Özgürlük İçin – Marc Levy ‘Direnmenin onuru özgürlük aşkıyla birleşince, zafer kaçınılmazdır.’

Özgürlük İçin (Les enfants de la liberté), İkinci Dünya Savaşı sürerken, Nazilere teslim olmuş Vichy Hükümetine, Fransız askerine, polise, adalete, hatta halka karşı direnmeyi seçen çocuk denebilecek yaşta bir avuç gencin hikâyesi. Marc Levy bu kez, Alman işgali altındaki Fransa?dan gerçekçi bir kesit sunuyor okurlarına. Anne-babaları toplama kampına gönderilen iki Yahudi kardeşin Güney Fransa?daki Direniş hareketine katılmalarıyla başlayan hikâye, yaşları on beş ile yirmi arasında değişen yeniyetmelerin verdikleri yaşam mücadelesini, eylemlerini, acılarını, yalnızlarını, hayal kırıklıklarını anlatıyor. Aralarında Levy’nin babasının da bulunduğu, boyun eğmemeyi seçmiş bir grup gencin nefes kesen macerasını bir solukta okuyacaksınız.

Kitaptan Bir Bölümü
Seni yarın seveceğim, bugün, henüz tanımıyorum. Oturduğum eski binanın merdivenini inerek başladım, biraz acelem vardı, itiraf ediyorum. Giriş katına vardığımda tırabzanı sıkan elime balmumunun kokusu sinmişti; kapıcı düzenli olarak her pazartesi ikinci katın sahanlığındaki dirseğe kadar, perşembeleri ise üst katlara doğru çıkarak tırabzanlara balmumu sürerdi. Evlerin cephelerini altın sarısına boyayan ışığa rağmen, sabah yağmurunun ıslattığı kaldırım hâlâ menevişliydi. Böyle aheste aheste yürürken henüz her şeyden habersizdim, senin hakkında hiçbir şey bilmiyordum, sen ki, günün birinde bana, hayatın erkeklere sunduğu en güzel armağanı verecektin.
Saint-Paul Sokağı?ndaki küçük kafeye girdim, cebim zamanla doluydu. Tezgâhın başında üç kişiydik, o ilkbahar sabahı, zaman zengini olan sadece bizlerdik. Sonra, ellerini gabardin yağmurluğunun arkasında birleştirmiş olan babam girdi içeri, tamamen kendine özgü bir zarafetle beni görmemiş gibi yapıp dirseğini çinko tezgâha dayadı. Sert bir kahve sipariş etti, benden iyi kötü ?daha ziyade kötü? saklamaya çalıştığı gülümsemesini gördüm. Parmaklarının ucuyla masaya vurarak, bana kafenin ?tenha? olduğunu ve yaklaşabileceğimi işaret etti. Ceketine sürtününce, gücünü, omuzlarına çöken hüznün ağırlığını hissettim. ?Hâlâ kararlı mısın?? diye sordu bana. Kararlı değildim, hiçbir şeyden emin değildim, yine de başımı salladım. Bunun üzerine, fincanını hafifçe itti. Fincan tabağının altında elli franklık bir banknot duruyordu. Önce reddettim, ama o dişlerini sıkıp, savaşacaksan karnın tok olmalı, diye homurdandı. Parayı aldım ve bakışından artık gitmem gerektiğini anladım. Kasketimi düzelttim, kafenin kapısını açıp sokağa çıktım.

Camekânın önünden geçerken içeride oturan babama baktım, küçük, kaçamak bir bakıştı; yakamı düzeltmemi işaret ederken bana son bir kez gülümsedi.
Gözlerinde, anlaması yıllarımı alacak bir telaş vardı ama yüzündeki son ifadeyi eksiksiz olarak anımsamam için, bugün bile onu düşünerek gözlerimi kapamam yetiyor. Babamın gidişime üzüldüğünü biliyorum, bir daha birbirimizi göremeyeceğimizi sezinlediğini de tahmin ediyorum. Ama kendisinin değil, benim öleceğimi düşünüyordu.
Tourneurs adlı kafede yaşadığımız o anı yeniden düşünüyorum. Bir adamın, yanı başında hindiba kahvesini yudumlayan oğlunu gömmesi, ona, ?Hemen eve dön ve ödevlerini yap,? demek yerine sessizliğini koruması yürek ister gibi geliyor bana.
Bundan bir yıl önce, sarı yıldızlarımızı almak üzere annem karakola gitmişti. Bu bizim için toplu göçün habercisi oldu, Toulouse?a gittik. Babam terziydi ve bu iğrenç şeyi bir kumaşın üzerine asla dikmezdi.

