“Savaş ve Barış”a Dair – Hikmet Temel Akarsu

?Ben bu yanmış yıkılmış melun âdem medeniyetlerinin arasında bir başıma kalakaldım. Ben tüm bu yoldan çıkmış âdemiyetin günahlarının bedelini ödemeyi üzerime aldım?? Nihilist – Reddedilenlerin Risaleleri, Hikmet Temel Akarsu, sayfa:92

Her türlü kritere vurulduğunda bütün zamanların en iyi on romanı arasında sayılan; bizim zamanımızın Harp ve Sulh?ü; şimdiki zamanların Savaş ve Barış?ı ve onun erişilmez yazarı Lev Nikolayeviç Tolstoy?un sırrı nedir? Sayfa sayısı binlerle ölçülen bu nehir romanı her devirde ?kâmil-tekmil? olarak anılmak isteyen her ölümlünün okuması neden elzem görülür? Sahne ve perde uyarlamaları, hakkında yazılan akademik tezler, konu olduğu tartışmalar ve emsal gösterildiği ibret meselleri namütenahi bir nehrin ucu bucağı gözükmeyen kıvrımları gibi neden yaşamlarımızdan taşıp bilinmezlere doğru uzanır gider? Nasıl olur da bir klasik yapıt bin bir sarsıntı ile ardı ardına devrilen asırların arasında dimdik ayakta kalır ve her devrin âdemlerine öğütler fısıldar?

İşte bu yazının konusu bu: Lev Nikolayeviç Tolstoy ve ölümsüz eseri Savaş ve Barış.
?

Savaş âdemoğlunun belalısı. Onla da olmuyor; onsuz da. Çatışma yaşamın doğasında var. Hatta bu, herkes tarafından üzerinde uzlaşılıp bir felsefi karine haline büründürülüp diyalektiğin en önemli ilkesi olarak kaydedildi. Yaşamdaki tüm varsıllık ve dönüşüm bu çatışma ve karşıt olma realitesinden neşet ediyorsa eğer ?Savaş?ın ve ?Barış?ın şu fâni hayatlarımızın en acımasız gerçeği olduğunu bir an evvel itiraf etmekte yarar vardır. Belki de Tolstoy?un yapıtını yücelten ve klasikler arasındaki görkemli yerine yerleştiren, bu temel varoluşsal sorunsalımıza en kapsamlı şekliyle girişmesindedir.

İnsanlık tarihi bir anlamda savaşların tarihidir. Savaş insanlar var olduktan bu yana dünya üzerinden eksik olmadı. Yaklaşan modern çağlarda bile ritmini ve hızını, azaltmak yerine daha da arttırdı; kapsayıcı oldu. Çok ayrıntılı bir şekilde bildiğimiz son üç yüz yılda; başat görüntü arz eden uygarlık dünyasında yaklaşık 40-50 senelik nisbi barış dönemlerinin ardından bütün dünya gırtlak gırtlağa birbirine girdi. 18. yüzyıl?daki Yedi Yıl Savaşları?nda(1) Amerika?daki kolonilerini İngiltere?ye kaptıran Fransa, rekabeti husumete evriltti. İngiltere?yi batırmak isteyen Fransa, Amerikan İhtilali?ne öylesine bir ekonomik destek verdi ki; sürecin sonunda belki İngiltere mağlup oldu ve Amerikan İhtilali gerçekleşti; ama ekonomik olarak çöken Fransa da ünlü burjuva ihtilalinin ilk kıvılcımları ile yüz yüze geldi.

Burjuva sınıfının kanlı 1789 İhtilali?nin ardından ise kırk küpün altındaki küp çekilmiş oldu. Fransız İhtilali tüm Avrupa?daki aristokrasi üzerinde şok etkisi yaptı. Her ne kadar söz konusu burjuva ihtilali çeşitli evrelerinde evlatlarının başını yiye yiye ölümcül bir öz yıkıma doğru evrildiyse ve neticede Korsikalı bir topçu subayı olan Napoléon Bonaparte?ın imparatorluk tacını giymesine kadar amacından saptıysa da Avrupa?da bir kez ?Liberté, Egalité, Fraternité? yani ?Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik? çığlıkları yükselmeye başlamıştı. İmparatorlukların ayaklarının altındaki toprak zangırdıyor; yer sarsılıyordu. Milliyetçilik, burjuva ihtilalinin tezahürü olmuş, eskiden imparatorların düzenli orduları, belirli sayıda profesyonel askerle ve feodal yöntemlerle toplanmış köylü piyadeleriyle istila harekâtlarını yürütürken; şimdi iş değişmiş; tüm bir ulus savaş için seferber olmuştu.

