Özyönetim ve Yeni Teknoloji – Murray Bookchin

İnsanlar tamamen toplumsal varlıklardır. Her biri tekniğin evrimini güçlendiren ya da engelleyen değerler, kurumlar ve kültürel ilişkiler geliştirmişlerdir.

Kapitalist, hatta erken dönem endüstri toplumu açısından son derece yaşamsal önem taşıyan buhar makinesi gibi teknik buluşların, Helenistik dünya tarafından iki bin yıl önceden bilindiğini burada vurgulamaya gerek yok. Bu önemli enerji kaynağının hiçbir zaman bir oyun aracı olmak dışında kullanılmamış olması, piyasa yönsemeli bir zihniyete teslim olmayan çağlarda tekniğin genel ve özel evrimi konusunda eski değerler ve kültürün olağanüstü etkisine tanıklık eder.

Şu ya da bu biçimde bir kere yerleştirildiğinde, tekniğin insanlığın özyönetimi tanımlama ve yorumlamasına ne kadar katkıda bulunduğunu inkâr etmek aynı oranda kaba ve bir anlamda indirgemeci bir yaklaşım olacaktır. … Bugün “özyönetim”den söz ettiğimizde, genelde sendikalizmin bir ya da diğer biçimini kastediyoruz. Emeğin örgütlendiği, aletlerin ve makinelerin konuşlandırıldığı ve maddi kaynakların rasyonel olarak dağıtıldığı yollarla ilgili ekonomik bir oluşumdan bahsediyoruz. Kısaca, tekniği kastediyoruz. … Bizden “küçük güzeldir” fikrini kabul etmemiz istenir, çünkü bu fikir toplumu herkes tarafından anlaşılır ve kontrol edilebilir kılan bir insani ölçekten çok “enerji”nin korunmasıyla ilgilidir. Özeylemlilik ve özyönetim, ahlaki ve toplumsal sorunlardan çok ekonomik ve teknik sorunları çözen endüstriyel lojistiğin özellikleri olarak görülürler. Böylelikle, benliği insanlığa çok gören teknokratik toplum, onun yerine özgürlükçü bir toplumu koyma arzusu duyanlar için gerekli söylemin terimlerini kurar.

Fabrikalar, maden ocakları ve büyük ölçekli tarım işletmeleri, faaliyetlerinin artık -anarşist bir biçimde bile olsa- işçi kolektifleri tarafından yönlendiriliyor olması yüzünden özgürlük alanları haline mi geldiler? Ekonomik sömürüyü ortadan kaldırmakla, toplumsal, tahakkümü gerçekten ortadan kaldırdılar mı? Lafı fazla gevelemeye gerek yok: Bugünkü teknik, onu kullanan kadınların ve erkeklerin insan olarak anlamlı dönüşümlere uğramaları beklenirken, öz olarak olduğu gibi kalabilir mi?

“İyi” ve “kötü” teknolojiler arasındaki ayrım, yani, teknik gelişmenin etik açıdan değerlendirilmesi, Endüstri Devrimi’nin ilk dönemlerinden beri görülmedik bir düzeyde yer etmektedir.

Burada, benim vurgulanmasını istediğim şey, tekniği, tıpkı anti-nükleer grupların enerji kaynaklarını ele aldığı gibi aynı etik bağlamda ele alacak özyönetim yandaşlarına ihtiyacın olduğudur.

Gelgelelim, eğer özyönetim mevcut teknik biçimleri idare etmenin başka bir biçimi olarak kalacaksa; eğer zahmetli emek anlamlı bir kendini ifade tarzına dönüştürülmek yerine toplumsallaştırılacak ya da kolektifleştirilecekse ve yaşamın maddi koşullarındaki bu zayıf, aslında sinsi değişiklikler “özgürlük”le eşit tutulacaksa, özyönetim içi boş bir amaç haline gelir. Bu açıdan bakıldığında, eğer özgürlük teknokrasinin anlam dünyasından kurtarılacaksa, özyönetim kavramının bizzat kendisinin yeniden irdelenmesi gerekmektedir. Özellikle teknolojik gelişmeyle ilgili olarak, “öz” ve “yönetim” gibi bir anlamda temel olan kavramları, bu iki sözcük özgürlükçü toplumsal idealde yeniden bir araya getirilmeden önce irdelemek yerinde olacaktır. Benlik (selfhood) kelimesinin sahici kökleri Helenik autonomia, “kendi kuralını koyan” (self-rule) nosyonuna kadar uzanır. “Kural koyma” (rule) sözcüğü üzerinde durmayı hak eder. Autonomia ya da “özerklik” kelimesinin zamanımızda yalnızca “bağımsızlık” anlamına gelmesi, genelde piyasa öncesi çağda zengin etik anlamlar taşıyan terimleri nasıl kaba bir biçimde basitleştirdiğimizin kanıtıdır. Yunanca “benlik” kural koymayla, toplumsal kural koymayla, bireyin kendi ekonomik işlerini idare edemese bile toplumun yönetimine doğrudan katılma kapasitesiyle yakından ilgilidir. “Ekonomi” teriminin kendisi, aslında, toplumun değil, evin -oikos- idaresi anlamına geliyordu; zorunlu olsa bile, cemaate ya da polis’e katılımla karşılaştırıldığında bir anlamda ikincil bir etkinlik.

