Sevr ‘bütün kötülüklerin anası’ mıdır? Lozan ‘zafer’ mi, ‘hezimet’ midir?

10 Ağustos 1920’de, Paris yakınlarındaki Sevr Kasabası’ndaki Sevr Porselen Fabrikası’nda Birinci Dünya Savaşı’nı kaybeden taraflardan biri olan Osmanlı Devleti ile galip gelen İtilaf Devletleri arasında imzalanan (resmi adıyla) Sevr Barış Antlaşması’nı ortaya çıkaran mantığı anlamak için biraz geriye gitmek lazım. 1840’larda formüle edilen ‘Palmerston Doktrini’ uyarınca Britanya’nın en önemli meselesi sömürgelerine giden Hindistan Yolu’nun ve onun başlangıç noktaları olan Boğazlar ve Süveyş Kanalı’nın güvenliğini sağlamak olmuştu. Bu yüzden de sıcak denizlere inme hayali kuran Rusya’ya karşı Kıbrıs ve Mısır hariç (çünkü buralar elinde olunca kendini daha güvenli hissediyordu), Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünü desteklemişti. (Elbette gönlünden geçen imparatorluğu tümüyle kontrol etmekti ama bunu yapacak durumda değildi.) Meraklılar, bu desteğin somut kanıtlarını, 1788-1781 Özi Krizi, 1799’da Napolyon’un Mısır’ı istilası, Rusya’nın Yunan İsyanı’nı desteklemek için 1828’de Çatalca önlerine gelişi, 1833 ve 1839’da Kavalalı Mehmet Paşa isyanı, 1853-1856 Kırım Savaşı ve ’93 Harbi’ diye bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasındaki Britanya politikalarında görebilirler.

Gizli antlaşmaların ifşası

Ancak bu politika, Osmanlı İmparatorluğu Almanya ile ittifak halinde Birinci Dünya Savaşı’na girince radikal olarak değişti. Savaş sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nu Britanya, Fransa, Rusya ve (daha dar ölçüde İtalya) arasında paylaştıran bir dizi gizli antlaşma imzalandı. (Bunların en ünlüsü 1916 tarihli Sykes-Picot Antlaşması’ydı.) Aslında, 1917 sonbaharında Rusya’da Bolşevik Devrimi gerçekleşmese ve Bolşevik Hükümet’in ilk işi Çarlık Yönetimi’nin imzaladığı tüm gizli antlaşmaları ifşa etmek ve bunlardan doğan haklarından feragat ettiğini açıklamak olmasaydı, bu antlaşmalardan haberdar bile olamayacaktık.

Sonuçta Rusya çekilirken, sahneye, Başkan Wilson’un formüle ettiği ‘14 İlke’ adlı fikirler dizgesi eşliğinde ABD girdi. Wilson’un 14 İlkesi’nin 12. Maddesi’nde şöyle deniyordu: “Şimdiki Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk kısımlarına güvenli bir egemenlik sağlanmalıdır; ancak bugün Türk yönetimi altında bulunan öbür uluslara yaşam güvencesi ve her türlü kısıtlamadan uzak özerk bir gelişim imkânı da garanti edilmelidir. Boğazlar uluslararası güvenceler altında ve kalıcı olarak bütün ulusların gemilerine ve ticaretine açılmalıdır.” Wilson’un ‘Türk kısımları’ dediği bölge ile İtilaf Devletleri’nin gizli antlaşmalarıyla Türklere bırakılan bölümlerin aynı olmadığı açıktı. Wilson’a göre, Ermeniler, Rumlar, Kürtler ve diğer azınlıklara ‘yaşam güvencesi ve her türlü kısıtlamadan uzak bir özerk gelişim imkânı’ sağlanması kaydıyla Anadolu bir bütün halinde Türklere bırakılmalıydı. Bu da 1915 Ermeni Tehciri’nin acı hatıraları düşünüldüğünde son derece makul bir sınırlamaydı.

Politikalar değişiyor

Bu yeni durum, söz konusu ‘paylaşım’ antlaşmalarını ortadan kaldırmadı, sadece yeniden gözden geçirilmelerine yol açtı. Sonuçta, Britanya yeni müttefiki ABD’nin de yönlendirmesiyle Türklere, daha sonra 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi’nde ‘ateşkes hattı’ olarak tayin edilecek sınırların dayatılmasına karar verdi. Fransa bu süreçten dışlanmıştı. Nitekim Mondros Mütarekesi görüşmelerine davet bile edilmemişti. Söz konusu hattın Araplarla Türklerin ayrıldığı hatta denk düşmesi için İtilaf Devletlerinin uzmanları epey uğraşmışlardı. (Ve daha sonra bu hat Türkiye’nin milli sınırları olacaktı. Halbuki diğer mağluplarla yapılan mütarekelerde belirlenen sınırlar sonradan ‘milli devlet’ sınırı olmamıştı.) Ancak bu durumun Milli Mücadele kadroları tarafından kabul edildiğini Mustafa Kemal’in arkadaşı Ali Fuat Paşa’ya ‘Mütareke’nin feshinden korktuğunu söylemesi gibi kişisel tepkilerden ve Sivas Kongresi ve Misak-ı Milli kararlarından anlıyoruz.

Peki, nasıl oldu da, her şey yolunda giderken (Mustafa Kemal bile Ahmet İzzet Paşa kabinesinde Harbiye Nazırı olmayı ve İngilizlerle el ele verip İmparatorluğu kurtarmayı hayal ederken) İtilaf Devletleri, Mütareke’nin ‘güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip olacaktır’ şeklindeki 7. Maddesi bahane edilerek, Anadolu’nun dört bir yanı işgal edilmeye başladı? Bu öylesine mantıksız bir adımdı ki, o güne kadar kaderlerine razı olarak oturan en teslimiyetçi kesimlerde bile ‘Milli Mücadele’ fikri şekillenmeye başlamıştı.