Yediden yetmişe herkesin görevli olduğu milli ordular birer ölüm makinesiydi ve artık milyonlarca kişi savaş için faaliyet halindeydi. Napoléon Orduları eskinin ikmal tekniklerini bir kenara bırakmış, peksimet ve galeta taşıyan, hızlı intikal eden birliklerle ?Yıldırım Savaşları? yürütüyorlardı. Tolstoy?un Savaş ve Barış?ı, Napolyon Savaşları (Napoléonic Wars)(2)denen bu dönemi Rus aristokrasisinin içerisinden anlatır.

Tolstoy, söz konusu bir klasik eser oluşturmaksa eğer; tezgâhı mükemmel bir yere açmıştır. Çağların kırıldığı, medeniyetlerin devrildiği yere? Her ne kadar Savaş ve Barış?ın yazılış tarihi, olan bitenin yaklaşık elli yıl sonrasına denk geliyorsa da yazarın araştırması o denli incelikli olmuştur ki sanki her şey göz önünde cereyan ediyor gibidir. Zaten Tolstoy savaş meydanlarının yabancısı değildir. 1854-1855?deki Kırım Savaşı sırasında Türkler, İngilizler ve Fransızlara karşı çarpıştığını da biliyoruz. Besbelli ki Tolstoy?un savaş meydanı betimlemeleri, kudretini bu deneyimlerinden almaktadır.

Hulasa; devrim rüzgârlarını arkasına almış Fransız Ordusu ilk başta Napoléon Bonaparte komutasında Alpleri aşarak Avusturya?yı yener ve İtalya?yı istila eder. Britanya Adaları?nı istila etmeye hazırlanan Fransa?nın donanması Amiral Nelson tarafından Trafalgar?da yok edilince İngiltere paçayı sıyırır. Kozlar karada paylaşılacaktır artık. Derken Orta Avrupa aristokrasisi ile hesaplaşma zamanı gelir. Napoléon Orduları strateji ustası General Mack?ın ordularını Ulm?da tuzağa düşürür ve 30.000 kişilik orduyu daldan elma koparır gibi tutsak alır. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu topraklarına girer. Viyana?yı işgal eder. Fransızlar, 1805?de Rus Orduları desteğindeki Avusturya?yı bu kez Austerlitz?de bozguna uğratır ve geri sürer. Akabinde döner ve 1806?da Jena?da Prusya Orduları?nı dağıtır. Belki İngiltere, Kıta Avrupası?nda yer almadığı için şimdilik paçayı sıyırmıştır ama pusuda kaygıyla gelişmeleri izlemektedir.

Neticede Kara Avrupası?nın iki eski aristokrasisinin Rusya ve Fransa?nın karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olur. Fransız Orduları çarpışa çarpışa Smolensk?i geçip Moskova?ya ilerler. Moskova yakınlarında Borodino?da (3) kimin kimi tam olarak hakladığının belli olmadığı korkunç meydan muharebesinin ardından hatlarını savunacak güçten düştüklerini anlayan Ruslar geri çekilir. Napoléon Orduları Moskova?ya girer. Bunun sabır ve bilgelikle hazırlanmış bir tuzak olduğunu iddia edenler de vardır. Lakin Tolstoy?un görüşü bu yönde değildir. Savaşların yazgısına, kaosuna, başıbozukluğuna ve tesadüfiliğine dair çok daha derinlikli görüşleri vardır Tolstoy?un. Fransızların, ağır kış şartları, doğa ve Rusların pasif savaş teknikleri tarafından mahvedilmesinin ardından gerçekleşen başıbozuk ricatı ise tam bir ibret meselidir. Zaten Tolstoy?un Savaş ve Barış?ı da bu meseli en iyi edebiyatlaştıran yapıt olduğu için bu denli önem kazanmıştır.

Daha sonra 1815 Waterloo?da,(4)Fransa?nın, Wellinton Dükü?nün komutasındaki İngiliz ve Gebhard Von Blücher komutasındaki Alman müttefikler tarafından kati yenilgiye uğratılmasıyla Napolyon Savaşları (Napoleonic Wars) sona erer. Fransa belki yenilmiştir ama aristokrasi karşıtı fikirler hiçbir zaman olmadığı kadar tüm Avrupa?da yayılmıştır. Ticaret ve sanayi burjuvazisi artık her yerde büyük toprak sahibi aristokratları geriletmeye; köylüleri özgürlüğüne kavuşturmaya başlamıştır. Kuşkusuz bağlarından kurtulan köylülerin ucuz iş gücü olarak şehirlere yığılması için?

