Edebiyatçılar Üzerine – Elias Canetti

edebiyatçılar Üzerine“Yazar kendi çağına tutkundur; onun malı ve kölesidir, onun en değersiz uşağıdır. Bir zincirle sıkıca ve kopmamacasına ona bağlanmış, ona en yakından hükümlüdür. Bağımlılığı öylesine büyük olmalıdır ki başka hiçbir yere kök salmamalıdır. Hatta biraz gülünç gelmese şöyle derdim: O, çağının köpeğidir. Çağının zeminlerinde koşar, orada burada durur.” (s.9)
( * ) Yazar, çağının köpeğidir ama o çağa hizmet etmek için değil, onun gizlenen yönlerinin kokusunu sürerek, burnunu en gizli köşelere sokarak bu çağın ipliğini pazara çıkarabilmek için, köpeğin koku alma yeteneğini ödünç almıştır. Bu yetenek yazarda bir çeşit içgüdüye dönüşür. Bu içgüdü, yazarın elinde değişim ve dönüşüm yeteneğine dönüşecektir. Canetti, yazarları ve okurları, dünyaların en körleşmişi olan bu dünyaya karşı, değişim ve dönüşüm yeteneklerini kullanmaya çağırıyor; yazarlarla çarpışan okur da yazar gibi çağının köpeği haline gelerek, körleşmeye karşı dehşet duyulmamasından dehşet duyuyor. Yazarlar ise, Canetti’nin sözleriyle, “insanlar arasındaki yolları açık tutarak, herkese, en küçüğe, en saf ve en aciz olana” (s.113) dönüşüyor.
Edebiyatçılar Üzerine isimli kitabı da büyük bir yazarın diğer yazarlar hakkındaki fikirleri, daha önemlisi kendi okuma macerası, bu yazarlarla tanışması daha doğrusu çarpışması hakkında. Türk okurlarının aşina olduğu yazarlar kadar, Alman edebiyatının Türk okurların çok bilmediği yazarlar hakkında da kısa denemeler var. Canetti, bir edebiyat eleştirisi yapmıyor; yazarlar hakkında da konuşmuyor aslında çünkü onu etkilemiş her yazar onun için hayatını değiştiren büyük bir olay. Büchner, Goethe, Dostoyevski, Kafka ve Keller ile karşılaşmasa, asla kendi olamayacağını söylerken, bu yazarlar için en sık kullandığı metafor yıldırım çarpması. Dolayısıyla, Canetti’nin bu yazarlar hakkındaki düşüncelerini öğrenmekten çok, büyük bir yazarın diğer büyük yazarlarla olan deneyimi, ya da imtihanını okuyoruz. Bu kitaptaki denemeler, her büyük yazarın çok özgün bir okur olduğunu ortaya koyuyor. Edebiyatçılar Üzerine bir okur eğitimi haline geliyor.

