Ortaklıklar ve Karşıtlıklar: Aristoteles ve Thomas More’da Erdem ve Adalet – Irmak Güngör

Ütopyalar şüphesiz birer roman ya da masal değil, yerleşik toplumsal ve siyasal düzenin sorunlarını tespit eden “duyarlı ve yaratıcı” insanın çözüm tasarılarıdır. Bu anlamda onlar içlerinde döneminin eleştirisini ve çözüm önerisini bir arada bulunduran, mutlu bir toplum yaşamı arayışının sonucudurlar.
Thomas More Ütopya’da insanların bu dünyada “mutlu” yaşayabilecekleri bir toplum düzenini anlatır, orada insanların ve devletin amacı toplumsal ?mutluluk(2) ?tur, yaşam felsefeleri ve ahlak görüşleri bunun üzerine kuruludur. More Ütopya’da, Rönesans’ın etkisiyle ve hümanist tutumuyla bu dünyada mutluluğu amaç edinmiştir ve ?mutluluk?; Rönesans’ın, düşüncesini devraldığı Antik Yunan’dan seslenen Aristoteles’in ahlak görüşünün temel bir kavramıdır, insanların “başka hiçbir şey için değil, sadece kendisi için peşinden koştuğu nihai amaç”tır. O halde “insanın en nihai amacının mutluluk olduğu, devletin de bunu sağlaması gerektiği” fikri bu iki düşünürde ortaktır. Fakat ileride aktaracağımız gibi, bu iki düşünür ?adalet? kavramının neliği konusunda ayrılığa düşerler.
Bu makalenin amacı; Rönesans ve hümanizmin tüm özelliklerini karakter ve düşüncesinde taşıyan More?un -burada reform düşüncesini ayrı tutmak yerinde olacaktır, zira More reforma karşı ”katolik bir hümanist”tir- ve Aristoteles?in ?erdem? ve ?adalet? anlayışlarını irdelemektir.

More ve Aristoteles?te “mutluluk” ve “erdem”
Aristoteles Nikomakhos’a Etik’te mutluluğu; yapılanlarda kendisi için istediğimiz, daha başka şeyleri de onun için istediğimiz, arzuladığımız nihai amaç olarak tanımlar. İnsan zenginliği, sağlığı, saygınlığı vb. hep “mutluluk” için ister. “En çok mutluluğun böyle bir şey olduğu düşünülüyor, çünkü onu hiçbir zaman başka bir şey için değil, hep kendisi için tercih ediyoruz. [M]utluluğun da böyle bir şey olduğunu, üstelik her şeyden çok tercih edilir olduğunu ve başka şeyler arasında sayılamayacağını düşünüyoruz – sayılabilseydi, açık ki, iyi şeylerin en küçüğünün eklenmesiyle daha tercih edilir olurdu; çünkü eklenen, iyi şeylere üstünlük sağlar, daha büyük iyiler de hep daha çok tercih edilir. Demek ki yapılanların amacı olarak mutluluk, kendisi amaç ve kendine yeter bir şey olarak görünüyor.”(3)
Ütopya’da da mutluluk insanların ve devletin asıl amacıdır, onu elde etmenin yolları aranır. Ütopya’da Raphael bu durumu şöyle dile getirmiştir; “Onlar da erdem ve zevk üzerine tartışırlar. Ama asıl tartıştıkları sorun, insan mutluluğunun bir tek ya da bir çok koşulunu aramaktır. [Y]asaları çiğnemeden mutluluğu aramak en akıllıca davranıştır.” (4)
Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki; Aristoteles ve More arasında “mutluluğun nihai amaç olduğu ve insanların onu aradığı” konusunda anlaşma vardır. O halde bir sonraki adım olarak sorulacak soru “mutluluğun ne olduğu? sorusudur. Aristoteles Nikomakhos’a Etik’te böyle yapmış, nihai amacın mutluluk olduğu sonucuna vardıktan sonra onun neliğini araştırmaya koyulmuştur. Peki, nedir mutluluk? Aristoteles bu sorunun cevabını ancak “insanın işine” bakarak bulabileceğimizi söyler, ve “insana özgü olanı” araştırmaya koyulur. İnsanda beslenme, büyüme ve duyulara sahip yaşam diğer canlılarla ortaktır. Geriye insana, diğer canlılardan ayrı olarak akla dayanan yaşam kalır. Aristoteles buradan hareketle insanın işinin “ruhun akla uygun ya da akıldan yoksun olmayan etkinliği” olduğu sonucuna varır ve insansal iyiyi “ruhun erdeme uygun etkinliği” olarak tanımlar. Ardından etiğin başlıca sorusunu tekrarlar; o halde erdem nedir? Düşünce erdemleri ve Karakter erdemleri olmak üzere iki ayrı erdem türünden bahseden Aristoteles karakter erdemlerini şöyle tanımlar; “erdem, tercihlere ilişkin bir huy: Akıl tarafından ve aklı başında insanın belirleyiciliğiyle belirlenen, bizle ilgili olarak orta olanda bulunma huyudur.”(5) Eylemler söz konusu olduğunda önemli olan karakter erdemleridir. Aristoteles erdemin neliğini açıklarken “phronesis”e(6) (bir düşünce erdemi olarak; aklı başındalık) vurgu yapar, zira kendisine göre eyleyeceğimiz ve -hepsi birbirinden farklı olan- durumlara göre değişecek olan “orta”yı belirleyen “phronesis”tir. Phronesis akılla bizzat ilişkilidir.