İnsanlığın başından beri, cereyan eden savaşları konu edinmek daima yazarlar için en verimli yazınsal alan olarak görülmüş ve savaşlar enine boyuna edebiyata malzeme edilmiştir. Tüm bunlar arasında Savaş ve Barış ile yarışabilecek bir roman yoktur. Belki İlyada bir o kadar ünlüdür; lakin bilindiği gibi İlyada roman değil destandır ve nazımsaldır. Tolstoy?un Savaş ve Barış?ının bu denli güçlü bir eser olarak insanlığın hafızasında yer etmesinin en önemli nedeni yazarın savaş ve tahakküm sorunsalına ve savaştan neşet eden insanlık durumlarına getirdiği filozofik yaklaşımlardadır. Tolstoy?un devasa eseri bize sadece anlamlı bir tarihsel döneme ait ustalıkla hazırlanmış bir dramatik kurgu, çarpıcı karakterler, usta betimlemeler ve mükemmel yazılmış savaş temalı aksiyon sahneleri sunmaz; tüm bunların yanı sıra varoluşsal meselelerimiz ve insanlığın trajik yazgısına dair tartışmaları da ?gündemimize?(!) taşır.

Bu tartışmalar için yazarın betimlemeleri şaşırtıcı ve uz görüşlüdür. Tolstoy barut ve kan kokan savaş sahnelerinde kimin neyi kazandığının asla bilinemeyeceği bir kaos ortamını betimler. Bireyin küçük insansal duygular içinde sürüklendiği bu manasız boğazlaşmalardan nasıl bir beyhudelik duygusuyla çıktığını anlatır. Dahası anlı şanlı komutanların ve iktidarın gücünü elinde tutan egemenlerin; tiranların aslında tüm insanlar gibi ne kadar da zayıf, çaresiz, beyhude, absürd ve gülünç olduklarını betimler. Tolstoy insanlığın başına musallat olmuş bu tahakküm güdüsünü her satırında eleştirir; lanetler. Bunun yerine bilgeliğe, erdeme ve yaşam bilgisine ihtiram eyler.

Beş yüzü aşkın karakterin yer aldığı Savaş ve Barış?ta Tolstoy hiçbir kahramanını kayırmaz. Tüm eser boyunca sabrı, bilgeliği, alçak gönüllülüğü ve uz görüşlülüğüne takdirler sunduğu Rusya?nın yaşlı generali Kutuzov?u bile – mesela Austerlitz muharebesinde- kendi biçare yazgısıyla, zayıflıkları ve hatalarıyla baş başa bırakmayı bilir. Sadece Austerlitz?de mi? Hayır! Borodino?da da Kutuzov?un savaşı kabul etmek zorunda kaldığı yerin yanlışlığını, verilen isabetsiz kararları, orduları örseleyen saçmalıkları yerer Tolstoy. Onun hürmet ettiği ve övdüğü sadece yaşam bilgeliği ve sabırdır. Ve buna en fazla sahip olan kişi Kutuzov.

Kont Rostov?un genç evladı ve Nataşa?nın ağabeyi süvari teğmen Nikolay Rostov?un naif adanmışlığında ve çocuksu imparator hayranlığında bile bir değer; insansal bir yan görür Tolstoy. Prens Andrey Bolkonsky gibi başarılı bir yaverin Austerlitz?de yaralandığı esnada göğün yüceliği karşısında düştüğü dehşeti uzun uzun betimler ve âdemoğlunun erginleşme seyrüserüvenine çarpıcı vurgular yapan bin bir sahneyi gözümüzün önüne serer. Burada içine düşülen ruh hali, savaş karşıtı bir tema olarak eser boyunca birçok kez karşımıza çıkarılır.

