Ses Maketi – Nursel Duruel

Sesinde gizlenen çığlıklar çekmecemden taşmaya başladı.
Anlattıkları kendi sesinin başına da geldi.
Sesi soldu, rengini kaybetti.
Çekmecemden taşan çığlıklar ses değil artık. Yıllar önce onun sesiyle beynime akıtılmış düşünceler… daha bana aktarılırken canlılığından, sıcaklığından uzaklaştırılmış hayatlar… ve çekmecemdeki zavallı nesne kırıntıları…
Oysa seslere yüklediği hayattı kaygısı.

Yurtdışından yeni dönmüş, canlı, tartışmalı bir seminerden ve onun uzantısı niteliğinde uygulamaya ilişkin toplantılardan yorgun düşmüştüm. O ara, Ses Dağıtım Merkezi?nin yöneticilerinden biri telefon edip uzmanlık alanımla ilgili bir dizi konuşma hazırlamamı istedi. Teklif hoşuma gitti. Konuyu bir süre daha diri tutmak için fırsat saymıştım bu çağrıyı.
Konuşmamın metinleri koltuğumun altında, Ses Dağıtım Merkezi?ne gittim. Beni çağıranın odasını ararken loş koridorlarda dolaşmak, odaların kapılarını açmak, eski tanışları görmek hoşuma gitti.
Dirsek yaparak merdivenlere bağlanan koridordaki ikinci kapıyı açtığımda gördüm onu. Yalnızdı. Bant yığınlarının arkasına oturmuş dalgın dalgın takviminin sayfalarını çeviriyordu. Kapının açıldığını geç fark etti, fark ettiği anda da ayağa kalktı.
?Buyurun, hoş geldiniz.?
Sesi ölçülü, nazikti. Yanındaki boş koltuğu gösterdi.
?Oturmaz mısınız??
Oturmamı beklemeden ekledi:
?Ne içersiniz? Kahveyi güzel yapıyorlar.?
?Çay,? dedim ve oturmak zorunda kaldım. Beni gördüğüne sevinmiş gibiydi. Ne yazık ki, bu sevinç konuşmamızı renklendiremiyordu. Halimi, hatırımı, karımı, çocuklarımı, yurtdışında kaldığım süre içinde yaptığım işleri sordu. Soruları peş peşe geliyordu, ama cevap vermeye başladığımda, yüzüne ilgisiz, uzak bir gülümseme yayılıyordu. Çay bittiğinde söz de bitmişti. Tedirginlik duymaya başladım. Öyle uzun boylu sohbetimiz yoktu önceden de. Ses Dağıtım Merkezi?nin üretim atağı yaptığı yıllarda tanışmış olmalıydık. Yine o yıllarda ateşli tartışmaların yapıldığı masalarda, yan yana düşmeden aynı sofrayı paylaşmışlığımız vardı. Ona ilişkin bütün bilgim ve ilgim tek cümlelikti: ?Durgun yüzlü, içedönük, nazik bir adam.?
Karşımda duran aynı adamdı. Yani aynı gibi gözüken bir başka adam.
Nesi değişmiş, diye düşündüm. Yaşı yine belli değil, yüzü aynı durgunlukta… Bunları düşünerek yüzüne bakmak daha da tedirgin etti beni. Elimdeki metinleri gösterip kısaca hazırladığım diziden söz ettim ve ayağa kalktım. O da kalktı. Konuşmalarımı dinleyeceğini, bu konunun onu da ilgilendirdiğini söyledi, sonra belli belirsiz elini uzattı. Tokalaşacağız sandım. Tam ben de uzatacaktım, baktım pantolonunu silkeliyor. Davranışlarını, özellikle böyle önemli sayılamayacak anlık davranışlarını kestiremediğim insanlar, oldum olası huzursuz eder beni. Nezaketleri de pençe gibi gırtlağıma yapışır. Ayrımına varmadan, daha yüksek sesle, sözcükleri sertleştirip köşelendirerek konuşmaya başlarım. Söz aralarında kalan boşlukları, susuşları doldurmakla