Her filozof edebiyatçının ölümüdür
Canetti’nin bu kitabında aynı zamanda edebiyat ve yazar olmak hakkındaki görüşlerini bulabiliyoruz. Her ne kadar, Canetti “her filozof edebiyatçının ölümüdür” dese de, kendi düşüncelerini ortaya koyma biçimi düşün adamlığının edebiyata ve edebiyatçıya ne kadar çok şey kattığını gösterir nitelikte: “Yazar kendi çağına tutkundur; onun malı ve kölesidir, onun en değersiz uşağıdır. Bir zincirle sıkıca ve kopmamacasına ona bağlanmış, ona en yakından hükümlüdür. Bağımlılığı öylesine büyük olmalıdır ki başka hiçbir yere kök salmamalıdır. Hatta biraz gülünç gelmese şöyle derdim: O, çağının köpeğidir. Çağının zeminlerinde koşar, orada burada durur.” (s.9) Kendi çağının köpeği olarak yazar, Canetti’nin ifade ettiği biçimde, Zeitgeist’ı (Zamanın Ruhu) en küçük zerresini bile tanımalıdır ki çağın gidişatından habersiz olanların görmedikleri bu zerrelerle başka bir resim çizebilsin. Canetti tam da böyle bir yazardı; kitleselleşmenin dehşetini bundan yaklaşık yetmiş sene önce dile getirdi. Şimdi kaybolan artık bu kitleselleşmenin bir dehşet uyandırmaması, dolayısıyla bu çağın köpeği olacak yeni yazarlar bizzat bu dehşet yokluğunun dehşetini dile getirecekler. Çünkü Canetti’nin bir edebiyatçı olarak cevap verdiği yazarın asıl görevi ne olmalıdır sorusu, onun tüm eserlerine ve yazarlara ışık tutuyor: “Üretim amaçlarına ters düştüğü için her türlü değişimi ve değişimi gittikçe daha çok yasaklayan, kendi kendini yıkacak araçları düşüncesizce çoğaltan ve böyle bir yıkıma karşı çıkabilecek nitelikleri boğmaya çalışan bir dünyada, bütün dünyaların en körleşmişi diye adlandırılabilecek bir dünyada, değişim ve dönüşüm yeteneğini ona inat kullananların bulunması bana olağanüstü önemli geliyor.” (s. 113)
Yazar, çağının köpeğidir ama o çağa hizmet etmek için değil, onun gizlenen yönlerinin kokusunu sürerek, burnunu en gizli köşelere sokarak bu çağın ipliğini pazara çıkarabilmek için, köpeğin koku alma yeteneğini ödünç almıştır. Bu yetenek yazarda bir çeşit içgüdüye dönüşür. Bu içgüdü, yazarın elinde değişim ve dönüşüm yeteneğine dönüşecektir. Canetti, yazarları ve okurları, dünyaların en körleşmişi olan bu dünyaya karşı, değişim ve dönüşüm yeteneklerini kullanmaya çağırıyor; yazarlarla çarpışan okur da yazar gibi çağının köpeği haline gelerek, körleşmeye karşı dehşet duyulmamasından dehşet duyuyor. Yazarlar ise, Canetti’nin sözleriyle, “insanlar arasındaki yolları açık tutarak, herkese, en küçüğe, en saf ve en aciz olana” (s.113) dönüşüyor.
( * ) Göksun Yazıcı?nın 19/10/2007 tarihinde Radikal Gazetesi?nde çıkan yazısından bir bölüm

Edebiyatçılar Üzerine adıyla yayımlanan kitabında Canetti, Konfüçyüs’ten Cervantes’e, Kafka’dan Brecht’e uzanan geniş bir süreç içinde yer almış pek çok yazar, edebiyatçı ve düşünürü ele alarak insanların bugün içinde boğulduğu sıkıntılar üzerine yazarların temel görevinin ne olması gerektiği konusunda şöyle demektedir:

“Edime ve uzmanlaşmaya göre yönlendirilmiş bir dünyada, bir tür çizgisel sınırlandırılmışlıkla erişilmeye çalışılan doruklardan başka bir şey görmeyen, bütün gücünü dorukların buz gibi yalnızlığı uğruna harcayan, buna karşılık dorukların dışında kalanı, çeşitliliği, hiçbir doruk için yardım sunamayacak asıl olanı hor gören ve silen bir dünyada, üretimin amaçlarına ters düştüğü için her türlü değişimi ve dönüşümü gittikçe daha çok yasaklayan, kendi kendini yıkacak araçları düşüncesizce çoğaltan ve aynı zamanda da insanın daha önce edinilmiş ve böyle bir yıkıma karşı çıkabilecek nitelikleri adına geride kalan ne varsa boğmaya çalışan bir dünyada, bütün dünyaların en körleşmişi diye adlandırılabilecek böyle bir dünyada, değişim ve dönüşüm yeteneğini ‘ona inat kullananların bulunması bana olağanüstü önemli geliyor.

Kitabın Künyesi
Edebiyatçılar Üzerine
Elias Canetti
Çeviren: Gürsel Aytaç,
Payel Yayınevi
Haziran 2007
126 sayfa

Elias Canetti?nin Yaşam Öyküsü
Elias Canetti, 25 Temmuz 1905’te Rusçuk’ta doğdu. İspanya’dan sürülmüş bir ailenin oğlu olan Canetti, ailesiyle birlikte 1911 yılında Bulgaristan’dan Manchester’a taşındı. İki yıl sonra babasını kaybetti. Annesi, üç çocuğunu yanına alarak Viyana’ya taşındı. Sürekli göçler nedeniyle Elias Canetti eğitimini üç ayrı şehirde; Viyana, Zürih ve Frankfurt’ta yapmak zorunda kaldı. 19 yaşına geldiğinde ise Viyana’da kimya tahsiline başladı.