Tolstoy?un romanından edinilebilecek en değerli izlenimlerden biri de muharebelerin sonucunda ortaya çıkan belirsizliktir. Bu, ancak olgunluk çağlarımızda bugünlerde yeni yeni kavramaya, duyumsamaya başladığımız bir realite; garip bir insansal uygulamadır. Her savaşın sonunda uzunca süre ortalığı büyük bir belirsizlik, şayia ve yalan haber furyası kaplar. Bu toz duman içinde kimin kimi yendiği belli olmaz. Herkes muharebeyi kendinin kazandığını ilan eder ve gerçek uzunca bir süre sonra ortaya çıkar. O da net değildir. Bu konuda da farklı değerlendirme kalıpları vardır. Mesela kimileri; kim ilerlediyse o kazandı der; falan filan? Nihayetinde Rus aristokrasisinin, Austerlitz?de yenildiklerini tam anlamıyla öğrenmesi bir yıl sürer.

Tolstoy?un savaşların kaosu, mantıksızlığı ve insan vicdanı ile etiğe aykırılığı konusundaki sayısız partisyonundan bir tanesi de Çar I. Alexandre ve Napoléon Bonaparte?ın Polonya?da iki savaş arasında barış yaptıkları ve birbirlerini madalyalarla taltif ettikleri andır. Üç gün önce birbirlerini gırtlaklamaya çalışan ve üç gün sonra yine aynısını yapacak olan iki hükümdarın siyaset denen iğrençlik içindeki aşağılık barışını tiksinerek anlatır Tolstoy. Zavallı insancıkların kaderiyle böylesine pervasızca oynanmasının nasıl bir etik açıklaması olabilir?!
?

Son okumamı yaptığım 2009 tarihli Leyla Soykut çevirisi (Rusçadan) İletişim baskısında (5) önsöz olarak Henri Troyat?ın roman hakkındaki bir denemesi yer almaktadır. Bu denemede romanın kısa bir özeti, alt anlamları ve karakterlerin işlevsellikleri anlatılır. Doğrusu bu değerli denemenin yerinin burası olması yayıncılık mantığı açısından bir parça yadırgatıcıdır. Çünkü Troyat?ın önsözünde roman kısaca özetlenmektedir. Yani romanı okumaya başlamadan önce her karakterin başına neler geleceğini ?temiz temiz?(!) öğrenmekteyiz! Yine de denemenin yüksek edebi kalitesi ve eserin bir klasik olması bu yadırgatıcılığı bir nebze hafifletmektedir. İkinci cildin sonunda ise Isaiah Berlin?in 50 sayfalık ?Kirpi ile Tilki? (6) adlı bir makalesi sonsöz olarak yer almaktadır. Isaiah Berlin?in olağanüstü kuvvetli makalesi eli kalem tutan her insanı yazmaktan alıkoyacak ve aciz hissettirecek kadar çarpıcı ve hayranlık uyandırıcıdır. Tolstoy?un yazınsal kişiliğinin kavranması için bu makalenin dikkatle okunmasında büyük yarar vardır.

Isaiah Berlin?in bu çarpıcı makalesinin üzerine Tolstoy için başkaca ne söylemek kabildir? Pek fazla şey değil! Lakin Isaiah Berlin?in makalesinde tek bir konuda eleştirel tavır takınılması dikkat çekicidir. Isaiah Berlin, romandaki tek aksayan yanın masonlukla ilgili pasajlar olduğunu belirtmekte ve bu durumu eleştirmekte; manasız bulmaktadır. Bu bölümün gereksiz olduğunu savunmakta; hatta yazın dâhisinin bu bölümleri – neredeyse – boş bulunup romana koyduğunu ifade etmektedir. Oysa kanaatimce bu, tesadüf olamaz; tartışmaya değer bir konudur. Çünkü söz konusu pasajlar romanda Isaiah Berlin?in değinip geçtiği kadar önemsiz bir yer tutmamaktadır. Bilakis uzun tartışmalarla enine boyuna irdelenmekte, sayfalar boyunca sürmektedir. Dahası yapıt boyunca aralıklarla olay örüntüleri arasında belirmektedir. Bunun da ötesinde Birinci Sonsöz dahil olmak üzere, eser boyunca Piyer?in dünyaya, siyasaya ve ideaya örgütlü bir şekilde bir nizam intizam verme kaygısı hep gündeme gelir. Eserde Kont Piyer Bezuhov?un takris(7) merasimi ise en ince detayına kadar; bilumum ritüelleriyle anlatılmaktadır. Bu anlatımlar o denli güçlüdür ki Tolstoy?un da benzeri bir takris serüveni yaşayıp yaşamadığını merak etme noktasına kadar gelir dayanır okurun hisleri.

