Psikiyatr Agâh Aydın: ‘Toplum değil, sistem hasta’

agah aydınRoboski, Soma, Suruç, Ankara katliamı ve şimdi de doğudaki savaş ortamı… Göçmen dramı, IŞİD barbarlığı… Her gün ölüm haberleri alıyoruz. Henüz nedenini sorgulayamadan yenileri ekleniyor öldürülenler arasına. Nasıl baş edeceğiz? Üst üste gelen felaketlerin ardından yaşamımıza nasıl geri döneceğiz? Acaba toplumlar da hasta olur mu? Büyük toplumsal yıkımlar, toplumlarda nasıl bir ruh hali yaratır?
Psikiyatri uzmanı Dr. Agâh Aydın ile birlikte bu sorulara cevap aradık.

“Toplumun değil, sistemin, politikaların hasta” olduğunu söyleyen Agâh Aydın, barışın nasıl gelebileceğini ise şu sözlerle anlatıyor:
“Savaşta da, barışta da belirleyici olan tanıklardır. Her savaş, kahramanların savaş suçlusu olduğu anlaşıldığında, tanıkların kötü tanıklıklarından dolayı utanç duyup özür dileyerek affedilmeyi beklemeye başladıklarında biter, böylece yas süreci de tamamlanmış olur.”

Böyle ardı ardına gelen katliamlar, toplumlarda nasıl bir ruh hali yaratır?
İnsan yavrusunun bedenindeki düzensizlik ve dışarıdaki karmaşa imge dünyasını o denli ürkütücü kılar ki ilk 18 ayda kendi ayna imgesini, diğer deyişle bir başkasının özellikle de annenin (öteki’nin, bakım verenin) bedeniyle özdeşleşerek bedenini, yani bir anlamda beden dolayımıyla kendini, kimliğini inşa eder. Bu imgesel beden, özdeşim yoluyla edinilen başkasının bedenidir. Özdeşleşme dediğimiz şey başkasıyladır ve aslında bir çeşit yabancılaşmadır. Bir yanıyla başkası olmaya çalışan, başkası üzerinden kurulan tek hayvandır insan. Bu sahte beden imgesi bile bebeğin parçalanmış kendilik algısından kaçabileceği bir bütünlük yanılsaması edinmesini sağlar. Çocukların sabit bir nesneye, tutulacak bir ele, sığınılacak bir limana ya da sarılmaya, hep kurtaran, kurtaracak olan kahramanlara, vaatlere, mutlu sonla biten masallara o kadar çok ihtiyaçları vardır ki yaşamlarının geri kalanında bu elleri, limanları, kucakları ve dahası bu kurtuluş masallarını ve masalcıları hiç mi hiç unutmazlar.

Lacan’a göre ego, kişiyi, “gerçek”in şiddetli korkularından koruyan bir suret olarak imge ve sözcüklerden kurulan bir kimliktir ve ego, baştan itibaren bölünmüş olduğu için, insanlar kendilerini kendi dışlarında ararlar. Rimbaund’nun deyimiyle söyleyecek olursak “ben ötekidir”.

İşte bu nedenle tanık olunan her ölüm, her katliam, her kayıp tek tek her insanın kendi benliğinde, bütünlüğünde de bir boşluk oluşturur. Farkında olarak ya da olamayarak bir yas hali, boşluk hissi tüm toplumu kuşatmış olur.

Katliam/katliamlar sonrası hissettiğimiz bu yas duygusuyla nasıl baş edilir?
Toplumun her üyesi, özellikle de savaşların katliamların asıl mağdurları, kayıplarıyla yüzleşip hesaplaşmadan bu boşluk duygusundan kurtulmak, uzlaşmak ya da toplumsal barışı sağlamak mümkün değildir. Toplumsal yas ya da toplumsal bellek çalışması da diyebileceğimiz bu süreç geçmişe, yaşadığı travmaya saplanıp kalmış mağdurun hikâyesini istediği gibi kuracağı, diğerlerinin de onu yönsüz, yargısız, baskısız dinleyebileceği, okuyabileceği demokratik bir ortamı gerektirir. Saldırganı bağışlayıp bağışlamama tercihini yapma hakkının toplum tarafından mağdura verilmesi ilk aşamadır. İkinci olarak, saldırganın bağımsız mahkemelerce yargılanıp cezalandırılmasıdır.