Üniversiteye devam ettiği yıllarda satirik yazar Karl Kraus’un derslerine devam eden Canetti, bu toplantılarda tanıştığı Venetia Toubner-Calderon ile 1934 yılında evlendi. Bu evlilikten bir çocuk sahibi oldu. 1929 yılında insanın deliliği konusunda, sekiz ciltlik bir roman dizisi yazmaya karar veren yazar, dizinin ilk ve tek kitabı “Körleşme”yi yayınladı. Sinolog olan Peter Kien adlı kahramanın etrafında gelişen “Körleşme”, insanlardan kaçmak suretiyle dünyaya yaklaşabileceğine inanan bilimadamının devasa kütüphanesinde tek başına yaşamasını konu eder. Ancak evindeki işleri düzenlemesi için yanına aldığı hizmetçinin Kien’in dünyasına girmesiyle işler hiç de beklenildiği gibi gelişmez… Canetti, “Körleşme” ile kişilerin deliliklerinden kurtulamadığı kaotik, parçalanmış bir dünyanın panoramasını çizer. Kahramanlar kişisel derinliklerinin de etkisiyle mantıklarıyla konuşan tiplemelerdir. Yayınlandığı yıllarda değeri pek anlaşılamamış olmakla birlikte “Körleşme”, 1960’lı yıllardan sonra eleştirmenler tarafından oldukça büyük övgüler almıştır. Eleştirmenler “Körleşme”nin Avrupa’yı gün geçtikçe daha fazla etkisi altına alan faşizmin yükselmesi karşısında entelektüellerin körlüğünü anlattığını ve eylemsizliğin acımasızlığını vurguladığının üzerinde durmuşlardır.

Canetti’nin 30’lu yılların ilk yarısında sunduğu iki tiyatro oyunu, okuma dramı olarak tasarlanmakla birlikte geleneksel anlamda dramatolojik bir konuya sahip değildir. Yazar bir düşünceden yola çıkarak bu düşünceyi parabol haline getirmiş ve grotesk sonuçlarına varana kadar sorgulamayı sürdürmüştür. Düğün adlı yapıtında düğüne gelen kişilerden yola çıkarak burjuva ikiyüzlülüğünü ortaya çıkaran Canetti, “Kendini Beğenmişliğin Komedisi”nde ise halkına ayna, resim ve fotoğraflarla kendini göstermeyi yasaklayan totaliter devlet anlayışıyla dalga geçer. Bunun sonucunda insanların kendilerini tanımaları ve kontrol etmelerin olanaksızlaşmıştır ve sonunda bir isyana kadar götüren tehdit edici durum ortaya çıkmıştır.

Avusturya’nın Naziler tarafından ilhakından sonra Canetti, 1938’de Paris’e göç etti; bir yıl sonra da Londra’ya yerleşti. Avrupa’da faşizm nedeniyle meydana gelen politik, toplumsal ve kültürel karışıklıklar yüzünden Canetti, kendine edebiyat yazıları yazmayı yasakladı. O yıllardan sonra yazar, çalışma gücünü 20’li yılların sonundan beri tekrar tekrar ele aldığı konuya yoğunlaştırmak istedi. Bunun için de kitlelerin bilimsel bir biçimde araştırma yapmasını sağlayacak ve iktidar denilen fenomeni sorgulayacak çalışmalara girdi. Ancak 1955 yılında aldığı karardan vazgeçerek, “Süresi Belli Olanlar” adlı kitabıyla topluma yeniden edebi bir yapıt sundu. Bu yapıtta olaylar ne kadar süreyle yaşayacaklarını bilen bir topluluğun çevresinde şekilleniyordu ve yazar bu yolla insanın hayatının geçiciliğine karşı başkaldırısını ele alıyordu.

