Psikanaliz ve Etnoloji – Michel Foucault

V. PSİKANALİZ, ETNOLOJİ

Psikanaliz ve etnoloji, bizim bilgimizin içinde ayrıcalıklı bir yer işgal etmektedirler. Bunun nedeni, hiç kuşkusuz bunların pozitifliklerini diğer bütün insan bilimlerinden daha iyi oturtmuş olmaları ve gerçekten bilimsel olma konusundaki eski tasarılarını sonunda gerçekleştirmiş olmaları değildir; bunun nedeni daha çok, insan hakkındaki bütün bilgilerin uç taraflarında tükenmez bir deney ve kavram hâzinesi meydana getirmeleri, ama özellikle sürekli bir kaygı, sorgulama, başka yerlerde çözülmüş gibi gözüken şeylerin eleştirisi ve reddi ilkesini oluşturmalarıdır. Öte yandan bunun nedeni, bunların birbirlerine karşılıklı olarak verdikleri, ama bundan daha fazla olmak üzere, bunların genel episteme mekânı içinde işgal ettikleri konuma ve yerine getirdikleri işleve bağlı olan nesneye ilişkindir.

Nitekim psikanaliz, bütün insan bilimlerine içkin olduğunu gördüğümüz bu kritik işlevin en yakınında durmaktadır. Kendine, bilinçsizliğin söylemini bilinç boyunca konuşturma görevini yükleyen psikanaliz, temsil ile sonluluğun ilişkilerinin oynandığı şu temel bölge yönünde ilerlemektedir. Bütün insan bilimleri bilinçsizliğe doğru, ancak sırtlarını ona çevirerek, bilinç çözümlemesinin yapılması ölçüsünde kendini sanki geri geri giderken ifşa etmesini bekleyerek yönelirken, psikanaliz bilinçli olarak seçilmiş sözleri ona doğrudan yöneltmektedir -gizli olanın tedrici aydınlatılmasıyla yavaş yavaş açık hale gelecek olana doğru değil de, orada olan ve gizlenene, bir şeyin, kendi üzerine kapanmış bir metnin veya görülebilir bir metnin boş kısmının içinde dilsiz bir sağlamlık içinde bulunan ve kendini bu yolla savunana doğru. Freudcu girişimi bir anlam yorumlamasının ve bir direnç veya engel dinamiğinin kurucu parçalarından biri olarak kabul etmeye gerek yoktur; psikanaliz insan bilimlerininkiyle aynı yolu izleyerek, ama bakışlarını ters tarafa yönelmiş olarak, bilinç içeriklerinin eklemleştikleri veya daha doğrusu, insanın sonluluğunun üzerinde açık olarak kaldıkları momente -teorik olarak, insan hakkındaki hiçbir bilgi, alma verme terimleriyle hiçbir kavrayış buraya ulaşamaz- doğru yönelmektedir. Yani psikanaliz, bilinçsizliğin tersi yönde yol alarak, hep temsil edilebilirin alanında kalan insan bilimlerinin tersine, temsil yönündeki engelleri aşmak, onu sonluluk cephesine taşırmak ve böylece, kendi ölçülerini taşıyan işlevlerin kurallarla yüklü çatışmaların ve sistem oluşturan anlam vermelerin beklendiği yerde, burada sistem (yani anlam verme), kural (yani zıtlaşma), ölçüt (yani işlev) olabileceği çıplak gerçeğini ortaya çıkarmak üzere ilerlemektedir. Temsilin kendi kenarında, bir bakıma sonluluğun kapanmışlığına açık olarak, boşlukta kaldığı bu bölgede, hayatın işlevleri ve ölçütleriyle birlikte onlar aracılığıyla, ölümün dilsiz tekrarlanışının, çatışmalar ve kuralların. Arzunun çıplaklaşmış açıklığının, anlam vermeler ve sistemlerin aynı zamanda Yasa olan bir dilin içinde kurulduğu üç figür resmolmaktadır. Psikologların ve filozofların bütün bunlara ne ad verdikleri bilinmektedir: Freudcu mitoloji. Freud’un bu girişiminin onlara böyle gözükmesi gerekiyordu; temsil edilebilirin içine yerleşmiş bir bilgi için, bizatihi temsilin olabilirliğini dışa doğru sınırlandıran ve tanımlayan, ancak mitoloji olabilirdi. Fakat, psikanalizin hareketi yol alışı içinde izlendiğinde veya epistemolojik mekân bütün olarak kat edildiğinde, bu figürlerin -miyop bir bakış için hiç kuşkusuz hayali-, modern düşüncede çözümlendiği haliyle bizzat sonluluğun biçimleri oldukları iyice görülmektedir: ölüm, genel olarak bilginin ondan itibaren mümkün olduğu şey değil midir -öylesine ki, ölüm psikanaliz cephesinden, insanın varoluş tarzını sonluluğun içinde karakterize eden şu ampirikaşkın ikizlenme’nin biçimi olacaktır-? Arzu, düşüncenin göbeğinde hep düşünülmeden kalan şey değil midir? Ve psikanalizin konuşturmaya çalıştığı şu Yasa-Dil (hem söz hem de sözün sistemi), her anlam vermenin kökeni’ni onda, kendinden uzakta olarak aldığı, ama aynı zamanda geri dönüşü bizatihi çözümleme eylemi içinde vaat edilmiş şey değil midir? Ne bu ölümün ne bu Arzunun, ne de bu Yasanın, insanın ampirik alanını pozitifliği içinde kat eden bilginin içinde karşılaşamayacakları çok doğrudur; ama bunun nedeni, bunların insan hakkındaki bütün bilginin olabilirlik koşullarını işaret etmeleridir.

