Selma Fındıklı: “Her şehir kendi öyküsünü yazdırdı bana” (Söyleşi: Elif Şahin Hamidi)

SELMA FINDIKLI

“Her şehir kendi öyküsünü yazdırdı bana”

 

Selma Fındıklı yine tarihi bir atmosfer üzerinde yükselen yeni hikâyelerle okurun huzurunda. Fındıklı’nın, “Tütün İskelesi’nde Bir Köhne Vapur” adını taşıyan son kitabındaki ilk hikâye, Atatürk ve silah arkadaşlarının 19 Mayıs 1919’da Bandırma Vapuru ile Samsun’a gelip burada karaya ilk ayak bastıkları yer olan Tütün İskelesi’nde geçiyor. İskelede, Mustafa Kemal’i karşılayanlar arasındaki tek kadın Sakine Baturay’ın zorlu yaşam mücadelesiyle başlayan, Erzincan, Erzurum, Eskişehir, Kastamonu gibi farklı şehirlerde, başka zaman dilimlerinde devam eden, arkasında tarihsel bir atmosferle yol alan öyküler 1952 yılı Diyarbakır’ına kadar uzanıyor. Yalın bir Türkçe ile kaleme alınmış bu öykülerde, bu farklı şehirlerin giyim kuşam, yeme içme ya da doğum, düğün gibi kültürlerine ve de yöresel dillerine ustaca yer veriyor Fındıklı. Kitapta ikinci öykü olarak okuduğumuz “Orient Expresse”’in çıkış noktası olduğunu belirten Fındıklı, “Her şehir kendi öyküsünü yazdırdı bana…” diyor.  2007 yılında, “İmbatta Karanfil Kokusu” adlı kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı’nı alan Selma Fındıklı ile tarihle meşgul olan son öykü kitabını konuştuk…  

 

SÖYLEŞİ: Elif Şahin Hamidi

 

Elif Şahin Hamidi: Mustafa Kemal’e ithaf ettiğiniz son kitabınızda, yine tarihsel bir atmosfer üzerine örülmüş hikâyeler yer alıyor. Atatürk’ün Samsun’a çıktığı tarihte, burada karaya ilk ayak bastığı yerde, Tütün İskelesi’nde geçiyor ilk öykü. Kurtuluş Savaşı, Orient Exspresse, Şapka Devrimi, Harf Devrimi, Erzincan Depremi vs. gibi birçok tarihi olay çerçevesinde sıradan insanı, gündelik hayatı hikâye ediyorsunuz. Ve 1952 Diyarbakır’ına kadar uzanıyor öyküler. Nasıl ortaya çıktı bu kitap?

Selma Fındıklı: Kitabın ikinci öyküsü, Orient Expresse ile yola çıktım diyebilirim. O gösterişli trenle işgal altındaki İstanbul’a gelen yabancı gazetecilerin, siyaset adamlarının ne büyük heveslerle Sirkeci İstasyonu’na indiğini düşledim. Milli Mücadele’nin ardından ise yalnız onların değil, işgal askerlerinin de Türk ordusunu selamlayarak şehri terk etmek zorunda kalışını… Bu öyküyü yazınca, geri dönüp kurtuluşun ilk kıvılcımı, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışını gerçek bir olayla anlattım. O’nu Tütün İskelesi’nde karşılayan tek kadın, Sakine Baturay’ın zorlu yaşam savaşını… Sonrası da kendiliğinden bir nehir gibi aktı… Her şehir kendi öyküsünü yazdırdı bana…

 

Elif Şahin Hamidi: Her ne kadar başka başka kahramanlarla karşılaşıp, birbirinden bağımsız farklı öyküler okuyor olsak da olayların geliştiği tarihsel süreç bakımından bir roman okuyormuş hissine de kapılıyor insan. 

