Onca Çileden Sonra – Perihan Akçam

Bir daha yaşanmaması için yaşanılanların unutulmaması ve toplumsal bellekte hep canlı kalması gerekir.

Anı kitabı yazmak, kişinin yaşadıklarını okuyucuya aktarmasından başka bir şey değildir. Anılar, kişinin belleğinden süzülen, onun denetiminden geçen öznel anlatılardır. Bu nedenle tarihsel bir metin olmaktan ziyade tarihçi için vazgeçilmez bir başvuru kaynağı niteliği taşırlar. Oysa bazı anı kitapları, bireysel yaşanmışlıkların anlatısı olmanın ötesine geçer ve tarihsel metinlere dönüşür. Perihan Akçam’ın Onca Çileden Sonra isimli anı kitabı, ikinci tür anlatıya örnek oluşturuyor. Peki ama neden?

Perihan Akçam’ın anlattıkları kendi yaşamının on dokuz yılından ibaret değil. Onca Çileden Sonra kitabında 1970-1990 arasında yaşanan iki askeri darbeyi ve bu darbeler esnasında toplumun önemli bir kesiminin yaşadıklarını anlatıyor. Elbette deneyimleri bireyseldir. Elbette çektiği acıları, gördüğü baskı ve işkenceleri, yüz yüze geldiği zulümleri birey olarak yaşamıştır. Fakat Akçam’ın bizzat tecrübe ettiği bu olaylar öyle geniş kitlelerin ortak geçmişinde yer alıyor ki, anılarını artık o dönemin tarihi olarak da okumak mümkün. Üstelik Akçam’ın o karanlık dönemleri bir tanık değil taraflardan biri olarak yaşamış oluşu, bu anı kitabını bir sözlü tarih anlatısına dönüştürmekte. Elinizde tuttuğunuz kitapta, dönemin canlı tanıkları ile birlikte, toplumun büyük çoğunluğunun yaşadıkları belgeleniyor ve toplumsal bellek yeniden canlanıyor.

Mustafa Ekmekçi, “Dileğim, o günler bir daha yaşanmasın,” diyor yazdığı önsözün satırlarında. O günlerin bir daha yaşanmaması için yaşanılanların unutulmaması ve toplumsal bellekte hep canlı kalması gerekiyor.
(Tanıtım Bülteninden)

Mamak kapısında anne olmak – Şadiye Dönümcü (Sosyal hizmet uzmanı)
(05 Kasım 2011, http://bianet.org)
Fotoğraf: Perihan Akçam oğlu Cahit Akçam ile açık görüş, Mamak Cezaevi. Arkadakiler Hulki Forta, Ayşe Bakkalcı, Bülent Forta, Melih Pekdemir.

Perihan Akçam Onca Çileden Sonra kitabını, Mamak Askeri Cezaevi kapısındaki sekiz yılını, oğulları, kızları içerde, kendileri dışarıda annelerin dayanışmasını, mücadelesini, babaların mesafesini, eşini, oğullarını anlatıyor.
Onca Çileden Sonra’yı okuduğum gecenin sabahı aradım Perihan Teyze’yi “Görüşebilir miyiz bugün” diye. İki saat sonra evindeydim.
Ona sarıldığımda aldım; tenindeki lavanta kokusunu.
Demlediği çayın, kızarttığı böreğin kokusu sarmaladı beni; sımsıcak.
Sekiz saat boyunca serbest çağrışımla söyleştik; bir ana-kız gibi aslında.
İşte aşağıda okuyacaklarınız bu güzelim beraberliğimiz esnasında tutulabildiğim notlar…
Perihan Akçam anlatıyor.

Niye mi yazdım?

O kadar çok şey yaşadım ki. Yaşadıklarım kendime mi kalsaydı! Zaman çabuk geçiyor Gelecek kuşaklar 1980 darbesini bilmeyecek. 12 Eylül unutulmamalı. 12 Eylül tarih olarak çok konuşulacak. Konuşulmalı da. Neler olmuş? Neler yaşanmış?
Ben 12 Eylül’ün siyasi boyutlarını yazmaya kalkmadım. Ben en çok 12 Eylül’de yaşanan hukuksuzluğu, adaletsizliği, işkenceleri anılarıma yaşantılarıma dayanarak yazmaya çalıştım. O dönemi gelecek kuşaklara bir öğretmen olarak; siyasi yönüyle değil, okuduklarında biraz düşünmeleri hatta yer yer gülmeleri için yazdım.