1960 yılına gelindiğinde ise Canetti, hiçbir edebi türün sınırlarına sığmayan, 30 yılı aşan kuramsal çalışmalarının sonucunda kaleme aldığı geniş çaplı denemelerini “Kitle ve İktidar” adlı kitapta topladı. Yazar bu yapıtıyla insanın davranışlarını belirleyen arkayik dürtüleri ortaya çıkarıyor, bunu yaparken de geleneksel bilimsel terminolojiyi kullanmayarak kendi malzemesinden kendine özgü, basitleştirilmiş bir tanımlamaya varmaya çalışıyordu. Cannetti bu kitabında “kitle” ve “iktidar”ın birbirlerini nasıl etkileyip çoğalttığını; insanlar arasında “emir” ve “itaat” ilişkisinin nasıl biçimlenerek saldırganlık mekanizmalarına dönüştüğünü anlatıyor. En az sorgulanan, dolayısıyla en tehlikeli şey olan “emir verme”nin, emredilende özgür bir kişilik edinmesini önleyen bir sızı bıraktığını, bu sızının sürekli emredilenlerde katmerleşerek itaati içselleştirdiğini gösteriyor.

Cannetti 1930’larda kitle eylemlerinin her tür politik mücadelenin en önemli silahı olduğunu fark ederek “kitle” ve “iktidar” ilişkisi üzerinde çalışmaya başlar. Çalışması ilerledikçe ilişkinin “tarih üstü” boyutlarını keşfeder ve insanın özüne yönelir. Hayvan sürülerini, bir araya gelmiş her tür insan topluluğunu çağ, coğrafya, din farkı gözetmesin devasa bir literatür taraması yaparak inceler. Yaşadığı yıllar, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın tarihteki en büyük kitle hareketlerinin ve kitlesel yıkımların görüldüğü yıllar olması; bir “iktidar” simgesi olarak Hitler’in vahşeti doğru iz üzerinde odluğunu gösterir: Kitle yıkıcı, iktidar öldürücüdür. İnsan”iktidar” isteği ile Tanrı’nın kıyamet ve dehşet tehdidini çalmıştır. Ölüme karşı direnmenin yolu ise emre karşı koymak ve yaratmaktır. Canetti “düşünmek ısrar etmektir” diyerek “Kitle ve İktidar”ı kaleme aldığı 30 yıl boyunca bu çalışmasını gölgeleyecek kapsamda başka eser vermedi. Çok sayıda araştırmaya ve her yıl Viyana”da düzenlenen bir sempozyuma konu olan bu kitaptan sonra insan doğasunun kitle ve iktidarla ilişkisini bu denli kuşatan başka bir kitap da yayımlanmadı. Düşünsel zenginliğinin yanı sıra böylesi kitaplarda çok az rastlanan ebedi bir anlatıma da sahip olan “Kitle ve İktidar”, zamana karşı direnerek insanı anlamada başvuracağımız vazgeçilmez kaynaklardan biri haline geldi.