21 Mart 1943 günü, on sekiz yaşındayım, tramvaya biniyorum ve hiçbir planda gözükmeyen bir istasyona doğru yola koyuluyorum: Maki?ye katılacağım.
Daha on dakika önce adım Raymond?du, 12. hattın son durağında indiğimde ise Jeannot oldu. Soyad yok, yalnızca Jeannot. Bu saatte hava hâlâ ılık, benim dünyam ın parçası olan bir sürü insan başlarına geleceği bilmiyor. Annemin ve babamın çok yakında kollarına birer numara kazınacağından haberleri yok; annem, kendisini, bir garın peronunda, neredeyse hepimizden çok sevdiği bu adamdan ayıracaklarını bilmiyor.
Ben de, on yıl sonra, Tourneurs?de onu son kez gördüğümde babamın ceketinin üst cebine yerleştirdiği çerçeveyi, Auschwitz Anıtı?nı oluşturan beş metre yükseklikteki gözlük yığınının içinde görüp tanıyacağımı bilmiyordum. Küçük kardeşim Claude ise, yakında onu almak için uğrayacağımı ve eğer ?evet? dememiş olsa ve tüm bu acı dolu yılları birlikte omuz omuza yaşamış olmasak, ikimizin de hayatta kalamayacağını bilmiyor. Jacques, Boris, Rosine, Ernest, François, Marius, Enzo; bu yedi arkadaşımın neredeyse hepsi yabancılara özgü aksanlarıyla ?Yaşasın Fransa!? diye bağırarak öleceklerini bilmiyorlar.
Sanırım aklım karmakarışık ve kelimeler kafamın içinde dönüp duruyor, ama o pazartesi günü öğle saatlerinden başlamak üzere sonraki iki yıl boyunca kalbim korkunun dayattığı ritimle atacak; iki yıl boyunca korkuyla yaşadım, bazı geceler hâlâ, bu berbat duyguyla uyanırım. Oysa ben bunu henüz bilmesem de, sen yanı başımda uyuyorsun aşkım. İşte, İspanyol, İtalyan, Polonyalı, Macar ve Romanyalı arkadaşlarımın, özgürlük çocuklarının; Charles, Claude, Alonso, Catherine, Sophie, Rosine, Marc, Émile ve Robert?in hikâyelerinden küçük bir kesit.