Nasıl yazdım?

Cahit çıkalı dört beş yıl olmuştu Dursun’un [Akçam] yanına Almanya’ya gitmiştim. Sene 1993. Yabancı bir ülkedesiniz. Hep gezilmez ya. Zamanım bol. Okunacak kitap da. Bir gün evde otururken “Herkes yazıyor. Ben niye yazmayayım?” dedim ve başladım yazmaya. Akşam Dursun geldi “Ben Mamak’ta yaşadıklarımızı yazmaya karar verdim” deyince “İyi olur, yazmalısın” dedi.
Gündüzleyin yazardım. Akşamleyin eve gelen Dursun “Getir bakalım Ne yazdın bugün” der, eline aldığı notlarımı kalemle bir kompozisyon okur gibi, edebiyatçı gibi düzeltmeye başlar; “Sen yaşamadın, ben yaşadım. Yaptığın düzeltmelerle yazdıklarımı özünden uzaklaştırıyorsun” dememden de hoşlanmazdı.
Taner [Akçam] “Babama gösterme yazdıklarını. Sen yazmaya devam et. Ben senin istediğin gibi daktilo ederim” dedi bana. Öyle de yaptık. Taner’in olmadığı zamanlarda Dursun “Getir hiçbir şeye dokunmayacağım” der, daktiloda yazarken yine düzeltmeye kalkışınca, tartışırdık.
Almanya dönüşünde Cahit “Yazdıklarını ben daktilo ettiririm” dedi. Bitti yazacaklarım. Hani edebiyatçılar yazdıklarını bir kenara koyup, dinlenmeye bırakır, sonra düzeltir ya. Edebiyatçı olduğumdan değil, nerede basılacağı belli olmadığı için bir kenara koydum.
Ardahan’ın Ölçek Köyü’ndeyiz. Dursun’un babasının evinin yerine bir taş ev yaptırmıştık. Oradayız; eşimle. Çok severim orayı. Emekli olunca Ankara’nın dışında, büyükşehirlerden uzaktaki bir köyde tek odalı da olsa, küçük bir bahçesi olan bir ev yaptırmayı, maydonoz-soğan ekip onlarla uğraşmayı hayal ederdim.
Ayağım yere, toprağa değmeliydi. Emekli olduğumda bu hayalimi düşünmek bile aklıma gelmedi. Niye? Artık çocuklarımla ilgili, onların fikirlerinden dolayı problemler yaşamağa başlamıştım. 1977’de Taner yurt dışına kaçtıktan bir iki ay sonra, Mayıs ayında, emekli oldum. Ayağım toprağa değemedi ama kısa süre sonra Mamak’ın çamuruna taşlarına değdi.
Nerede kalmıştık? Evet, köydeyken kitabımın Alan Yayıncılık’tan basılacağını öğrenince yanımda getirdiğim nüsha üzerinde çalışmak istedim. Kendi yaşadıklarımı okurken, belki rakımın da etkisiyle, tansiyonum yükselmeye başlayınca bıraktım düzeltmeyi.

Kitap yayımlandığında aldığım tepkiler mi?

Çok olumluydu. “Eline sağlık” diyenler oldu. Mamak’ta yatanların yakınları ve Mamak anneleri “Yaşadıklarımızı aynen yazmışsın” dediler. Yazdıklarım yaşadıklarımızdı. Abartmadan, üstüne hayal gücü eklemeden, sözcüklerin cümle yapısının üzerinde oynamadan aynen yazmıştım her şeyi. ‘Keşke şunu da yazsaydın” diyenler oldu. Mesela…
İsmet [Pekdemir] Hanım “Biz Mamak anneleri; nereye gidersek gidelim bizi tanıyorlar; ‘damgalı eşek’ gibiyiz” derdi sık sık. Keşke onu da yazaydın diyenler oldu.
Milletvekillerinin halkla görüşme günlerinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gidip onlara derdimizi anlatırdık. Bizi öğle yemeğine davet ederlerdi. Böyle bir yemek sırasında ‘ana’lardan biri: “Uyyyy… Ne iyi ki ben o oğlanı doğurmuşum. Oğlan da bu işleri yapmaya kalkışmış. Bende meclise geldim; burda yemek yiyom. Yoksa beni kim buralara getirirdi” demişti. “Bunu da yazsaydın ya” diyenler oldu.