Bana göre, benlik giderek maddi yaşamın idaresinden çok birey olarak toplumda güç iddiasında bulunma anlamını aldı.

İlk olarak, benlik bireyin yetkinliğinin tanınmasını ima eder. Autonomia ya da “kendi kendini yönetme”, şayet Helenik polis’i (özellikle de Atina demokrasisini) teşkil eden ben’lerin/özlerin kardeşliği muazzam “yönetim” sorumluluklarını üstlenebilecek sağlam karakterde insanlardan oluşmamışsa, tamamen anlamsızlaşır. Kısaca, polis, gücü güvenilir bir biçimde kullanma yetisine sahip olduklarından dolayı yurttaşlara “güç” verilmesi öncülüne dayanır; bu yüzden, yurttaşların yönetmek üzere eğitilmeleri demek, onlara kişisel yetkinlik, zekâ, ahlaki dürüstlük ve toplumsal bağlılık eğitimi verilmesi demektir. Yılda en az kırk kere toplanan bir yurttaş meclisi olan Atina ecctesia’sı bu kendi kuralını koyma eğitiminin sınav alanıydı; Atinalıların neredeyse bütün işlerini yürüttükleri kamusal meydan, agora ise bunun kendine özgü okulu oldu. Benlik, aslında, ilk olarak, üretim süreçlerinden değil, bir kişilik politikasından doğdu. Etimolojik olarak, “ben/öz” sözcüğünü terimin Yunanca anlamında toplumsal yaşam üzerinde denetim uygulama, “yönetme” kapasitesinden ayırmak neredeyse saçmadır. Kişisel metanet ve ahlaki dürüstlük gibi yan anlamlarıyla özniteliksel anlamından koparılmış benlik, tıpkı endüstriyel faaliyetlerinin enkazı gibi burjuva toplumunun artıkları arasına saçılmış insan kişiliğinin boş, genelde nevrotik kabuğu, “egoluk”a (“egohood”) indirgenir.

Burada şunu açığa kavuşturmalıyım: “Politika” sözcüğünü terimin Helenik anlamında, yani seçim politikaları değil, polisin yönetimi anlamında, kullanıyorum. Polisin yönetimi, Atinalılar için, her yurttaşın katılması beklenen canlı bir toplumsal etkinlik olduğu kadar sürekli bir eğitim süreci olarak da görülüyordu.

Kişisel muhakeme, ahlaki güç, irade ve terimin bu tam ve doğrudan anlamında etkin olma duyarlılığı olmaksızın, bir ben/öz dumura uğrayacak ve etkinliği itaat ve tahakküme dayalı bir ilişkiye indirgenecektir.

Anarşist örgütlenme ve onun doğrudan eylem politikası, tanımı gereği, bu çağlar boyu değişmeyen hedeflere ulaşmak için eğitsel bir araçtır. O, bir kişilik politikası için, adeta bir agora’dır. “İlişki grubu”, en iyi halde, tüm üyelerinin yetkinliğini ya da en azından yetkinleşme ihtiyaçlarını karşılıklı tanımaya dayalı eşsiz bir toplumsallaşma biçimidir. Böylesi gruplar bu hedeflere yönelik eğitim vermediklerinde, yalnızca aldatmacaya dönüşürler. Daha kötüsü, bu gruplar anarşist yerine militan, benlerden çok köleler “üretirler”. En uygun koşullarda, anarşist ilişki grubu, kendileri yetkin olduğundan ve her biri diğerinin yetkinliğini karşılıklı tanıyan bir ortamda yaşadığından uzlaşımsal bir yönetime doğrudan katılabilen özgür, ahlaki bakımdan sağlam bireylerin etik bir birliğidir. Bu gruplar sadece ve sadece bu koşullara eriştiklerinde ve böylelikle kendilerini benler olarak yeterince devrimcileştirdiklerinde, devrimci olduklarını, gelecek bir özgürlükçü toplumun yurttaşları olduklarını haykırabilirler.

