Sınananlar – Müslüm Kabadayı

Kilim desenli kırmızı şalı omuzlarında olan, saçına ak düşmüş kadın, gözlüklerinin üzerinden masadaki öğretmene baktı önce. Dudaklarını hafif büzüştürdükten sonra, sol bloktaki sırada oturan kadını göz ucuyla taradı. Suratı asılır gibi oldu ama bozuntuya vermeden önündeki soru kitapçığına gömüldü. Dudaklarını kıpır kıpır ettirerek soruları okumaya ve ağır, kendinden emin hareketle cevap kâğıdını işaretlemeye devam etti.

Masada oturan orta yaşlı, kısa boylu, etine dolgun kadın öğretmen, teslim aldığı cevap kâğıtlarıyla soru kitapçıklarını sıraladı. Gözlüğünü çıkartıp masaya özenle koydu. Gözünü, yarım saattir tek başına kalan ve kaplumbağa hızıyla soruları çözen kadına dikti. Suratı asılmıştı. Yan gözle sol tarafta oturan gözetmene baktı. Göz göze geldiklerinde “çattık belaya” der gibi el hareketi yaptı. Duruş ve bakışından deneyimli ve vakur biri olduğu anlaşılan gözetmen, ses çıkarmamaya özen göstererek salon başkanına yaklaştı. “Ağır okuyor, yavaş hareket ediyor. Daha yarım saatlik süresi var. Hakkını kullanmasına bir şey diyemeyiz,” dedi kadın öğretmene, fısıldar gibi. Salon başkanı, yine de başını kızgınca sallamadan edemedi. Belki de sınavın erken biteceğini varsayarak birine buluşmak için söz vermişti ya da alış verişe gecikmek istemiyordu. Kim bilir…

Salonda dört kişi vardı. Üçü kadındı, gözetmen ise erkek… Sınav kuralı gereği salonda soru yanıtlayan iki kişi kalmışsa, ikisinin birden çıkması zorunluydu. Memleketin çivisi çıkmış olacak ki, son yıllarda sınavlarla ilgili soruların çalınmasından kopya çekilmesine kadar birçok pislik ortalığı alıp götürüyordu. Sınavların adil yapıldığına dair hiçbir kanı kalmamıştı toplumda. Buna rağmen nerdeyse her hafta sonu bir sınav yapılıyordu bazı okullarda. Mebbis’in, AÖF ve ÖSYM’nin sınavlarının sayısını akılda tutmak mümkün değildi. Sınav sektörü oluşmuştu ülkede, her sınav için adaylardan paralar toplanıyordu ve bunların nerelere, ne kadar harcandığını soran da yoktu. Sınavda görevli öğretmenler de sınav başı yüz lirayı aşkın ücret alınca, her sınavda görev alabilmek için birbirleriyle yarışıyorlardı. Sınavların içeriğini ve amacını sorgulayan, bunu toplantılarda, salonlarda ifade edenler çok azdı. Gözetmen öğretmen de sorgulayanlardan biriydi. Toplantılarda sorumluları veya yetkilileri sertçe eleştirip sınav sistemi yerine yeteneklerin geniş sürede uygulamalı olarak gözlenmesine dayanan okul, meslek, iş olanaklarının değerlendirilmesini ısrarla savunuyordu. Eleştiri ve önerisine birçok öğretmen ve kimi sorumluların katıldığı da oluyordu ama tavır almaya, dilekçe yazmaya gelince çevresinde çok az kişi buluyordu. Bazı toplantılarda gerilimler de yaşanmıyor değildi. Hatta bu yüzden soruşturmaya da uğramıştı. O, yakaladığı her çelişkiyi, sıkıntıyı deşmekten vazgeçmiyordu.

Bir hafta önce, artık güvensiz hale gelen Güvenpark önündeki duraktaki patlama nedeniyle sınav için yirmi kişilik salona sekiz kişi gelmişti. Kalabalık yerlerde halkı katlederek, insanları sokaktan, çarşıdan, toplumsal yaşamdan çekmeyi amaçlayanlar, kısmen amaçlarına ulaşmışlardı. Sınav salonuna girmeden önce öğretmenler odasında konuyu paylaştıkları arkadaşlarından biri oğlunu bir haftadır kursa gönderemediğini söylemişti. Kimilerinin de çocuklarını Kızılay’daki kurslardan çekip oturdukları semtlerdeki dershanelere vermeyi düşündüklerini öğrenmişti. Korku, hızla yüreği ele geçirdiği gibi beyni kemiren bir duyguya dönüşmüştü. Korku dağları bekletir, sözü aklına gelmişti hemen. Arkasından da korkunun ecele faydası olmadığını anımsamıştı. Ülkenin çürümüşlüğüne içi yanmıştı.

Öğrenci az olunca salon başkanıyla soruları gözden geçirmişlerdi. On ikinci sınıftaki öğrencilerin çok rahat yapabilecekleri, üstelik yüksek puan alabilecekleri düzeydeydi sorular. Matematikçi olan salon başkanı, “Akıllı veliler ve zeki öğrenciler son sınıfta okuldan kayıtlarını alarak boşuna açık liseye başvurmuyorlar. Hem okuldan kurtulup hafta içi dershaneye gidiyorlar hem de yüksek puanla mezun oluyorlar,” dedi. “Bu da bir başka eşitsizlik değil mi?” diye tepkisini göstermişti gözetmen. “Orası öyle ama başka çözüm var mı ki hocam?” sorusuyla çaresizliğini hissettirmişti salon başkanı. Behçet Necatigil’in “Çare-sizsiniz” şiirinden söz etti gözetmen. Ardından da “Birbirimize çare olmayı bir öğrenebilsek, her şey değişmeye başlayacak. Paranın ve dalkavukluğun saltanatı sallanacak!” dedi. Salon başkanının yüz ifadesinden, gözlerinden sözüne karşılık ne düşündüğünü okumaya çalışıyordu. O anda, soruları çözeni beklemekte olan kadının homurdandığı duyuldu.

“Çocuğum hastanede yatıyor, onu bekletmemem lazım!” diyordu kadın. Anne yüreği kabarmıştı işte. Demek ki çocuğunun durumu hassastı ya da kısa süreliğine birine emanet etmişti. Soruları çözen kadın başını kaldırıp kendisini bir saate yakın bekleyen kadına baktı. Gülümsedikten sonra başını sallayarak, “Anlıyorum sizi,” dedi, “bitirdim işte.” Gözetmene uzattı cevap kâğıdını ve soru kitapçığını. Gözetmen, vakur ve sıcakkanlı davranan kadına, “Geçmiş olsun,” dedi. Sonra cevap kâğıdına baktı. Yanıtlanmamış on soru daha vardı.

Müslüm Kabadayı

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler
Ressamın Tablosu – Günay Aktürk

Yetenekli bir ressamdı adam. Yüzlerce tablo, sayısız ödül sahibiydi. Birazcık abartılı da olsa her yerde övgüyle bahsediliyordu. Hatta o kadar...

Kapat