Ve tam da bu dil kendini çıplak halinde gösterdiğinde, ama aynı zamanda sanki büyük bir despotik ve boş sistemmişçesine, her anlam vermenin dışında saklandığında; Arzu, sanki kuralının katılığı bütün zıtlaşmaları törpülemişçesine, vahşi halde hüküm sürdüğünde; ölüm her psikolojik işleve egemen olduğunda ve onun üzerinde, onun tek ve tahripkâr ölçütü olarak tutunduğunda, işte bu durumda deliliği mevcut durumu içinde tanımaktayız; kendini modern deneye, gerçeği ve başka olma karakteri içindeymiş gibi sunduğu haliyle deliliği. Bilincimiz, bu ampirik, ama gene de deneyini yapabildiğimiz her şeye (ve içinde) yabancı olan bu figürde, artık XVI. yüzyılda olduğu gibi başka bir dünyanın izini bulmamaktadır; doğru yoldan sapmış aklın başıboş dolaşmasını fark etmemektedir; bize tehlikeli bir şekilde en yakın olanın zuhur ettiğini görmektedir -sanki, bizatihi varoluşumuzun oyuğunun profilinin aniden belirlenmesi gibi-, ondan itibaren olduğumuz şeyi olduğumuz ve düşündüğümüz ve bildiğimiz sonluluk, aynı anda hem hakiki hem de olanaksız olarak, düşünemeyeceğimiz düşünce, bilgimiz için nesne, ama ondan hep saklanan nesne olarak aniden karşımızdadır. Psikanaliz işte bu nedenden ötürü, bu en mükemmelinden delilikte -psikiyatrlar buna şizofreni adını vermektedirler- en içten, en yok edilemez azabını bulmaktadır: çünkü, psikanalizin olağan olarak belirsiz bir şekilde ilerlediği (ve bitmez tükenmez bir şekilde) sonluluk biçimleri, ona hastanın dili içinde iradi veya gayri iradi olarak sunulandan itibaren olmak üzere, bu deliliğin içinde tamamen aşikâr ve tamamen geri çekilmiş bir biçimde teslim olmaktadır. Böylece, psikanaliz aslında hiçbir şekilde ulaşamadığı bu aynı psikozlarla karşı karşıya kaldığında, “kendini burada tanımaktadır” (zaten bunlara aynı nedenden ötürü ulaşamamaktadır): tıpkı pzikoz, gaddar bir aydınlatmanın içinde, çözümlemenin yavaş yavaş yol almak zorunda olduğu şeyi sergiliyor ve ona çok uzak olmayan, ama çok da yakın olan bir tarz içinde veriyormuş gibi.

Fakat psikanalizin, insan bilimleri düzeni içindeki bütün genel bilgiyi mümkün kılan şeyle olan ilişkisinin bir sonucu daha vardır. Psikanaliz kendini saf spekülatif insan bilgisi veya genel insan teorisi olarak sergileyemez. Tüm temsil alanını kat edemez, onun sınırlarının çevresini dolaşmaya kalkışamaz, özenli gözlemlerden hareketle inşa edilmiş ampirik bir bilim biçimi içinde en temel olana yönelemez; bu delme hareketi ancak, yalnızca insana ilişkin olarak sahip olunan bilginin değil, aynı zamanda bizzat insanın da işin içine katıldığı bir uygulamanın içinde yapılabilir -onun ızdırabını işleyen şu ölümle, nesnesini kaybetmiş şu Arzuyla ve yasasının onunla, onun boyunca eklemleştiği şu dille birlikte insanın da-. Demek ki, her analitik bilgi kaçınılmaz olarak bir uygulamaya, biri diğerinin dilini dinleyen iki birey arasındaki ilişkinin şu gırtlaklanmasına bağlıdır; böylece kaybettiği nesnesine karşı olan arzusundan kurtararak (ona onu kaybettiğini duyurtarak) ve onu ölümün hep tekrarlanan komşuluğundan kurtararak (ona bir gün öleceğini duyurtarak) bu uygulamayı gerçekleştirmektedir, işte bu nedenden ötürü, psikanalize genel bir insan teorisinden veya bir antropolojiden daha yabancı bir şey olamaz.
Tıpkı psikanalizin bilinçsizlik boyutuna (insan bilimlerinin tüm alanını içten kaygılandıran şu kritik hareketlilik boyutuna) yerleşmesi gibi, etnoloji de tarihsellik boyutuna (insan bilimlerinin, kendi tarihleri tarafından hep dışa doğru tartışmalı hale getirilmelerine yol açan şu sürekli titreşim boyutuna) yerleşmektedir. Etnolojinin geleneksel olarak tarihsiz halklara ilişkin bilgi olması nedeniyle, tarihsellikle temel bir ilişkiye sahip olduğunu savunmak kuşkusuz güçtür; etnoloji her halü kârda, kültürün içinde (aynı anda hem sistematik seçim hem de belge yokluğu nedeniyle), olayların ardışıklığından çok yapının sabitelerini incelemektedir. Başka kültürel biçimler içinde eşzamanlı korelasyonları ortaya çıkarmak üzere, bizim kültürümüzün içinde düşünmeye çalıştığımız “kronolojik” söylemi, etnoloji askıya almaktadır. Fakat etnoloji, gene de belli bir konumdan, hem tarihselliğimizin, hem de bir etnolojinin nesnesini oluşturabilecek bütün insanların dahil edildikleri, tamamen kendine özgü bir olaydan itibaren mümkündür (tabii ki, kendi toplumumuzun etnolojisini de yapabiliriz): nitekim, etnoloji köklerini bizim kültürümüzün öz malı olan bir olabilirliğin, bundan da fazlası, diğer kültürlerle saf teori tarzı üzerinde bağ kurmasına olanak veren, her tarihle olan temel ilişkisinin içine salmaktadır. Batı’nın, kendi tarihi içinde oluşmuş olan ve diğer bütün toplumlarla, hatta tarihsel olarak içinde ortaya çıktığı şu toplumla bile sahip olabileceği ilişkiyi kuran bir ratio’su vardır. Bu tabii ki, sömürgecilik konumunun etnoloji açısından vazgeçilmez olduğu anlamına gelmemektedir: ne hipnoz ne de hastanın hekimin fantasmatik kişiliğine yabancılaşması psikanalizin kurucu unsurlarıdır; fakat tıpkı psikanalizin ancak kendine özgü bir ilişkinin sakin şiddetinin ve davet ettiği aktarımın içinde gelişebildiği gibi, etnoloji de, kendine özgü boyutları ancak Avrupa düşüncesinin tarihsel hükümranlığının -hep muhafaza edilen, ama hep aktüel olan- ve onu hem başka kültürlerle hem de kendiyle karşı karşıya getirebilen ilişkinin içinde edinebilmektedir.