Mamak analarını mı anlatayım?

Mamak anaları merttiler, yürekliydiler, insandılar ve ‘ana’ydılar. Biz içerideki çocuklarımız için birleşip bir araya geldik. Tanımazdık birbirimizi. Çocuklarımız tanırdı birbirini. Anaların çoğu bilinçli değildi.
Çocuklarının ne için Mamak’ta olduğunu bilmeyenler, okur-yazar olmayanlar da vardı aramızda. Bu onların kusuru değil, onları okutmayanların suçuydu ve utanması gerekenler onlar değil, onları okutmayanlardı. Kendimi onlardan farklı görmezdim. Cahildiler ama çok akıllıydılar; içerdeki çocukları gibi. Onlara bir şey anlattığımızda çok çabuk kavrarlardı.
Biz analar 42 gün süren açlık grevi hariç haftanın dört günü beraberdik. Pazartesi-Çarşamba-Cuma mahkeme, Salı görüş. Tam sekiz yıl beraber oldum onlarla. Sıkılmadık birbirimizden. Bir aradayken çok da gülerdik. Her şeyimi rahatlıkla paylaşırdım onlarla. Mamak kapısında ben o analardan çok şey öğrendim.
Bana güvenirler; “Sen ne söylersen doğrusunu söylersin” derlerdi. Açlık grevi ve ölüm orucu süresince, tam 42 gün, çocuklarımız ölümle pençeleşirken biz analar da uçan kuştan medet beklediğimizden çalmadık kapı bırakmadık. O sürede meskenimiz Mamak kapıları değil, Güvenpark olmuştu.

Fedime Anayı anlatayım sana!

Bir görüş gününde kapının önünde yere oturmuş şişman, şalvarlı, başı örtülü ağlayan bir kadın gördüm. Yanına gidip niye ağladığını sorduğumda “Oğlumu idam edeceklermiş” dedi. İddianame filan bilmiyor. “Bugüne dek dövdüler, işkence ettiler ama öldüremediler. Bundan sonrada idam edemezler. Sen üzülme, ağlama. Çocuklarımızın yaptığı bugün suç” dedim.
Ama yanılmışım hala suç; o ayrı mesele.
O ananın adı Fedime [Fırat] idi. Kuşadası’ndan gelmişti. Görüş sonrası bize getirdim onu. Aradan 30 yıl geçti. Fedime Ana benim şimdi en yakın dostum. Her yıl Kuşadası’ndaki yazlık evime gittiğiminin ertesi günü, onun yanına, Kirazlı Köyü’ne gitmezsem kendimi suçlu sayarım.
Tanıdıklarına, komşularına beni “Bacım” diye tanıştırıp ardından Mamak günlerimizi anlatmaya başlar. Der ki: “Ben Perihan Bacımla tanıştıktan sonra oğlum için hiç ağlamadım Biliyorum ki; onu asamayacaklar.” Birlikteyken dünyalar bizim olur. Bana anlatır her şeyini. Bulgur aşı, baldırcan yemeği yaparız birlikte keyifle ve kıkırdaşarak yeriz. Yıllardır kışlık nevalemi yapar bana.

İsmet Hanım’ı da anlatayım sana!

Önceden tanımazdım İsmet [Pekdemir] hanımı da. Mamak’ta dost olduk onunla. Hayat dolu bir insandı. Gözleri ileri derece miyoptu ve gözünün içine soka soka okurdu gazeteyi.
Televizyonda sabaha kadar oturup izlediği Siyaset Meydanı’nı anlatırdı bana; satır satır. Çok süslü ve bakımlıydı. İyi giyinirdi. Çok misafirperverdi. Evine gittiğimizde bizleri ‘hac’dan gelmiş gibi karşılardı. “Siz benim için hacdan-şimdikiler gibi değil tabii- gelenlerden daha değerlisiniz” derdi.