More Ütopya’da erdemi akılla ilişkilendirmiştir, onun devletinde bedensel hazlara ve zevklere -erdemlerin terk edilmemesi koşuluyla- önem verilir fakat Ütopya halkı için asıl önemli olan ruhla ilgili zevkler ve erdeme uygun davranışlardan duyulan mutluluktur. Raphael der ki; “Onlara göre ne türlü olursa olsun her zevk mutluluk getirmez, yalnız iyi ve dürüst zevkler mutlu eder insanı. Erdemin kendisi bile bizi ister istemez bu türlü zevklere doğru iter: yalnız bu zevklerdir bizi rahata kavuşturacak olan. Erdem, Ütopyalılara göre, yaradılışa uygun yaşamaktadır. Tanrı insanı yaratırken başka bir yol düşünmemiştir onun için. Ve yaradılışın ittiği yana giden insan, sevgilerinde ve nefretlerinde aklın sesini duyan insandır.?(7) Bir başka yerde Raphael “Ütopyalılara göre bütün davranışlarımızın, hatta erdemlerimizin son ereği keyiftir. Keyif dedikleri şey, insanın doğal bir tat aldığı her ruh halidir. Doğal sözünü eklemeleri nedensiz değildir. Çünkü sadece duyularımız değil, aklımız da bizi doğal zevklere, keyiflere doğru çeker. Bunlar haksızlık etmeden aranan öyle zevkler ve keyiflerdir ki, hem daha büyüklerine ermemizi önlemezler, hem sonları kötüye varmaz.”(8) der. Yani akıl, insanın keyiflerinde de aşırılığa kaçmasını engeller -bir nevi fronesis gibi orta olana yöneltir-, doğruya sevkeder ve keyiflerin sonunun kötüye gitmesine engel olur. Zaten Ütopya akla dayanarak kurulmuş, çılgınlıklara yer vermeyen, yoldan çıkışları neredeyse imkansız kılan, doğru düşüncenin ancak doğru ahlaktan doğacağının düşünüldüğü bir devlettir.
Erdem konusunda ortak fikirlere sahip olan Aristoteles ve More?un düşünce zevkleri ve düşünce erdemleri konusunda da ortak fikirleri vardır. Aristoteles düşünce erdemlerinin asıl önemli olan, aşırıya yönelen (kişide ne kadar fazla olursa o kadar iyi olan) erdemler olduklarını ve diğer erdemleri olanaklı kıldığını ifade ederken, More da insanların asıl mutluluğunun ruha dair düşünsel hazlarda olduğunu belirtir. “Ütopyalılar düşünce zevklerini her şeyin üstünde görürler. Erdemli olmanın, lekesiz bir hayatın bilincine varmanın zevki en temiz, en özlenir zevkler arasındadır. Ütopya haklının her şeyden çok sevdiği şey kafasını işletmek, geliştirmektir.? (9)
Bu ortak noktaların gösterilmesiyle amacımız şuna işaret etmek, dikkat çekmektir; Rönesans ve hümanizm bir anlamda Antik Yunan’ın hatırlanmasını ve yeniden okunmasını içerir. Ortaçağ’dan sonra Antik Yunan okumaksa, Ortaçağ’ın tanrısının yanından ayrılıp “insan”a tekrar dönmek anlamına gelecektir. More bir Hümanist olarak, ?akıl ilkelerine göre? hareket eden ve sırf öteki dünyayı değil de, Antik Yunan’da olduğu gibi bu dünyada mutluluğu arayan ?insan?ı yazmıştır. More?un ?insan?a dair fikirleri, onun akıl sahibi oluşuna vurgusu, Antik Yunan?ı hatırlatır. ?Eski Yunan uygarlığı her şeyden fazla insana değer verdiği, insanın üstünde durduğu için, hümanistler Yunan düşüncesini ve yazınını incelemekle insan kavramını incelemiş oluyorlardı. Böylece hümanist, ?insandan yana olan, insanı yücelten? anlamına geldiği gibi, antik çağ klasiklerinin yeniden okunması anlamına da gelir. Bu anlam öylesine kökleşmiştir ki, bizim ?sosyal bilimler? dediğimiz bilim dallarına, İngilizler hala ?humanities?, Fransızlar hala ?humanités? derler.?(10) Bu açıdan bakıldığında insan; akıl sahibi, hazları ve zevkleri olan, bu dünyada mutlu olmaya çalışan varlık olarak yeniden düşünülmüştür diyebiliriz.

