden. Kalbimde ölümü zorlayan silahı bilemeden bu savaşın geçip gitmesine izin vermem. Bu silah acı verecek ve sinsi olacak, savaşa uygun olacak. Onu daha geniş bir zamanda, şakalarla ve cüretli tehditlerle atlatmak isterdim; ölümün yenilgisini bir maskeli balo gibi tasavvur ederdim; ve elli çeşit kıyafetle, bir sürü suikastçıyla ona yanaşmak isterdim. Günün peş peşe zaferleriyle yetinmeyip o, sağdan soldan girişti bana. Havayı ve denizi görüyor, en küçük şey gibi en büyük şey de onun için tanıdık ve geçerli, her şeyin birden üstüne yürüyor, hiçbir şey için kendine zaman tanımıyor. Böylece, bana da zaman kalmıyor. Ben de alimden geldiği gibi yakalamalıyım onu ve nerede olursa olsun rasgele bir yere çivilemeliyim. Ona şimdi tabutlar hazırlayamam, bunları hiç de süsleyemem, en azından süslü olanları sert, parmaklıklı anıtmezarlara koyabilirim.
Pascal otuz dokuzuna kadar yaşadı, ben yakında otuz yediyim. Onun kaderiyle hesaplarsak benim temiz iki yılım daha var. Ne acele! O, Hıristiyanlığın savunması için düzensiz fikirler bıraktı arkasında. Bense, insanın ölüme karşı savunulması üzerine düşüncelerimi toparlamak istiyorum. Eğer günün birinde olacaksa ?demek ki olacak- kesinlikle olacaksa, o zaman elimde sarı kurşunkalemle ölüme karşı yazdığım tehditkâr bir sözcüğün başında ölmek isterim.” (Kitaptan)

Kitabın Künyesi
Ölüm Üzerine
Elias Canetti
Çeviri : Gürsel Aytaç
Payel Yayınları / Deneme Kitapları Dizisi
İstanbul, 2007, 1. Basım
127 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Gülazare (Bitmeyen Yolculuk) – Caner Canerik

Bu roman, hep güneşe bakan bir dapirin (nine) sessiz çığlığıdır. "Havaya yanık et kokusunun yayıldığı" 1938 Dersim katliamında, annesi ve...

Kapat