Takip eden bölümler boyunca yoğun bir şekilde masonluğun amaçlarından söz edilir; bu husus tartışmalara konu olur. Tartışılanlar esnasında ilginç bir şekilde fark ederiz ki Tolstoy?un masonluğun temel amaçları hakkındaki fikirleri olumsuz değildir. Bilakis bu amaçları çok kutlu, değerli ve ulvi bulur. Alçakgönüllülük, sevgi, tanrı inancı, kardeşlik, iyi insan olma, paylaşma gibi ilkelerini överek anlatır. Hatta masonluğun yedinci amacı olan ölüm sevgisini Tolstoy özel olarak kutsar. Ölüm sevgisinin insanı özgürleştirmesi ve mukaddes retoriğe, etik erginliğe ve kişisel vicdana hürmet meselesi Tolstoy?un özgün nihilizminin de temellerini oluşturur. Kanaatimce Tolstoy mason ideallerini beğenmekte, benimsemektedir. Onun itirazı, insanlığı kurtarabilecek bu ideallerin ve davranış kalıplarının tüm insancıkların emrine sunulmaması; yozlaştırılması; sadece seçilmiş bir zümreye ait kılınarak insanlar arasında bir hiyerarşi yaratılmasınadır. Bu noktada masonlardan ayrı düşer Tolstoy. Hatta yönetici sınıfların pek çok mensubunun şu ya da bu şekilde bu iktidar mekanizmasının bir yerlerinde bulunduğunu ima eder. Orada da durmaz Tolstoy; takrisli mason kahramanı Kont Piyer Bezuhov?u mason dünyasının kalbine gönderir. Bezuhov söz konusu dünyada ıslahatlar yapmak için Avrupa?da büyük üstadların karşısında ateşli bir sunum yapar. Ne yazık ki aşağılanır ve terslenir. Burada Piyer Bezuhov?un içine düştüğü hayal kırıklığı Tolstoy?un temel duygularına benzemektedir.

20. yüzyıl boyunca Tolstoy?un mistik nihilizmi, özgürlüğe verdiği değer ve insanlar arasındaki kardeşliği savunan ?anarşist? fikirleri çok büyük iltifat görmemiştir. Tolstoy sadece büyük bir edebiyatçı, bir devri en güzel romanlaştıran yetkin ve saygın bir edebiyat şahsiyeti, bir sanatsal doruk olarak görülmüştür. Nitekim Isaiah Berlin de daha ziyade Tolstoy?un edebiyatını över. 20. yüzyıl?ın sonlarında Marksist paradigmanın çökmesi dolayısıyla insanlığın içine düştüğü arayışlarda Tolstoy?un felsefi duruşu ve hatta sağlığında bir siyasal aktivist olarak almış olduğu tavırlar yeniden keşfedilmiştir. Köylülere toprak dağıtılmasını savunması, ezilenlerin acılarına merhem olma çabaları, yaşamın anlamsızlığına yaptığı tutkulu vurgu, bir edebiyatçıdan çok bir yalvaç gibi yaşamayı seçmesi, ölüm sevgisi, nihilist edası, hiyerarşiyi ve tahakkümü reddeden siyasal tavrı ve bireyin özgürleşmesine verdiği ehemmiyet 21. yüzyıl muhalif düşüncesi için son derecede önemli argümanlar içermektedir. O nedenle Tolstoy?un âsarı ve felsefi-siyasal kimliği 20. yüzyıl sonlarından itibaren yeni okumalara tâbi tutulmuş ve içerisinde bambaşka varsıllıklar keşfedilmiştir. Isaiah Berlin?in son derecede kıymetli makalesinde bunların yer almamasının iki nedeni olabilir. Birincisi değerli Oxford hocasının 1997?de vefat etmiş olması; ikincisi ise ikinci büyük savaş sonrası kurulan yeni dünya düzeninde bizatihi işgal etmiş olduğu pozisyon.
?

Savaş ve Barış sadece âdemoğlunun kadim ve elim faaliyeti savaştan ve siyasetten ibaret değildir hiç kuşkusuz. Eser, giderek kudretten düşen ve yerini yeni gelen sınıflara bırakacak olan Rus aristokrasisinin kimliğinde bir devrin tüm insanlık durumlarını derinlemesine irdeler. Romanda, kadınlar, aşk, evlilik, para, şan, şöhret, şeref, satvet, iffet, sadakat, liyakat gibi insana dair bin bir ruh hali, her biri derin çizgilerle çizilmiş karakterlerin kimliğinde ete kemiğe bürünüp ayaklanır ve yaşamaya başlar. Söz konusu bu insanlık durumlarını yansıtan karakterlerin hangisi ön plandadır: Prens Andrey Bolkonsky mi? Yoksa Kont Piyer Bezuhov mu? Ya da Anatol Kuragin mi? Yoksa Nikolay Rostov mu? Ya da genç Natalya llyinisha (Nataşa)Rostova mı? Veyahut da tastamam en uç noktada Generel Kutuzov, Napoléon Bonaparte veya Çar I. Alexandre mi?