More ve Aristoteles?te Devletin Amacı Olarak ?Adalet? Tanımı
Aristoteles Nikomakhos’a Etik’te bizim daha önce “mutluluk” olduğunu belirttiğimiz en yüksek iyinin, nihai amacın ne olduğunu araştırırken, “siyasetin amacına” bakmamız gerektiğini söyler. Aristoteles şöyle akıl yürütmüştür; birçok eylem, etkinlik ve hepsinin amaçladığı iyi’ler vardır. İnsanların sonsuz eylemleri, sonsuz amaçları ve araçları olduğundan en yüksek iyi’yi tek tek bunların amaçlarına bakarak bulmamız mümkün değildir, biz eylemlerden daha genel olan etkinlikerin, en önemli, en başta geleninin amacına bakmalıyız zira bu etkinliğin amacı en yüksek, nihai iyi olacaktır. “Yapılanlarda kendisi için istediğimiz, başka şeyleri de onun için istediğimiz bir amaç varsa ve her şeyi başka şey için tercih etmiyorsak (çünkü bu şekilde bu sonsuza gider, dolayısıyla arzumuz boş ve boşuna olur), bunun iyi ve en iyi olacağı açık. O halde bunun bilgisi yaşam için büyük bir önem taşımaz mı ve okçular gibi hedefimiz olunca, gerekene daha çok isabet ettirmez miyiz? Bu böyle ise, onun ne olduğunu, hangi bilim ya da uğraş alanının işi olduğunu biçimsel olarak dile getirmeyi denemeli. En önemli olanın ve en başta geleninki olsa gerek. Siyaset böyle bir bilim olarak görünüyor.”(11) Bu durumu Politika?da şöyle dile getirir. “Kendi gözlemlerimiz, bize, her devletin iyi bir amaçla kurulmuş bir topluluk olduğunu söyler. ‘İyi’ diyorum, çünkü gerçekten, bütün insanlar eylemlerinde iyi saydıkları şeyi elde etmeye çalışırlar. Öyleyse bütün topluluklar şu ya da bu iyi şeyi amaçladıklarına göre, toplulukların en üstünü ve hepsini kapsayanı da, en yüksek iyi’ yi amaç edinecektir. Bu, bizim Devlet dediğimiz topluluktur ve o topluluk türüne siyasal diyoruz.”(12)
Ütopya’da ise devletin amacının insanın mutluluğu olduğu, -daha doğru bir ifadeyle “olması gerektiği”- fikri açıkça görülür. More’a göre de devletin amacı şüphesiz insanın bütün ihtiyaçlarının karşılayarak onu kaygılardan arındırmak ve toplumsal mutluluktur. Ütopya’nın birinci kitabında Raphael döneminin yönetimini eleştirdiği bir sırada şöyle der; “İnsanlar kralları insanların yararı için başa getirdiler, kralların yararı için değil. Kralın en kutsal ödevi, kendininkinden önce halkın mutluluğunu düşünmektir.”(13)
Şimdi biz bu ortak fikirden, “devletin amacının toplumun mutluluğunu sağlamak olduğu” fikrinden yola çıkan Aristoteles ve More?un, bu aynı amaca rağmen hangi nedenle farklı rejimlere yöneldiklerini, onları ideal devlet biçiminin ne olduğu konusunda çok ayrı noktalara iten bir nevi “anahtar kelime”nin ne olduğunu araştıracağız.
Şüphesiz çok farklı zamanlarda yaşayıp yazmış, çok farklı koşulların içine doğmuş olmaları gerçeği, asıl nedendir. Bu açıdan bakıldığında sadece Aristoteles ve More değil farklı çağlarda yaşamış bir çok filozof söz konusu olduğunda “içinde bulunulan zaman, o zamanın koşulları, kavramları ve tartışmaları? bu soruya bir cevap olabilir, fakat burada yapmak istediğimiz bu görüş ayrılığını “koşullar ve zaman bakımından” ele almak değil de “hangi kavramın tanımının farklılığından” kaynaklandığını göstermektir.
Sistematik bir biçimde ilerleyen Aristoteles’ in yolundan gidelim. Aristoteles Politika’ sında şöyle der; “Her çeşit bilgi ve etkinlikte amaçlanan erek, iyilik’tir. Bu, özellikle onların en yükseği, devletin ve yurttaşların etkenliği için doğrudur. Devlette amaçlanan iyilik adalet’ tir, buysa bütün topluluğun iyiliği için olandır. Şimdi, bir toplulukta adaletin herkesin iyiliği demek olduğu besbellidir. Ahlak üstüne yapıtımda açıkladığım adalet kuramıyla bunun arasında bir tutarsızlık yoktur.”(14) Toplumsal mutluluğu amaçlayan devletin amaçladığı iyilik, Aristoteles’e göre adalettir. More için de adaleti sağlamak devletin en önemli görevidir. Ütopya?da özel mülkiyetin olmaması, işler de dahil olmak üzere her şeyin ortaklığı, para, süs vb. ile gösterişin bile engellenmesi, tek tip kıyafet giyilmesi, bu uygulamalar hep More’un, adaleti sağlayacağını düşündüğü “eşitlik” ilkesinin hayata geçirilmesi adına getirilmiş uygulamalardır. O halde “adalet” nedir? Aristoteles ve More “adalet”ten ne anlarlar?
