Yoksulluktan Sefalete Bir Göç Hikayesi (Sokakta Çalışan Çocuklar Sorununun Ekonomi-Politiği) ? Servet Gün

“… Ben en çok bazen çöpte bulduğum oyuncakları küçük kardeşime götürdüğümde mutlu oluyorum.” 12 yaşındaki katı atık toplayıcısı.

Ekonomi politikaları ve yeniden iskân politikalarının bir sonucu olarak mülksüzleştirilen, geçim araçlarından koparılan ve hayatta kalabilmelerinin en temel araçları metalaştırılmış bulunan bu insanlar, zaten yoksul olan hayatlarından alınıp yeni liberal politikalarla dejenere edilmiş bir kent piyasasına, sefaletin içerisine, kentlerin yeni proleterleri olarak sürülmüşlerdir… İşte sokakta çalışan çocukların hikâyesi de bu noktadan sonra başlamaktadır. Gündelik yaşam artık nakit paraya bağlı hale geldiğinden bu yeni süreçte hayatta kalabilmek için hane üyeleri akıl almaz çarelere sığınmak zorunda kalmıştır. Çarelerden en akıl almaz olanı da hane üyesi çocuğun gelir getiren bir işte yani sokakta çalıştırılmasıdır.
(Tanıtım Bülteninden)

Yoksulluktan Sefalete Bir Göç Hikâyesi – Gürdal Çalık
(02 Ekim 2010 tarihli www.ozguruniversite.org)
Bu kitabın doğum yeri milyonlarca kentliyi kuşatan sokaklardır. Sokaklara dikkatli olmayan bir gözle bakıldığında bile, en çarpıcı yoksulluğu ve göz kamaştırıcı zenginliği bir arada tutan mekânlar olduğu görülür. Buralarda hayatımızın büyük bir bölümü geçer, bazen sevgilimizle el ele bir üniversite öğrencisiyizdir, bazen üst dereceden bir bürokrat, bazen sıradan bir devlet memuru, ya da bir esnafızdır. Sokak bu kimlikleri üzerinizden sıyırıp almaktadır. Bizler artık o mekânı bütünleyen -güzelleştirmek ya da çirkinleştirmekten öte- sadece tamamlanmasına orda bulunuyor olmakla katkıda bulunan, olumsal birer objeyizdir. Sokağın varolma süreci hareket içerisinde bir oluştur. Sokak sadece sağında solunda binaların dizildiği yol ve kaldırımdan ibaret değildir. Aristoteles?te nesne, zaman ve mekânı belirleyicisidir. Nesnesiz zamandan ve mekândan söz edemeyiz. Sokağı söz konusu olduğunda belirleyen unsur da içindeki insanlardır. Dostoyevski veya Kafka?nın romanlarından çıkmış bu soğuk, karamsar ve karanlık mekânların baş aktörleri fahişeler, pezevenkler, uyuşturucu satıcıları, dilenciler, seyyar, satıcılar, çöpçüler, hamallar ve kentin diğer yoksulları ve de onların çocuklarıdır. Onlar her sabah varoşlardan kalkıp, yoksulluklarıyla birlikte yaşam alanlarımıza sızmakta ve kentin her yerindeki mekânlar üzerinde hak iddia etmektedirler. Servet Gün?ün anlattığı hikâye, bu yoksul insanların sokaklarda çalışan çocuklarının hikâyesidir.

Sokakta kendi yolunuzda yürürken yanınıza yaklaşan cılız, kirli bir çocuk ısrarla size bir şey satmak ister. ?Lütfen alın abi?, ?bir mendil alın?, ? bir çiçek alın?… Mimiksiz bir yüz ifadesi ile donuk bir ses tonu, sürekli aynı kelimeleri tekrarlar. Israr, bıkkınlık verir, çevredekiler bakmaya başlar, kendinizi köşeye sıkışmış hissedersiniz, terlersiniz, kaşlarınız çatılır, gününüz berbat olur. Artık iki seçenek vardır karşınızda: ya satılanı alacaksınız ya da onu def ederek küçük yaratıktan kurtulacaksınız. Sonra yolunuza devam edersiniz kendi güvenli, sıcak, mutlu ve huzurlu mekânlarınıza sığınırsınız. Oysaki ısrarcı o küçük bedenler, farklı yüzlerle, farklı seslerle ve sattıkları farklı ürünlerle hep o sokaklarda hayata, topluma, kente ve yoksulluğa meydan okuyup, direniyor olacaklardır.