Hatice Hanım’ı da anlatmalıyım sana!

İstanbul’da yaşardı Hatice (Forta) Hanım. Sık gelmezdi ama, geldiğinde ya bende ya da İsmet Hanım’da [Pekdemir] iki üç gün kalıp görüş yapar, mahkemeye giderdi. Yanında kavanozlarla, kaplarla zeytinyağlılar, börek-çörek getirmesine kızıp “Burada yok mu yiyecek?” dediğimizde “Mamak’tan dönünce ne yicez” derdi. Hatice Hanım’ı da anlatmalıyım sana!
İsmet Hanım “Ordan buraya yemek getirilir mi; çatlak” dediğinde ise “Ben değil, sensin çatlak” cevabını verdiğinde gülüşürdük hepimiz.
Namazında niyazındaydı. Göz ucuyla kılardı namazını. Duruşmalarda gizlice tespih çeker, dua okur, çocukların ve heyetin üstüne üfürürdü. “Allah çocuklarımıza sağlık, sabır ve hâkimlere de merhamet versin” derdi.
Hatice Hanımın bir gelişi, kaynımın oğlunun düğününe denk geldi. “Seni bu akşam bir yere götüreceğim” dediğimde bir ananın evine gideceğimizi sanmış. Öyle olmadığını öğrenince “Her şeyini tamamladın da düğünün mü kaldı?” dedi bana.
Ben “Biz de varız demek için gideceğim” dedim. O gelmeyecekti. Süslenip püslendim, kürkümü giydim. Taksi çağırdım. Evden çıkarken “Seni kaçırıp, n’apsınlar ama sırtından kürkünü alırlar” dedi.

“Biz Mamak Anaları” diye başlardık söze

Hacer [Öztürk] Ana, Medine Bacı, Sümer Teyze çok iyi, çok onurlu insanlardı; tüm diğer analar gibi. Sen-ben yoktu aramızda. Evlerimiz hepimizin eviydi.
Teselli ederdik birbirimizi. Ağlamazdık Mamak’ta hiç; askerlerin yanında. Biri ağlayacak olsa kızar “ağlama” derdik; dinlemese de. Kızamazdık çünkü ağlamak onun kendini ifade etme biçimiydi. Askerlere yalvaranlara, dil dökenlere kızardık ama engelleyemezdik çoğu kez.
Ben ve bazı arkadaşlarım resmi kişilerle görüşürken, onlara maruzatımızı anlatırken, yanlış anlaşılmayalım diye, özenle seçerdik sözcüklerimizi. Ses tonumuza dikkat ederdik. Bazı analar da cahil cesaretiyle çok düz anlatırlardı içinden geçenleri. İnan olsun; bizim 10 cümlemizden daha etkili olurdu onların söylediği bir kelime veya cümle.
İsmet Hanım’ın mezar taşında “Mamak Anası” yazılı

İsmet’i erken kaybettik; biliyorsun. Bizim “Mamaklı çocuklar” yaptırdı mezarını. İsmet’in oğullarına kızına “O bizim de anamız. Biz yaptırcaz” demişler ve mezar taşına da “Mamak anası” yazdırmışlar.

Çok gülüşürdük kendi aramızda

Kitapta da yazdım; okumuşsundur. Genelkurmay’da Cemil Paşa bize çok iyi davranmıştı, hep. Çocuklar tecritten çıkıp, koğuşlara alınınca elimizde kocaman bir çiçekle dört beş ana teşekküre gittik; yanına. Hep derdimizi anlatmaya gitmiştik; bu kez de teşekküre yani.
Cemil Paşa “Dur, dur Paşa gardaş” diye lafa giren anneleri de dinlerdi güzel güzel. Çiçeğimizi verip çayımızı içtik ve ayrıldık oradan. Daha önce birlikte gittiğimiz ama bu kez ulaşmak isteyip ulaşamadığımız analardan biri bizim Paşa’ya gittiğimizi sonradan öğrendiğinde “Tühhh.. Geleydim paşamın bir sigarasını içerdim” deyince çok gülmüştük.