Kitle ve İktidar üzerinde çalışmalarına paralel olarak Canetti, 1965 yılında “Notlar” adı altında yayınlanan çok sayıda aforizma ve düşünce üretti. Aradan yedi yıl geçtiğinde ise “İnsanın İş Sahası” adı altında aforizmalarının ikinci cildini yayınladı. İlk eşini 1963 yılında kaybeden Elias Canetti, ikinci evliliğini 1971 yılında yaptı. 70’li yılların ilk yarısında 1937’e kadar olan yaşansını üç ciltlik otobiyografik çalışmasında topladı. Çalışmalardan ilki “Kurtarılmış Dil” adını taşıyordu. Bu kitapta Canetti, genç bir adam olarak gelişmesini biçimlendiren olayları, kişilikleri; özellikle de annesinin kişiliğini ve entelektüel etkileri gözler önüne sermekte, böylece yazarın kişisel geçmişinin arayışlarla dolu bir portresini oluşturmaktadır. Yitirilmişlikler üzerine kurulan bir hayatın, tüm olumsuzluklara karşın yeniden anlamlandırılması üzerine yazılmış özyaşamöyküsel bu romanda Canetti, “kırmızıya bulanmış en eski anı”sıyla başlayarak, küçük bir çocuğun bir daha unutulmamasıyla belleğine yerleşen Rusçuk anılarını öyküler. Anlatıcının deyişiyle “o dönemden sonra” yaşanan her şey “bütün deneyimler, daha önceden Rusçuk’ta yaşanmıştı” bir kez. Farklı kültürleri, farklı dilleri, farklı insanları tanımış, korkuların sevgilerinin, meraklarının, heyecanlarının umutlarının, umutsuzluklarının, hayal kırıklıklarının, güvenin, otoritenin, yazmanın, “Yahudi olma”nın, kitle ve iktidarın anlamını oluşturacak ilk ipuçlarını Rusçuk’ta yakalamıştı.
Korkular, sürgünlükler, ölümlerle anlam kazanan bir hayatın başlangıç ucunun aktarılması başat amaç olur bu romanda. Geçmişi yılların süzgecinden, sadece kendi “ben”inin bakış alanı içinden izleyen anlatıcı, bir yazarın bireysel tarihine ilişkin belgesel denilebilecek verilerle kurmaca olanı iç içe katmanlayarak öyküler. Romanda seçilmiş olaylar, kişiler ve yaşananlar Canetti’nin yazar kimliğinin yorumunu, tanımını, sorgulanmasını yapabilmek için bir araya toplanmışlardır. Öyküleme, genelde ard arda gelişen olayların bireysel kimliğin oluşumu bağlamında seçilmesiyle kronolojik olarak aktarılır. Kurgu genelde bugünden bakan zaman zaman da bir çocuğun gözünden izlemeyi yeğleyerek anlatan bir anlatıcının çıkarttığı tablo olarak belirginleşir.

1987 yılında Notlarının üçüncü bölümünü, Saatin Gizli Kalbi’ni çıkaran Elias Kanetti 14 Ağustos 1994’te Zürih’te hayata gözlerini kapadı.

Dizinin ikinci kitabı Kulaktaki Meşale de ise yazarlık yaşamına adım atışının her anını, aynı zamanda ulaştığı sonu aktarır. İnsanın başını döndüren bir helezon etkisi yaratan Canetti, bu helezonu büküyor ve onu açarken önümüzde müthiş bir aydınlık yaratıyor: bir bireyin öyküsü, yüzyılın sınavından geçerek, herkesin öyküsü haline geliyor ve kitap, eşsiz ve yıkılmaz, vazgeçilmez bir anıt olarak dimdik duruyor. Kulaktaki Meşale, her şeyden önce, yazarın yetişkinlik döneminin ilk büyük ustası olan Viyanalı yazar Karl Kraus’a hayranlığını anlatmaktadır. Kitap aynı zamanda Canetti’nin ilk eşi Veza’nın da bir portresini çizmektedir. Elias Canetti, bu büyük tutkuların şemsiyesi altında 1920-1931 yıllarındaki Viyana’nın ve Berlin’in şaşırtıcı bir görünümünü sunmaktadır. Burada Kraus’un, Veza’nın ve Canetti’nin annesinin sesleri, Brecht’in, Isaak Babel’in, George Grosz’un ve diğer birçok kişinin seslerine eşlik etmekte ve kitap adeta bir senfoniye dönüşmektedir. Dizinin son kitabı Gözün Oyunu, Kurtarılmış Dil ile Kulaktaki Meşale kadar ilginç olmasının yanı sıra, yazınsal değeri açısından da gene ilk iki kitap gibi yazarın yeteneğini en iyi sergileyen ürünlerinden biridir. Kitap, eşsiz bir yazınsal yeteneği bir kez daha gözler önüne sermenin yanı sıra, dönemin sanat dünyasından yazarın yaşamına giren ünlü kişileri de bilinmedik yönleriyle okura tanıtmaktadır. Canetti, 1931 yılında, otuz yaşına yaklaşırken sanat dünyasındaki en önemli gelişmelerin yaşandığı, yazarlık kıvılcımlarının tutuştuğu Viyana’da karşılaştığı, tanıştığı aydınları kendi ağızlarından bize anlatmakta, Robert Musil, Alban Berg, Hermann Broch, James Joyce, Thomas Mann, Franz Werfel, Ressam Oskar Kokoschka, yontucu Wotruba, orkestra şefi Hermann Scherchen gibi çağının en büyük yaratıcılarını bize tanıtmaktadır. Canetti, bu kitabında çizdiği portreler ve yarattığı atmosferle, dünyanın büyüleyici olduğu kadar merak uyandıran bir döneminin renklerini de gözler önüne sermektedir. Yalnız eleştirmenlerce değil okurlar tarafından da son derece beğenilen bu kitaplar, 1981 Nobel Edebiyat Ödülü’nün verilmesini sağlayan faktörler arasındaydı.