Savaş ve Barış?ta başat görev üstlenmiş pek çok ana kahraman vardır. Bunların herhangi birini yekdiğerine üstün tutarak okumaya kalktığınızda romanın gerçek derinliğinden uzaklaştığını hissedersiniz. Çünkü her bir karakter kendine özgü zaafları ve kudretleriyle bambaşka bir insanlık durumunu betimler. Her biri birer ayna olup bizlere güneşin altındaki küçük, hazin insansal serüvenlerimizden meseller anlatırlar. Bu aynalar karşı karşıya geldiğinde; paralel aynaların raksında milyonlarca görüntünün oynaştığı bir âdemiyet galerisi oluşur. İşte bu namütenahi yansıma Tolstoy edebiyatının ta kendisidir.

Yine de Savaş ve Barış?ın en önemli roman kahramanı kimdir diye soracak olursak; eşitler arasında önde gelen biri; bir ?primus inter pares? vardır. İlk anda, bizatihi Tolstoy?un kendi karakter özelliklerini betimleyen mağrur, yetenekli, nüfuzlu ve güçlü Prens Andrey Bolkonsky; merhametli, vicdanlı, mülayim ve insancıl mason Kont Piyer Bezuhov ve cesur, atak, içten, savaş kahramanı, deli fişek süvari subayı Nikolay Rostov?un bileşkesinin bu dev yapıtın ana kahramanı olabileceği akla gelir. Nitekim Henri Troyat?ın analizleri de bu yöndedir. Fakat Tolstoy, savaş, sindirme ve tahakkümden ibaret dönemin güncel yaşantısına inat, erkekler dünyasının bu yıldız karakterlerinin daha da üzerinde bir noktaya bir çiçek koyar: Romanın asıl kahramanı; ya da her biri derin çizgilerle çizilmiş sayısız varsıl karakterleri arasında öne çıkan odur: Natalya llyinisha Rostova; yani kısaca Nataşa.

Nataşa, karla kaplı, soğuk ve karanlık Rusya steplerinde açan bir kardelen çiçeği gibidir. Aykırı iklimde yetişmiş bir nadide varlıktır. Nataşa?nın varlığı bile dönemin katı, acımasız, kurallarla ve savaşlarla dolu dehşetler dünyasına bir naziredir. Nataşa, genç, pırıl pırıl, canlı, içten, yaşamayı seven, sevgi dolu, hareketli ve iyi yürekli; bunların hepsinin de ötesinde tüm sosyetenin dikkatini üzerinde derleyecek kadar güzel ve narindir. Bu yönüyle, varlığı bile yaşama övgü; aristokrasinin ve köhnemiş Rus sosyetesinin eleştirisi gibidir. Nataşa Rusya?nın karlı steplerine, büzüşmüş sosyal hayatına, katı kalıplara sıkışmış insan ilişkilerine bir güneş gibi doğar ve sosyeteye takdim edildikten sonra karşısına çıkan her erkeği büyüler. Büyük aşkları arasındaki bocalamaları; parıltılı, çapkın ve yakışıklı bir subay olan Anatol Kuragin?e, nişanını bozup kaçmaya çalışması bile sevilirliğini ve çevresindeki hayran halkalarını eksiltmez. Nataşa, Tolstoy?un gelecek umududur. Işıltılı Rusya?sının bir tasviri, düşüdür. O nedenle tüm güçlü, işlevsel ve karizmatik kahramanları öteleyerek bu büyük romanın ana kahramanı olur. Tüm roman boyunca ölüp giden binlerce erkeğe, yıkılan ülkelere, yanıp yok olan servetlere, çöken medeniyetlere, kolu budu kesilen gencecik askerlere rağmen bizim kalbimiz hep Nataşa ile atar. Onun aşklarını, tutkularını ve özlemlerini merak ederiz hep. Onunla sevinir, onunla yıkılırız. Çünkü Nataşa saf tutkuları, temiz karakteri, güzelliği ve sevgi dolu kalbi ile bir süblime yaratık; yere inmiş bir peri kızı gibidir. Zaten dönemin Rusya?sı öyle bir köhnemişlik ve perişanlık içindedir ki insanlara söyleyecek sözü olan ancak ve ancak bir peri kızı ise anlamlı olabilir.