Fakat bu ilişki (etnolojinin onu silmeye değil de, tersine, onun içine ebediyen yerleşerek, onu oymaya uğraşması ölçüsünde), etnolojiyi tarihselciliğin dairesel işleyişlerinin içine hapsetmemektedir; onu daha çok, onları doğuran hareketi tersine çevirerek, tehlikelerinden kurtulma konumuna yerleştirmektedir; nitekim, psikolojinin, sosyolojinin veya edebiyat ve efsane çözümlemelerinin ortaya çıkarabilecekleri halleriyle ampirik içerikleri, onları algılayan öznenin tarihsel pozitifliğine eklemek yerine, etnoloji her kültürün kendine özgü biçimlerini, onu diğerleriyle zıtlaştıran farklılıkları, kendini tanımladığı ve içinde kendi tutarlılığının üstüne kapandığı sınırları, üç büyük pozitifliğin (hayat, ihtiyaç ve emek, dil) her biriyle ilişki kurduğu boyutun içine yerleştirmektedir: etnoloji böylece, bir kültürün içinde, büyük biyolojik işlevlerin, tüm mübadele üretim ve tüketim biçimlerini mümkün veya zorunlu kılan kuralların, dilsel yapıların modeli çevresinde veya üzerinde düzenlenen sistemlerin tekdüze hale getirilmelerinin nasıl yapıldığını göstermektedir. Demek ki etnoloji, insan bilimlerinin şu biyolojiyle, şu iktisatla, şu filoloji ve lengüistikle (ki, bunların onların üzerine ne kadar yüksekten sarktıklarını gördük) eklemleştikleri bölgeye doğru ilerlemektedir: işte bu nedenden ötürü, her etnolojinin genel sorunu, doğa ile kültür arasındaki ilişkiler (süreklilik veya süreksizlik) sorunu olmaktadır. Fakat, bu sorgulama tarzında, tarihin sorunu tersine dönmüş olmaktadır: çünkü bu durumda, kullanılan simgesel sistemlere göre, hükmedilmiş kurallara göre, seçilmiş ve konulmuş işlevsel ölçütlere göre, her kültürün hangi cins tarihsel oluşa yatkın olduğunu belirlemek söz konusudur; etnoloji daha kökenden itibaren, her kültürde ortaya çıkabilecek tarihselik tarzını ve tarihin burada zorunlu olarak birikimli veya dairesel, ilerlemeli veya düzene sokucu titreşimlere tabi, kendiliğinden uyarlama yapabilir veya bunalımlara tabi olmasının nedenlerini yeniden kavramaya uğraşmaktadır. Ve böylece, çeşitli insan bilimlerinin içinde geçerlik kazandıkları ve belli bir kültüre, belli bir eşzamanlı alan üzerinde uygulanabildikleri bu tarihsel sapmanın temeli açığa çıkmış olmaktadır.
Etnoloji, tıpkı psikanaliz gibi, insan bilimlerinde ortaya çıkabileceği haliyle insanın kendini değil de, insan hakkındaki genel bir bilgiyi mümkün kılan bölgeyi sorgulamaktadır; tıpkı psikanaliz gibi, bu bilginin tüm alanını, onun sınırlarına ulaşmaya yönelen bir hareketin içinde kat etmektedir. Fakat psikanaliz, dilin ve analitik uygulamaların dip taraflarında, sonluluğun somut biçimlerini resmeden Arzu’yu, Yasa’yı, Ölüm’ü temsilin dış uçlarında keşfetmek üzere, aktarımın kendine özgü ilişkisinden yararlanmaktadır; etnoloji ise, Batı ratio’sunun diğer bütün kültürlerle kurduğu kendine özgü ilişkinin içine yerleşmektedir; ve buradan hareketle, insanların bir uygarlığın içinde kendilerine, hayatlarına, ihtiyaçlarına, dillerinin içine bırakılmış işaretlere ilişkin olarak edinebilecekleri temsillerin engelini aşmakta ve bu temsillerin arkasında, insanların hayat işlevlerini oradan itibaren yerine getirdikleri ama bu işlevlerin dolaysız baskısını, ihtiyaçlarını onların boyunca hissettikleri ve sürdürdükleri kuralları, her tür işaretin onlara onların zemini üzerinde verildiği sistemleri kendilerinden uzaklaştırdıkları ölçülerin ortaya çıktığını görmektedir. Etnoloji ile psikanalizin ayrıcalığı, derin akrabalıklarının ve simetrilerinin nedeni; öyleyse bütün bunları, bu iki disiplinin de derin esrarı delme konusunda sahip olabilecekleri bir kaygıda, insan doğasının en gizli parçasının esrarını delme konusunda sahip olabilecekleri bir kaygıda aramamak gerekir; gerçekte, onların söyleminin yüzeyinden yansıyan, bütün insan bilimlerinin tarihsel apriori’sidir. -Batı episteme’sinin içinde insanın profilini çizen ve onu mümkün bir bilgi için depolayan büyük aralıklar, izler, paylaşımlar- Demek ki, her ikisinin de bilinçsizlik bilimleri olması gerekliydi: bunun nedeni, insanda onun bilincinin altında yer alana ulaşmaları değil de pozitif bir bilginin insanın dışında, onun bilincine teslim olan veya kaçan şeyin bilinmesine izin veren şeye yönelmeleridir.