görevliymişim, doldurmazsam tehlikeli alanlarda gezinecekmişiz gibi, gereksiz yere bol söz harcarım. Bu, daha da sıkar canımı, patavatsızlık yapmak için dayanılmaz bir istek duymaya başlarım. O anda da aynı isteği duyuyordum. Beni geçirmek üzere kapıya doğru yanımda yürüyordu. Ayağına çelme takabilirdim, pantolonuna fiskeler atan parmaklarını yakalayıp hadi tokalaşalım, diye uzun uzun sallayabilirdim. ?Cevaplarını merak etmediğin soruları niçin soruyorsun? Gözlerin ciddi bakıyor, ama sen komiksin,? diyebilirdim. Ve bunları yapabilseydim rahat, özgür bir nefes alabilirdim. Hiçbiri olmadı. Kapıda birkaç nezaket cümlesi daha söyledik karşılıklı. Tam ayrılırken,
?Sesiniz,? dedi.
?Evet?? diye sordum.
?Hiç, hiç… üşütmüşsünüz galiba, havalar kötü, dikkat edin.?
?Sağ olun,? dedim. ?Önemli bir şeyim yok.?
Ayrıldıktan sonra durup dururken adama numara yapmış olduğumu düşündüm. O bana ?üşütmüşsünüz,? dedi, ben de kabullendim. Oysa sesim her zamanki gibiydi, grip filan değildim. Gün boyu ne çok yapıyordum böyle geçiştirmeli konuşmaları!.. İrili ufaklı değerlendirmeler, yargılar, sıfatlar, katılayım katılmayayım üstümde kalıyordu ve ben kılımı bile kıpırdatmıyordum. Üşengeç değildim, vurdumduymaz hiç değildim, insanlara karşı ilgisiz değildim; yine de nedenini kestiremediğim bir telaş, açıklamalar yapmaktan alıkoyuyordu beni.
O günden sonra birkaç kez daha karşılaştık. Hep aynı hava oluyordu üstünde. Tam ayrılacağımız zaman ?sesiniz!..? diyordu. Ben de arabamın kelebek camından, işyerinde arkamda açık duran pencereden, kuzeye açılan rüzgârlı sokağımızdan söz ediyordum üstünkörü. Asıl söyleyeceğine bir türlü geçemeyenlerin kararsızlığında bırakıp gidiyordum onu.
Arkadaşlarımla birlikte olduğum bir öğle yemeğinde ?hangi çağrışımlarla, bilemeyeceğim? ?sesiniz,? deyişi ve her ayrılışımızda yüzünde yarım kalan anlam birden canlanıverdi belleğimde. Masadan bir an için koptum, sohbetin ucunu kaçırdım. O kısacık ânın sonunda beni masadan koparan bellek oyununu da unuttum. Öylesine unutmuşum ki daha sonraki karşılaşmalarımızda ?neyiniz var?? diye sormayı akıl edemedim.
Hazırladığım konuşma dizisi ilgi çekmişti. Eski kent dokusunun korunmasıyla ilgili çalışmaları izleyenlerin sayısı çoğalıyordu. Ses Dağıtım Merkezi? nin yöneticileri söylediler. Beni de telefonla arayanlar, ayrıntılı bilgi isteyenler, kutlayanlar oldu. Bir de mektup aldım. Yalnız, bu mektup, söylediklerimle değil sesimle ilgiliydi. Genç bir kızdan geliyordu. Süslü, özentili bir dille, sesimi birkaç kez duyduğunu, etkilendiğini, beni bir kez olsun görmek istediğini söylüyor ve randevu veriyordu. Söylediği saatte bildirdiği yere gitmezsem, Ses Dağıtım Merkezi?ne geleceğini de eklemişti. Mektubu yöneticilere gösterdim; imzayı tanıdılar. Aynı genç kız daha önce başka seslere tutulmuş; tam bir ses hastasıymış. Buradaki görevlilerden biri ailesiyle ilişki kurmuş, doktora götürmeleri için yardımcı olmak istemiş ama kızın direnci karşısında, o da, ailesi de başarısız kalmışlar. Hastalık üzücüydü. Yine de bu ilginin bana sakat bir hoşnutluk duygusu verdiğini söylemekten kaçınamam.
