Şehirler ağladığında, yüreğe düşen çığlık – Berivan Kaya

Çığlık nedir?
Yaşamdan düşünceye, bilincine akan yükün dayanılmazlığıdır; giderek yürekte birikmesi, ağırlaşması, taşınmazlığı, bir anda kabullenilmezliği ve volkan gibi fışkırmasıdır. Derinde büyür, sıkışır ve bir gün, öfkeyle milyonlarca tonluk basıyı, kaya kütlelerini delerek püskürür hayatın ortasına. Acıyı üretenler için yıkıcıdır, acının örseledikleri için ise yapıcı.
Çığlık başkaldırıdır.
Sanatın ve sanatçının özünü bu çığlık oluşturur. Algıları topluma, doğaya açık olan; gören, işiten, hisseden sanatçı acıyı insandan özümser, yüreğinde biriktir ve çığlığa dönüştürür. Bu, acının asla yazgı olmadığını haykıran bir çığlıktır. Sanat insanlarını sıradan bir anlatıcıdan, betimleyiciden kurtaran temel unsurlardan birisi de, acıyla yazgı arasındaki ilişkiyi nesnel bir bakışla açıklamasıdır. Sanatçı; bir anlatıcı, estetik betimleyici olmasının yanında bir kuramcı ya da anlam koyucu da olmak durumundadır. Bu anlam kimilerine göre sanatın özünü bozan, ideolojileştiren, taraflaştıran bir sonuç yarattığından kesinlikle bel bağlanmamalıdır; fakat aksine yaşam, doğa ve toplumlar neden-sonuç-bağıntı ilişkileriyle diyalektik bir biçimde var oluşlarını sürdürürler ve ?mesaj? diye burun bükülen ?anlam?ı çok somut bir şekilde barındırırlar. Anlam yaşamın özüdür ve Karl Marx?ın dediği gibi bakmasını bildiğiniz sürece son derece anlaşılır ve basittir. Öyleyse yaşamın iletisinden korkanlar, gerçeği görmek istemeyenlerdir; insanlığa yönelik çığlık barındırmayanlardır. Oluş veya gerçeklik; siyaset, hukuk, sınıf, ekonomi, kültür yapılarının verilerine göre neden sonuç ilişkisiyle anlamlandırılır. Bu yapılar bir bütün olarak insan ve toplum üzerinde otoriter ve ehlileştirici bir sistem oluşturmakta, acılar ise insanların birbirine hükmünden veya aralarındaki husumetten değil, belli bir sınıfın ve emperyalist güç odaklarının egemen olduğu bu sistemden üretilmektedirler. Dolayısıyla sanatsal çalışmada, insan acısı diyalektik bir yöntemle ortaya koyulmadığında, gerçek yerine görüntü ele alındığında ortaya çıkan şey, sadece kaderci anlamsızlıktır ve bu anlamsızlık burjuva egemenliği içerisinde yaşayan kitleler üzerinde bir afyon etkisi oluşturur. Acıyı yok etmenin yollarını aramayan, çığlığa dönüştürüp püskürtemeyen toplumlar üst üste yığılmalarla bir süre sonra ağrı eşiğinde alışma ve hissizlik yaşayacaklar, ister istemez uyuşacaklardır. Çünkü insan beyni de diyalektik işler; süreçleri birbirinden kopuk anlık şekilleriyle metafizik tarzda dayatırsanız; ortaya çıkan anlamsızlık, aptallaşma ve uyuşma, toplumsal yıkıma götürür. Sanat bir yönüyle toplumların ağrı eşiğini hep uyanık tutar, hissizleşmeyi engeller ve insanlığın acıyı yıkma, güzellikleri çoğaltma yolculuğunda ve başkaldırısında yenileyici, güç verici, etkinleştirici bir rol oynar.
Bu açıdan Şehirler Ağladığında ilginç bir roman. Ağrı eşiğimizi hep canlı tutuyor ve içimizde baştan sona bir çığlık büyütüyor. Berfin yayıncılık tarafından geçtiğimiz Ekim ayında yayımlandı.