‘Türk düşmanı’ Lloyd George

Hâlâ tam olarak cevabı verilememiş bir soru bu. Bu saldırgan politikanın arkasında, ‘Türkleri barbar, Hellen kökenli Yunanlıları medeni’ sayan ve sıkı bir Venizelos hayranı Lloyd George’un olduğu biliniyor. (Öyle ki, Lloyd George’un “Yunanperver” uzmanlarından A. Leeper adlı memur, yazılarını Bizans komutanı Belisarios’un adıyla imzalayacak kadar ileri gitmişti) Britanya’nın ilk işçi kökenli başbakanı olan Lloyd George, radikal bir reformcu ve parlak bir hatipti. 1876’da Bulgar ayaklanmasından beri azılı Türk düşmanı olan liberal politikacı W. E. Gladstone’un bir müridi olarak ‘ezilen, mazlum halklar’ fikrinin azimli bir savunucusuydu. Ama aynı zamanda becerikli bir entrikacıydı. Lloyd George, Boğazların güvenliğini sağlama işini hem Hıristiyan hem de denizci bir halk olan Yunanlılara vermeyi ilk teklif ettiğinde pek çok itiraz görmüştü. Ama Doğu Akdeniz’in en önemli adalarının Yunanlıların elinde olduğunu, bu adaların Süveyş yoluyla Britanya sömürgelerine giden doğal bir denizaltı üssü olduğuna diğer politika yapıcılarını inandıran Lloyd George başarılı oldu.

Başlangıçta Britanya’nın kaybedeceği şeyin çok az olduğu sanılıyordu. Savaşı Yunanlılar yürütecekti. Kazanırlarsa ne ala, kaybederlerse, durup dururken savaşa girip İtilaf Devletleri’nin başarısını dört yıl geciktiren, Çanakkale’deki direnişi ile çok sayıda zırhlısının sulara gömülmesine, tüm cephelerde milyonlarca askerin ölmesine ve milyonlarca Pound’un harcanmasına neden olan, dahası Britanya’nın Müslüman tebaasına kötü örnek olan Türklere iyi bir ders verilmiş olması bile yeterdi. Ancak daha sonraki olaylardan biliyoruz ki, evdeki hesap çarşıya uymadı.

Damat Ferid Paşa Paris’te

İtilaf Devletleri, savaş sonrası hesapları görmek için 18 Ocak 1919’da Paris Barış Konferansı’nı toplamışlardı. 32 devletin davet edildiği bu konferansta, konular önemine göre ayrılmış ve bunları ele almak üzere ABD, Britanya, Fransa, İtalya ve Japonya başbakan ve dışişleri bakanlarından oluşan ‘Onlar Meclisi’ ile sadece dört büyük ülkenin hükümet başkanlarının katıldığı ‘Dörtler Meclisi’ oluşturulmuştu. Wilson’un Şubat ayında ABD’ye dönmesinden sonra konferansın ipleri Britanya ile Fransa’nın eline geçmişti.

İstanbul’da ise, Paris’teki konferans heyetine muhtıra göndermekle, Britanya’ya Osmanlı Devleti için Mısır benzeri bir manda teklif etmek gibi aşağılayıcı ve tutarsız tepkiler veren Ahmet Tevfik Paşa Hükümeti, İngilizlerin de baskısıyla yerini 4 Mart’ta, Vahdettin’in kız kardeşi Mediha Sultan’la evli olduğu için ‘Damat’ diye anılan Damat Ferid Paşa Hükümeti’ne bırakmıştı. İngilizlerin fark etmediği ise, Damat Ferid’in Fransızlara yanaşarak, Osmanlı Devleti lehine bir sonuca ulaşma hayaline kapılmış olduğuydu. Damat Ferid, Paris Barış Konferansı’na katılmak için çeşitli manevralar yaptı ancak davet edilmesi için, 15 Mayıs 1919’da, İtilaf Devletleri’nde bile büyük infiale neden olan bir olayın gerçekleşmesi, Yunanlılar’ın İzmir’i işgal etmesi gerekti.

‘Demokrasi’ zırhlısıyla Paris yolunda

İstanbul’daki Fransız Yüksek Komiseri, 1 Haziran 1919 tarihinde Babıâli’ye gelerek Sadrazam’ı ziyaret etmiş ve Osmanlı Devleti’ni resmen konferansa davet ettiğinde Damat Ferid pek sevinmişti. Durumu Padişah’a müjdelerken ‘mevcudiyet-i siyasiyemizin resmen tasdiki’ demişti. Konferansa, Damat Ferid Paşa ile eski Sadrazam Tevfik Paşa delege, Maliye Nazırı Tevfik Bey ile Şûrâ-yı Devlet Reisi (Danıştay Başkanı) Rıza Tevfik Bey Murahhas Müşâvir olarak atandı. Heyet, 6 Haziran 1919’da Fransızlar’ın tahsis ettiği ‘Demokrasi’ zırhlısıyla Toulon’a, oradan da Paris’e gitti ve 12 Haziran’da konferansa katıldı. (Damat Ferid ile aynı gemide olmak istemeyen Tevfik Paşa siyatik ağrılarını bahane etmiş, 14 Haziran’da Ceres adlı bir İngiliz gemisiyle yola çıkmıştı. Hastalığın bahane olduğu belliydi. Tevfik Paşa o günlerde Fransızlar’a fazlasıyla meyletmiş görünen Damat Ferid Paşa’ya tavır koymak istemişti.)

Damat Ferid’in kişisel açıklaması

Damat Ferid, Tevfik Paşa’yı beklerken muhtemelen ‘rol çalmak’ için, Onlar Meclisi’nde bir konuşma yaptı. 11 Haziran 1919 tarihli konuşmada özetle Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa girmesinin tek sorumlusunun İttihatçılar olduğunu, ayrıca Almanlar’ın kışkırtmasının önemli rol oynadığını, İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenleri cezalandırıldığı için Osmanlı Milleti’nin aklandığını söyledi. Osmanlı Milleti’nin bundan böyle ekonomiye ve kültüre öncelik vereceğini taahhüt ettikten sonra İmparatorluğun bütünlüğünün korunmasını rica.