Birinci Bölüm
1
İçinde yaşadığımız koşulları iyi anlamalısın, bağlam önemlidir, bir cümle söz konusu olduğunda örneğin. Bağlamından çıktığında anlamı çoğunlukla değişir, önümüzdeki yıllar boyunca, çok sayıda cümle yanlı olarak değerlendirilmek ve yargılanmak üzere bağlamlarından koparılacak.
Eylül ayının ilk günlerinde, Hitler?in ordusu Polonya?yı işgal etmişti, Fransa savaş ilan etmişti ve birliklerimizin düşmanı sınırdan geri püskürteceğine kimsenin şüphesi yoktu. Belçika, zincirlerinden boşanmış Alman zırhlı tümenleri tarafından dümdüz edilmiş, Kuzey?deki ve Somme?daki cephelerde birkaç hafta içinde yüz bin askerimiz ölmüştü.
Mareşal Pétain hükümet başkanlığına getirildi; ertesi gün ise yenilgiyi reddeden bir general Londra?dan direniş çağrısında bulundu. Pétain bütün umutlarımızı teslim etmek üzere imza atmayı tercih etti. Savaşı çabucak kaybettik.
Pétain, Nazi Almanya?sıyla işbirliği yaparak Fransa?yı tarihinin en karanlık dönemlerinden birine sürükledi. Cumhuriyet, bundan böyle Fransız Devleti olarak anılmak üzere ortadan kalktı. Haritaya enine bir hat çizildi ve ülke, biri kuzeyde işgal altında, diğeri ise güneyde ve sözümona bağımsız olan iki ayrı parçaya bölündü. Ama güneyin özgürlüğü de tamamen göreceydi. Her gün, Fransa?da yaşayan iki milyon yabancı kadını, erkeği ve çocuğu güvensizliğe sürükleyen yeni bir kararname çıkıyordu, artık adaletin bulunmadığı bu topraklarda; çalışma, okula gitme, özgürce seyahat etme hakları ellerinden alınıyordu ve yakında, çok yakında yaşama hakları da alınacaktı.
Oysa belleğini yitiren ülkenin, Polonya?dan, Roman-ya?dan, Macaristan?dan gelen bu yabancılara, bu İspanyol ve İtalyan sığınmacılara ihtiyacı vardı. Yirmi beş yıl önce, Birinci Dünya Savaşı?nın siperlerinde bir buçuk milyon insanını kaybeden Fransa?nın nüfusunu yeniden yapılandırmak gerekmişti. Yabancılar; neredeyse bütün arkadaşlarım yabancıydı, her biri ülkesinde yıllarca süren baskılara ve zulme maruz kalmıştı. Alman demokratlar Hitler?in kim olduğunu, İspanya İç Savaşı?nda çarpışanlar Franco?nun diktatörlüğünü, İtalyanlar ise Mussolini?nin faşizmini çok biliyorlardı. Arkasında bıraktığı cesetler ve sefaletle tüm Avrupa?yı kasıp kavuran bu salgının, tüm bu kinin ve hoşgörüsüzlüğün ilk tanıklarıydı onlar. Hepsi, yenilginin yalnızca bir başlangıç olduğunu, ardından daha kötüsünün geleceğini zaten biliyordu. Ama kötü haber getireni kim dinlemek ister ki? Fransa?nın artık onlara ihtiyacı kalmamıştı. Doğudan ve güneyden gelmiş olan bu sürgünler, tutuklanıp kamplara kapatılmışlardı.
Mareşal Pétain pes etmekle kalmamış, Avrupalı diktatörlerle anlaşmaya da varmıştı ve bu yaşlı adamın etrafında uyuklayan ülkemizde, korkunç görevlerini yerine getirirken hepsi birbirinden gayretkeş kesilen bakanlar, valiler, yargıçlar, jandarmalar, polisler, milisler toplaşmıştı bile.

2
Her şey üç yıl önce, 10 Kasım 1940?ta bir çocuk oyunu gibi başladı. Etrafı madalyalı birkaç valiyle çevrili olan Fransa?nın kederli mareşali, serbest bölge (yenilgisinin mahkûmu olan bir ülkede serbestlik ne demekse) turuna Toulouse?dan başladı.
Bu kalabalıkların, yeniden iktidara gelmiş, yeni bir düzenin habercisi olan bu eski hayaletin havaya kalkan bastonuna bakınca büyülenip öylece kalakalmaları tuhaf bir paradoks. Pétain?in yeni düzeni, sefalet, ayrımcılık, gammazlama, dışlama, cinayet ve barbarlık düzeni olacaktı.
Çok yakında takımımıza katılacak olanlar arasında, Fransız hükümetinin yabancı, Yahudi ve komünist olma suçlarını işleyenleri kapattığı kampları tanıyanlar vardı. Güneybatıdaki Gurs, Argelès, Noé ya da Rivesaltes kamplarındaki hayat tüyler ürperticiydi. Bu kamplarda yaşayan aile fertleri, dostları bulunan insanlar için Mareşal Pétain?in gelmesi, ellerinde kalan azıcık özgürlüğün de uçup gitmesine neden oldu.
Halk da bu Mareşal?e alkış tutmaya hazırlandığına göre, alarm zilini çalmak, kalabalıkları ele geçiren ve yenilgiyi kabul etmeye yönelten; komşusunun da sustuğunu ve komşu susuyorsa yapılması gerekenin bu olduğunu bahane ederek ödlekliklerine kılıf uyduran insanları bu tehlikeli korkunun pençesinden çekip almak gerekiyordu.