Mustafa Sancar, bu kez bir ressamın bir günlük hikâyesiyle çıkıyor karşımıza. Akşamüstü dinmek bilmeyen bir yağmurla başlayan ve sabah sonsuzluğuna uzanan şehir insanlarının sarsıcı çığlığı ve bu çığlığın aynasına yansıyan sanatın başkaldırı çağrısı romanın izleği.
Şehir, farklı kültürlerden, eğitim seviyelerinden, sınıflardan gelen insan guruplarının bir arada olmasına imkân tanıdığı kadar çok farklı yaşanmışlıklardan arta kalan ağır acıları, beraberliğe ve güce dönüştürebiliyor. Acı paylaşılmazsa tek başına alt edilecek bir his değil, karamsarlığa, düşkünlüğe, yılgınlığa hatta yaşamdan vazgeçmeye kadar gidebilir ve buna engel tek duygu acının ortaklığı, paylaşılırlılığı, kolektif güçle dayanabilirliğidir.
Eşini, kardeşlerini, annesini, babasını, yakınlarını bir katliamda kaybetmenin getirdiği yıkıcı acının dayanılmazlığı hangi sınırlara uzar? Bosna?daki iç savaşta kızı dışında tüm ailesi Sırp askerlerince katledilmiş Canan Hanım, o hüzünlü ve yağmurlu deniz şehrinde, içinde küllenip yitmiş olan yaşam kıvılcımını yeniden canlandırabilir mi?
İşte egemen düzenin karşısında, yığınların acıya mahkûm edilmelerinin; baskı, sömürü, haksızlık, savaşlar, iç savaşlar yoluyla düşkünleştirmelerinin, hayattan koparılmalarının karşısında en büyük silah kardeşlik ve dayanışmadır. Canan hanımı da ayakta tutan budur. Güneydoğu?daki iç savaşta topraklarından, köylerinden kovulup işsiz, aç kalan komşularının; hastalıkla, açlıkla, ölümle boğuşan onurlu sanatçı dostlarının ayakta kalma mücadeleleri, onun acısını ötelemekte, yardım ve paylaşma erdemleri hayata tutunma itkisini oluşturmaktadır.
Kuşkusuz savaşların yaşamda kalan mağdurları kadınlar ve çocuklardır. Bunu, yarattığı kadın karakter Canan ve çocukları üzerinden çok çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor Sancar. Rüzgârgülü yapıp satarak ailelerin geçimini sağlamaya çalışan hem de okula giden iç savaş çocukları… Göç çocukları… Düzenli gelir getiren bir işleri olmadan sadece günü kurtararak karın doyuran, birbirine tutunarak hayatta kalabilen yoksul kent insanları… Ressam İsmail; yokluğun, yoksunluğun son haddeye geldiği bu insanların birbirine kenetlenmesini hem şaşkınlık hem sevinçle karşılıyor:
?İyi insanlardan olmazsa,? diyorum. ?baka türlü insan yaşayamaz, hayat yaşanılır olmaktan çıkar. Nasıl ki renkler ve çiçekler dünyanın güzel bir yanıysa, insan ömrünün güzelliği de iyi, güzel insanlardır…? (Şehirler Ağladığında, sf. 90, Berfin yayınları)
Bir başka kadın kahraman Giritli Nergis. Tiyatro oyuncusu, öykü ve oyun yazarı, aynı zamanda müzisyen. Kemanının büyülü ezgilerini, kendisi gibi tiyatrocu olan, ölümcül hastalığı nedeniyle yataklara düşen kocası için, hiç durmamacasına, yorulmamacasına çalıyor… Saatlerce günlerce… O büyülü müziğin tınılarının onu iyileştirmesini dileyerek, umudunu hiç yitirmeden, açlığa yoksulluğa aldırmadan…