Belli sayıdaki belirleyici olguyu buradan hareketle anlamak mümkündür. Ve ilk sırada şu: psikanaliz ve etnolojinin, diğerlerine nazaran pek o kadar insan bilimi olmamaları, ama insan bilimlerinin tüm alanını kat etmeleri, ama bu alanın tümünü yüzeyinde harekete geçirmeleri, her yerde kendi şifre çözme ve yorumlama yöntemlerini önerebilmeleri olgusu. Hiçbir insan bilimi onlardan sıyrıldığından, onların keşfedebildiklerinden bağımsız hale geldiğinden, şu veya bu şekilde onlara ilişkin olmaktan çıktığından emin olamaz. Fakat bu iki disiplinin gelişmelerin şöylesine bir kendine özgü yanı bulunmaktadır: istedikleri kadar şu adeta evrensel “kapsam”a sahip olsunlar, bu yüzden genel bir insan kavramına yaklaşmış olmamaktadırlar: insanda spesifik, indirgenemez, deneye teslim edildiği her yerde tekdüze olarak geçerli olarak bulunabilecek şeyleri kuşatmaya hiçbir zaman yönelmemektedirler. Bu “psikanalitik antropoloji” fikri, etnoloji tarafından ihya edilmiş bir “insan doğası” fikri, olmayacak duaya amin demekten başka bir şey değildir. Bu iki disiplin insan kavramından vazgeçebilir olarak kalmamakta, aynı zamanda ondan geçememektedirler; çünkü her zaman insanın dış sınırlarını meydana getiren şeylere hitap etmektedirler. Levi-Strauss’un etnoloji için söylediğini, her ikisi için birden söylemek mümkündür: bunlar insanın birliğini bozarlar. Onu daha iyi ve daha saf bir biçimde ve özgürleşmiş olarak yeniden bulmak üzere değil de, onun pozitifliğini harekete geçirene doğru geri gitmelerinden ötürü. Psikanaliz ve etnoloji, “insan bilimleri”ne nazaran daha çok “karşıt bilimler”dir; bu onların, diğerlerinden daha az “rasyonel” veya “objektif” oldukları değil de akıntıya karşı yüzdükleri, diğerlerini epistemolojik kaidelerine geri götürdükleri ve pozitifliğini insan bilimlerinin içinde kuran ve yeniden kuran şu insanı “çözmeye” ara verdikleridir. Nihayet, psikanaliz ve etnolojinin birbirlerinin karşısında, temel bir korelasyonun içinde kurulmuş oldukları anlaşılmaktadır: Totem ve Tabu’ dan bu yana, ortak olacakları bir alanın ihdas edilmesi, birinden diğerine kopukluk olmadan gidebilecek bir söylemin olabilirliği, bireylerin tarihinin kültürlerin bilinçsizlik cephesiyle ve kültürlerin tarihselliğinin bireylerin bilinçsizlik cephesiyle çifte eklemleşmesi, hiç kuşkusuz insana ilişkin olarak ortaya konulabilecek en genel sorunları aşmaktadır.

