Şehir devletin otoritesinin altındadır – Abidin Parıltı

Kürt edebiyatının sessiz sedasız ilerleyen ama oldukça ilgi çekici eserler veren yazarlarından Bavê Nazê 1946 yılında dünyaya geldi. Dil ve gramer konularında birçok çalışması da bulunan Bavê Nazê, çeviriler de yapmakta. İlk romanı Çiyayên Bi Xwînê Avdayî (Kanla Sulanmış Dağlar) 1978 yılında basıldı. Daha sonra Hêsir û Baran (Gözyaşı ve Yağmur) üstbaşlığıyla öyküleri yayımlandı. Sonrasında yine romanla yoluna devam eden yazar Stockholmê Te Çi Dîtiye?yi (Stockholm Sen Neler Gördün) yayımlandı. Govenda Li Ber Mirinê (Ölmeye Yatmış Halay) öyküleri 2002 yılında, Dara Pelweşiyayî (Yaprakları Dökülmüş Ağaç) romanı 2007?de basıldı. Bavê Nazê?nin son romanı ise Miriyê Heram (Haram Ölü) ise 2009 yılında Lîs Yayınları tarafından Türkiye?de yayımlandı.
Miriyê Heram temelde edebiyat estetiği içinde dil meselesine ve onun çıkmazlarına, yasaklamalara, içerden bir bakışla da karakterleri aracılığıyla aslında siyasal hareketlerin dile pek önem vermemesine odaklanır. Nihayetinde yaşadığımız toprakların kadim bir sorununa odaklanırken bize bir panorama da sunar.
Miriyê Heram kendi anadillerini konuştukları ve resmi kimlik cüzdanlarını yırttıkları için hapis yatan Feylesofê Serxweş (Sarhoş Filozof) ve Tûjo (Acı, Keskin) adında iki arkadaşın trajikomik öyküsü. Roman, doğal hakları için yaşamlarını feda edenleri anlatırken devletin asimilasyon politikalarına ve yığınların duyarsız tavırlarına eleştirel bir dille yaklaşıyor.
Roman önce Feylesofê Serxweş, ardından Tûjo?nun gözünden aktarılıyor. Tûjo?nun kendi hayatını anlattıktan sonra kitap, başladığı yere geri dönüyor. Roman, Feylesofê Serxweş isimli karakterin, caminin önünde imamın çıkmasını beklemesiyle başlar. Camiden çıkan halk, onu aşağılayıp hakaret eder. Halbuki Feylesofê Serxweş?ın tek derdi, ölen arkadaşı Tûjo?nun defnedilmesini sağlamaktır. Ancak bu dileği kolaylıkla gerçekleşmez. Çünkü imam ve halka göre Tûjo sarhoş bir günahkârdan ibarettir ve böyle birini gömmek pek de caiz değildir. Feylesofê Serxweş, halkın Tûjo?nun kıymetini bilememesinden dolayı hayıflanır.
Feylesofê Serxweş?in geriye dönüşleriyle birlikte, her iki anakarakterin çocukluklarına ve gençlik yıllarına bir dönüş yaparız. Halkın günahkâr olarak nitelendirdiği Tûjo, anadiliyle konuşması yasaklanmış, başka bir dilde eğitim görmek zorunda kalmıştır. Tûjo bütün bunlara bir tepki olarak üniversitede kendi ana dilinde konuşmakta ısrar eder ve nüfus cüzdanını yırtar. Bu hareketinden dolayı yakalanıp cezaevine konmuştur. Cezaevinde gördüğü işkence ise nihayetinde hayatına mal olmuştur. Gerçek adı Celadet olan Tûjo, (Ki Feylesofê Serxweş?in gerçek adı da Mecid?tir) en büyük darbeyi beraber yakalandığı arkadaşı Mecid?ten görür. Mecid, işkenceye dayanamayarak üniversitedeki sınıflarında Kürtçe konuşup nüfus cüzdanlarını yırtmalarında Tûjo?nun sorumlu olduğunu itiraf eder. Mecid, ceza almadan kurtulurken Tûjo uzun bir süre hapis yatar. Tûjo, hapisten çıkar çıkmaz maruz kaldığı işkenceden dolayı hayatını kaybeder. Kendini durmaksızın suçlayan Mecid, en azından arkadaşı için son görevini yapmak ister ve onu defnetmek için çalmadık cami kapısı, gitmedik imam evi bırakmaz. İşin içine jandarma bile dahil olurken, Feylesofê Serweş, yani Mecid bir şekilde amacına ulaşır ve arkadaşını son yolculuğuna usulüne göre yolcular.