Prens Andrey Bolkonsky bu eşsiz genç kadınla yapacağı izdivacı ve kuracağı mutlu yaşamı, – onu baştan çıkararak – engelleyen Anatol Kuragin?i düelloya davet etmek için kent kent, cephe cephe arar; fakat bulamaz. Moskova önlerinde verilen nihai ve ölümcül muharebede; Borodino?da 220.000 kişinin boğaz boğaza birbirine girdiği meydan savaşında bir top atışında yaralanıp sahra çadırına getirilip ameliyat edildikten sonra ayıldığında yanı başında bacağı kesildiği için ağlayan, teskin edilmeye çalışılan bir subay görür. Bu, onu Nataşa?dan mahrum eden Kuragin?den başkası değildir. 80.000 kişinin öldüğü Borodino boğazlaşmasında Andrey Bolkonsky yaşamın ve sevginin değerini anladığı gibi nefret hislerinin manasızlığını da fark eder. Burada Tolstoy?un sevgi ve yaşamın anlamına dair Hristiyan retoriğiyle birebir uyuşan etkileyici söylemine tanık oluruz.

Borodino?daki ölümcül boğazlaşma Napoléon?un kazanamadığı ilk büyük muharebedir. Yani sonun başlangıcı! Rusya 50.000 evladını, ordusunun yarısını yitirmiştir ama oraya mıhlanmış ve bir adım geriye atmamıştır. Napoléon?un da ileri harekâtta bulunacak takati kalmamıştır. Buna rağmen doğru bir askeri doktriner uygulama ile Moskova?nın gerisine çekilme kararı verir Kutuzov. Yoksa ordu imha edilebilir. Ordu elden gitti mi de yapacak hiçbir şey kalmaz! Bu bilge karar Ruslarda şok etkisi yapar ve kimi aristokratların buna ikna edilmesi zor olur. Buna rağmen Moskova terk edilir. Napoléon, tebasıyla birlikte teslim edilmiş bir başkente değil, terkedilmiş, farelere, dilencilere ve mujiklere bırakılmış bir metrukeye girer. Ardı sıra da yangınlar patlak verir. Şanlı istila hayalleri ve muzaffer komutanlara özgü şov tasarıları suya düştüğü için o da şoktadır. Moskova?da kalan, yaralılar, yaşlılar, yoksullar, sefiller ve dilencilerden müteşekkil ?ellide bir nüfus? içerisinde köylü kisvelerine bürünmüş Kont Piyer Bezuhov da vardır. Piyer, bütün bu mezalimin, trajedinin ve acılar çeken Rusya?nın hesabını Napoléon?a bizzat sormak niyetindedir. Yapıtın sempatik masonu Piyer insanlığı bir beladan kurtarmak adına suikast hazırlığı içindedir. Bu husus da anlamaya niyeti olan için apayrı derin manalar içerir.

Moskova?nın terk edilişi sırasında yaralıların taşınması; Prens Andrey?i taşıyan yaralı arabasının tesadüfen Rostov?ların evine sığınması, boşaltılan evlerden kaçırılmaya çalışılan soylu yaşam tarzına özgü değerli eşyaların etrafa saçılışı, Moskova?da ölüme terk edilmemek için yalvaran yaralılar ve daha bin bir insanlık dramı? Hepsi de bir merhamet, şefkat, feraset ve nedamet resm-i geçidi gibi gözlerimizin önünden akar gider. Tolstoy insanlığa dair en ağır sorunsalları vicdan, özgürlük, hayatın anlamı, muktedirlerin saltanatı vs. gibi meseleleri en ileri felsefi düzeyde tartışırken bile ülke, yurt ve insan sevgisinden asla sarfınazar etmez. Ağır yaralı Prens Andrey Bolkonsky?nin eski nişanlısı Nataşa Rostova ve kızkardesi Prenses Bolkonskaya?nın şefkatli ellerinde son günlerini geçirerek yaşama veda etmesi ise apayrı bir burukluk yaratır ruhumuzda. Bir yandan mutlu oluruz bu hakkaniyetli veda için; bir yandan da kahroluruz; beraberliği tadamadan ayrılan talihsiz sevgililer için. Şu fâni hayatlarımıza bu kadar çok kötülük zerkeden muktedirler aslında ne alçak sefillerdir! Ve fakat yine de her şey nasıl da kaçınılmazdır! Bunu acıyla, bir kez daha duyumsarız.