Mamak babaları mı?

Babaların sayısı analar kadar çok değildi; düzenli görüşe, mahkemeye gelen, 42 gün boyunca bizimle olanların sayısı fazla değildi.
Adamlar, babalar yani; hayatlarında böyle bir şey görmemişler ki… Çocuğunun büyümesini uzaktan izlemişler. Çoğu oğlunun kızının n’aptığını, ne okuduğunu, kaçta olduğunu bilmezdi.
Çocuklar analarıyla paylaşır her şeyi. Bizim babamız da, Dursun da; mesafeliydi çocuklarıyla. Dolaylı öğrenmeyi yeğlerdi; yüz göz olmamak adına.

Mamak kapılarında niye analar vardı?

Çocuğuna emek harcadığı için, dokuz ay karnında taşıdığı için, yediği yemekle karnında beslediği için. Analar bebeğine bir şey olmasın diye korur kendini.
Biz Mamak anaları aslında emeğimizin peşindeydik. Ondan bir şey beklediğimizden değil, analık için, insanlık için peşindeydik evladımızın. “Ana olan bilir” lafı geçerli değildi bizim için.
Biz analık için değildik peşlerinde. Onları büyüttüğümüz, sevgimizle sarmaladığımız, şekillendirdiğimiz için yanlarındaydık.
Biz erkek toplumuyuz. Bazı babalar “erkekler ağlamaz” deyip, daha diri duruyordu yanımızda.
Ben içerdeki çocuklarımıza kızardım. Niye? Anlatmamışlar kendilerini, yaptıklarını, inandıklarını, ne için mücadele verdiklerini hiç. Suçlu kimdi? Bilemiyorum.
Ana sabahtan okula göndermiş çocuğunu. Bilmez ki; sonra ne yaptığını. Sormadıysa ana-babalar, söylememiş oğlanlar.

12 Mart

12 Mart dönemi. Dursun yeni çıkmış cezaevinden. Memuriyetten uzaklaştırıldığı için tüm gün evde, yalnız başına. Okuyor, yazıyor işte. Taner ODTÜ’de [Ortadoğu Teknik Üniversitesi] öğrenci.
Alper Tıbbiye’de. Yasemin de yeni başlamış üniversiteye. Cahit lisede. Ben de okuldayım. Evimiz hep kitap doluydu. Kütüphanenin alt kısmında kapaklı bir dolap vardı.
Dursun açmış o dolabı: “içinde ne var acaba” diye. Bir bakmış ki… Bir sürü yasak yayın, bildiriler, Mahir Çayan’ın ‘Kesintisiz’leri filan. Akşam yemeği zamanı. Dursun seslendi: “Alper… Taner… İkiniz de yanıma gelin” diye.
Yan odaya geçti. Bulduklarını dizmiş masanın üstünde. Aralık kapının önünde, ayakta bekliyorum “N’olacak şimdi” diye.”Kim getirdi bunları eve “diye sordu yüksek sesle.
Taner “ben” dedi. “Sen ne cesaretle bunları eve getirirsin. Bu ev gözlem altında. Benim bunlardan haberim yok. Gelip bulurlarsa ne diyeceğim gelenlere haberim yok dersem inanacaklar mı? Ben yeni çıktım hapisten. Bir daha da oralara girmek istemiyorum.”
O böyle söylenirken Taner giriverdi söze: “Biz sokakta faşizmle uğraşıyoruz. Meğer faşizm asıl bizim evdeymiş.” Dursun çok sinirlendi: “Ben şimdi senin gözünde faşist mi oldum. Çabuk evi terk et. Gözüm görmesin seni” diye bağırdı.
Kalbim çarpıyordu: “Bu işin sonu nereye varacak! Oğlum kapıyı çarpıp çıkarsa ne yaparım” diye. Çünkü yurttan da atılmıştı ve kalacak yeri yoktu.
Taner babasına döndü: “Sen kimi kimin evinden kovuyorsun. Burası benim babamın evi. Hiç bir yere gitmiyorum” deyince Dursun kafasını eğip odadan çıktı.
Hemen Taner’e sarılıp “Hiii, canım benim” deyince “Anne ne sanıyorsun? Seni bırakıp nereye gideceğim. Nerem var ki başka? Tabiî ki buradayım.”