Şimdiye kadar öyle yapıldığı üzere, önce kendini tarihsiz toplumların incelenmesiyle tanımlamak yerine, nesnesini bilinçli olarak, belli bir kültürün sistemini karakterize eden bilinçsiz süreçler cephesinde arayacak bir etnolojinin prestij ve önemini tahmin etmek mümkündür; bu etnoloji böylece, genelde her etnolojinin kurucu unsuru olan tarihsellik ilişkisini, psikanalizin hep içinde seferber olduğu boyutta iletecektir. Bunu yaparken, bir toplumun mekanizmalarını ve biçimlerini ortaklaşa fantazmaların basınç ve baskılarıyla birleştirmeyecek, böylece çözümlemenin bireyler düzeyinde keşfedebileceklerini daha büyük bir ölçekte yeniden bulmuş olmayacaktır; efsanevi söylemleri anlamlı kılan, ihtiyaçlara hükmeden kurallara tutarlıklarını ve gerekirliklerini veren, hayat ölçütlerini doğada olduğundan farklı bir şekilde yalnızca saf biyolojik işlevler üzerinde temellendiren biçimsel yapılar bütününü, bilinçsizlikler sistemi olarak tanımlayacaktır. Bir etnolojinin boyutuna kendi cephesinde, bir “kültürel psikoloji”nin ihdas edilmesiyle değil de bireyler düzeyinde dışa vurulan olguların sosyolojik olarak açıklanmasıyla değil de; bilinçsizliğinde sahip olduğu -veya daha doğrusu, onun da bizzat öyle olduğu- biçimsel yapıların keşfi yoluyla ulaşacaktır. Etnoloji ve psikanaliz bu sayede, çakışmayacaklar, hatta belki de birbirlerine kavuşmayacaklar, ama farklı yönlerdeki iki çizgi gibi kesişeceklerdir. biri, işaret edilenin nevrozla bitişmesinden, nevrozun işaret eden (anlam veren) sistem içinde kendini orada dışa vurduğu boşluğa doğru diğeri, çok sayıdaki işaret edilenin (örneğin, mitolojilerde) benzeşmelerinden, biçimsel dönüşümleri, anlatıların çeşitliliğini serbest bırakacak olan bir yapının birliğine doğru gitmektedir. Demek ki, psikanaliz ve etnoloji, çoğu zaman öyle olduğuna inanıldığı gibi, birey ile toplum arasındaki ilişkiler düzeyinde eklemleşmeyeceklerdir; bu iki bilgi biçiminin fazla yakın olmalarının nedeni, bireyin kendi grubuna mensup olması değildir, bir kültürün kendini bireyde az çok sapan bir şekilde yansıtması ve ifade etmesi değildir. Gerçeği söylemek gerekirse, bu ikisinin ancak tek bir ortak noktası vardır, ama bu esaslı ve kaçınılmaz niteliktedir: burası dikaçıyla kesiştikleri noktadır; çünkü bireyin emsalsiz deneyinin onun aracılığıyla oluştuğu anlam veren sistem, bir kültürün anlam vermelerinin ondan itibaren kuruldukları biçimsel sisteme diktir: bireysel deneyin kendine özgü yapısı, toplum sistemlerinin içinde her ân belli sayıda mümkün tercih bulmaktadır (ve dışta bırakılan olabilirlikler); bunun tersine toplumsal yapılar, onların tercih noktalarının her birinde, belli sayıda mümkün birey bulmaktadırlar (ve mümkün olmayan başka bireyler) -tıpkı dilin içinde, çizgisel yapının belli bir anda birçok kelime ve birçok fonem arasında tercih yapılmasını (ama diğer hepsinin dışta bırakılmasını) her zaman mümkün kılması gibi-.
Böylece, bu şekilde kavranan etnoloji ve psikanalize biçimsel modellerini verecek olan saf bir dil teorisi teması kapanmaktadır. Bu şekilde, yalnızca kendi güzergâhının içinde, insan bilimlerini onları sınırlandıran pozitifliklerle birleştiren şu etnoloji boyutunu olduğu kadar, insan bilgisini onu kuran sonlulukla birleştiren şu psikanaliz boyutunu da kapsayabilen bir disiplin olacaktır. Lengüistikle, tamamen insana dışsal pozitiflikler düzeni içinde kurulmuş (çünkü saf dil söz konusudur) olan ve insan bilimlerinin bütün alanını kat ederken sonluluk sorusuna ulaşacak (çünkü düşünce ancak dil boyunca ve onun içinde düşünebilir: böylece dil kendinde, başat olarak değere sahip bir pozitifliktir) bir bilime sahip olunacaktır. Etnolojinin ve psikanalizin üzerinde, daha da kesin olarak, onlarla suç ortaklığı içinde olan üçüncü bir “karşıt bilim”, insan bilimlerinin tüm oluşmuş alanını kat etmek, canlandırmak, kaygılandırmak üzere gelecek ve onu hem pozitiflikler, hem de sonluluk cephesinden dışa taşırarak, onun en genel karşıtını meydana getirecektir. Tıpkı diğer iki karşıt bilim gibi, insan bilimlerinin sınır-biçimlerini aşama aşama yol alan bir tarz içinde ortaya çıkaracaktır; tıpkı bu ikisi gibi, deneyini, insan hakkındaki bilginin bilinçsizlik ve tarihsellik cinsleri altında, onları mümkün kılanlarla olan ilişkisi içinde işlediği şu aydınlatılmış ve tehlikeli bölgelerin içine yerleştirecektir. Bu üçü bir arada bizzat insanın tanınmasına izin vermiş olan şeyi “sergileyerek” tehlikeye sokmaktadırlar. Böylece, insanın kaderi gözlerimizin önünde dokunmaktadır, ama bu tersine olmaktadır; bu garip mekiklerin üzerinde, doğumunun biçimlerine, onu mümkün kılmış olan vatana geri götürülmektedir. Fakat, bu onu sonuna taşımanın bir biçimi değil midir? Çünkü dil, insanın kendinden, psikanaliz ve etnolojiden daha fazla söz etmemektedir.