Konferans heyeti bu konuşmayı alaycı bir tavırla dinlemişti. Damat Ferid, tepkilere aldırmayarak 17 Haziran’da bir konuşma daha yaptı. Bu sefer tepki daha acı oldu. “Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da Türkler’in fethettiği hiçbir yer yoktur ki orada maddi mamuriyet durumunun eksildiği, medeniyet seviyesinin düştüğü görülmesin…” diye söze başlayan Fransa Devlet Başkanı Clemanceau “Efendiler, siz harbe sebepsiz girdiniz ve Çanakkale’yi yıllarca kapattınız, muharebenin dört sene uzamasına, milyonlarca insanın ölmesine sebebiyet verdiniz. Bundan dolayı bugün size teklif etmekte olduğumuz muahede şartları çok ağırdır. İçindeki maddeleri asla müzakere ve kat’iyyen münakaşa etmeyeceğiz. Onların bir kelimesini bile değiştirmeyeceğiz. Hepsini aynen ve birkaç gün içinde kabul etmenizi istiyoruz!” dediğinde konferansın diğer üyeleri bile bu sert tonlamaya şaşırmıştı.

23 Haziran’da Osmanlı Devleti’nin resmi tezleri okunduğunda ise ABD Başkanı Wilson ‘Ömrümde bundan daha aptalca bir şey duymadım’ derken, Lloyd George ‘iyi espri’, ‘Türklerin siyasi kabiliyetsizliğinin iyi bir kanıtı’ diyecekti.

Sadrazam’ın Paris’ten ‘kovuluşu’

27 Haziran’da İtilaf Devletleri’nin Osmanlı Heyeti’ne verdikleri son mektupta Heyet’e ‘muhtıra’dan dolayı teşekkür edildikten sonra, ‘konunun hak ettiği dikkatli irdelemeden geçirileceği, ancak bu konuların Türkiye’ninkiler dışında bazı çıkarlara da değindiği için derhal çözüme ulaştırılmasının olanaksız olduğu, dolayısıyla Heyet’in Paris’te daha çok kalmasında yarar olmadığı belirtiliyordu. (Daha sonra Kazım Karabekir bu olay için “Sadrazam Paris’ten kovulmuştur” diyecekti.) Böylece Damat Ferid Heyeti, konferanstan hiçbir sonuç alamadan ayrılmak zorunda kaldı. Bir süre Lozan’da dinlendikten sonra da İstanbul’a dönen Heyet’ten Mehmet Tevfik Bey hatıratında, Heyet üyelerinin Lozan’da çarşı pazar dolaşarak giysi satın almaya çalıştıklarını, terzilere elbiseler ısmarladıklarını, Sevr’in ne kadar küçültücü bir antlaşma olduğunu unutarak, hiçbir şey olmamış gibi davrandıklarını yazacaktı. Aslında Damat Ferid, süreç boyunca, kendi çapında bir direniş göstermiş, bu direnişi İtilaf Devletleri temsilcilerinin tepesini iyice attırmıştı.

Konferansa ara veriliyor

‘Onlar Konseyi’ aynı gün, ABD Doğu Anadolu’da kurulacak bir Ermeni mandasını üzerine alıp alamayacağını bildirinceye kadar konferansı durdurma kararı aldı. Fakat ABD aradan uzun bir süre geçmesine rağmen cevabını vermeyince, müttefik devletler barış görüşmelerini tamamlamak için 12 Şubat 1920’de Londra’da bir araya geldiler. Konferans sırasında Fransa Başkanı Clemencau’nun yerini Türklere karşı daha ılımlı bir tutum içinde olan Millerand’a bırakması Türkler hakkında karar vermeyi geciktirdi.

Tartışmalar esas olarak Rusya, Almanya ve Adriyatik meseleleriyle, Boğazların ve İstanbul’un statüsü üzerineydi. Hindistan Bakanı E. Montagu “Tanrı aşkına, Müslümanlar’a ne düşünmeleri gerektiğini söylemeyelim. Gelin ne düşündüklerini dinleyelim” derken Mareşal Sir Winston, Yunanlılar’a rol verilmesine karşı çıkıyor ve “artık başımız dertte” diye söyleniyordu. Hırçın Lord Curzon, Yunanlılar konusunda Montagu gibi düşünürken, Kemalistler’in motivasyonunu yok etmek için, İzmir’in Yunanlılar’dan alınıp Türkler’e verilmesini, Kemalistler’in başarılı olması ihtimaline karşı da İstanbul’un elde tutulmasını istiyordu. Curzon’a göre İstanbul ve Padişah ‘geçmişin anıları ve prestijiyle yaşayan milliyetçi bir grubun elinde kalırsa, İngiliz tebaasındaki Müslümanlar Türkler’in hiç yenilmediklerini ileri sürebilirlerdi. Curzon’un halefi Lord Balfour’a göre de ‘Hindistan ve Mısır’daki Müslümanlar’a Türkler’in tamamen yenildiklerini göstermek önemliydi. İslamizmin ve Turanizmin siyasi istismarına bir son vermek gerekliydi.’ Koalisyon hükümetindeki Muhafazakâr Parti Temsilcisi W. Churcill, Avam Kamarası’nda iyice kırpılan askeri bütçeyi savunurken “ordularımızı dağıttıktan sonra artık inanıyorum ki Türk halkını çaresizliğe itecek ya da bize yeni zorunluluklar getirecek adımlar atmayacağız. Çünkü kaynaklarımız, onların sarfettiklerini karşılamaya yetmez” demişti.

Fransa ve İtalya havlu atıyor

Fransa’daki genel kanı ise antlaşmanın Yunanistan’ın değil İngiltere’nin zaferi olacağı yolunda idi. Les Temps gazetesi işi ‘Türk delegelerinin talihsiz konumlarından’ bahsetmeye kadar vardırdı. Osmanlı İmparatorluğu’nda 750 milyon franklık yatırımı olan Fransa’nın ilgi alanına giren Arap topraklarında Kemalistler’in gözünün olmaması Fransa’yı adeta Türk dostu yapmıştı. Nitekim şubatta Anadolu’da direniş güçlerinin Ege’de bazı ilerlemeler kaydetmesi ve Maraş-Antep yöresinde Ermeniler’le ve Fransızlar’la savaşan halk güçlerinin başarılı olması üzerine, Fransa General Gouraud’un yardımcılarından birini Mustafa Kemal’le görüşmeye gönderdi.
Fransızlar’ın Yakındoğu’yu İngilizler’e sattığını iddia ederek antlaşmayı lanetleyen İtalya’da ise tepki öyle büyüktü ki, başbakan F. Nitti “İtalya’nın bundan böyle çıkacak ölümcül bir savaşta” hiçbir rol almayacağını açıklamak zorunda kaldı. Türk yanlısı olarak bilinen Dışişleri Bakanı Kont Sforza ise “Türk egemenliğini zayıflatmadan ekonomik ve ahlaki nitelikte dostane ve kalıcı işbirliği önerisinde” bulundu. Sonunda İstanbul’un Türkler’e bırakılmasına karar verildi. Ancak kontrol İtilaf Güçleri’nin elinde olacaktı. Nitekim 17 Şubat 1920’de bir çeşit ‘barış programı’ olan Misak-ı Milli kararlarına kulak asılmadı ve 16 Mart 1920’de İstanbul ‘resmen’ işgal edildi.