Sokakta çalışan çocuklar bir sorun alanı olarak birçok araştırmacının akademisyenin ve kuruluşun dikkatini çekmeyi başarmıştır. Bir sorun alanı olarak görülen olguyu ele alma biçimi mutlaka bakanın bakış açısı ya da sorunu ele alış amacına göre değişecektir; bu durumu belirleyen de sınıfsal konumlanıştır. Servet GÜN 1980?lerden itibaren kentlere göç eden ve kenar mahallelerde yaşamak zorunda kalan yoksul ailelerin, yaşama tutunabilmek için çocuklarını eğitimden ve daha nitelikli standartlara sahip gelecekten yoksun bırakmak pahasına sokaklarda çalıştırmak zorunda kalmalarını konu ediniyor. Yoksulların yanında saf tutarak diyalektik yöntemi kullanıp, ?yoksulluk? ve ?çocuk yoksulluğu? sorununu tarihsel bir süreç içerisinde kapitalist ekonominin işleyişinin ve sınıflar arası ilişkinin zorunlu bir sonucu olarak ele alıyor. Servet GÜN için önemli olan, incelediği olgunun, çocukların sokakta çalışması sonucunu doğuran yoksulluk olgusunun ortaya çıkış nedenleriyle bir döngü olarak yeni kuşaklara aktarılmasını sağlayan nedenleri göstermektir. Bu nedenleri göstermek kadar önem verdiği bir başka husus, yoksulluğu ortaya çıkaran nedenleri, onları açıklama görüntüsü altında gizlemeye, üzerini kapatmaya, bulanıklaştırmaya çalışanlarla kavramsal düzlemde hesaplaşmadır. Kitabın birinci bölümünde yazar, soruna ilişkin dört yüz yıllık tartışmayı ele alıp ?sosyal dışlanma?, ?yeni yoksulluk?, ?mutlak yoksulluk? ve ?göreli yoksulluk?, ?yoksulluk kültürü? gibi kavramlar üzerinden, kavramsal manipülasyonu teşhir ediyor. Ayrıca Dünya Bankası, IMF, Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü, OECD gibi uluslararası kuruluşların hazırladıkları projelerle ?Yoksullukla Mücadele? etme iddiasını, yoksulluğun bizzat yaratıcıları olarak kendilerine, sadece insani bir çehre kazandırmaktan öte bir işleve sahip olamayacağını vurguluyor. Servet GÜN?e göre Yoksulluk, sömürüye dayanan toplumun, özünde var olan ve kilit bir noktada duran özelliğidir. Yoksulluğun giderek büyümesinin nedeni, egemenlerin yoksulluk problemini çözerken hatalı politikalar belirlemeleri değildir. Kapitalistler ve diğer sömürücü sınıflar yoksulluğu sürdürerek, zenginliklerini ve konumlarını yeniden üretebilmektedirler. Yazar birinci bölümünün sonunda ?çocuk yoksulluğu? ikinci bölüme geçiş yapmaktadır. İlkel Sermaye Birikimi ve Mülksüzleşme Süreci ve Göç süreçlerini detaylı olarak inceler, 1950?lerde Türkiye?de makineleşme süreci ile yaşanan kırsal alanlardan kentlere göç, Amerikalı yazar Steinbeck?in Gazap Üzümleri adlı romanında anlattığı Joad ailesinin trajedisine benzer. 1980?li yıllardan itibaren Güney Doğu ve Doğu Anadolu Bölgelerinde yaşanan Kürt Sorunun silahlı biçime bürünmesiyle yaşanan politik süreçler ve güvenlik nedeniyle yaşanan zorunlu göç, nedenleri itibari ile 1950?lerde yaşanan göçten ayrı ayrı ele alınmış ancak sonucu itibarıyla kent yoksulluğu ve çocuk yoksulluğunu doğurması ortak nokta olarak görülmüştür. Kentlerde 1990?larda yaşanan yoksulluğun 1960?lar ve 1970?lerden uygulanan neoliberal politikalar nedeniyle farklı olduğunu, eğitim ve sağlık gibi kamusal hizmetlerin bir meta haline gelmesi yaşamın ezilenler için gün geçtikçe zorlaştırmaktadır. Ekonomik güçlüklere karşı koyabilmek, sefaleti bir nebze olsun hafifletmek için yoksullar, çocuklarını okula göndermek yerine sokakta çalışmaya göndermektedirler; bu insanlar hamallık yapmakta, çalmakta, dilenmektedirler. Engelsin deyimi ile ?hayatta kalabilmek için akıl almaz çarelere sığınmaktadırlar?