Belki de, lengüistiğin bu rolü oynarken, XIX. yüzyılda ve XX. yüzyılın başında insan bilimleri, biyoloji ve iktisattan alınma kavramlar altında birleştirilmek istendiğinde biyoloji ile iktisata ait olmuş olan işlevleri yeniden ele almaktan başka bir şey yapmıyordu. Fakat lengüistiğin daha temel bir rol oynamış olma olasılığı vardır. Ve birçok nedenden ötürü. Öncelikle çünkü, bizzat içeriklerin yapılanmasına izin vermektedir -en azından, bunu mümkün kılmaya uğraşmaktadır-; demek ki, başka alanlarda kazanılmış bilgilerin teorik olarak yeniden ele alınması, olguların zaten gerçekleştirilmiş bir okunuşunun yorumu değildir; insan bilimlerinde gözlenen olguların “lengüistik bir versiyonu”nu sunmamaktadır, birincil bir şifre çözmenin ilkesidir; onunla donanmış bir bakış altında, şeyler varoluşa, ancak anlamı veren bir sistemin unsurlarını oluşturabildikleri ölçüde ulaşabilmektedirler. Lengüistik çözümleme, bir açıklamadan çok, bir algılamadır: yani bizzat kendi nesnesinin kurucu unsurudur. Üstelik yapının (bir unsurlar bütünü içinde sabit ilişki olarak) bu su yüzüne çıkışıyla, insan bilimlerinin matematikle olan ilişkisi tamamen yeni bir boyut üzerinde tekrar başlamıştır; artık söz konusu olan sonuçların miktarsal hale getirilebilip getirilemeyeceğinin veya insan davranışlarının ölçülebilir bir olasılık sahasına girmeye yatkın olup olmadıklarının bilinmesi değildir; ortaya çıkan soru, yapı kavramının kelime oyunu yapmadan kullanılıp kullanılamayacağı veya en azından, matematikte ve insan bilimlerinde söz edilenin aynı yapı olup olmadığıdır: meşru kılınmış bir biçimselleştirmenin olabilirlikleri ve haklan, koşulları ve sınırları bilinmek istenirse, merkezi bir soru; insan bilimlerinin, biçimsel ve apriori disiplinler ekseniyle olan ilişkisi -şimdiye kadar ve ölçme haklıya özdeşleştirilmeye çalışıldığı sürece esas olmayan ilişki-, canlanmakta ve şimdi insan bilimleri mekânı içinde aynı zamanda, bu bilimlerin dilin ampirik pozitifliği ve sonluluğun analitiği ile olan ilişkileri de ortaya çıktığı için, herhalde daha temel hale gelmektedir; insan bilimlerine özgü hacmi tanımayan üç eksen, böylece görülebilir ve sorduğu sorularla adeta eşanlı hale gelmektedir. Nihayet, lengüistiğin ve insana ilişkin bilgiye uygulanmasının önemi, kültürümüzün temel sorunlarına ne kadar bağlı olduğunu daha önce gördüğümüz, dilin varlığı sorunun, esrarlı ısrarı içinde ortaya çıkartmaktadır. Lengüistik kategorilerin giderek yaygınlaşan kullanımının daha da ağırlaştırdığı sorun, çünkü bundan sonra, aslında kendinde ne söz, ne de söylem olan şeyi böylesine yapılandırmak ve bilginin saf biçimleriyle eklemleşmek için dilin ne olması gerektiğini sormak gerekmektedir. Nietzsche’nin “Kim konuşuyor?” diye sorduğunda ve Mallarme’nin de buna, “Kelimenin kendisi” cevabını verdiğinde işaret ettikleri bu yere, çok daha uzun ve çok daha belirsiz bir yoldan, yeniden varılmış olunmaktadır. Dilin varlığı içinde ne olduğu konusundaki sorgulama, bir kez daha emir kipinin tonuna bürünmektedir.