Kardeşimin en iyi arkadaşlarından biri olan Caussat?nın, tıpkı Bertrand, Clouet, Delacourt gibi pes etmeyi, susmayı kabullenmesi söz konusu olamazdı ve Toulouse sokaklarında gerçekleşecek olan korkunç geçit töreni eşsiz bir bildiriye zemin oluşturacaktı.
Bugün önemli olan, gerçeği söyleyen, cesurca ve dürüstçe dile getirilen birkaç sözcüğün bu kortejin üzerine yağmur gibi yağmış olması. Beceriksizce yazılmasına karşın ifşa edilmesi gerekeni ifşa eden bir metin bu; zaten metnin ne söylediğinin de önemi yok. Geriye bir tek, kolluk kuvvetlerince tutuklanmadan, el ilanlarını mümkün olduğunca geniş bir alana dağıtmanın yolunu bulmak kalıyor.
Arkadaşlar bunun da yolunu buldu. Geçit töreninden birkaç saat önce Esquirol Meydanı?ndan geçtiler. Elleri kolları paketlerle doluydu. Polis meydandaki yerini almıştı ama masum görünüşlü birkaç yeniyetmeyi kim takardı ki? İşte burası, Metz Sokağı?nın köşesinde bir bina var. Dördü birden merdiven boşluğuna saklandı, gözcü olmamasını umut ederek çatıya kadar tırmandılar. Önleri açık ve kent ayaklarının altında öylece uzanıyor.
Caussat arkadaşlarıyla birlikte tasarladığı mekanizmayı kurdu. Çatının kenarında, terazi gibi sallanmaya hazır küçük bir ayağın üzerinde bir tahta duruyor. Tahtanın bir tarafına daktiloda yazılmış ilan tomarını, diğer tarafına da su dolu bir bidon koyuyorlar. Bidonun altına küçük bir delik açıyorlar, onlar aşağıya indiklerinde, su da oluklardan sızmaya başlıyor.

Mareşal?in arabası yaklaşırken, Caussat başını yukarı kaldırıp gülümsüyor. Üstü açılır Limuzin sokaktan yavaşça geçiyor. Çatıdaki bidon neredeyse boşaldı; lata bir o yana bir bu yana sallanınca ilanlar havada uçuşmaya başlıyor. Bu 10 Kasım 1940, hain Mareşal?in çöküşünün ilk günü olacak. Gökyüzüne bak, sayfalar havada döne döne uçuşuyor, bir de üstüne bu cesur ufaklıkla rı daha da mutlu edecek bir şey oluyor; Mareşal Pétain?in siperliğine birkaç sayfa konuveriyor. Kalabalık hep beraber eğilip el ilanlarını toplamaya başlıyor. Ortalık birbirine giriyor, polis oradan oraya koşturmaya başlıyor, bu yeniyetmelerin diğerleri gibi korteji alkışladığını sananlar, kutladıklarının aslında ilk zaferleri olduğunu bilmiyorlar.
Gençler çil yavrusu gibi etrafa dağıldı, hepsi topukladı bile. Caussat o akşam evine dönerken, üç gün sonra ihbar üzerine tutuklanacağını ve iki yıl boyunca Nîmes Hapishanesi?nin zindanlarında tutulacağını aklının ucundan bile geçirmiyor. Delacourt birkaç ay sonra, Agen?de, kovalanırken sığındığı bir kilisede Fransız polisi tarafından öldürüleceğini bilmiyor. Clouet, gelecek yıl Lyon?da kurşuna dizileceğinden habersiz; Bertrand?nın ise hangi tarlaya gömüldüğünü kimse bulamayacak. Ciğerleri tüberkülozdan şişen Caussat hapisten çıkınca Maki?ye katılacak. Tekrar yakalandığında ise, bu kez sınırdışı edilecek. Buchenwald?de öldüğünde yirmi iki yaşındaydı.
İşte böyle, arkadaşlarımız için her şey bir çocuk oyunu, asla yetişkin olamayacak çocukların oyunu gibi başladı.