Bizim ailemizden bir örnek daha anlatayım sana!

Üniversiteli Kadınlar Derneği Başkanı Nermin Abadan, Dursun’u Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde düzenledikleri “Kadın hakları”yla ilgili bir toplantıya konuşmacı olarak davet etmiş. “Sen de gel” dediğinde “Gelmem, işim çok. Yemek yapcam” filan desem de, el mahkum gittim.
Mümkün olabilen en şık şekilde giyindim kendimce. Ama dinleyici kadınlar o kadar şık ve bakımlı ki. Kürkler, tayyörler, saç-baş, takılar. Bir kendime bakıyorum bir onlara. Toplantıda “kadınlarımız, kadın hakları, demokrasi” gibi büyük laflar edildi.
Bitiminde kokteyl var. İnsanlar öbek öbek ellerinde kadehler, sohbet ediyorlar. Çok şık kürklü kepenekli bir kadın yaklaştı yanıma: “Hanfendi! Siz Türkiye’nin en şanslı kadınlarından birisiniz” dedi.
Bakıyorum öyle kendime; nerem şanslı diye. Sabah dört çocuğu okula gönder, sonra kendin git okula, beş saat ders anlat. Eve gelip öğlen yemeğini hazırla, tekrar çık ortaokulda ders ver. Dönüp akşam yemeğini hazırla, yedir, içir, yıka.
Kadına dönüp dedim ki: “Ben kendimi öyle çok şanslı filan görmüyorum. Siz her söylenene böyle inanıyor musunuz? Bizim evin kapısından içeri ne kadın hakkı girer, ne demokrasi.”
Kadın “Ama siz Dursun Akçam’ın eşisiniz” deyince “İsterseniz tapusunu vereyim tepe tepe kullanın” dedim.
Dursun, meğer bizi uzaktan izliyormuş. Yanımıza geldi. Elini omzuma attı. Hayatında yapmadığı bir şeydi bu. Aslında bu hareketiyle beni kendine zimmetlemişti. Eve geldiğimizde “Sen nasıl böyle söylersin” diye bana hesap sordu. Kendimi savununca pes edip “N’apim nazım sana geçiyor “dedi.

Diyeceğim şu ki…

Dursun Almanya’da olmayıp Türkiye’de olsaydı; ben Cahit’in peşinden koşturamazdım bu kadar. Dile kolay tam sekiz yıl. İlgi-yemek beklerdi benden.
Bizim kuşağımız kocalarına “Aaaaa, bugünde kendin idare ediver” diyemezdi ki… Oğullarımın babasının babalığıyla, oğullarımın babalığı arasında öyle çok fark var ki! Çocuklarımın problem çözen babaları olmadı. Ama torunlarımın babaları problem çözüyor.
Çocuklarıma bana yaşattıkları için kızdığım oldu tabii…

Ben öfkelerimi genellikle içimde barındırmamaya çalışıyorum; kişilik özelliğim bu. Bir şey, bir olay bittikten sonra atıyorum içimden onu.
Çocuklarıma da kızdım, öfkelendiğim oldu tabii. Mesela… Ben “Bir ‘hak’kı; hakkı olan, hakkı yenilen alır” derim. Hakkının yenildiğini düşünen kendisi mücadele edip, alsın.
Eğitimde eşitlik yürüyüşüne, eşitlikten yararlanmayan katılsın; başkaları değil.
Çocuklarımla uğraşırken yaşadığım sıkıntılar bazı hastalıklarımı çıkarttı su yüzüne. Ama benim onlarla uğraşacak zamanım yoktu. Sağlıklı olmam gerekiyordu; bana gereksinimi olan çocuklarıma yardım edebilmek için. Öfkemi bir kenara koyuyordum
Kitapta “Çocuklarıma bir şey olursa alımı oynatırım. Aradan yıllar geçti. Çocuklarımın başına bin bir türlü olay geldi. Çok kötü günler yaşadım. Ama aklımı oynatmadım” diye yazmıştım. Yaşadığım olaylar bana ayaklarımın üzerinde durmayı öğretti. Hayatı yaşayarak öğrendim. Olaylar insanı daha iyi şekillendiriyor. Ben Mamak sürecinde çok şey öğrendim.