Dil sorusunun çok güçlü bir üst belirlenmeyle birlikte yeniden zuhur ettiği ve insan figürünü her bir yandan kuşatıyora benzediği (tam da, eskiden klasik Söylem’in yerini almış olan figür) bu noktada, çağdaş kültür şimdiki zamanının ve belki de geleceğinin büyük bir bölümü itibariyle iş başındadır. Bir yanda, şimdiye kadar ampirik alanlara çok uzakmışa benzeyen sorular, aniden bu alanların çok yakınındaymış gibi gözükmektedirler: bu sorular, düşüncenin ve bilginin genel bir biçimselleştirilmesinin sorularıdır; ve bunların yalnızca mantık ile matematik arasındaki ilişkiye adanmış olduklarının düşünüldüğü sırada eski ampirik aklın biçimsel dillerin oluşturulması yoluyla arındırılması ve matematik aprioriden hareketle ikinci bir saf aklın eleştirisinin icra edilmesi olabilirliğine ve aynı zamanda görevine doğru atılmaktadırlar. Ancak, kültürümüzün öteki ucunda, dil sorusu onu sormaktan hiç vazgeçmeyen, ama kendi kendine ilk kez soran şu söz biçimine emanet edilmiştir. Günümüz edebiyatının dilin varlığından büyülenmesi, ne bir amacın işareti ne de bir köktenleşmenin kanıtıdır: gerekirliğinin köklerini, bilgimizin ve düşüncemizin tüm dokusunun resmolduğu geniş bir dış biçimin içine salan bir olgudur. Fakat, biçimsel diller sorusu, pozitif içeriklerin yapılandırılmasının olanaklılığını veya olanaksızlığını gündeme getiriyorsa dile adanmış bir edebiyat da, sonluluğun temel biçimlerini ampirik canlılıkların içinde gündeme getirmektedir. Dil olarak hissedilen ve kat edilen dilin içinden, en uç noktalarına yönelmiş olabilirliklerinin işleyişinin içinden kendini haber veren şey, insanın “sonlu” olduğu ve mümkün her sözün zirvesine ulaştığında kendi kendinin kalbine değil de, onu sınırlandırmanın kenarına vardığıdır; ölümün kol gezdiği, düşüncenin söndüğü, köken vaadinin belirsiz şekilde geri çekildiği şu bölgede. Edebiyatın bu yeni varlık tarzının, tam da Artaud’nunkiler veya Roussel’inkiler gibi eserlerde -ve onlar gibi adamlar tarafından- ifşa edilmesi gerekiyordu; Artaud’da söylem olarak reddedilen ve çarpmanın plastik şiddeti içinde yeniden ele alınan dil, çığlığa, işkence görmüş bedene, düşüncenin maddiliğine, tene geri gönderilmiştir; Roussel’de sistematik olarak yönetilen bir rastlantı tarafından toz haline getirilen dil, ölümün tekrarlanmasını ve ikizlenen kökenlerin esrarını sonsuza kadar anlatmaktadır. Ve sanki, sonluluğun biçimlerinin dil içindeki bu sınanmasına dayanılamazmış gibi veya bu sınama yetersizmiş gibi (belki de bizzat bu yetersizliği dayanılmazdır), kendini deliliğin içinde dışa vurmuştur -sonluluğun biçimi, kendini böylece dilin içinde sunmaktadır (onda ifşa edilen şey olarak), ama aynı zamanda ondan önce, onun ötesinde, dilin serbest kalabildiği şu biçimci olmayan, dilsiz, anlamı olmayan bölgede de-. Ve edebiyat, bu şekilde açığa çıkarılmış olan bu mekânın içinde, önce sürrealizmle (ama oldukça gizlenmiş bir biçimde) sonra giderek saflaşan bir şekilde olmak üzere, Kaf- ka, Bataille, Blanchot ile birlikte, kendini deney olarak sunmuştur. ölüm deneyi olarak (ve ölüm unsuru içinde), düşünülemez düşünce deneyi olarak (ve onun ulaşılamaz mevcudiyetinin içinde), tekrar deneyi olarak (hep dilin en yakınında ve hep en uzağında olan kökensel masumiyet deneyi); sonluluk deneyi olarak (bu sonluluğun açıklığına ve zorlamasına yakalanmış olarak).

Dilin bu “geri dönüş”ünün, bizim kültürümüzde ani bir giriş değerine sahip olmadığı görülmektedir; uzun zamandan beri gömülü kalmış olan bir aşikârlığın fışkırmak keşfi değildir; düşüncenin, kendini onun aracılığıyla her içerikten azat ettiği hareketin içinde kendi üzerine kapanmasının damgası, ne de sonunda çırılçıplak kalmış dil olma olgusundan başka bir şeyden söz etmemek üzere söyleyeceklerinden azat olan edebiyatın bir kendini beğenmişliği değildir. Fiili durumda, Batı kültürünün bir kıvrımının, XIX. yüzyılın başında kendi kendine yüklediği bir zorun- luk gereği açılması söz konusudur. Deneyimizin “Biçimcilik” adı verilebilecek bu genel göstergesinde, içeriklerin tamlığını yeniden kavramaktan aciz kalan düşüncenin bir kurumasının, nadirleşmesinin işaretini görmek hata olacaktır; onu daha işin başında yeni bir düşüncenin ve yeni bir bilginin ufkuna yerleştirmek de aynı derecede hata olacaktır. Bu çağdaş deney olabilirliğini, modern episteme’nin çok sıkı, çok tutarlı amacının içinde bulmuştur; onu bizzat kendi mantığıyla harekete geçiren, tepeden tırnağa oluşturan ve var olmamasını olanaksız hale getiren, modern episteme’dir. Ricardo, Cuvier ve Bopp’un döneminde cereyan eden şey, iktisatla, biyolojiyle ve filolojiyle birlikte ihdas edilen şu bilgi biçimi, Kantçı eleştirinin felsefenin görevi olduğuna hükmettiği sonluluk düşüncesi; bütün bunlar hâlâ bizim düşüncemizin dolaysız mekânını meydana getirmektedirler. Bu mekânda düşünüyoruz.