Selma Fındıklı: Ben öykü kitaplarımda tarihsel zaman akışını kullandığım için biraz öyle bir duygu uyandırıyor. Kişiler, kentler, olaylar farklı da olsa ortak bir noktada onları birleştirmeyi seviyorum belki… Muzaffer Buyrukçu hayatta iken sık sık görüşürdük, ben öykü yazacak olursam çok kızardı: “Sende romancı kalemi var, niye öyküyle zaman yitiriyorsun?” derdi. Ona hak vermeme rağmen yine de öykü yazmayı seviyorum. Farkına varmadan romanlaştırıyor olsam da…

 

Elif Şahin Hamidi: Kadın kahramanlarınız her türlü zorluk ve baskıya karşı direnmeye çalışan karakterler. Erkek egemen toplumun baskısı dün olduğu gibi bugün de sürüyor Türkiye’de. Harf devriminin ardından ailelerin ve toplumun baskısına rağmen mektebe giden Elmas ve Aslı’nın hikâyesini okuyoruz kitapta. Bugünün Türkiye’sinde bile her kadın, baskı karşısında bu iki kahramanınız kadar güçlü ve şanslı olamıyor sanırım. Ne dersiniz?

Selma Fındıklı: Kadınların ağzından anlattığım öykülerde bilerek o döneme göre -hatta günümüze göre de- anlayışlı aileler yarattım. Yani baskıcı, yobaz, kadını geriye atan bir düşünceye sahip olmayan, toplumdan çekinse bile kızının ilerlemesini isteyen ana babalar var bu öykülerde. Bunu kitaplarımda çoğunlukla yapıyorum. İyimserlik değil de olması gereken iyi, doğru örnekler ortaya çıksın diye. Sakine, Elmas, Aslı bunlardan sadece üçü… Olur ki, birkaç kişinin fikrini değiştirebilirim umuduyla yazdım, ama benim görüşümü paylaşmayanların zaten kitaplarımı alıp okumayacağını da biliyorum…

 

Elif Şahin Hamidi: Mektebe giden Aslı, asıl adı Aslin’i gizlemek zorunda kalan bir Ermeni. Bir başka öyküde cephane getiren gemiden yük boşaltan Türklere yardım etmek isteyen, ama “gâvurların yardımına ihtiyacımız yok” diye tartaklanan Rum Niko var. Azınlıklar/ gayrımüslimler ve onlara bakışımız açısından geçmişten bugüne nasıl bir değişim/gelişim yaşandı sizce? 

Selma Fındıklı: Öncelikle “azınlıklar” deyimini sevmediğimi belirtmeliyim. Eskiden kullanırdım, ama yaklaşık on beş yıldır bu deyim hoşuma gitmemeye başladı, bir daha kullanmadım. Sayıca az olanı küçümsemek, ezmek gibi geliyor bana. Ulus bir bütündür, onun içinde her ırktan, her kavimden kişiler birlikte yaşar. Eğer bu meseleye gen açısından bakılırsa, Fransa’da bugün yaşayan nüfusun acaba yüzde kaçı gerçekten Frank asıllıdır? Her ülke için geçerlidir bu değerlendirme. Osmanlı döneminde, gayrımüslimler daha rahattı belki, 1914 öncesine kadar…  Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında, Amerika’da ve Mısır’da basılarak evlere, dükkânlara atılan pusulalarda Türklerin gayrımüslimleri bir gecede yok edeceği yazılıydı. Diğer yandan da gayrımüslimlerin ayaklanarak devlete saldıracağı bildiriliyordu. Anımsarsanız, “İmbatta Karanfil Kokusu” adlı kitabımda bunu anlatmıştım. Dido Sotiriyu’nun “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” adlı kitabında da, Ege’den göç etmiş başka Yunan vatandaşı yazarların kitaplarında da var bu gerçek. Böylece kardeşçe yaşayan komşu köylerin halkı bir gecede silahlı düşman haline getirilmiş. Bunun yanında İngiltere, Fransa tarafından toprak vaat edilerek savaş yıllarında kandırılma, düşmanlık duygularını iyice pekiştirmiş. Aslında Türkler Milli Mücadele’yi kaybetmiş olsaydı, büyük güçler Anadolu’nun tümünü ellerinde bırakmayacaktı. Orient Expresse öyküsünde sözünü ettiğim gibi İngilizlerin görüşü, savaş bitinceye kadar Yunan ordusunun Osmanlı’yı Ege’de uğraştırması. Savaşı kazandıkları zaman ufak bir lokma olarak onu da yutacaklardı. Bu koşullarda başlayan nefret, Cumhuriyet sonrasında yatışmış görünüyor, ama 40’lı yılların sonu ile 50’li yıllarda, özellikle 6-7 Eylül olaylarında yeniden körüklenmiş. Bütün bu acılara karşın, aynı devletin çatısı altında yaşayan hiç kimsenin kimseden ne üstünlüğü ne de eksikliği olabilir bence. Aslin üzülmesin diye ona kendi adına benzer bir ad veren Erzurumlu aile ya da Rum Niko’nun da cephane taşımak için hevesini kırmayan Kastamonulu yaşlı adam, o eski dostluğun kitabımda yer alan iki örneğiydi sadece. Çanakkale’de ve diğer cephelerde şehit düşen, gazi olup da devletten aylık almayı ayıp sayan gayrımüslimler nasıl unutulur? Anadolu’ya geçmek için İstanbul’dan kaçmayı tasarlayan Kuvâ-yı Milliyeci gençleri, işgalci İngiliz askerleri yakalayamasın diye evlerinde saklayan Rum, Ermeni komşular nasıl unutulur?