San Remo’da son rötuşlar

Tartışmalar 19-26 Nisan tarihlerinde İtalya’nın San Remo şehrinde toplanan konferansta da sürdü. Sonunda anlaşma sağlanınca Osmanlı Heyeti Paris’e davet edildi. Tevfik Paşa başkanlığındaki heyete 11 Mayıs’ta antlaşma metniyle birlikte bir ay süre verildi. 12 Haziran’da Osmanlı Devleti’nin itirazlarını bizzat Damat Ferid iletti. Almanlar’ın daha ağır şartlar taşıyan Versailles Antlaşması’nı ses çıkarmadan kabul etmesine rağmen Türkler’in ayak dirediğini gören İtilaf Devletleri, 20 Haziran’da Hythe’de toplandılar ve Venizelos’a Yunan Ordusu’nun ileri harekâtı için izin verdiler. Sir Winston gibi düşünenler yüzünden lojistik destekten yoksun bırakılan Yunan birlikleri, herkesi şaşırtarak 22 Haziran’da Akhisar’ı, 23 Haziran’da Kırkağaç’ı, Soma ve Salihli’yi, 25 Haziran’da Alaşehir’i, 30 Haziran’da Balıkesir’i, 2 Temmuz’da Kırmasti ve Karacabey’i 3 Temmuz’da Nazilli’yi işgal ettiler ve İzmit’teki İngiliz garnizonu üzerindeki ablukayı kaldırdılar.

Yunanlılar’ın Anadolu’da ilerlemeleri

7 Temmuz’da Belçika’nın Spa şehrinde yapılan diğer bir konferansta ise İtilâf Devletleri 27 Temmuz akşamına kadar barışın imzalanması için Osmanlı Devleti’ne süre tanıdı. Antlaşmanın kabulünü ‘teşvik etmek’ için de, Yunan kuvvetlerinin Bursa-Uşak çizgisine doğru ilerleyerek 8 Temmuz’da Bursa’yı işgal etmesi sağlandı. Bu arada Doğu Trakya da Yunanlılar’ın eline geçmek üzereydi. Kulaklara İstanbul’un da Osmanlı’dan alınacağı fısıldanıyordu. ‘Ege felaketi’nden sonra, İttihatçı kökenlerinden dolayı Anadolu’daki kuvvetlerle arası zaten iyi olmayan Vahdettin, işlerin daha kötüye gitmesinden korkarak bir an önce antlaşmayı kabul etme telaşına düştü ve 20 Temmuz’da aile meclisinden ve kabineden Sevr’in imzalanması konusunda görüş aldı. Yakın çevresinin olumlu kararına meşruiyet kazandırmak için de 22 Temmuz’da Ayan Meclisi’nden ve devlet erkânından 43 kişiyi Saray’da topladı.

Saltanat Şurası’nda ne oldu?

Bundan sonra olanlar çok net değildir. Resmi tarihçilere göre lehte ve aleyhte görüşlerin belirtilmesinden sonra katılanları teşvik etmek için ayağa kalkan Padişah’ın “Kabul edenler ayağa kalksın” sözleri üzerine Topçu Feriki Rıza Paşa dışında herkes ayağa kalkmıştır. Mustafa Kemal de Nutuk’ta Vahdettin için “Sevr muahedesini bizzat ayağa kalkmak suretiyle kabul etmiştir” der. Saray Başmabeyncisi Lütfi Simavi’ye göre Vahdettin açılış nutkunu okuduktan sonra başkanlığı Damat Ferid Paşa’ya bırakarak salonda durmamış, çıkıp gitmiştir. Son Sadrazam Tevfik Paşa’nın oğlu İsmail Hakkı Okday’ın anlatımı ise şöyledir: “Nihayet Sevr’i kabul edenler ayağa kalksın denildi. Damat Ferid Paşa bu sırada Padişah’ın salonu terk etmesi için işaret verdi. Vahdettin dışarı çıktı, yandaki odaya geçti. Padişah ayağa kalkınca da salondakiler Hünkâr’a bir saygı eseri olarak ayağa kalktılar. Kendisini bu suretle selamladılar. Öyle ki, bu ayağa kalkışın Sevr’in kabulü anlamına mı geldiği, yoksa Padişah’a hürmeten kıyam mı edilmiş olduğu açık olarak belirmedi. Hatta Ayandan Topçu Feriki Rıza Paşa, ‘Biz Padişah’a hürmeten ayağa kalktık, Sevr’i kabul ettiğimizden değil’ diye haykırarak Damat Ferid’in oyununu açıkça protesto dahi etti.”

Hangi anlatım doğrudur bilinmez ama sonuçta eski Maarif Nazırı Bağdatlı Hadi Paşa, Şûra-yı Devlet (Danıştay) eski Başkanı Rıza Tevfik ve Bern Büyükelçisi Reşat Halis’ten oluşan bir heyet Paris’e gitmiş ve 10 Ağustos 1920’de, Paris yakınlarındaki Sevr Kasabası’ndaki Sevr Porselen Fabrikası’nda, Sevr ‘Barış’ Antlaşması imzalamıştır. Dikkat edileceği gibi bugün pek çok kişinin sandığının aksine, antlaşmayı imzalayanlar arasında resmi tarihçilerin gözünde en büyük vatan hainlerinden biri olan, İslamcılara göre de Vahdettin’i yanlış yapmaya iten ‘kötü adam’ Damat Ferid yoktur!