05/06/2009 Tarihli Radikal Gazetesi
Marc Levy, yeni romanı ‘Özgürlük İçin’de, babasının ve amcasının yaşadıklarından yola çıkarak, İkinci Dünya Savaşı döneminde Alman işgali altındaki Fransa’da ortaya çıkan direniş hareketinde yer alan bir grup gencin gerçek hikâyesini anlatıyor

Günümüzde Fransa?nın en çok okunan yazarlarından biri olan Marc Levy, Keşke Gerçek Olsa adlı romanını ablasının ısrar ve zorlamaları sonucu, istemeye istemeye bir yayıncıya yolladığında ve bu roman, yazarın ilk kitabı olarak yayımlandığında yıl 2000?di. Levy, kendisini kıskananları daha da kızdırmak için bu başarı öyküsünü sık sık anlatır. Başlangıçta sadece oğlu için yazdığı bu uzun öykü, yayımlandıktan hemen sonra çok satanlar listelerinde birinci sıraya yerleşti; ardından yayımlanan beş romanı da aynı başarıyı tekrarlayarak toplamda milyonlara varan satış rakamlarına ulaştı.
Kızılhaç?ta geçen altı yıldan sonra ABD?de kurduğu işi ?meteliksiz? kalarak kapatmasının ardından Fransa?da arkadaşlarıyla birlikte açtığı mimarlık ofisinde başarıya ulaşan bu otuz dokuz yaşındaki adam, yazar olarak ün yapmayı beklemiyordu. Zaten şimdi de, ?Ben her şeyden önce bir öykü anlatıcısıyım,? diyor okurlarının sevgisini ve bağlılığını pekiştiren, yapmacıklıktan uzak, mütevazı tavrıyla ?ve bu mesleği ciddiye alıyorum. Ben bir zanaatkârım. Ya Mozart gibisinizdir, yani yeteneğiniz vardır ya da yoktur ama bu müzik yapmanızı engellemez.?
Altı kitaptan sonra Marc Levy kendi tarzında ustalaştığını ve risk almanın gereksiz olduğunu düşünebilirdi. Ancak o, kendisinden uzun zaman gizlenen bir öykünün, babası Raymond Levy ve amcası Claudeé?un Toulouse?da Marcel Langer FTP-MOI müfrezesinde, direniş gruplarında yaşadıkları gerçek öykünün mirasçısı olmayı ve bu öyküyü okurlarıyla paylaşmayı tercih etti.
Raymond Levy 1943 yılında kendisinden iki yaş küçük kardeşiyle bu müfrezeye katıldığında on sekiz yaşındaydı. Çoğu ölmüş olan yoldaşlarının aksine, onlar hayatta kalmayı başarmış ama mücadelelerini asla anlatmamışlardı. ?Tek bildiğim, büyükanne ve büyükbabamın Auschwitz kampında ölmüş olduklarıydı,? diyor Marc Lévy; ?ta ki Toulouse?da bir devlet bakanının, babamın da aralarında olduğu bazı kişilerin evlerini ziyaret ederek onurlandırdığı o güne kadar. Babam o zaman bile geçmişte ne olup bittiğini anlatmayı kabul etmedi. Bana şunları söylemekle yetindi: ?Birçok arkadaşım öldü, bir sürü insan öldürüldü ama en önemli şey, senin baban olmam.? Şükürler olsun ki müfrezenin bir başka üyesi, Claude Urman, Toulouse?da bulunduğumuz sırada bana kartını verirken babamın öyküsünü öğrenmek istiyorsam kendisini görmeye gelmemi söylemişti.?
Marc Levy, Urman?ı görmeye gittiğinde babasının nasıl ?Jeannot? adını aldığını ve ?babasının da aralarında bulunduğu; sadece Yahudi oldukları için değil, aynı zamanda Macaristan, İspanya ve diğer ülkelerden geldikleri, tamamen yabancı oldukları için her türlü haktan mahrum bırakılan ergenlik çağındaki bu yirmi gencin nasıl hayatları pahasına insanlık kıvılcımını koruduklarını? öğrenir. ?Bunları öğrendiğimde henüz yirmi yaşındaydım ve ileride bir gün bu hikâyeyi yazmak gibi bir hayalim yoktu ama bütün bunların mutlaka anlatılması gerektiğini düşünüyordum. O zamanlar, babamla amcamın bu serüveni birinci ağızdan tanıklık olarak Une Histoire Vraie (Gerçek Bir Öykü) adlı bir kitapta yazdıklarını bile bilmiyordum.?
Kitaplarıyla kazandığı onca başarıya rağmen, kendisinin ?bu öyküyü toparlamakta? yeterli olup olamayacağı konusunda Marc Levy?nin hâlâ tereddütleri vardı: ?Benim amacım tarihsel bir metin yazmak değildi ve babamı anlatabilmek için onun daima sahip olduğu tevazuya saygı duymak zorundaydım. Bunu yapmak için de büyük bir titizlik ve ustalıkla çalışmam gerekiyordu.?