Mamak… Mamak… Mamak…

Hayatımın sekiz yılını benden aldı benden, çaldı resmen. Aynı Mamak bana çok güzel insanlar kazandırdı. Ben sadece oğlumu, Cahit’imi kazanmadım; yüzlerce Cahit’im var artık.
Kitabım ikinci kez, bu kez Arkadaş Yayınevi’nden yayımlandı. İlk baskıdan elimde bir nüsha bile yok… 29 Ekim’de imza günü düzenlemişler. Okurlar sırada. Hiç tanımadığım bir “Cahit” geldi yanıma; elinde kitapla.
Yanındaki genç kız için “Benim kızım, sizin torununuz” dediğinde dünyalar benim oldu.
* * *
Lavanta kokulu o güzelim insanla vedalaşıp çıktım. Ankara ayazında dolmuş beklerken Perihan Teyzenin “Bütün çocuklarımı aynı seviyorum ama; her birini sevme şeklim farklı” dediği aklıma gelince “Ben de iki çocuğumu aynı seviyorum ama; her birini sevme şeklim -galiba- farklı” diye düşündüğümü fark ettiğimde üşümem geçmiş, ısınıvermiştim; nedense…

Onca çileden sonra! – L. Doğan Tılıç
(13 Eylül 2011, BirGün Gazetesi)
Başlık bir kitap adı. Geçenlerde Arkadaş Yayınevi tarafından basılıp yayınlanan bir anı kitabına ait. Baskılar, zulümler, acılar, işkenceler ve bütün bunlara karşın direnişlerle ve mücadeleyle geçen 1970-1990 arası 20 yıllık bir döneme dair tanıklıkların, yaşanmışlıkların hikayesi.

Perihan Akçam?ın bizzat yaşadıkları çok geniş bir toplumsal kesimin yaşadıkları aslında. Bizim yaşadıklarımız ve tam da 12 Eylül denen o faşist darbe günlerini yeniden anımsadığımız şu günlerde, toplumsal belleğin de unutmaması için yaşananları, iyi ki yazılmış bu kitap.

?Onca çileden sonra? deyip karamsar olanları çok gördüm. ?Değdi mi?? diyenleri, ?bu halk için mi çekildi o çileler? diyenleri. ?Geriye ne kaldı, onca çileden sonra? diye hayıflananları?

Çok şey kaldı aslında. Hiçbir şey kalmadıysa biz kaldık. Zulme, işkenceye, baskılara, özgürlüklerin birer birer iğdiş edilmesine, topluma hala bir deli gömleği giydirilmeye çalışılmasına itiraz eden ve direnen insanlar kaldı? Onca çileye karşın boyun eğmeyenler işte.

Onca çilenin yaşandığı yıllarda Perihan Teyze ile yollarımız Mamak?ta kesişti aslında. Birbirimiz göremesek de yüz yüze, ?Mamak anneleri? olarak onların yaptıklarını, çektiklerini, direnişlerini, oğulları ve kızları için verdikleri kavgaları bildik, hissettik.

Kimi dönemler ve mekanlar bazen hiç olmadık resimlerle kazınır insanın belleğine. 12 Eylül ve Mamak mesela? Benim kafama hep ?kızarmış bir burun? olarak kazınmıştır. Ankara?nın ayazında, soğuğunda, sabahın köründen itibaren 5 dakikalık bir görüş için Mamak nizamiyesinde saatlerce bekleyen kız kardeşlerimin soğuktan domates gibi kızarmış burunları.

Perihan Teyze ve Mamak annelerimiz soğuktan kızarmış burunlar ya da sıcaktan kavrulmuş tenlerle az beklemediler o kapılarda. Az çileler çekmediler?