 

Elif Şahin Hamidi: Oldukça yalın bir Türkçe ile yazılmış öyküler söz konusu. Öte yandan bazı kahramanları da şiveleriyle konuşturuyorsunuz. Ve yer yer maniler, yer yer de halk türkülerinden dörtlükler serpiştirilmiş öykülerin içine. Bu şiveleri gerektiği gibi kullanabilmek adına nasıl bir çalışma sürecinden geçtiniz, nerelerden beslendiniz?

Selma Fındıklı: Anlatımı en az ilkokulu bitirmiş kişilere yükledim. Yöresel şive okulda biraz törpülenmiş oluyor çünkü. Karşılıklı konuşmalarda şive kullanmayı yeğledim. Her kentin yemeği, giyimi gibi kendine özgü konuşma biçimi de tanınsın istedim. Bu konuda şanslıydım diyebilirim. Erzurum annemin, Erzincan babamın memleketi. Yani hiç yabancısı olmadığım iki şehir. Öte yandan Eskişehir doğduğumdan itibaren on sekiz yaşına kadar yaşadığım, babamın son memuriyet yeriydi. Artık Eskişehir’in yerlisi kabul edilen, 93 Harbi ile Balkan Harbi’nde göçmen gelip Odunpazarı semtine yerleşmiş aileleri ve gerçekten şehrin köklü yerlisi olanları yakından tanıdım. Evlerinin içini, yemek, giyim, düğün, doğum kültürlerini, yöresel dillerini öğrendim. Hele de çok genç yaşta belleğe alınan bilgiler hiç unutulmuyor. Bunların dışında Samsun, Diyarbakır, Kastamonu gibi kentlerin yöresel şivesini de önce kendi araştırmalarımla hazırladım, sonra da bu kentlerden yetişmiş arkadaşlarımdan yardım aldım.

 

Elif Şahin Hamidi: Kitaplarınız hep tarihi bir atmosfer üzerine kuruluyor. Kurtuluş Savaşı yılları, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yılları, Cumhuriyet dönemi, devrimler vs. gibi tarihi bilgiye de hakim olmayı gerektiren konular. Yani ezbere yazılamayacak, yoğun bir araştırma ve çalışma gerektiren konular. Bu bağlamda yazım öncesi süreçten ve yazmaya başladığınızdaki çalışma sisteminizden, izlediğiniz yoldan bahseder misiniz?

Selma Fındıklı: İlk kitabımda gerçek bir yaşam öyküsünü zamanına ve mekânına oturtabilmek için 1900’lerin başına gitmem, sonra da 1945’e kadar getirmem gerekti. Zordu benim için. Hele de ilk kitabını yazan birinin korkularını, güvensizliklerini düşünürsek… Ama sonra baktım ki, bu araştırmalar beni içine içine çekiyor; sıkılmak değil, hoşlanıyorum. Ondan sonra aynı tünelde yürümeye devam ettim. Uzak geçmişe günümüzden bakınca doğrular, yanlışlar daha açık görülüyor sanki… Bunu yapabilmek için de aşırı sabır gerekli. Bazen araştırma süreci, kitabı yazıp bitirme sürecinden uzun oluyor. Kitaplar, internet kaynakları, bulabilirsem tanıklar… Hepsini karşılaştırıp aynı bilgiyi birkaç kaynaktan doğrulayamazsam kullanmıyorum. Zor, hem de çok zor… Biraz delilik olmadan girişilecek iş değil galiba…

 

Elif Şahin Hamidi: Tarihin yükü ve sorumluluğu, bir edebiyat eseri ortaya koymak noktasında sizi nasıl etkiliyor? 