Direnme arzusu
Böylece ünlü yazar, babasına hiçbir şeyden söz etmeden konuyla ilgili belgeleri topladı ve Direniş?ten sağ çıkmayı başaranlarla görüşüp gerekli bilgileri alarak romanını yazmaya başladı. Annesiyle yaptığı gizli işbirliği sayesinde herhangi bir ayrıntıya ihtiyacı olup da bulamadığı zamanlarda annesi eşine hissettirmeden sorular soruyor ve ertesi gün gizlice oğlunu arayarak öğrendiklerini ona aktarıyordu.
Ortaya çıkan yapıta gelince: Özgürlük İçin çoğunlukla duygusal, yer yer de gülümseten bir roman. Söz konusu hikâye, yetişkinlere özgü korkutucu bir gerçekliğin içine zamanından önce, çabucak atılmış çocukların öyküsü olduğundan, saflık değil de sadelik duygusu vurgulanarak anlatılmış. Marc Levy bu genç kahramanların duygularını yeniden kurgulamak yerine, kendisinin onların cesaretlerine, kimi zaman şuursuzluklarına ve direnmelerini sağlayan yaşama içgüdüsüne tanıklık ettiği hissini anlatımın temeline yerleştirmiş. Yazar, yoldaşların birbiri ardına korkunç bir şekilde -Marcel Langer gibi giyotine gönderilerek ya da genellikle kurşuna dizilerek- öldürülmesine, işkencelere ve hapis cezalarına sadece tanıklık ediyor. Raymond Levy, kardeşi ve birkaç kişi sınır dışı edilmek üzere bindirildikleri trenden hâlâ Fransa?da mı, yoksa Almanya?da mı olduklarını bile tam bilmeden atlayıp kaçmayı başarana dek bu tanıklık sürüyor. O günün tarihi 25 Ağustos 1944; yani Paris?in özgürlüğüne kavuştuğu gün. Romanın kahramanı Jeannot şöyle diyor: ?Bu anız tarlasının ortasında, ben ve kardeşim, ölen altmış milyon insanın arasında, yolunu şaşırmış iki çocuk gibiydik sonsuza dek öyle kalacaktık.?
?Babam ve amcamın bu olayları çocuklarına anlatmayı reddetmelerinin sebebi sanırım hayatta kalma şansını elde etmiş ve kurtulmuş olmaktan dolayı bir tür suçluluk hissetmeleriydi. Tabii bir de bizim çocukluğumuzu korumak. Bu öyküyü anlatırken ben aslında bir risk aldım; hem de birinci ağızdan anlatıcı olarak büyük bir risk. Babamın ağzından kendim konuşmak yerine, kendimi Jeannot?nun söyleyeceklerini dinleyen kişinin yerine koydum. Roman da Jeannot betimleyicidir, yorumlayıcı değil;öyle olsa benim düşüncelerim babama aitmiş gibi görünürdü. Romanı tamamladıktan sonra, basılmadan önce babama verdiğimde göstereceği tepkiden korkuyordum. Her zamanki gibi sıcak davrandı ama kendisini ve arkadaşlarını sınır dışı edilmek üzere Fransa?nın bir ucundan öteki ucuna taşıyan o efsanevi tren yolculuğundan söz ederken alaycı ve mesafeli bir tavırla, ?Ben o kadar da zor olduğunu hatırlamıyorum,? dedi.?
Marc Levy, her şeyden önce, direniş ruhu üzerine bir kitap yazmak istediğini ısrarla vurguluyor ve işte onun başarısı da burada yatıyor: titiz ama basit bir tanıklığı aşarak ?direnme arzusunu? anlatmak. ?Tekrar söylüyorum: Ben ne bir tarih kitabı yazmaya, ne de bir hatıraya karşı görevimi yerine getirmeye soyunmadım,? diyor. ?Ben bu romanı, o dönemde o çocukların yaptıklarının bugün direnen çocuklara hitap edip günümüzde yankı bulacağı inancıyla, okurlara sadece Alman işgaline karşı Fransız Direnişi?ni değil, her türlü koşul ve durumda genel anlamıyla direnişi anlatmak için yazdım.?
Kimlik farklılıklarının önemini giderek arttırdığı bir dönemde, kitapları satış rekorları kıran bir yazarın ?yabancı? dedikten sonra ?dünyaya umut vaat eden en güzel, en renkli sözcük? ifadesini kullanması kesinlikle mutluluk verici. 4 Mayıs 2007 tarihli Le Monde?dan çeviren: Elif Koşkan.