Bu ve benzeri görkemli dramlara, yaşamın şaşırtıcı sürprizlerine ve derin anlamlar içeren karakter tiplemelerine rağmen; tüm bunların önüne geçen ve her şeyi öteleyip süpüren iki büyük kahramanı daha vardır Tolstoy?un: zaman ve uzam. Ve asıl önemli olan onlardır. Tolstoy yaradılıştan ve var oluştan gelen sorunsallar karşısında, Napoléon Bonaparte ya da General Kutuzov kadar yüce mevkilerde bulunulsa bile âdemoğlunun ne kadar çaresiz ve edilgin olduğunu her satırında duyumsatır. Hayatın tesadüfiliğini ve zorunlu istikametlerini bir kara yazgı olarak tescilleyip her sözüyle zihnimize nakşeder. Büyük zaferler, şan, ihtişam, servet ve şöhret yollarında sarf edilen anlı şanlı sözleri, gösterilen dünyevî gayretleri ve beyhude çabalamaları küçümser. Kahredilen insancıklara, yakılıp yıkılan ülkelere, kırılan kalplere, çektirilen acılara ve kederlere teessürle; hüzünle bakar. Kendisini dev aynasında gören tiranlara, imparatorlara ve doğanın bilgeliğini değil de sefil güncel tutkuları yaşamın odağına koyan alelade insan tipine her pasajında ?adeta? lanet okur. Basit insanın aşağılık edimlerini yargılar; mahkûm eder. Sabrı ve doğanın akışını kutsar.

İnsanlığın umarsız yazgısına bir nebze teselli olacak; şu hazin ve fâni yaşamlarımıza geçici de olsa bir parça güzellik katacak sevgiyi, kardeşliği ve dayanışmayı değil de; nefret, kavga ve tahakkümü ön plana çıkaran muktedirlere karşı olurken gösterdiği içten duygular ve âdemiyete aşılamak istediği ulvî değerler dikkate alındığında Tolstoy?un ve âsarının neden en büyükler ve unutulmazlar arasına katıldığını anlamak mümkün olabilmektedir.

Tolstoy ve büyük yapıtı Savaş ve Barış, bütün zamanlarda, bütün insanlarca dikkatle okunması ve özümsenmesi gereken görkemli bir insanlık dersidir.

Hikmet Temel Akarsu
İstanbul, 25 Ekim 2011
Not: Bu yazı, Roman Kahramanları Dergisi’nin Ocak-Mart 2012 sayısında yayımlanmıştır.

(1) Yedi Yıl Savaşları: (Fransız İhtilalini Hazırlayan sebepler)http://tr.wikipedia.org/wiki/Frans%C4%B1z_Devrimi#Frans.C4.B1z_.C4.B0htilalini_Haz.C4.B1rlayan_Sebepler
(Site ziyaret tarihi: 16 Ekim 2011)

(2) Napoleonic Wars: http://en.wikipedia.org/wiki/Napoleonic_Wars
(Site ziyaret tarihi: 16 Ekim 2011)

(3) Borodino Muharebesi: http://tr.wikipedia.org/wiki/Borodino_Muharebesi
(Site ziyaret tarihi: 16 Ekim 2011)

(4) Waterloo Muharebesi : http://tr.wikipedia.org/wiki/Waterloo_Muharebesi
(Site ziyaret tarihi: 16 Ekim 2011)

(5) Savaş ve Barış ? Lev Tolstoy (İletişim yay.) Rusçadan çeviren: Leyla Soykut

(6) Savaş ve Barış ? İletişim yay. Cilt II. Sayfa: 717

(7) Takris: Masonluğa kabul edilme merasimi.

“Savaş ve Barış”a Dair – Hikmet Temel Akarsu” üzerine bir yorum

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Romanlar
Cemre, İnsan Bilincine Düşünce? – Müslüm Kabadayı

Çocukluk, doğadan ilk kopuşumuzun çığlığı ve oksijenlenmekle ağlamayı tadışımızın bebekliği? Kendimizi var etmek için memeye saldırışımız, sonra çevremize ısınmamız, gülücükler...

Kapat