“Yönetmesi” beklenen “öz” olmaksızın özyönetim, aslında, karşıtlarına ayrışır: İtaat ve tahakküme dayalı hiyerarşi. Sınıf yönetiminin ortadan kalkması hiçbir biçimde bu tür hiyerarşik ilişkilerin varlığına meydan okumaz. Bu ilişkiler aile içinde, cinsler ve yaş grupları arasında, farklı etnik gruplar içinde, özgürlükçü bir örgütlenmenin ya da toplumun politikalarını uyguladığı iddiasındaki bürokrasiler ve idari toplumsal gruplar içinde varlığını sürdürebilir. Hiçbir toplumsal oluşumu, hatta en kararlı anarşist grupları bile, bireyin benlikle ilgili potansiyelini “gerçekleştirme”den gelen “özbilinç” olmaksızın, hiyerarşik ilişkilerden bağışık tutmanın yolu yoktur. Bu, Sokrat’tan Hegel’e Batı felsefesinin verdiği mesajdır. Bu felsefenin, hakikate ve içgörüye ulaşmanın biricik rehberi olarak erdem ve özbilinç çağrısı erken dönemdeki, daha bütünlüklü toplumlarda olduğundan çok daha heyecan vericidir.

“Öz-oluşum” sürecinde tekniğin ortaya koyduğu meydan okumaya dönmeden önce, kendi kendini yönetmenin autonomia- tarihsel bakımdan modem “özyönetim” nosyonunu öncelediğini hatırlamak önemlidir. İronik olarak, autonomia’nın toplumla ilişkili bir bireyden çok kendi başına buyruk bir burjuva egosu anlamını da içeren “bağımsızlık” anlamına gelmesi önemlidir. Kendi kendini yönetme, yalnızca ekonomiyi değil, toplumu bir bütün olarak ele alır. Helenik benlik tam ifadesini oikos yerine polis’te, teknikten çok toplumsal cemaatte bulur. Bir kere tarihin eşiğinden içeri adım attığımızda, özyönetim artık köylerin, yörelerin ve kentlerin yönetimidir. Yaşamın teknik yönü bilinçli olarak toplumsal yönünden sonra gelir. Modern seküler politika çağının kapılarını açan iki devrimde Amerikan ve Fransız devrimlerinde- özyönetim Boston’dan Charleston’a uzanan özgürlükçü yöre toplantıları ve Paris quartiers’lerinde toplanan popüler seksiyonlarda ortaya çıkar. Özyönetimin yurttaşlıkla ilgili (civic) doğası bugünkü bariz ekonomik doğasıyla tam bir zıtlık içindedir. … Gerçek ortadadır: Özyönetimin özgürlükçü pratikte bugünkünden çok daha geniş bir anlamı vardır.

Asya ve Avrupa’nın emperyal kurumları altında, ne ordunun ne de vergi toplayıcıların tam olarak bozamadığı klansı, köy ve lonca birlik sistemleri yatar. Marx’ta da, Kropotkin’de de bu arkaik toplumsal şebekenin değişime ya da tahribata izin vermeyen eski, sanki kimliksiz bir dünyanın- klasik açıklamaları vardır. … Yunan anakarasının polis’inde olduğu gibi, orta Avrupa ve İtalya’nın kent demokrasilerinde de, yurttaşların yöresel öz-yönetimi terimin tam anlamında bir renkliliğe, kısa da olsa, bir çeşitlenmeye erişen kavranabilir insani boyutlardaydı.