Aristoteles Nikomakhos’a Etik’te adaletin yasaya uygun olanda ve eşitliği gözetende, olduğunu söyler. Adalet erdemin bir parçası değil bütünüdür fakat bu özdeş oldukları anlamına gelmez, aralarında fark vardır: başkasıyla ilişkide söz konusu olduğunda bu adalettir; kendi başına böyle bir huy söz konusu olduğunda erdemdir. Aristoteles daha sonra adaletin birkaç türünün olduğunu söyler, “Özelinde adaletin -ve ona karşılık olan hakkın- bir türü, onurun, paranın ya da topluma katılanlar (yurttaşlar) arasında bölüştürülebilir olan diğer şeylerin dağıtılmasında söz konusu olanıdır (çünkü bunlarda kişilerin eşitliğe aykırı ve eşit olarak bir şeye sahip olması söz konusudur); bir başka türü ise alışverişlerde düzeltici olanıdır.”(15) Bizim burada ilgilendiğimiz adalet türü, “yurttaşlar” söz konusu olduğunda devreye girendir. “Eğer kişiler eşit değilse, eşit şeylere sahip olmayacaklardır. Hem eşit kişiler eşit olmayan şeylere ya da eşit olmayanlar eşit şeylere sahip olduğunda ve eşit şeylerden yararlandığında, bundan çatışmalar ve suçlamalar doğar. Ayrıca ‘değere uygun yararlanma’ sözünde bu açıkça görünüyor.”(16) Dolayısıyla Aristoteles adaletin bir orantı olduğu sonucuna varır. Bu orantıyı Politika’da belirttiği gibi topluma uyguladığında ise şu sonuca varacaktır; siyaset bağlamında adalet, siyasal erk, ayrıcalık ve toplum içindeki yerlerin (statülerin) dürüst dağıtılması anlamına gelmektedir. Bir kişi bir başkasından daha iyiyse daha büyük bir paya hakkı vardır, Aristoteles bu üstünlüklerin neler olduklarını söylerken -tam da ondan bekleneceği gibi- iyi doğumlu olmayı, mülkiyet sahibi olmayı vb. ilk sıralara koyar. Yani toplumda insanlar eşit değildir, köleliği doğal kabul eden Aristoteles bizim bugün bahsettiğimiz “insanların mutlak eşitliği” fikrine ihtimal bile vermemiş, toplumsal adalete ilişkin olarak da şu sonuca varmıştır; mutlak eşitlik de bir tür adaletsizliktir, zira insanlar eğitim ve yüksek kültür düzeyi, erdemler ve manevi nitelikler bakımından eşit değildirler. Bu gerçeği görmezden gelmek adil olmamak demektir.
More için adaletin ne olduğuna gelirsek O da, Aristoteles gibi adaleti “eşitlik”le ilişkilendirir, More’un ideal toplumunda adalet ancak, Aristoteles?e tam karşıt olarak, “mutlak eşitlik”le sağlanır. Bu eşitlikle kastedilen sadece bir fırsat eşitliği değildir, orada fırsatlarla beraber “koşullar” da eşittir, -zira yaşantılarımızdan biliyoruz ki koşullar eşit olmadığı sürece fırsat eşitliği hiçbir şeydir- kimse “iyi doğumlu, soylu” vb. diye ayrılmaz, herkes farklı potansiyellere sahip olmakla birlikte; “eşit olanaklara-koşullara sahip olmayı hak etme” anlamında eşittir. Ütopya’da herkes üzerine düşen görevi yapar, eşit sürelerde çalışır, eşit pay alır ve eşit sürede ilgi alanlarına yönelebilir. Belirli bir azınlığın, sınıfın, üretim araçlarını ve zenginliği elinde toplayarak toplumun geri kalanını kendisine -sözde rızaya dayanarak- çalışmak zorunda bıraktığı sistemin ortaya çıkardığı sorunları bugün biz günlük hayatımızın her anında görüyoruz. More da Ütopya’ da, İngiltere’nin o dönemdeki -hırsızlık vb. suçların artışı, hırsızlığa idam cezasının verilmesi gibi- sorunlarından yola çıkarak, -bugün bizim hala yaşadığımız- bu sorunların kaynağının bulunup ortadan kaldırılmasına yönelik fikirler sunmuştur. Raphael birinci bölümde sorunu şöyle tarif eder; “Halkın yoksulluğa düşmesinin baş nedeni aristokratların çokluğudur. Bu yararsız, bu bal vermez arılar başkalarının alın teriyle geçinmekte, topraklarında çalışanlardan daha fazla yararlanabilmek için onları derisine kadar yüzmekte, bunun dışında başka gelir kaynağı bilmemektedirler.”(17) More bu eşitsiz dağılımı engelleyerek aynı zamanda suç oranlarını da düşüreceğini umduğu önerisini sunar; “Her çalan ölümü haketmedikten başka, açlıktan ölmemek için çalan adama en korkunç işkenceleri de yapsanız yine çalar. Bu konuda İngiltere’nin ve daha bir çok memleketin adaleti, öğrencileri yetiştirecek yerde, döven kötü öğretmenlere benziyor. Hırsızlara en ağır cezaları verecek yerde, toplumun bütün üyelerine yaşama olanakları sağlasanız kimse kellesi pahasına çalmak zorunda kalmasa daha iyi olmaz mı? [Ö]yle yasalar çıkarın ki; köyleri, çiftlikleri yıkan beyler ya hepsini yeniden yapmak ya da toprağı yeniden çiftlik kuracak insanlara bırakmak zorunda kalsınlar. Zenginliğin cimri bencilliğini frenleyin. Sömürme, tekel kurma hakkını alın ellerinden. Aylak insan bırakmayın memleketinizde.”(18) İşte Thomas More’ un bugün hala tartışılmasını sağlayan, hala bazı kesimlerce tek çözüm olduğu düşünülen önerisi; “özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ve ortak mülkiyet”. Zenginliğin sadece bir kaç soylu ailenin elinde; işlerin, sadece yaşamak için tek çaresi emeğini satmak olan işçinin sırtında kalmadığı, işlerin ve servetin ortaklığı.