Arada kalanların hikâyesi
Roman boyunca, Kürtçe konuşmanın öneminin üzerine durulması kanımızca romanın anateması bakımından oldukça önemli. Cezaevindeki Ehmed Türkçe konuştuğu için Mecid tarafından ciddi eleştiriler alır. Mecid, babasının lafını asla aklından çıkarmamış ve bir dilin, yaşamın özü olduğunu, milleti var eden temel unsur olduğunu özümsemiştir. İşte bu yüzdendir ki kendi dilini konuştuğu için hapis yatıp işkenceye maruz kalmaktadır.
Çorap söküğü gibi ilerleyen olaylar silsilesinde yazar, Kürtçenin üzerindeki yasağın halka yansımasını sade bir dille okura ulaştırıyor. Oğlunu görmek isteyen Celadet?in, yani Tûjo?nun annesi Türkçe konuşmadığı için cezaevinde itilip kakılır, oğlunun karşısında hakarete uğrar. Türkçe konuşamayanın, mahkûm yakınını göremeyeceği kararından sonra, bir iki kelime öğrenen anne, görüşme boyunca sadece bu kelimeleri tekrarlar. (Bakınız Harold Pinter?in Dağ Dili adlı oyunu bu meseleyi oldukça iyi işlemiştir. Nitekim cezaevlerinde Kürtçe konuşulabilmesi günümüze kadar yasakken son birkaç ayda bu tür bir düzeltmeye nihayet gidilebilmiştir. )
Bunun dışında, bu denli politik bir portre çizen Tûjo?nun bütün politik partilerden net bir şekilde uzak duruşu dikkate değer. Cezaevindeki Ehmed?in ısrarlarına rağmen ismi geçmeyen partiye girmek istemez. Farklı parti adı altında toplanmanın ortak amaç ve birliktelik için uygun olmadığını düşünür. Mahkemedeki konuşması, savunması, bir bakıma Tûjo?nun ne düşündüğünün özetidir aslında.Tüm işkence ve kötü muameleye rağmen suçlamaları kabul etmeyen Tûjo, kimliğin doğuştan edinilen bir olgu olduğunu ve bir tercih olmadığını dile getirir. Tûjo?ya göre, bir insanın kendi ailesini seçme şansının olmaması gibi milletini seçme şansı da olamaz. Duygularına hakim olamayan Tûjo gözyaşlarını tutamaz ve hâkimden empati kurmasını ve onun yerinde olsa kendisinin de aynı şekilde davranacağını söyleyerek savunmasını yapar. Sağlık durumu göz önünde bulundurularak salıverilir. Gazetelerde hâkime yalvararak ağladığı haberleri çıkar. Bu da isimsiz parti üyelerinin hoşuna gitmez. Parti, bu duruma ilişkin kendini temize çıkarmaya yönelik bir rapor yazmasını istese de Tûjo bunu sert bir dille reddeder. Tûjo, kısa bir süre sonra hayatını kaybeder.
Tûjo?nun hikâyesi bütün politik duruşuna rağmen arada kalanların hikâyesidir. Dilini, kültürünü savunmak için illa bir partiye üye olmak, onun direktifleriyle hareket etmek gerekmemektedir. Bunun için gerekli olan yegane duygu vicdandır. Bir insan vicdanıyla da düşündüğünde pekala bu sonuçlara varır. Ama partiler ve devletler vicdandan öte stratejiye önem verirken insan hayatı çok da mühim bir mesele gibi durmamaktadır.
Oldukça muhalif ve politik bir duruş sergileyen Tûjo karakterinin, bütün partilere uzak durup somut bir önerme sunmaması okur açısından düşündürücü bir durum gibi gözükür. Birlik ve bütünlüğe inanan karakterin, farklı partilere katılmamak gerektiğini düşünmesi dışında, birlik ve beraberliğin nasıl sağlanacağına dair bir yol yöntem belirtmez. Ayrıca, dinsel bakımdan baskın olmayan Mecid?in, Tûjo için dine uygun bir cenaze uğraşı biraz kafa karıştırıcı olmuş; ancak Kürtler açısından birçok dini inancı içine alan eylemler, dinsel bir seremoni olmaktan çıkıp geleneksel bir ritüele dönüştüğünü düşünecek olursak, Mecid?in roman boyunca uğraşmasının nedeni, dini gerekleri yerine getirmektense örf ve âdetleri uygulamak olduğunu anlarız. Diğer yandan Mecid, yaşarken dışlanan ve değeri bilinmeyen Tûjo?yu topluma kabul ettirmenin peşindedir. Böyle davranmasının temelinde vicdan muhasabesi de vardır elbette. Zira Mecid kendini, Tûjo?nun ölümünden sorumlu tutmaktadır.
Her iki karakterden, önce takma isimleriyle bahsedilirken, ardından gerçek adlarını ve arkasında duran gerçekleri öğreniriz. Nüfus cüzdanlarını yırtınca, resmi isimlerini de kullanmazlar artık ve takma isimlerle anılırlar. Romanda mekân ve zaman tasviri verilmezken, oldukça apolitik ve dindar bir toplum profili çiziliyor. Bütün şehir devletin otoritesinin altındadır. Halk, korku ve baskıdan ötürü insanlara ihanet etmekten kaçınmazlar.
(Bu yazı, 01/01/2010 tarihinde Radikal Gazetesi Kitap Eki’nde yayınlanmıştır.)
Yazan: Abidin Parıltı

Kitabın Künyesi
Miriyê Heram
Bavê Nazê
Lîs Yayınları
2007
93 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Kürt Edebiyatı
Topraksız bir şair – Abidin Parıltı

Evdulla Peşêw (Evdilla Peşêw) iktidarın suretlerini açığa çıkaran ve kendi hayatını da bu minvalde yaşayan ender şairlerdendir. Kısası şairin hayatı...

Kapat