Güçsüzlüğün, yoksulluğun, terk edilmişliğin mağdurları olarak bu romanda yine kadınlar karşımıza çıkmaya devam ediyor. Yoksul inşaat ustası Kamber?in kızı Menekşe sahipsizliğin, hukuksuzluğun, acımasızlığın, adaletsizliğin kurbanı oluyor; taptazecik bedeni aç kurtlar sofrasının aymazlığında, özgürlüğe doğru kanat çırpmaya çalışıyor. Her zamanki gibi polis, devlet sahip çıkmıyor ama yoksul insanların yaşamları pahasına gösterdikleri cesaret ve dayanışma iyiliğe giden yolu örebiliyor.
Şehirler Ağladığında romanının ilginç yönlerinden birisi de, sanatı-sanatçıyı tartışması. Bunu, yaşamın ve insanlığın en çıplak, en sert, zor hallerini, Ressam İsmail?in iç özgürlüğünden, arayışlarından duyumsayarak gerçekleştiriyor. Müzik, tiyatro, öykü, resim birleşerek büyük insanlık ırmağına akıyorlar; resimden parlayan renk ve ışık, müziğin güçlü ezgisi, tiyatronun, öykünün haykırışı birleşerek büyük bir çığlığa dönüşüyor.
Ressam İsmail bu haykırışı şöyle açıklıyor:
?Eğer insan yoksa hayat eksiktir; varsa, ama açlıktan ve savaşlardan dolayı acı çekiyorsa yine eksiktir… Sanatçı bunu bilmeli, kavramalı, özümsemeli…? (Sf 51)
Sanatın sancısı, yaratısı, doğuşu ile acılı insanın yücelişi roman boyunca bir döngü oluşturuyor. Sanat insanın özünden doğarken aynı zamanda erdemli insanı yaratıyor. Ressam İsmail, uçurumun kenarında yaşayan şehrin çaresiz yığınları için yüreğinde acılar biriktirir, hiç bitmeyen yağmurun nefessizliğinde, bu insanlara sanatsal ışığıyla dayanak olmanın arayışlarını sürer. İsmail?in yalnız şehrinde hava hep ağır, gök öfkelidir, insanlar hep buruktur; her evin penceresinden sızması, her insana dokunması, hüznü soğurması gereklidir; arayış hep sürecektir yalnız şehirlere doğru…
?Sandallar denizin kuytu kıyılarında yapayalnızdırlar şimdi! Portakal sandığı ateşinde ısınıyorlardır balıkçılar. Çoğunun gözlerinin altı torbacık bağlamış, sigara içiyorlar, bıyıklarının ortası kirli sarı, sessiz ve uykusuzlar, hayallerini karnında inci besleyen istiridyeler süslemiş… Yağmur dursa da simitçilerin sesi ulaşsa ikindi çaylarına. Meydan kahvelerine sığınmış, evlerine götürecek ekmeği düşünen sırtı urganlı hamallar; hani onlara sezdirmeden beynimin içine siyah beyaz çizdiğim, uzamış sakallarıyla şaşkın, bazen şakacı, çoğunlukla yılgın yüzlü dostlar, bu gün de kısmetinize aralıksız yağan yağmur düştü demek… Biliyorum, göçlerle gelip şehirlerde çoğalarak hayatı daha güzel yaşamak istemenin bedelidir bu zorluklar hep. Ah, tam zamanıdır bu şehrin sokaklarında yürümek ve fukara evlerin camlarından yağmuru seyre dalan işsiz kadınların, ıhlamur kokulu yanaklı çocukların saf bakışlarının resmini yapmak…? (Sf 43)
Ressam, yüreğinde her biri ağır bir kaya kütlesine dönüşen insanlık acısı için ayrı bir resim yapar, acılar öylesine çoktur ki yüreği, bütün gücünü toplayıp sarf ettiği bu çığlığa dayanacak mıdır?

Berivan Kaya
19?20 Kasım 2011 Göktürk

Kitabın Künyesi
Şehirler Ağladığında
Mustafa Sancar
Berfin Yayınları / Roman Dizisi
Kapak : Mehmet Özalp
İstanbul, 2011, 1. Basım
192 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Romanlar
Habiba – M. Ender Öndeş

Linç eylemine kalkışanlar, beyin ve yüreklerini değil, daha çok burunlarını kullanır. İyi koku alır onların burnu. Bir linç edici, kendini...

Kapat