Momenti kaçmış bir antlaşma

Antlaşmaya göre, Çatalca’ya kadar bütün Trakya, Ege adaları ve İzmir, Yunanistan’a, Suriye ve Çukurova Fransa’ya, Irak ve Filistin İngiltere’ye, Antalya ve havalisi İtalya’ya veriliyor; İstanbul ve Boğazlar İngiltere ile müttefiklerinin işgali altına giriyor, Boğazlar’ın yönetim ve denetimi uluslararası bir komisyona devrediliyordu. Doğuda bağımsız bir Ermenistan, güneydoğuda ise Kürdistan kurulması planlanıyordu.

Britanya’nın Anadolu’da değil, Ortadoğu coğrafyasında gözü vardı. Ancak bu coğrafyanın paylaşımı Sevr’e kalmadan, daha 1918’de bitmişti. Fransa 1919 Aralığı’nda Türk tarafına, uzlaşmaya hazır olduğunu bildirmiş, 30 Mayıs 1919’da ise (geride beş uçak ve önemlice mühimmat bırakarak) Kilikya (Adana) yöresine çekilmişti. (Fransa 1921 yılının ocak ayında Kilikya’dan tamamen çekilerek sahneden çıkacaktı.)

İtalya, Sevr süreci boyunca ‘barış koşullarını’ uygulamak için girmesi beklenen ‘ölümcül bir savaşta’ kesinlikle yer almayacağını defalarca belirtmişti. Çünkü o tarihlerde Sevr’in ancak ‘silah zoruyla’ kabul ettirilebileceğinin herkes farkındaydı. Örneğin Fransız Mareşali Foch’un Mart 1920’de yaptığı hesaba göre, Türkler’i yenmek için en az 27 tümene ve 400 bin askere ihtiyaç vardı. Oysa o tarihlerde İstanbul’daki Müttefik askerî varlığı yedi bin, Yunan ordusunun toplamı ise 80-100 bin civarındaydı.

Sevr sürecinde, aslan payını almayı uman Yunanistan ise o tarihlerde Bursa’ya kadar gelmişti. Halbuki Sevr ile Yunanistan’ın kazancı değil kaybı olacaktı. Çünkü o güne kadar işgal ettiği yerleri Sevr’e göre tahliye etmek zorunda kalacaktı.

ABD mandaya yanaşmıyor

Müttefikler Rusya’ya karşı tampon olarak düşündükleri Kürt ve Ermeni mandasını sürdürecek durumda olmadıklarından, sorumluluğu ABD’ye yıkmak istiyorlardı. Ancak o yıllarda izolasyonist bir politika izleyen ABD, Türkiye ile savaşa girmediği için ne Antlaşma’nın hazırlanmasında rol aldı, ne de nihai belgeyi imzaladı; Sevr’le kurulması düşünülen ‘Büyük Ermenistan’ın hamiliğini üstlenmeyeceğini ise daha 1920 Martı’nda ilan etti. Bunu izleyen aylarda Britanya, Fransa, İtalya ve Norveç, Ermenistan’ın savunmasıyla ilgili herhangi bir askerî yükümlülük üstlenmeyeceklerini açıkladı. (Bunun üzerine Erivan’daki Taşnak Hükümeti Ankara ile uzlaşmak zorunda kalacak, 2-3 Aralık 1920 tarihli Gümrü Anlaşması ile Ermeni tarafı Sevr Antlaşması’nda kendisine tanınan haklardan feragat ettiğini açıklayacaktı.)

Kürtler’in büyük bir bölümü, Erzurum ve Sivas kongrelerine ve Büyük Millet Meclsi’ne katılmış, Sevr’de Ermeniler’le ortak bir Kürt Devleti kurmak için kulis yapan Şerif Paşa, doğudaki bazı Kürt aşiret liderlerinin protesto telgrafları üzerine 5 Mayıs 1920’de, Paris Barış Konferansı masasından çekildiğini açıklamak zorunda kalmıştı.

Sevr’in fiilen uygulanamaz oluşu bir yana hukuki olarak da hiçbir zaman yürürlüğe girmedi. Antlaşma, Osmanlı Meclis-i Mebusanı 11 Nisan 1920’de Padişah tarafından kapatıldığı için görüşülmedi bile. Ankara Hükümeti ise Sevr’i hiçbir zaman kabul etmedi. Zaten Antlaşma, Yunanistan dışında İtilaf Devletleri ve müttefiklerinin parlamentoları tarafından da onaylanmadı.

Lozan’da Ankara’nın ‘Kırmızı Çizgileri’

Peki, Sevr’i ‘tarihin çöplüğüne attığı’ söylenen Lozan Barış Antlaşması bir ‘zafer’ miydi? Bu soruya cevap verirken, Lozan Heyeti’nin yanlarında götürdüğü 14 maddelik Talimatname’yi esas almakta yarar var. Çünkü bu talimatname, Misak-ı Milli ilkelerine göre hazırlanmıştı ve Ankara’nın ‘olmazsa olmazlarını’ içeriyordu. (Listede tırnak içindeki ifadeler talimatnamedeki hedefleri, iki nokta sonrasındakiler ise bu hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığına dair benim özetimi gösteriyor.)

1- “Doğu Sınırı: ‘Ermeni Yurdu’ söz konusu olamaz”: Sınır konusu daha 1920’de halledilmişti. Lozan’da bu durum teyit edildi. Dahası, Sevr’in 142. maddesiyle savaş yıllarında zorla din değiştirenlerin, zorla yerlerinden edilenlerin, topluca öldürülenlerin, tutuklananların, kaybolanların da hakları güvence altına alınıyordu. Lozan’da 1 Ağustos 1914 ile 20 Kasım 1922 arasında işlenmiş bütün suçlar (1915 Ermeni Tehciri sırasında işlenen suçlar da dahil) af kapsamına alındı. Böylece geçmişe sünger çekildi.

2- “Irak Sınırı: Süleymaniye, Kerkük ve Musul livaları istenecek”: İstendi ancak alınamadı. Türkiye-Irak sınırı ve Musul meselesi Milletler Cemiyeti’ne bırakıldı, Türkiye’nin büyük bir beceriksizlikle yürüttüğü süreç 5 Haziran 1926’da Musul’un kaybı ile bitti.