Ben burada kurumsal boyutu dışlama pahasına teknik boyut üzerinde duracağım. Geçmiş çağlardan bugünkünü ayıran teknik gelişmeler içinde, en az “mekanik’ olandan, yani fabrikadan daha önemli tek bir” aygıt” yoktur. Bütün tedbirleri elden bırakma pahasına, ne Watt’ın buhar makinesinin ne de Bessemer’in çelik fırınının, emeği meta üretimi için bir endüstriyel makineye uyarlayan basit süreç kadar önemli olmadığını üstüne basa basa belirteceğim. Terimin geleneksel anlamıyla, makine bu süreci son derece hızlandırarak ekonomik alanın “benlik”ine vardırdı; ancak giderek uzmanlaşan alanlarda emeğin sistematik olarak yardımcı emeğine dönüştürülmesi özyönetime sahip toplumların ve nihayet işçiliğin teknik yapısını tam olarak yerle bir etti.

Bu ifadelerin anlamını tartmak için biraz duralım. Zanaatkârlık beceriye ve şaşırtıcı ölçüde küçük araç gerece dayanır. Beceri, aslında, gerçek temeldir: Zengin bir çeşitlilik gösteren dışavurumcu, çoğunlukla sanatsal işlerde eğitim ve uzun deneyim süreci; amaca hizmet eden, çoğunlukla entelektüel etkinlik; parmakların mahareti ve bedenin eşgüdümü; çok çeşitli dürtülerin meydan okuyuşu ve ben’in/özün incelikli dışavurumları. Bunun art alanını çalışmaya eşlik eden şarkılar ve türküler, tinselliğini de hammaddelerdeki güzel ve yararlı bir biçim almaya yönelik potansiyeli ortaya çıkarma hazzı oluşturur. Platon’un tanrısının gerçek anlamda öze biçim veren bir zanaatkâr olması hiç de şaşırtıcı değildir. Bu zanaatkâr özelliklerini destekleyen önvarsayımlar bellidir; teknik olduğu kadar etik, tinsel ve estetik de olan kişisel yaratıcılığın tamlığı ve kusursuzluğu, Gerçek zanaatkârlık meşakkatli çalışma değil, işi sevmektir. Duyulan zenginleştirir, onları köreltmez. Zanaatkârlık insanlık onurunu yükseltir, ayaklar altına almaz. Tine özgür bir ufuk açar, onu öldürmez. Teknik alanda, zanaatkârlık benliğin -bireyleşmenin, bilmem ve özgürlüğün- mükemmel ifadesidir.

Fabrika işçisi ancak bu özelliklerin anılarıyla yaşar. Fabrikanın gürültüsü, bırakın şarkıyı, her türlü düşünceyi bile boğar; işbölümü işçiyi metayla olan herhangi bir ilişkiden dışlar; emeğin rasyonelleştirilmesi işçinin duyularını köreltir, bedenini tüketir. İşçiyi salt bir nesneye indirgeyen nesnelerle ilişki dışında zanaatkârca bir dışavuruma sanatsallıktan tinselliğe- yer yoktur. Zanaatkârla işçi arasındaki ayrım açıklama gerektirmeyecek kadar barizdir. Ancak iki önemli olgu vardır ki, el emeğinden fabrikaya geçişi toplumsal ve nitel bir felakete dönüştürmüştür. Birinci olgu, işçinin insan olmakta çıkarılarak kitlesel bir varlığa dönüşmesi; ikincisi de işçini hiyerarşik bir varlığa indirgenmesidir.

İster kitlesel bir varlık isterse sınıfsal bir varlık olarak kavransın, Marx’ın proletaryası sadece tarihin bir aracıdır. Proletaryanın politik ekonominin bir kategorisine indirgenerek kişiliksizleştirilmesi ironik olarak onu her tür insani özelliğinden sıyırmış ve yalnızca bir ihtiyaca, “acil, artık gizlenemeyen, mutlak anlamda zorunlu ihtiyaca…” dönüştürmüştür. Kapitalizmin ürettiği yalın ve büyüsü bozulmuş toplumsal dünyaya kıyasla, salt “sınıf”sal ya da toplumsal “fail” olarak proletarya kişisel değil, ancak tarihsel bir iradeye sahiptir. Kelimenin gerçek anlamında o, tarihin bir aracıdır. Dolayısıyla, Marx’a göre, “Sorun şu ya da bu proleterin, hatta bütün proletaryanın amaç olarak neyi düşündüğü değildir. Sorun proletaryanın ne olduğu ve bu oluş sonucunda, ne yapmaya mecbur olacağıdır.”