Selma Fındıklı: Etkilemiyor, ürkütüyor! Her an karşınıza çıkabilecek bir okur, yanlış bir şey yazdığınızı yüzünüze vurabilir. Ama o korku insanı iyi bir araştırmacı yapıyor.

 

Elif Şahin Hamidi: Radyo oyunu yazmak, onun için kahramanlar yaratmak ile roman-öykü yazmak, bu alan için kahramanlar yaratmak arasında nasıl bir bağ var, ya da ayrıştığı noktalar neler? Birbirinden nasıl ve ne ölçüde besleniyor bu iki alan?

Selma Fındıklı: Radyo oyunları yazarak başlamak benim kitaplarımdaki cümlelerin akıcılığını sağladı. Beni yetiştiren ustalarım, oyun dilinin yalın ama basitliğe kaçmayacak biçimde olmasını öğretmişti. Ben de bu alışkanlığı farkına varmadan kitaplarımda sürdürmüşüm. Zaten birinci kişi ağzından anlatmam da bu yüzden olsa gerek. Ama üçüncü kişi ağzından anlatım da bana doğal gelmiyor açıkçası. Bir başkasının aklından geçenleri okuyabilir miyiz?

 

Elif Şahin Hamidi: Ülkemizde eğitim sistemi maalesef pek çok konuda sıkıntılı, sorunlu. Tarih ve edebiyat eğitimi de sadece ezbere dayalı ve bir hayli can sıkıcı, tat alabilmek mümkün değil. İnsanın/gençlerin merakını uyandırmak ve heyecanını artırmak da gerek biraz diye düşünüyorum. Tarihle meşgul olan edebiyat ve doğrudan tarihi roman diye tanımlanan tür, tarihi ve edebiyatı tat alınabilecek bir hale de getiriyor, öyle değil mi?

Selma Fındıklı: Elbette tat alınabilecek hale getiriyor. Ben öğrenciyken en sevmediğim derslerden biriydi tarih. Doğrusu sevdiğim de pek yoktu ya… Fen dersleriyle başım hoş değildi zaten. Edebiyat, bir de ne ilgisi varsa sanat tarihini ders değil, zevk almak için öğrenirdim. Tarihi asla sevmemiştim. Az önce de dediğim gibi ilk kitabımda araştırma yapmak gerekince, üstelik bu kez zorunluluk olmayınca sevmeye başladım. Şimdi de seviyorum. Okurlar da bu yolla sıkılmadan tarihsel gerçekleri öğreniyorsa, biz yazarlar için bir kazançtır bu.

 

Elif Şahin Hamidi: 2007 yılında, “İmbatta Karanfil Kokusu” adlı kitabınızla 43. Sait Faik Hikâye Armağanı’na layık görüldünüz. Ödüllerin yazar için öneminden ve ona kazandırdıklarından bahsedelim isterim biraz da. Özellikle de yola yeni koyulmuş genç yazarlar için edebiyat ödülleri cesaretlendirici, teşvik edici ama bir o kadar da tedirgin edici olmuyor mu?

Selma Fındıklı: Ödüller yazara değer kazandırıyor, ama korkutuyor da. Bir sonraki kitapta seviyeyi düşürme kaygısı yaşatıyor. Size değer veren kişilere karşı çok ağır bir sorumluluk yüklüyor; aynı zamanda okurlara karşı da. Yani ödül bir tünelin sonundan, bir başka karanlık tünelin başlangıcına atıyor yazarı. Bunu da aynı biçimde aşmalısın diye ürkütücü duygular yaşatıyor. Ödül almış genç yazarlara tek öğüdüm bu.

NOT: Bu söyleşi, Remzi Kitap Gazetesi Eylül 2012 sayısında yayımlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here