Ve fakat, tamamlanış ve son izlenimi, düşüncemizi taşıyan, harekete geçiren ve belki de onu vaatlerinin kolaylığıyla uyutan ve ancak çok ince bir çizgi halindeki bir ışığının ufukta belirdiğinden kuşku duyulan yeni bir şeyin başlamakta olduğuna bizi inandıran sağır bir duygu; belki de bu duygu ve bu izlenim çok da temelsiz değildir. XIX. yüzyılın başından beri var oldukları, kendilerini yeniden formüle etmeye ara vermedikleri söylenecektir; Hölderlin’in, Hegel’in, Feuerbach’ın ve Marx’ın, bir kültürün sona ermekte olduğundan ve belki de aşılamaz olmayan bir uzaklığın dibinden bir başkasının yaklaşmakta olduğundan çoktan emin oldukları söylenecektir -bir şafak haznesi içinde, öğlenin parlaklığının içinde veya sona ermekte olan günün uyumsuzluğunun içinde-. Fakat bugün vaatlerinden kuşku duyduğumuz, tehlikelerini kabul ettiğimiz bu yakın ve bu tehlikeli kaçınılmazlık, kuşkusuz aynı cinsten değildir. Bu ilanın düşünceye eklediği şey, tanrıların yüz çevirdikleri veya yok oldukları bu dünyada insan için istikrarlı bir ikametin sağlanmasıydı. Günümüzde -ve Nietzsche, bükülme noktasını hâlâ uzaktan işaret etmektedir- ileri sürülen pek o kadar da Tanrının mevcut olmaması veya ölümü değil de, insanın sonudur (şu ince, şu fark edilemez kayma, özdeşlik biçimindeki şu geri çekilme, insanın sonluluğunu onun sonu haline getirmektedirler); bu durumda, Tanrının ölümü ile sonuncu insanın birbirlerine bağlı oldukları keşfedilmektedir: Tanrıyı öldürdüğünü ilan eden, böylece dilini, düşüncesini, gülüşünü artık ölmüş olan Tanrının mekânına yerleştiren, ama kendini aynı zamanda Tanrıyı öldüren olarak ve varoluşu, bu cinayetin özgürlüğünü ve iradesini kapsayan kişi olarak sunan, sonuncu insan değil midir? Böylece sonuncu insan, Tanrının ölümünden hem daha yaşlı hem de daha gençtir; Tanrıyı öldürdüğü için, kendi sonluluğuna kendi karşılık vermek zorundadır; fakat Tanrının ölümünün içinde konuştuğu, düşündüğü ve var olduğu için, cinayeti de ölmeye adamıştır; yeni Tanrılar, aynıları, daha şimdiden gelerek Okyanusu kabartmaya başlamışlardır; veya daha doğrusu, bu ölümün izinde ve onunla olan derin bir korelasyona göre Nietzsche’nin ilan ettiği şey, katilinin sonudur; insanın çehresinin gülüşü içinde paramparça olması ve maskelerin geri dönüşüdür; tarafından taşındığını hissettiği ve baskısının bizzat şeylerin varlığının içinde bulunduğundan şüphelendiği zamanın derin akışının dağılmasıdır; Aynı’nın Geri dönüşüyle insanın mutlak dağılmasının özdeşliğidir. Tüm XIX. yüzyıl boyunca, felsefenin sonu ve yakında gelecek bir kültür konusundaki vaat, hiç kuşkusuz sonluluk düşüncesi ve insanın bilginin içinde ortaya çıkışıyla bir ve aynı şey olmaktaydı; felsefenin günümüzde hep ve hâlâ bitmekte olması olgusu ve dil sorusunun herhalde onun içinde, ama bundan da fazlası, onun dışında ve ona karşı edebiyatın içinde ve biçimsel düşüncenin içinde soruluyor olması, kuşkusuz insanın yok olmakta olduğunu kanıtlamaktadır.

Bunun nedeni, modern episteme’nin -XVIII. yüzyılın sonunda oluşan ve hâlâ bilgimize pozitif zemin olarak hizmet edeni, insanın kendine özgü varoluş tarzını ve onu ampirik olarak tanımanın olabilirliğini meydana getireni- tümünün Söylem’in ve tekdüze hükümranlığının yok olmasına, dilin nesnellik cephesine kaymasına ve çok kereler yeniden ortaya çıkmasına bağlı olmasıydı. Eğer bu aynı dil, bugün düşünmek zorunda olduğumuz, ama henüz başaramadığımız bir birlik içinde, giderek artan bir ısrarla zuhur ediyorsa, bu bütün bu dış biçimin şimdi devrileceğinin ve dilin varlığı ufkumuzda giderek daha parlak hale geldikçe, insanın yok olacağının işareti değil midir? İnsan, dil dağılmaya adandığı zaman oluştuğundan, dil tekrar bir araya geldiğinde dağılacak değil midir? Ve eğer bu doğru olsaydı, şu anki deneyi, dil biçimlerinin insan düzlemindeki bir uygulanması olarak yorumlamak bir hata -derin bir hata, çünkü şimdi ne düşünülmesinin gerektiğini bizden saklayacaktır- olmayacak mıdır? İnsanı düşünmekten vazgeçmek veya daha kesin olmak üzere, insanın bu dağılımını —ve bütün insan bilimlerinin olabilirliğinin zeminini-, bizim dil kaygımızla olan korelasyonu içinde daha yakından düşünmek gerekmeyecek midir? Dil yeniden orada olduğunda, insanın eskiden onu söylemin emredici birliğinin orada tuttuğu şu sakin var olmamaya geri döneceğini kabul etmek gerekmez mi? insan, dilin iki varoluş tarzının arasında bir figür idi; veya daha doğrusu, dilin temsilin içine yerleştikten sonra ve onun içinde erimiş gibi olduktan sonra, ondan ancak parçalanarak kurtulabildiği zamanın içinde oluşabilmiştir: insan kendi biçimini, parçalar halindeki bir dilin aralıklarında meydana getirmiştir. Tabii ki bunlar iddialar olmayıp, en fazlasından cevaplandırılmaları mümkün olmayan sorulardır; yalnızca onları sorabilme olabilirliğinin kuşkusuz gelecekte ortaya çıkacak bir düşünceye açıldığını bilerek, onları kendilerini ortaya koydukları yerde boşlukta bırakmak gerekmektedir.

Michel Foucault
Kelimeler ve Şeyler
Fransızca Aslından Çeviren: Mehmet Ali Kılıçbay
İMGE kitabevi

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”