Eserleri
Roman
?Die Blendung, 1935 (Körleşme, çev. Ahmet Cemal, Payel Yay., 1981)
Oyun
?Die Hochzeit , 1932 (The Wedding)
?Komodie der Eitelkeit , 1934 (Comedy of Vanity)
?Die Befristeten, 1956 (The Numbered)

Otobiyografi
?Die Gerettete Zunge, 1977 (Kurtarılmış Dil, çev. Şemsa Yeğin, Payel Y., 1995)
?Die Fackel im Ohr, 1980 (Kulaktaki Meşale, çev. Şemsa Yeğin, Payel Y., 1997)
?Das Augenspiel, 1985 (Gözlerin Oyunu, çev. Şemsa Yeğin, Payel Y., 2000)
?Party im Blitz 1991, (Party in the Blitz)

Notlar
?Die Provinz des Menschen : Aufzeichnungen 1942?1972 , 1973 (İnsanın Taşrası 1942-1972, çev. Ahmet Cemal, Payel Y., 2004) (Daha önceki bir baskı için : İnsanın Sılası, çev. Ahmet Cemal, İyi Şeyler Y., 1996)
?Das Geheimherz der Uhr: Aufzeichnungen 1973-1985, 1987 (Saatin Gizli Yüreği 1973-1985, çev. Ahmet Cemal, Payel y., 2006)


Diğer Eserleri
?Masse und Macht, 1960 (Kitle ve İktidar, çev. Gülşat Aygen, Ayrıntı Y., 1998)
?Die Stimmen von Marrakesch, 1968 (Marakeş’te Sesler, çev. Kamuran Şipal, Cem Y., 1960)
?Der andere Prozess, Kafkas Briefe an Felice, 1969 (Öbür Dava, Kafka’nın Felice’ye Mektupları Üzerine, çev. Kamuran Şipal, Cem Y.,1994)
?Der Ohrenzeuge. Fünfzig Charaktere, 1974 (Elli Karakter. Kulak Misafiri, çev. Şemsa Yeğin, Payel Y., 1994)
?Das Gewissen der Worte, 1975 (Sözcüklerin Bilinci, çev. Ahmet Cemal, Payel Y., 1984)
?Die Fliegenpein, 1992 (The Agony of Flies)
?Nachträge aus Hampstead, 1994
?Edebiyatçılar Üzerine, çev. Gürsel Aytaç, Payel Y., 2007
?Ölüm Üzerine, 2007, çev. Gürsel Aytaç, Payel Y., 2007

Ödülleri
Canetti, Nobel Edebiyat Ödülü (1981) başta olmak üzere birçok ödül kazanmıştır.

Kazandığı başlıca ödüller:
?Foreign Book Prize (1949, Fransa)
?Viyana Ödülü (1966)
?Critics Prize (1967, Almanya)
?Great Austrian State Prize (1967)
?Bavarien Academy of Fine Arts Prize (1969)
?Bühner Ödülü (1972)
?Nelly Sachs Ödülü (1975)
?Order of Merit (1979, Almanya)
?Europa Prato Ödülü (1980, İtalya)
?Hebbel Ödülü (1980)
?Kafka Ödülü (1981)
?Great Service Cross (1983, Almanya)

Yorum yapın

Daha fazla İnceleme
Rus Edebiyatının Öğrettiği – Ataol Behramoğlu

Ataol Behramoğlu'nun Rus edebiyatı konulu yazıları "Rus Edebiyatının Öğrettiği? adlı bir kitapta bir araya getirildi. 2008 yılında çıkan kitapta Behramoğlu'nun...

Kapat