3- “Suriye sınırı: Bu sınırın düzeltilmesi için çalışılacak ve sınır şöyle olacaktır: Reis İbn Hani’den başlayarak Harim, Müslimiye, Meskene, sonra Fırat yolu, Der Zor, Çöl, nihayet Musul vilayeti güney sınırına ulaşacak”: Suriye sınırı Fransa ile Ankara Hükümeti arasında imzalanan 15 Ekim 1921 İtilafnamesi ile çözüldüğü için, Lozan’daki tek başarı bu İtilafname’yi İtilaf Devletleri’ne onaylatmak oldu. O günlerde adı Sancak olan Hatay ilini 1939’a kadar dışarıda bırakan bu antlaşma Misak-ı Milli’nin açıkça ihlaliydi.

4- “Adalar: Duruma göre davranılacak. Kıyılarımıza pek yakın olan adalar ülkemize katılacak”: Bu ifadeden de anlaşıldığı gibi Ankara’nın 1912 ve 1913 de kaybedilmiş Ege adaları konusunda pek umudu yoktu. Aslında İtalya ile Osmanlı Devleti arasında Trablusgarp Savaşı sonunda 18 Ekim 1912’de imzalanan Uşi Antlaşması’na göre İtalya’nın Rodos ve Oniki Ada’yı Osmanlı Devleti’ne vermesi gerekiyordu. Ancak tam o sırada Balkan Savaşı başlayınca bu iade işi yapılmamıştı. Lozan’la Rodos, Oniki Ada, Semadirek, Limni, Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya Adaları ve bunlara bağlı küçük adacıklar ile Kaş açıklarındaki Meis İtalya’ya bırakıldı. İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada ise Türkiye’ye iade edildi. (İtalya kendine verilen adaları 10 Şubat 1947’de Paris Antlaşması’yla Yunanistan’a terk etti.)

5- “Trakya Sınırı: 1914 sınırının elde edilmesine çalışılacak”: Bulgaristan’la sınır meselesi zaten yoktu. Yunanistan’la sınırı Meriç Nehri’nin Doğu yakası oluşturdu. Halbuki Türkiye en azından orta çizgiyi (talveg hattını) sınır yapmak istiyordu. Meriç’in Batı yakasında kalan Edirne’nin Karaağaç Mahallesi, uzun tartışmalardan sonra, Yunanistan’dan talep edilen savaş tazminatı bedeli olarak geri alınabildi.

6- “Batı Trakya: Misak-ı Millî maddesi uygulanacak”: Misak-ı Milli’nin 3. maddesine göre Batı Trakya’nın hukukî durumu bölgede oturanların oylarıyla tayin edilecekti. Ancak Türkiye’nin halk oylaması isteğine İtilaf Devletleri ile Yugoslavya ve Romanya karşı çıktı ve oylama yapılmadı. Batı Trakya Türkleri kaderlerine terk edildi.

7- “Boğazlar ve Gelibolu Yarımadası: Yabancı bir askerî kuvvet kabul edilemez”: Evet bu madde uygulatıldı ancak bunun karşılığında Türk tarafı ciddi tavizler verdi. (Bkz. 11. madde) Boğazların statüsü konusunda Britanya’nın isteklerine uyuldu. Türkiye Boğazlar üzerinde söz sahibi olması ancak 1936 Montrö Sözleşmesi’nden sonra olabildi.

8- “Kapitülasyonlar: Kabul edilemez”: Mali Kapitülasyonlar daha 1 Ekim 1914’te, İttihatçılar tarafından kaldırılmıştı. Dahası emperyalistler için artık Kapitülasyonlar bir şey ifade etmiyordu, çünkü onlar bir ülkeyi sömürmenin modern yöntemlerini çoktan bulmuşlardı. Bu yüzden, İtilaf Devletleri Kapitülasyonların yeniden konmasında ısrarlı olmadılar. Ancak Türkiye’ye beş yıl süreyle gümrük vergilerini arttırmama cezası verdiler. ‘Adli Kapitülasyonlar’ konusunda ise pek başarılı olunamadı. Osmanlı Devleti veya herhangi bir yerel makamla İtilaf Devletleri ve ortaklarının uyrukları arasında 29 Ekim 1914 tarihinden önce usulüne uygun olarak yapılmış ayrıcalık sözleşmeleri geçerli sayıldı.

9- “Azınlıklar: Esas mübadeledir”: Yabancı uyrukların yargılanmalarına ilişkin usullerin değiştirilmesi ve Rum Patrikliği’nin ülkeden çıkarılması kabul ettirilememekle birlikte en büyük başarı (!) bu maddede sağlandı. Mübadele Antlaşması’yla 355 bin kadar Müslüman Türk Yunanistan’ı, 190 bin civarında Ortodoks Rum da Türkiye’yi zorunlu olarak terk etti. Ancak mübadele Türk milliyetçilerinin istediği kadar radikal olmadı, etablis (yerleşikler) olarak adlandırılan 130 bin Müslüman Batı Trakya’da, 110 bin civarında Rum da İstanbul’da kaldı. İleriki yıllarda bunlar peyderpey ülkeden kaçırtılarak, Lozan’da verilen tavizler telafi edildi.

10- “Osmanlı Borçları: Bizden ayrılan ülkelere paylaştırılacak. Yunanistan’dan alınacak tamirat bedeline mahsup edilecek. Olmazsa 20 yıl ertelenecek. Düyun-ı Umumiye İdaresi kaldırılacak”: Düyun-u Umumiye İdaresi kaldırıldı ve Osmanlı Devleti’nin borçları ayrılan ülkelerepaylaştırıldı. Ancak Türkiye’nin payına düşen 15 milyon altının Yunanistan’ın Türkiye’ye ödeyeceği savaş tazminatından düşürülmesi mümkün olmadı, çünkü Yunanistan tazminat ödemedi, onun yerine Karaağaç’ı verdi. Anlaşmaya göre bu borcu 37 yılda ödemeyi kabul eden Türkiye 1929 Büyük Buhranı gibi ağır krizlere rağmen borcunu 1954’te (Lozan’ın öngördüğünden dört yıl önce) kapattı. Bu durum, “mali ve iktisadi gelişmemizi engellememe kaydı ile borçların ödenmesi kabul edilir” diyen Misak-ı Milli’nin 6. maddesinin ihlali anlamına gelir mi, kararı siz verin.