İşim bitmişti. Uzun bir süre Ses Dağıtım Merkezi?ne uğrayacağımı sanmıyordum. Tanıdıklara veda etmek için birkaç odaya uğradım, kaçınılmaz olarak onunla da karşılaştım. Yine yalnızdı.
?Sizi bekliyordum,? dedi.
Canım sıkıldı.
?Şöyle bir uğramıştım, allahaısmarladık demek için, sonra görüşürüz,? dedim ve aralık tuttuğum kapıyı çekip gitmeye yeltendim.
Ayağa fırlayıp bana doğru yürümeye başladı.
?Durun, gitmeyin, söyleyeceklerim var size.?
Şaşırdım. Şaşkınlığımdan yararlandı, boşluk bırakmadan ekledi:
?Girin içeri, girin lütfen, oturun biraz.?
Eliyle havada kısa, hoş bir yay çizip yanındaki koltuğu gösterdi. Aldırmadım, oturmaya niyetli değildim. Alaycı, umutsuz bir sesle,
?Ben ses hastasıyım,? dedi. Güldüm.
?Ha… o mektup hikâyesi… siz de duydunuz demek!..?
?Duydum. Zavallı kız!.. O, sesten insan yaratıyor, oysa ben…?
Elini boğazına götürdü, kısık kısık öksürdü. Tam sırasıydı,
?Oooo… fena üşütmüşsünüz,? dedim.
Yüzü kızardı, gözlerinin siyahı sivrildi. Bakışlarındaki deliciliği daha önce fark etmemiştim. Üsteledim:
?Geçmiş olsun, doktora gözüktünüz mü?.. Bu öksürük…?
Bastırmaya çalıştığı bir öfkeyle sözümü kesti:
?Hayır, doktora filan gitmedim, buna gerek yok. Size gözükmek istiyorum, anlayın artık, size… Açık pencerelerden, trafikten, terlemelerden, gripten çok konuştuk. Bu kez dinleyeceksiniz beni.?
Nasıl davranacağımı kestiremedim. Öfkeli hali, gündelik nazik halinden beklenmeyecek ölçüde etkileyiciydi.
?Şimdi size bir dosya göstereceğim.?
Masasının yanındaki dolabın alt rafından bir dosya çıkardı, tozunu üfleyip önüme sürdü. Dosyanın kapağını açınca tanıdım. Geçmiş yıllarda Ses Dağıtım Merkezi için hazırladığım konuşma metinlerinin kopyaları vardı içinde.
?Bakın,? dedi, ?bakın, bunlara dokunmak ne korkunç!.. Bunlar sesin gölgesi. Sese kimse dokunamaz, müzisyenler bile. Bu dosyalarda yazılanları okuyabilirsiniz, ama sesi bulamazsınız. Yazı kalıcı, ses uçucu. Tıpkı hayat gibi. Saptanmazsa iz bırakmadan yok olur. Yok oluş!.. Herkes acı duyar bundan. Benim acım, sesin yok oluşuna yönelik, seslerimin.. Uzun süredir söylemek istiyordum, bu kez dinleyeceksiniz beni.
?Sizin derdiniz açık seçik ortaya konmuş, üstünde çalışmalar yapılan, somutlaşmış bir dert. Yeni, yaşanabilir çevreler elde etmek için, eskinin de korunması gerektiğini söylüyorsunuz. Düşüncelerinize bulduğunuz ortaklar giderek artıyor. Oysa ben derdimin adını bile tam koyamıyorum. Dinleyin lütfen, en baştan almak istiyorum. Şimdi olmazsa bu fırsatı yaratamam bir daha.?

Yazan: Nursel Duruel

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler
Değirmen / Zaman Tünelinden Bir Aşk Öyküsü – Sabahattin Ali

Hiç sen bir su değirmeninin içini dolaştın mı adaşım?.. Görülecek şeydir o... Yamulmuş duvarlar, tavana yakın ufacık pencereler ve kalın...

Kapat