Tüm aktardıklarımızdan hareketle diyebiliriz ki; Aristoteles ve More?un farklı devlet biçimlerine yönelmelerinin asıl nedeni ?adalet? kavramıdır. Onlar ?adalet? kavramıyla farklı şeylere işaret ederler ve dolayısıyla adaleti sağlama amacıyla savundukları uygulamalar da farklıdır. Şimdi Aristoteles ve More?un adalet kavramıyla ilişkili olarak özel mülkiyet ve eşitlikle ilgili görüşlerinin irdelenmesine geçebiliriz.

Özel Mülkiyet ve Eşitlik Üzerine Görüşler
More özel mülkiyetin ve mevcut İngiltere monarşisinin eleştirisini, bazı gerekçelere dayandırarak yapmaktadır, “Malın mülkün kişisel bir hak olduğu, her şeyin parayla ölçüldüğü bir yerde toplumsal adalet ve rahatlık hiçbir zaman gerçekleşemez. Ama siz aslan payını kötülere bırakan bir toplumda doğru bir yan bulursanız, büyük çoğunluk yoksulluk içinde kıvranırken doymak bilmez bir avuç insana memleketin bütün zenginliklerini sömürten bir devlet mutlu olabilir derseniz o başka. [O]rtak zenginlik öyle eşitçe dağıtılır ki, -ütopya?da- herkes bütün yaşama kolaylıklarına bol bol kavuşur. Başka yerde ‘senin benim’ ilkesiyle, karmaşık olduğu kadar da kötülüğe elverişli bir toplum düzeni kurulmuştur. Binlerce yasa çıkarılır, yine de ne herkes ev sahibi olur, ne kimsenin mülkü korunabilir, ne de başkasınınkinden kolayca ayrılabilir. Her gün sürüyle açılan ve bir türlü bitmek bilmeyen davalara bakın. [İ]nsanları mutluluğa ulaştırmanın tek yolu, eşitlik ilkesini uygulamaktır. Oysa mülkün tekelde ve mutlak olduğu bir devlette eşitlik kurulamaz sanırım, çünkü orada herkes türlü yollarla kazanabildiği kadar kazanmakta haklı görür kendini ve ulusun zenginliği ne kadar büyük olursa olsun, eninde sonunda başkalarının yoksulluğuna göz yumacak küçük bir azınlığın eline geçer.” (19) Bizler bugün dünyanın tüm servetinin bir azınlığın elinde olduğu gerçeğini biliyoruz, More’u bugünün gözünden okurken yadırgadığımız hiçbir şey yok, bu anlamda More o günden geleceğe eleştirilerde bulunuyor gibidir ve adeta Karl Marx’ın çözümünü -belirli bir yere kadar- önceden yazmıştır. Marx tüm yazılarında vurgu yaptığı ?yabancılaşma? kavramıyla ilişkisi içerisinde özel mülkiyetten söz ederken, onun kaldırılmasını insanal niteliklerin ?kurtuluşu? olarak nitelendirir; ?Özel mülkiyetin kaldırılması, demek ki bütün insanal duyuların ve bütün insanal niteliklerin bütünsel kurtuluşudur; ama o (özel mülkiyetin kaldırılması), bu duyular ve bu nitelikler öznel bakımdan olduğu kadar nesnel bakımdan da, insanal duruma geldikleri içindir ki işte bu kurtuluştur.?(20) More işçi sınıfını ise en kalabalık ve en işe yarar sınıf olarak nitelendirilir; “Mülk sahipliğini ortadan kaldırmak memleketin zenginliğini eşitçe, doğrulukla dağıtabilmenin ve insanlığı mutluluğa kavuşturmanın biricik yoludur. Mülkiyet hakkı toplumsal yapının temeli oldukça, en kalabalık ve en işe yarar sınıf yoksulluk, açlık, umutsuzluk içinde yaşayacaktır.”(21) Açıkça belirttiği gibi her tür pazar ilişkisi, paranın kendisi -Ütopya’da para kullanılmaz- ve mülk sahipliği ortadan kaldırılmalıdır, zira bu ilişkilerin olduğu yerde devletin, amacı olan adaleti ve toplumsal mutluluğu sağlaması mümkün değildir.