11- “Ordu ve donanmaya sınırlama söz konusu olamaz”: Aksine, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının iki yakasından on beş kilometre derinliğindeki bölgelerin askersiz olması Trakya’daki Türk Jandarma sayısının beş bine indirilmesi kabul edildi.

12- “Yabancı Kuruluşlar: Yasalarımıza uyacaklar”: İtilaf Devletleri’nin ‘beş sene müddetle [Türkiye’de adli idare ıslah edilinceye kadar] hukukçulardan müteşekkil bir müşavirler heyeti kurulması kabul edildi. Bu ‘Adli Komisyon’ sonradan kaldırıldı ama Türkiye’deki hukuk reformlarını hep yabancı uzmanlar yönlendirdi.

13- “Bizden ayrılan ülkeler için Misak-ı Millî’nin ilgili maddeleri geçerlidir”: Kendisi için bile Misak-ı Milli’yi uygulayamayan bir ülkenin kendisinden ayrılan ülkeler için Misak-ı Milli’den söz etmesinin garipliğini not edip geçelim.

14- “İslam cemaat ve vakıflarının hakları eski anlaşmalara göre sağlanacaktır”. Bu konuda zaten İtilaf Devletleri’nin bir itirazı yoktu.

Talimatname’de olmayan hususlar

Bilindiği gibi Misak-ı Milli’nin 2. maddesinde “Halkı ilk serbest kaldıkları zamanda hür oylarıyla anavatana katılma kararı vermiş olan Elviye-i Selase (Batum, Kars, Ardahan) için gerekirse tekrar serbestçe oylamaya başvurulmasını kabul ederiz” diyordu. Ancak 1878’den beri Rusların elinde olan ve Çarlığın yerine geçen Sovyet Hükümeti ile 3 Mart 1918 günü imzalanan Brest-Litovsk Barış Anlaşması’yla Osmanlı Devleti’ne geri verilen bu üç ilden sadece Kars ve Ardahan’la yetinildi ve bölge Kazım Karabekir Paşa tarafından askerî zaferle kazanıldığı için maddede belirtilen serbest oylamaya gerek görülmedi. Batum ise, hem Kızıl Ordu ile çarpışmak göze alınmadığından, hem de Sovyetlerden gelecek maddi ve askerî yardımın hatırına Sovyet Rusya’nın siyasi hinterlandında olan Gürcistan’a bırakıldı. Böylece Misak-ı Milli ihlal edildi.

Iğdır’ı aldık ama Kıbrıs’ı verdik

İyi haber ise şu: 1736 tarihli İstanbul Antlaşması’ndan 1827’ye kadar İran idaresinde kaldığı, 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonunda Ruslarca işgal edildiği için Misak-ı Milli’ye dahil edilmesi akla bile gelmeyen Iğdır, Brest-Litovsk’un ‘hediyesi’ olarak Osmanlı Devleti’nde, sonra da Türkiye’de kaldı. Böylece sınırlarımız, Misak-ı Milli sınırlarını aştı!

Bugün bazılarının Misak-ı Milli sınırları içinde olduğunu sanarak uğruna savaşmayı göze aldığı Kıbrıs’ın statüsü ise (1878’de II. Abdülhamit tarafından İngilizlere kiralanmıştı, İngilizler de 1914’te adayı ilhak etmişlerdi) Lozan’da Türkiye tarafından tanındı. Yani, Kıbrıs’ın Misak-ı Milli sınırları içinde olmadığı onaylandı.

Misak-ı Milli’nin unutulan maddesi

Son olarak, Misak-ı Milli’nin “İslam halifeliğinin, Osmanlı padişahlığının ve hükümetinin merkezi olan İstanbul şehri ile Marmara Denizi’nin güvenliği korunmalıdır” diyen 4. maddesinin, 1 Kasım 1922’de Saltanat’ın, 3 Mart 1924’te Hilafet’in ilgası ve 13 Ekim 1923’te Ankara’nın başkent ilan edilmesiyle açıkça ihlal edildiğini belirtelim. Kısacası Misak-ı Milli daha o yıllarda bütün maddeleriyle ihlal edilmişti. Zaten Mustafa Kemal’in dediği gibi “Misak-ı Milli hiçbir zaman bu hat şu hat diye hiçbir zaman hudut çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaatidir…”

Lozan’da daha fazlası alınabilir miydi? Buna cevap vermek zor. Diplomatik beceriye sahip olmayan bir heyet, İngilizlerin ve Fransızların kontrol ettiği telgraf hatlarından yapılan istişareler, Türkiye’nin askeri ve ekonomik açıdan zayıf olması gibi bir dizi olumsuz faktörün ortaya çıkardığı bu antlaşmanın pek çok milletvekilin içine sinmediğini biliyoruz. Nitekim antlaşmayı bu haliyle Milli Mücadele’yi veren kadroların oluşturduğu Birinci Meclis’e imzalatmanın mümkün olmadığını gören Mustafa Kemal, Meclis’in feshini ve seçimlere gidilmesini sağlamıştı. Bu arada Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun ağırlaştırılması da ihmal edilmemişti. 23 Temmuz 1923’te imzalanan antlaşmayı yeni Meclis onayladı. Ancak üyelerinin tamamını Ebedi Şef’in seçtiği bu mecliste bile, 14 üye Lozan Barış Antlaşması’na ‘ret’ oyu vermişti. Bu tarihten sonra Türkiye kendi içine döndü ve Kemalist modernleşme projesine hız verildi. Lozan’ın alelacele imzalanmasının arkasında bir an önce rejimin tahkim edilmesi işine yoğunlaşmak arzusu olduğu anlaşılıyordu.