?Mamak Ey? Mamak?. Bu ada bir başka kitap adı. Su Yayınevi?nden çıktı ve tam da 12 Eylül?ü düşünürken okunası bir kitap.

Hasan Dönmez, Mamak?ta birlikte yattığımız, aynı davada yargılandığımız bir arkadaş. Bir yazar şimdi.

Hasan cezaevine girmeden ne siyasi bir kişiymiş ne de bir örgüt üyesi. 7-8 yaşlarında ayakkabı boyayarak, simit satarak başlamış hayat kavgasına. Yaş biraz ilerleyince pazarcılığa başlamış. Kavganın, gürültünün içinde, haksızlığa her daim isyanıyla sivrilmiş çevresinde. Ortaokul, lise böyle geçmiş.

Ankara?nın Boğaziçi mahallesi ve çevresi, 12 Eylül öncesi günlerde sürekli faşist saldırılar altındayken, insanlar kaçırılıp evleri yağmalanırken, siyasi olması şart değil, her onurlu insanın yapacağını yapıp karşı koymuş Hasan. Evini, ailesini, mahallesini savunmuş. Öyle olunca da hedef olmuş. Sonra ver elini Mamak! Yıllarca yattıktan sonra beraat etmiş.

?Okumayı aslında Mamak?ta öğrendim? dedi bana. Okumayı Mamak?ta öğrenen Hasan yıllardır yaşadığı Avustralya?da bir yazar olarak tanınmış. Türkiyeli sosyalist bir yazar. O duyarlılıkla ?Güneşin Kızı Nunnanjina?yı yazıp Avustralya yerlilerini anlatmış bir başka romanında.

Oyunlar, romanlar, anı kitapları? 12 Eylül?ün Mamak?a tıktığı, okumayı Mamak?ta öğrenen Hasan?dan? Mamak?la ilgili okuduğum en güzel kitaplardan biri meğer hemen yanımdaki koğuşta yatan onurlu bir pazarcının kaleminden çıkacakmış. Ey Mamak!

Gözaltına alınan 700 bin kadar insan? 90 günlük gözaltılar? İşkencenin sıradanlaşması? Et Balık Kurumu binalarının işkence merkezine dönüştürülmesi? İşkence ölen, sokaklarda infaz edilen ve idam edilen yüzlerce insan? Uğruna can vermeyi göze aldığı ülkesini terk etmek zorunda kalan on binler? Yakılan kitaplar, filmler?

İşte, Perihan Teyze?nin ?onca çile? dediği şeylerden 12 Eylül?ün yaşattıkları.

?Onca çileden sonra? ne kaldı diye soracaklara cevabımdır: Onca çileyi unutmayan, unutturmamak için kaleme alan Perihan Teyze var işte. Mamak?ı okula döndürüp, onurunu her şeyin önüne koyarak yaşayan ve romanlar yazan Hasan Sönmez var. Hala dik duran, eğilip bükülmeyen sen varsın. Demek ki umut da var.

Daha ne olsun!

Kitabın Künyesi
Onca Çileden Sonra
Perihan Akçam
Editör: A. Gazi Vural
Arkadaş Yayınları / Anı Dizisi
Eylül 2011,
240 sayfa

Onca Çileden Sonra – Perihan Akçam” üzerine bir yorum

  1. Sevgili Perihan öğretmenim.Dursun öğretmenimi anlatırken sanki beni anlatmışsın.Yanlışlarımızı yaşayarak öğrendik.Geç öğrendik.Dayanışmayı,paylaşmayı,pes etmemeyi,kavga etmeyi,direnmeyi çok iyi bildiğimiz halde 12 eylül döneminde ilk iki kuralı uygulayamadık.Sizlerden ve tarihten özür diliyoruz.

Yorum yapın

Daha fazla _Diğerleri
Anadolu’da Galatlar ve Galatya Tarihi – Mehmet Ali Kaya

Mehmet Ali Kaya elimizdeki kitabında, şu ana kadar hak ettiği ilgiyi görememiş bir medeniyeti, İ. Ö. 278/7 yılında Anadolu?yu istila...

Kapat