More işçilerin, dönemindeki -bugüne de uygun düşen- durumundan bahseder, “İşçiye gelince, nedir işçinin kaderi? Bugün için verimsiz, kısır bir işin altında ezilmektir ve yarın için beklediği de yoksulluk, dilencilik içinde geçecek bir ihtiyarlıktır. Aldığı gündelik, gündelik ihtiyaçlarını karşılamaya yetmez. Nasıl kazancından bir parçasını bir yana ayırsın da yaşlı günlerindeki geçimini sağlayabilsin? [D]ahası da var. Zenginler her gün yoksulların gündeliklerini kıstıkça kısarlar. Bunun için yalnız hilelere başvurmakla kalmaz, yasalar da çıkarırlar. Devletin en yararlı insanlarına karşı böyle davranmak apaçık bir adaletsizliktir diyeceksiniz, ama zenginler bu canavarlığı yasalar yoluyla bir adalet kılığına bürümüşlerdir.”(22) Raphael işçi için; “Aldığı gündelik, gündelik ihtiyaçlarını karşılamaya yetmez.” der, bu söylem, bugün Marx’tan hareketle “yeniden-üretim” kavramı kullanılarak yapılan tartışmaya benzemektedir. Bazı işçilerin ücretinin, kendi yeniden üretimini bile sağlayamayacak kadar düşük olduğu günümüzde, kavramları değişmiş olsa da bu içerikçe benzer bir söylemdir.
Şimdiye kadar Aristoteles ve More’un, devletin amacının mutluluk olduğunu ve mutlu bir toplum için devletin “adaletli” olması gerektiğini düşündüklerini, fakat adaleti sağlamada More’un “mutlak eşitlik” ilkesinin şart olduğunu savunmasına karşın Aristoteles’in mutlak eşitliği (yurttaşlık ve zenginliği paylaşma söz konusu olduğunda devreye giren “adalet” kavramına göre) bir adaletsizlik olarak gördüğünü söyledik. Bahsettiğimiz gibi Ütopya’da özel mülkiyetin yeri yoktur. Aristoteles ise “değere uygun yararlanma”, “iyi doğumlu olma”, “kişilerin niteliklerinin ve hak edeceklerinin farklı olacağı” şeklinde söylemlerle akıl yürütmesini ilerleten biri olarak tahmin edebileceğimiz gibi “özel mülkiyeti” savunup, onun gerekliliğini mantıksal olarak kanıtlamaya çalışmıştır.
Aristoteles Politika’sında -özellikle ilk bölümlerde- ortak mülkiyeti öneren Platon’un Devlet’ini eleştirir. Aristoteles’in, Devlet?e yönelik ortak mülkiyet hakkındaki eleştirilerini, More’un üzerine alarak okuyabiliriz. Aristoteles Nikomakhos’a Etik ve Politika’da yaptığı erdem, adalet, eşitlik tanımlarıyla çelişmeksizin özel mülkiyetin gerekli olduğunu söyler. Mülkiyetin paylaşımında eşitliğin olamayacağı ve bu anlamda “eşitsizliğin aslında eşitlik olduğu” tespiti bağlamında Aristoteles, özel mülkiyetin ve dolaysıyla da mülkiyet paylaşımının iki tarzı ve bu tarza bağlı olarak gelişen iki formu arasında ayırım yapar. Birincisi normal bir toplumsal yaşamda ortaya çıkacak olan onur, para ve diğer değerlerin dağılımında kendisini gösterir. Böyle bir dağılımda herkes aynı oranda dağıtılan şeylerden yararlanmayabilir. Kimisi daha çok alırken kimisi de daha az alır. Burada söz konusu olan; bireyin toplumsal statüsü ve konumuna göre değişen bir adalet çeşididir. (Burada asıl ilgilendiğimiz özel mülkiyet meselesi yani ilk form olduğundan, ikincisinin ayrıntılarına girmeye gerek görmüyoruz).
Aristoteles Politika’da kârların adaletli dağıtılması koşuluyla, üretim araçlarının özel mülkiyet altında olması gerektiğini savunup, gerekçelendirmeye çalışır, “Mülkiyet bir noktaya kadar ortaklaşa tutulmalıdır, ama genel ilke özel sahiplik olmalıdır. Mülkiyete bakma sorumluluğu birçok bireylere dağıtılırsa, bu karşılıklı suçlamalara yol açmaz, tersine, herkes kendisininkiyle uğraşacağı için üretim her yandan artacaktır. [Ü]stelik, sahip olma duygusunun verdiği büyük bir haz vardır; her insan kendini sever -eminim ki, doğa bunun böyle olmasını istemiştir. Bencilliği haklı olarak kötülerler, ama bencillik yalnızca kendi kendini sevmek değil, kendi kendisine aşırı düşkün olmaktadır. Onun gibi, mülkiyet edinme konusunda aşırı açgözlülük de kötülenir, ama hiç kuşkusuz, herkes bir parça malı olsun ister. Sonra şu da var ki, arkadaşlara, tanıdıklara vermek, yardım etmek, yabancıların sıkıntılarını hafifletmek için çok büyük bir zevktir ve işte bunu da, ancak kendi malı mülkü olan biri yapabilir. Özel mülkiyeti kaldırmakla devlette en aşırı birliği sağlamaya çalışanlar, bu yararların hepsini yok etmektedir. Dahası, iki erdemin uygulanmasını da açıkça bir yana atıyorlar -cinsel tutku ya da kendi kendini tutma (çünkü özdenetim yoluyla bir başkasının karısından uzak durmak erdemli bir şeydir) ve özel (yani kendi) malından cömertlik. Özel mülkiyetin kaldırılması, hiç kimsenin geniş gönüllü olarak görülememesi, eli açık bir davranışta bulunamaması demeye gelecektir; çünkü el açıklığı, ancak para kullanmakla gerçekleşir.?(23) Aristoteles burada özel mülkiyetin kaldırılmasına karşı mantıksal gerekçeler sunmaya çalışmıştır, birliğin aşırılığı denetimin aşırılığı demektir ona göre ve devlet harcamalarımızı ve cinsel ilişkimizi bile denetlerse, bu alanların herhangi birinde ahlaki erdemleri gösterme olanağımız kalmaz. More ise aksine zenginlik birikiminin insanı açgözlü, güvenilmez, menfaatçi ve bütünüyle yararsız bir karaktere dönüştürerek, kişiyi ahlak ve erdemden yoksun bırakmakta olduğunu söyler. Böylece, More Aristoteles?in aksine maddi zenginlik birikimi ve erdem arasında ters orantılı bir ilişki kurmuştur.