Sonuç: İki uca savrulma

Bu karmaşık sürecin genel bir değerlendirmesini yapmak gerekirse, Sevr Barış Antlaşması zafer kazanan ülkelerce 1914-1918 yıllarındaki Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan ülkelere dayatılan Versailles Barış Antlaşmaları sisteminin ayrılmaz bir parçasıydı. İtilaf Devletleri 19 Haziran 1919 tarihli Versailles Antlaşması ile Wilhelm Almanyası’nı dizlerinin üstüne çökerttiler. 10 Eylül 1919 tarihli Saint-Germain Antlaşması ve 4 Haziran 1920 tarihli Trianon Antlaşması ile Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nu tarihe gömdüler. 27 Kasım 1919 tarihli Neuilly Antlaşması ile de irredentist (yayılmacı) Bulgaristan’ı zapt-u rapt altına aldılar.

Bizde çok iyi bilinmez, ancak bu antlaşmalar Sevr’den daha ağır şartlar taşıyordu. Dahası bu antlaşmaların hepsi de hukuki nitelik kazanıp uygulanmıştı. Bugün İkinci Dünya Savaşı’nın Versailles’ın aşağılayıcı şartları yüzünden çıktığını düşünen geniş bir kesim var. Sevr’in Türk toplumunda yarattığı travmanın bir benzerini Trianon Antlaşması’yla yaşayan Macar toplumu, ancak Avrupa Birliği’ne üye olduktan sonra geçmişin bu hayaletinden kurtulabildi. Yunanistan hariç katılımcı ülkeler tarafından imzalanmadığı için hiçbir zaman hukuki nitelik kazanmayan Sevr ise, yaklaşık yüz yıldır parçalanmakta olan Osmanlı Devleti’nin, Wilson’un 14 İlkesi uyarınca ulus-devletlere bölünmesi planıydı.

Bu bağlamda, ‘Milli Mücadele’ nasıl Sevr zihniyetine karşı gelişen ya da ondan güç alan bir süreçse, Sevr süreci de Milli Mücadele zihniyetine karşı gelişen bir süreçti. İtilaf Devletleri, Milli Mücadele kadrolarının kafalarında (o günlerde henüz çok az açık vermekle birlikte) bir Türk ulus-devleti kurmak olduğunu fark etmişti. Bunda bir sorun da görmüyorlardı. İtilaf Devletleri’nin kamuoyları açısından bakıldığında ise sorun, bu yeni ulus-devletin, ABD Başkanı Wilson’un ’14 İlke’si ve Sovyet Rusya lideri Lenin’in ‘halkların kendi kaderlerini tayin’ ilkesi uyarınca Anadolu’da yaşayan gayrimüslim ve Türk dışı azınlıkların haklarını koruyup korunmayacağı meselesinde kilitleniyordu.

Diğer mağluplarla antlaşmaların imzalanması birkaç ay içinde bitirildiği halde Sevr görüşmeleri çok uzun sürmüştü. Sonuçta Sevr’in ana hatları şekillendiğinde Milli Mücadele çoktan başlamış, Anadolu’da ‘Osmanlı Devleti’nin otoritesi neredeyse yok olmuş, onun yerine bir ‘Ankara Hükümeti’ çıkmış, yepyeni bir karar mercii olan Büyük Millet Meclisi faaliyete geçmişti. İtilaf Devletleri bu çift başlılıkta Sevr’in uygulanamayacağını anlamıştı. Öte yandan, İtilaf Devletleri’nin Anadolu’daki pozisyonları da planı uygulamaya imkân vermeyecek şekilde köklü değişiklikler geçirmişti.

Lozan zafer mi yoksa hezimet mi? Öncelikle şunu hatırlayalım: Sevr, Anadolu’nun dört bir yanının işgal altında olduğu bir dönemde, adeta dipçik zoruyla imzalanmış bir antlaşmadır. Lozan ise Milli Mücadele’den muzaffer çıkan güçlerin imzaladığı bir antlaşmadır. Her ulus-devlet sembolik kurucu anlaşmalarına atıfta bulunmayı sever. Kemalistler için Lozan, Sevr ile içine düştükleri aşağılayıcı durumdan kurtulup, Osmanlı Devleti’nin küllerinden yeni ve ‘tam bağımsız’ bir ulus-devlet kurmanın doğuşunu tescil eden ‘kutsal bir metindir’.

Milliyetçi muhafazakârlar için Lozan, Osmanlı Meclisi’nde kabul edilen Misak-ı Milli ile tarif edilen sınırların çok gerisine düşülmesinin belgesidir. Çünkü Kıbrıs, Batı Trakya, Musul gibi önemli vatan parçaları dışarıda bırakılmıştır. İslamcı muhafazakârlar için Arap topraklarının dışarıda bırakılması ve Hilafetin kaldırılması, buna karşılık Rum Patrikliği’nin İstanbul’da kalması Lozan’da Siyonistlere ve Masonlara verilen tavizlerdir. Ayrıca bu kısıtlı avantajları sağlamak için bile İzmir İktisat Kongresi’nde liberal mesajlar verilmiş, ABD’ye Chester İmtiyazı tanınmış, İzmit Basın Konferansı’nda Kürtlere özerklik vaat edilmiştir.

Ancak tüm bu kesimler, Sevr’in Batı dünyasının Türklere karşı nefretinin simgesi olduğunda hemfikirdir. Sevr ile kendi ulus-devletlerini kurmanın eşiğine gelen Kürtler ve Sevr ile 1915’te kanlı biçimde sürüldükleri anavatanlarına dönmeyi uman Ermenilerin Sevr’i sevmesinde ise hiçbir gariplik yoktur. Nasıl ki bir Türk milliyetçisi için Lozan (tüm eksiklerine rağmen) iyi bir antlaşmadır, Ermeni veya Kürt milliyetçilerinin gözünde de Sevr iyi bir antlaşmadır. Bir tarihçinin gözünde ise, ne Sevr Batı’nın Türklere karşı nefretinin simgesidir, ne Sevr’i savunmak ‘hainlik’tir. Aynı şekilde ne Lozan bir ‘zafer’ veya ‘hezimet’ belgesidir. Her iki antlaşma da tarihsel şartların ve onların öne çıkardığı politik aktörlerin dikte ettirdiği belgelerdir. Ve bu antlaşmalara karşı takınılan tavır esas olarak Türk, Kürt veya Ermeni milliyetçiliği ile ilintilidir.

Ayşe Hür

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here