Kapitalizmin ister gönenç döneminde ister kriz dönemlerinde olsun her durumda emekçiler zararlı çıkacaktır. Gönenç durumunda sermaye sahibi daha çok kar edeceğinden emekçinin karşısında kendi emeğinin ürünü olan düşmanı daha güçlü bir konumda olacaktır. İşçi bu dönemde daha çok kazanmak için daha çok çalışacaktır. Çalışmaya harcadığı fazla zaman ömrünün kısalmasına ve emekçilerin zamansız ölümlerine neden olmaktadır. Bu ise bir sınıf olarak yoksulların ?yararına? bir durumdur, böylece sınıfın geri kalanına iş olanakları açılmış olur. Ezilenlerin gönenç durumunda yoksulluk nedeniyle aralarından bir bölümünü kurban vermek zorunda kalıyorlarsa kapitalizmin bunalım dönemlerini tasavvur etmeye gerek kalmıyor demektir. Ancak yoksullar başka hayati bir noktadan da taviz veriyorlar: Çocuklarının geleceğinden. Çocukların erken yaşta çalışmaya başlamaları; yeterli bir eğitim alamamaları onların fiziksel, psikolojik sağlığına duygusal ve ahlaki gelişimlerine uygun olmayan koşullarda çalışmaları ihmal, istismar ve sömürü ile birlikte yürümektedir. Bütün bunlar ailenin belirlediği sınırlarını çizdiği koşullarda değil; toplumsal koşullarda, toplumun gözü önünde ve toplumun katkısıyla gerçekleşmektedir.

Servet GÜN, ?Yoksulluk döngüsü? kavramını Oscar Lewis?den aldığını ancak kavramın Lewis?de başaşağı durduğunu belirtir. Yoksulluğun döngüsel olması kuşaktan kuşağa aktarılması olarak algılanmalı. Lewis bu açıklamayı, durumu bireye indirgeyip, kabullenmişlik ve kültürel kodlamalarla yaparken; Servet GÜN döngüselliği, tarihsel süreçleriyle kapitalist ekonominin işleyiş yasaları ve toplumsal sınıflar arasındaki üretim ilişkileri içinde yakalayarak bu kavramı yeniden ayakları üstüne oturtur. Bizzat sermaye sahibi sınıflar tarafından mülksüzleştirilerek, yoksulluğun acımasızlığı içinde kıvranan aile bireylerinin paylaştığı sıcak bir ev ve yemek değil gene sefalettir. Kentte yaşamak ve yaşama tutunmak ve yoksulluğa direnmek adına artık çocuk bir sokak emekçisidir. Gelecekteki başka bir yoksul ailenin müstakbel kurucusu olacaklardır. Şair onları şöyle anlatıyor:

Gecekondularda hava bulanık puslu
Altındağ gökleri kümülüslü

Ekmeğe, aşka ve ömre
Küfeleriyle hükmeden
Ciğerleri küçük, elleri büyük
Nefesleri yetmez avuçlarına
-ilkokul çağında hepsi-
Kenar çocukları kar altındadır.

Yazarın çözümüne gelince, GÜN sınıfsal bakış açısıyla, kullandığı diyalektik yöntemle sorunu üretim ilişkilerinde ve hâkim üretim tarzının gelişim süreçlerinde ele almasıyla yetişkin emekçilerin kurtuluşu için çözüm neredeyse, çocuk emekçilerin kurtuluşu için de çözümü orada görüyor?

Kitabın Künyesi
Yoksulluktan Sefalete Bir Göç Hikayesi (Sokakta Çalışan Çocuklar Sorununun Ekonomi-Politiği)
Servet Gün
Özgür Üniversite Kitaplığı / Araştırma – İnceleme Dizisi
Yayına Hazırlayan : İsmet Erdoğan
Kapak Tasarımı : Ali İmren
İstanbul, Ekim 2010, 1. Basım
216 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Ekonomi, İnceleme, Politika, Sosyoloji
İşçi Sınıfımızın İlk Öncüleri / 1958’e Kadar Emek Hareketinde Kıbrıslı Türkler – Ahmet An

Kıbrıs'taki sınıf mücadelesinin 1974'ten çok öncelere dayandığını ve Kıbrıslı Türklerin de tüm Kıbrıs'ta sınıf mücadelesinde yerini aldığını son yıllarda özellikle...

Kapat