Ayrıca Aristoteles servet eşitliğinin hırsızlığı sona erdirmeyeceğini de söyler. “Servet eşitliğinin, hiç kimsenin soğuk ya da açlık yüzünden giyecek ya da yiyecek çalmak zorunda kalmamasını sağlamakla, bu gibi suçları önlemek için yeterli bir çare olacağına inanılır. Fakat insanların mülkiyete karşı işledikleri suçların tek nedeni, yaşamın zorunlu gereksinmelerini karşılamak değildir. Ayrıca öteden beri kıskandıkları şeyleri de elde etmek isterler; tutkuları salt gereklilikleri aşarsa, doyumun yolunu suç işlemekte ararlar. Bu da tek dürtü değildir; insanlar acı getirmeyen hazların tadını da çıkarmak isterler. Böylce ele alınması gereken üç ayrı tür insan ve üç ayrı tür sağıltma yolu vardır: Birinci türe (yaşamak için çalanlara) ılımlı bir ustalık bilgisi ve iş bulma olanağı; ikinci türe özdenetim (bunlar tutkularını dizginlemeyi öğrenmeli).”(24) Aristoteles burada, yaşamak için çalanlara ılımlı bir ustalık bilgisi ve iş bulma olanağı vermenin çözüm olacağını söylüyor fakat bu çözüm Aristoteles?e, sonraki dönemleri kurgulayamadığından tatmin edici gelmiş olabilir, zira Thomas More’un İngiltere’sinde de bugünün emperyalist ülkelerinde de bir ustalık bilgisine sahip olmak -uzmanlık- kapitalizmin doğası gereği iş bulmak için -üniversite mezunlarının çoğunun işsiz olduğu bir ülkede yaşıyoruz- yaşamak için yeterli değildir. Bu konuda More’un Aristoteles’e cevabı şöyle olabilir, “Burada hiç kimsenin özel malı olmadığı için, herkes ortak yarar için canla başla çalışır. Kişisel yararla halkın yararı gerçekten birbiriyle kaynaşmıştır. Başka ülkelerde -özel mülkiyetin olduğu- devlet ne kadar zengin olursa olsun, kendi ambarlarını doldurmayan insan açlıktan ölmeyeceğine güvenemez. Onun için ister istemez memleketinden, yurttaşlarından daha çok kendini düşünür.” (25)

Sonuç
Aristoteles ve More’da erdem anlayışı, bu anlayışla bağlantılı olarak devletin mutluluğu amaçlayan bir kurum olduğu, adaletin de bu mutluluğu sağlamanın tek koşulu olduğu fikirlerini açıklamaya çalıştık. Daha sonra “adalet” nedir diye sorduğumuzda, More’un ve Aristoteles’in burada ayrıldıklarını gördük. Aristoteles adaletin ?değere uygun yararlanma, mülk sahipliği? gibi uygulamalarla sağlanacağını düşünürken, More ise adaletin ancak eşitlikle, eşitliğin de ancak özel mülkiyetin ve paranın ortadan kaldırılmasıyla sağlanacağını ifade eder. Tüm bu nedenlerle de onların ?ideal? dedikleri devlet biçimleri farklı olmuştur.
Bugün bazı Marksistler, More?un Ütopya?da açık bir şekilde sosyalizmi anlattığını savunuyorlar. Kitabı bir marksist olarak değerlendiren Karl Kautsky, More?u sosyalistlerin öncüsü sayar ve kitabın sosyalizmle çelişen tek yönünün taşıdığı Hıristiyan-Katolik etki olduğunu söyler. More?un Ütopya’da tasvir ettiği devletin Marx’ın yıllar sonra gelip anlatacağı sosyalizmle ortak noktalarının olduğu söylenebilir. Marx’ın komünizmi Ütopya gibi uzun uzadıya tasvir etmediğini hesaba katarsak, bu sosyalizm odaklı okumayla, Ütopya’nın bize komünizm hakkında fikirler verebileceğini, en azından bu anlamda hoş bir deneyim yaşatabileceğini söyleyebiliriz. Şunu mutlaka belirtmek gerekir ki; More içinde bulunduğu tarihsel dönem nedeniyle Marx gibi düşünemezdi. More Ütopya’da bir kapitalizm çözümlemesi yapmıyor, yalnızca “duyarlı ve yaratıcı” insan olarak karşılaştığı, rahatsızlık duyduğu sorunlara çözüm arıyordu. Çözüm üretirken de şüphesiz kendisine “tarihte bir yer de açıyordu.”