Yas “doğru tanıklık” yapabilecek tanıklarla mümkündür. Hem savaş, hem de savaşın bitmesi, yaralarının sarılması, barışın sürekliliği “doğru tanıklık”ı zorunlu hale getirmektedir. Yani savaşta da, barışta da belirleyici olan tanıklardır. Her savaş, kahramanların savaş suçlusu olduğu anlaşıldığında, tanıkların kötü tanıklıklarından dolayı utanç duyup özür dileyerek affedilmeyi beklemeye başladıklarında biter, böylece yas süreci de tamamlanmış olur.

Yas duygusu, bir yandan da düşmanca tepkileri tetikliyor mu acaba? “Öteki” olarak görüleni daha çok düşmanlaştırır mı toplumsal yas?
İnsan yavrusunun insanlaşma sürecinin en başından itibaren düşündüğümüzde, bebek için öylesine zor ve karmaşa içindedir ki bu dünya, bunaltıyla başa çıkabilmek için çocuk, süt veren memenin tarafında konuşlanmış “tamamen iyi olan” bizimkiler ve istediğimizde gelmeyen, kaçan, sütünü esirgeyenler yani “tamamen kötü olan” onlar diye ikiye böler nesneleri ve rahatlar. Hem çocuklarda hem de yaşam koşulları çok ağırlaştığında, sıkıntılı zamanlarda duygusal ve bilişsel olarak hayatla başa çıkmakda zorlanan kimi kişilerde ve sınırda kişilik örgütlenmesi olan yetişkinlerde nesneler iyi ve kötü diye, biz ve onlar diye ikiye bölünür.

Hayatın anlamı konusundaki şüphelerini bir türlü yenemeyen, bunaltısı ile başa çıkamayan “büyük insanlık”, her seferinde en başa dönüp kolaylıkla hükmedebileceği, üstünde etkili olabileceği hemcinslerini iyiler ve kötüler diye ikiye böldü ve kötüleri yok etmek için savaşmaya ve kendini yiyip bitirmeye devam etti. Tıpkı yaşamı üzerinde söz sahibi olamayınca üstünde etkili olabileceği tek şey olan bedenine yönelip onunla uğraşan, zayıflayarak kendini öldüren ve bir şekilde kontrol etme dürtüsünü tatmin edip eksiklik duygusundan kurtulmaya çalışan anorektik bir insan gibi.

Çocuklar beden bütünlüklerini kaybetme, parçalanma korkusunu yenebilmek için erişkinliklerinde de biteviye tekrar ederler senaryolarını ve hep aynı adamlar, hep aynı kadınlar, hep aynı aşklar, hep aynı kötüler, hep aynı masallarda ısrar ederler! Mesele bir “kötü nesne” yaratılabilmesinden ibarettir esasında. Çünkü korku yerine bunaltı yaşaması içinde yaşadığı karmaşanın failinin bilinmezliğinden kaynaklanır. Bir kötü “nesne” yarattığında da korkusunu öfkeye dönüştürebilir, çünkü korkunun kaynağı ve öfkesinin hedef tahtası bulunmuştur. İdeolojiler de tam da bu nedenle vardır, kimlik bütünlüğünü koruyabilmek, bir bütünlük hissi oluşturabilmek için.

İdeolojik önyargı, kişiliğin tamamen kapanması imkânsız yarıklarını yamamakta kullanıldığı için, aksi kanıtlandığında bile değiştirilmesi zordur. Bu ön yargılardan kurtulmak ise kendinin pür iyi, ötekilerin pür kötü olmadığının, insanın iyi ve kötü yanlardan, eylemlerden oluştuğunu kabullenmekten, kendindeki kötüye katlanabilmekten, ötekindeki iyiyi görebilmekten geçer.

Son toplamda iyi tanıklık ancak kendini bilmekle, kendi eksikliğinin yarattığı kırgınlıklarla baş edebilenlerin yapabileceği bir iştir. İnsanlar öldürülürken onlar için kaygılanmayan, kötü tanıklık yapan herkesin; “içindeki kötü”yü tanımadığına, rahatına düşkün biri olduğuna, bildiğini bilmeyen biri olduğuna emin olabiliriz. Huzursuz olmayı göze alabilen biri barışabilir sadece! Barış “iyi”deki kötü, “kötü”deki iyiyi görebilmektir ve huzursuz edicidir!