Kitabın Künyesi
Özgürlük İçin (Les enfants de la liberté)
Maerc Levy
Çeviren: Ayça Sezen
Can Yayınları, 2009

Marc Levy ‘in Hayatı
Marc Levy 1963 yılında Fransa?da doğdu. 17 yaşında Kızılhaç örgütüne katıldı, altı yıl gönüllü olarak hizmet verdi ve bir yandan da Paris-Dauphine Üniversitesi?nde öğrenimini sürdürdü. Yirmi üç yaşında ülkesinden ayrılıp ikinci vatanı ABD?ye yerleşti. Yedi yıl sonra, iki arkadaşıyla birlikte bir mimarlık şirketi kurmak üzere Fransa?ya geri döndü. On yıl boyunca bu şirketi yönetti. 40 yaşına yaklaştığı günlerde, oğluna anlattığı hikâyeleri kâğıda dökmeye karar verince, ilk romanı Keşke Gerçek Olsa (Can Yayınları, 2001) ortaya çıktı. Dünya çapında büyük bir başarı elde eden kitap, aylarca çoksatar listelerinin başından inmedi ve otuza yakın dile çevrildi. Yazarın ikinci romanı Neredesin, ilkini aratmayacak bir başarıyla çok geçmeden 1 milyon satış rakamına ulaştı. 2003?te yayımladığı Sept jours pour une éternité (Bir Sonsuzluk İçin Yedi Gün) Fransa?da 2003?ün en çok satan romanı oldu. 2004?te yayımlanan La prochaine fois (Bir Dahaki Sefer), aşk, mizah ve masalsı öğelerle ördüğü romanlarının son halkası oldu. Bir kısa metraj filmi de (La lettre de Nabila) bulunan yazar, şu sıralar ilk uzun metraj filminin hazırlıklarıyla uğraşıyor ve Londra?da yaşıyor.

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Fırtınadan Sonra – Howard Fast “Yaşamını cesurca düşüncelerine adayanların sonsuza dek adları ve şerefleri var olsun!?

Türkçesi ilk kez 1974 yılında yayınlanan Fırtınadan Sonra romanında Howard Fast, devrimci işçi sınıfıyla Amerikan kapitalizminin yöneticilerini ele alıyor ve...

Kapat