Sonuç bölümünde, hoş bir tesadüfle “ütopya” kelimesini kullanarak, More’un Ütopya’sına çok benzeyen Marx’ın dünyasını anlatan Ahmet Bekmen’in bir makalesinden şu alıntıyı yapmayı uygun görüyorum; “Marx’ın özgür bireyi ise, zorunlu ihtiyaçların üretimi çerçevesine sıkışmamış, gündüz atölyede üreten, öğleyin resim yapıp balık tutan ve akşam da felsefe eleştirisi ile uğraşan bireydir. Özgür toplum bunların her birinin eşit derecede insan ihtiyacı olarak belirlendiği toplum olacaktır. Dolayısıyla kapitalizmin aşılması yoksulluğun ve yoksunluğun beraberce aşılması anlamına da gelir. Marx sanıldığının aksine, komünizmin nasıl bir şey olacağı hakkında pek yazıp çizmiş değildir. [Ü]retimin, özel mülkiyetin kısıtlarından kurtarılarak toplumsallaştırılması, üretimin önünü sonuna kadar açacak ve böylelikle insan toplumlarının o zamana kadar en esaslı derdini oluşturan, hayatı devam ettirmeye yönelik üretim yapma kaygısı da son bulacaktır. Kısacası üretim, zorunluluklar dünyasının zincirlerinden kurtarılmış ve insani zenginleşmeye katkı yapar hale gelmiş olacaktır. Ütopya’nın kısa bir özeti budur.” (26)

Makalenin Yazarı: Irmak Güngör (1) (*)

Alıntılar:
(1)(*)Irmak Güngör, Kocaeli Üniversitesi, Felsefe Bölümü.
(2)More burada günlük dilde kullandığımız anlamda ?mutluluk?tan bahsederken, Aristoteles?in kastettiği; bir etik kavram ?eudaimonia?, insanlar için nihai pratik iyi olan ?mutluluk?tur. Bkz., Francis E. Peters, Antik Yunan Felsefesi Terimleri Sözlüğü, çev. Hakkı Hünler, (İstanbul: Paradigma Yayıncılık, Aralık 2004).
(3)Aristoteles, Nikomakhos?a Etik, çev. Saffet Babür, (Ankara: Bilgesu Yayıncılık, 2007), s. 17.
(4)Thomas More, Utopia, çev. Sebahattin Eyüboğlu, V. Günyol ve M. Urgan, (İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları), s. 64.
(5)Aristoteles, Nikomakhos?a Etik, s. 37.
(6)?Phronesis; aklıbaşındalık (düşünme ve akıl sağlamlığı). Aristoteles hala Platonik pozisyona bağlıdır, fakat Nikomakhos?a Etik 1140a-b?de Phronesis bir kez daha ahlâk alanıyla sınırlanır ve buna karşılık Platonik phrones?in theoria yanı bilgelik (sophia) olarak ayrı başına koyulur.? Bkz. Antik Yunan Felsefesi Terimleri Sözlüğü.
(7)More, Utopia, s. 63.
(8)A.g.e., s. 64.
(9)A.g.e., s. 69.
(10)Mina Urgan, ?Thomas More?un Yaşamı ve Utopia?nın İncelenmesi?, Utopia içinde, s. 112.
(11)Aristoteles, Nikomakhos?a Etik, s. 10.
(12)Aristoteles, Politika, çev. Mete Tunçay, (İstanbul: Remzi Kitabevi, 2006), s. 7.
(13)More, Utopia, s., 30.
(14)Aristoteles, Politika, s. 91.
(15)Aristoteles, Nikomakhos?a Etik, ss. 97-98.
(16)A.g.e., s. 95.
(17)More, Utopia, s. 12.
(18)A.g.e., s. 11.
(19)A.g.e., s. 34.
(20)Karl Marx, 1844 El Yazmaları ? Ekonomi Politik ve Felsefe, çev. Kenan Somer, (Ankara: Sol Yayınları, 2005), s. 176.
(21)More, Utopia, s. 35.
(22)A.g.e., s. 101.
(23)Aristoteles, Politika, çev. Mete Tunçay, (Dokuzuncu Basım: Aralık, 2006), s. 37.
(24)Ahmet Bekmen, ?Marksizm: Praksis?in Teorisi?, 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler içinde, der. H. Birsen Örs, (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2007).

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe, Makaleler
Bir Ben Vardır – Sara Serçemeli (*)

Akıl sahibi öznenin, bilinçli kişinin kendisini başkalarından ayırmasına ve kendisini öne sürmesine yarayan güç ?ben?dir. Bu bir yönden kendini diğer...

Kapat