Burada, varlık kişiden, eylem iradeden ve toplumsal etkinlik benlikten koparılmıştır. Zaten, ona “evrensel” toplumsal fail niteliğini bahşeden -öyle ki bu nitelik neredeyse ona aşkın toplumsal özellikler kazandırır- bizzat proleterin benliğinin yoksulluğa itilmesi; insanlıktan çıkarılmasıdır.

Rekabet ve mülksüzleştirme yoluyla endüstrinin merkezileşmesiyle birlikte, Marx’ın Kapital’in birinci cildinin son sayfalarında yazdığına göre, “yığınların sefaleti, baskı, kölelik, aşağılanma ve sömürü de artar; ancak bunun yanında sayıca mütemadiyen çoğalan ve bizzat kapitalist üretim süreci mekanizması tarafından eğitilen, birleştirilen ve örgütlenen bir sınıf, işçi sınıfının başkaldırısı da büyür.”

Fabrikanın devrimi de hemen hemen metaları “imal ettiği” gibi” imal ettiği” pekâlâ söylenebilir. Ama daha önemlisi, fabrikanın proletaryanın kendisini “imal etmesi”dir.

Benlik, fabrika duvarları arasında hiçbir zaman var olmaz. Fabrika, proletaryayı yalnızca seferber etme ve eğitme değil, aynı zamanda insanlıktan uzaklaştırma hizmeti de görür.

Endüstride “işçi denetimi” talebinde bulunarak sendikalist muhaliflerini taklit eden çağdaş Marksistler, Marx’ın özgürlük kavramının içini boşaltmaktadır. Bu, büyük bir düşünüre, ona tamamen yabancı fikirler mal ederek haksızlık etmek demektir.

Fabrika, aslında, bir özgürlük alanı değil, zorunluluk alanıdır. O özgürleştirici bir devrimin değil, komutanın ve boyun eğmenin, hiyerarşinin okuludur. Proletaryanın köleliğini yeniden üretir ve onun benliğini, ihtiyacı aşma kapasitesini zayıflatır.

Öte yandan, toplumsal bir arena olarak görüldüğünde, bu insanlık dışı “zorlayıcı otorite” tarafından kalbura çevrilen zorunluluk alanının her nasılsa bir şekilde insanlıktan çıkmış çalışan bir varlığın sınıf bilincini evrensel bir toplumsal bilince çıkarabileceğini ve böylece günlük ağır çalışmaya dayalı yaşamında tüm benliğinden soyulmuş bu varlığın, kapsamlı bir toplumsal devrimin ve kelimenin en geniş anlamında özyönetime dayanan gerçekten özgür bir toplumun önvarsaydığı toplumsal bağlılık ve yetkinliği kazanabileceğini iyi görmeliyiz. Nihayet, bu özgür toplumun, hiyerarşiyi başka, belki de daha temel bir alanda “zoraki” güçlendirirken, bir alanda onu ortadan kaldırabileceğini görmeliyiz.

Fabrika, “insanın” doğayla çatışmasının savaş alanı değil, hiyerarşi ve tahakkümün alanıdır. İnsan tahakkümünün bir aracı olarak işlevleri bir kere sorgulandığında, haklı olarak devamına “ihtiyacın” kalıp kalmadığını sorabiliriz. Aynı anlamda, para, silahlar ve nükleer güç çıldırmış bir toplumun araçlarıdır. Toplumun çılgınlığı bir kere ortadan kaldırıldığında, aynı şekilde bunların devamına “ihtiyacın” kalıp kalmadığını sorabiliriz. “İhtiyaç”, içsel olarak rasyonel ya da irrasyonel olabilen, toplumsal olarak koşullanmış bir olgudur; bu Marx’ın hiçbir şekilde farkında olmadığı bir gerçektir.

Bugün fabrikalarda hüküm süren sessizliği veri olarak alırsak, herhangi bir popüler anlamda özyönetim için en yüksek sesler yörelerden ve belediyelerden (belki en geleneksel kaynaktan), feminist ve ekolojik hareketlerden, kişisel, kültürel, cinsel ve yurttaşça özerklikte yeni bir dayanak bulan “kitleler”den çıkmaktadır.
Haziran 1979

Murray Bookchin

Ekolojik Bir Topluma Doğru
Ayrıntı Yayınları

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
İmparatorun Haberi – Franz Kafka

Şöyle anlatılır: İmparator sana, tek başına sana, sen zavallı bendesine, İmparator güneşinden çok ama çok uzaklara kaçmak zorunda kalan minicik...

Kapat