Üst üste gelen bu felaket haberlerinin ardından yaşamımıza nasıl geri döneceğiz?
Bunun bir tek yolu var o da; toplumsal bellek çalışmasının, yas işinin az önce anlattığım gibi tamamlanmasıyla mümkündür. Yoksa saldırganın travmatik imgesine saplanıp geçmişte kalırız, zamanın ileriye doğru akabilmesi için hem toplumsal hem de bireysel anlamda yas sürecinin her aşamasının tamamlanması gerekir.

Toplumlar da hasta olur mu; hastalanırsa bu nasıl tedavi edilir? Toplumsal cinnet nedir, o eşiğe kaç kaldı?
Toplum değil sistem, biz değil bizi bu hale getirenler, politikalar hasta! Çağ insanının en temel sorunu yalnızlaşma ve yaşadığı topluma yabancılaşmasıdır ki bu ruh halinin en önemli nedeni de liberal ekonomilerdir. Yalnızlaşma ve yabancılaşma ile başa çıkabilmenin bir tek yolu vardır o da ötekilerin acısına tanıklık edebilmek, insanlarla bir arada olabilmektir. Aksi halde toplumsal bağların zayıfladığı, boşluk ve depresyonla boğuşan insanların çoğaldığı bir dünyada yaşamamız kaçınılmazdır. Çünkü insan sadece grup bağlamında var olabilen, bir başkası dolayımıyla özneleşen, bütünlük kazanabilen bir varlıktır. Ötekilerin kaybı bizim de benliğimizin bir parçasının kaybolması demektir aslında.

Gezi’den bu yana birçok katliama tanıklık ettik. Failler apaçık ortada çoğu kere, ama hukuksuzluk ve adaletsizlik kol geziyor. Bugün basın susturulmuş durumda; gazeteciler hapiste… Adalete olan inanç, güven yerle yeksan. Bir toplumda adalete olan güvenin sarsılması nelere yol açar? Güvenin tekrar sağlanması mümkün olabilir mi?
İnsan, insan olmadan, ona dokunmadan, onu duymadan insanlaşamaz! İnsanın insana kavuşabildiği mekânlar; parklardır, sokaklardır, kent meydanlarıdır, internettir… Gezi bu bağlamda toplumun en önemli “iyileşme” reflekslerinden biridir bana göre. Aslında toplumun meydanlarda bir arada olmak zorunluluğunun bir göstereni olarak internetin de ne kadar önemli olduğunun ortaya çıktığı bir süreçtir. İnternet büyük bir meydandır ve diğer tüm meydanlar gibi insanın insan olması için ötekine dokunabileceği en gerçek mekânlardan biridir. İnsanı ahlâk sahibi yapan öteki insanlarla olan ilişkisidir. İnternet ve kent meydanları bu ilişkinin en yoğun yaşandığı alanlardan biridir. Öteki insanlarla temas etmeyen insan yozlaşır, “sapık”, “sapkın” olur. Bir araya gelmenin, öyküsünü istediği gibi yazabilmenin, doğru tanıklık yapabilmenin, ötekinin dolayısıyla kendi acısına sahip çıkabilmenin tek yolu da meydanlarda, internette karşılaşabilen, örgütlenebilen, bu ortamı başlatan ve sürmesini sağlayacak olan eşitlikçi, özgür, demokratik bir toplum, ekonomi politikle mümkündür. Neoliberaller temel meselenin gelişmek ve büyümek değil; özgürlük, eşitlik, dostluk, sevgi, meydanlarda kol kola olmak olduğunu, yozlaşmanın temel nedenin yalnızlaşma olduğunu anlamak zorundadırlar.

Söyleşiyi yapan: Elif Şahin Hamidi
http://kulturservisi.com/ 12.01.2016

Yorum yapın

Daha fazla Psikoloji, Söyleşi
Umberto Eco: ‘Gülün Adı’ndan nefret ediyorum

“Bazen ‘Gülün Adı’ndan nefret ettiğimi söylüyorum” diyerek bir itirafta bulunuyor Eco. “Belki de ondan sonra yazdığım romanlar daha iyiydi, kim...

Kapat