Şirket Egemenliği Çağı (Sosyal Devletten Ceza Devletine) – Yasemin Özdek

Bugün dünyanın birçok ülkesinde siyasal kararlar, artık dev şirketlerin yöneticileri ve sermaye örgütleri tarafından alenen alınıyor. Siyasal kararların alınma sürecinin parlamento dışına kayması, siyasal alanı özelleştiriyor ve temsili demokrasileri de facto geçersizleştiriyor. Sosyal işlevlerinden giderek sıyrılan devletin baskı politikalarının öne çıkması ise, siyasal rejimlerin otoriterleşerek olağanüstü hal usullerinin süreklilik kazanmasında izleniyor. Küresel sermayenin dünya çapında uygulamakta olduğu yeni program, 20. yüzyılın toplumsal kazanımlarını topyekun tehdit ediyor. Bu program, sosyal devletin yanında temsili demokrasiyi de çökertiyor ve hukuk güvenliğini ortadan kaldırıyor. Sosyal devlet niteliğinden sıyrılan kapitalist devlet, çıplak bir şiddet aygıtı halini alıyor ve cezalandırma iktidarını yoğunlaştırıyor.

Bu kitap, 20. yüzyılda sosyal devlet biçimine evrilen kapitalist devletin bugün yeniden liberal devlet biçimine geri dönüşünü sınıf mücadeleleri perspektifiyle inceliyor. Sosyal devletin yerine geçen yeni liberal “ceza devleti”nin cezalandırma politikalarını sergiliyor. Günümüzde kapitalistlerin devletin yönetiminde yoğunlaşan ve dolaysızlaşan iktidarını somut örneklerle ortaya koyuyor. (Tanıtım Bülteninden)

Yabancı sermayenin kamuyu işgal programları – Söyleşi
(4 Temmuz 2012, http://haber.sol.org.tr)
Prof. Dr. Yasemin Özdek?e göre, özel sermayenin neoliberal atılımlarıyla Türkiye?de sosyal devletin tasfiye edildiği yeni bir cumhuriyet kuruluyor.

Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Yasemin Özdek, Türkiye?nin yeni sömürgeci bir zihniyetin elinde esir olduğunu belirtti. Bir süre önce yayımlanan ?Şirket Egemenliği Çağı? adlı kitabında Türkiye ve benzeri ülkelerdeki sermaye gruplarının hangi araçlarla kamu alanlarını işgal ettiğini örneklerle irdeleyen Prof. Dr. Özdek, özgürlüklerin adım adım askıya alındığını, bundan böyle soluk alabilmek için bile yoğun sosyal hak mücadeleleri verilmesi gerekeceğini savundu. Türkiye?de özel sermayenin yatırım danışma konseyleri üzerinden yabancı sermayenin direktifleri doğrultusunda ve onunla işbirliği içinde devlet kurumlarını adım adım ele geçirerek sosyal devleti tasfiye ettiğini, bu amaçla din ve Osmanlıcılık dahil her türlü ideolojiden yararlandığını vurgulayan Yasemin Özdek, ülkemizde 11 Mayıs 2012?de Yatırım Danışma Konseyi?nin yıllık toplantısını yaptığını, ama bunun medyada ?haber bile olamadığını? hatırlattı. Prof. Özdek, sorularımızı yanıtlarken karamsar bir tablo çizdi.

soL: Yeni çalışmanızda, 2000?li yıllarda faaliyete başlayan Türkiye Yatırım Danışma Konseyi?ni, Türkiye?nin içinde bulunduğu yapısal dönüşüm süreci çerçevesinde ayrıntılı biçimde analiz ediyorsunuz. Bu ?konseyin? nasıl bir sömürgeci doğası var?

Yasemin Özdek: Türkiye?de 2000?li yıllardan bu yana uygulanan ekonomi politikalarında Yatırım Danışma Konseyi?nin önemli bir rolü var. Bu konseyin mimarları, IMF ve Dünya Bankası?dır. 2002 yılında IMF?ye verilen bir niyet mektubunda Türkiye?de bir Yatırım Konseyi?nin kurulması taahhüt edildi ve bu konsey Dünya Bankası?nın işbirliğiyle kuruldu; yaratılmasında IMF ve Dünya Bankası?nın bir müdahalesi, belirleyici bir rolü var. Bu konseyden beklenen işlev, Türkiye?de yatırım yapacak uluslararası şirketlerin çıkarlarına uygun biçimde Türkiye?nin yapısal değişimini yönlendirmektir. Yatırım Danışma Konseyi alışık olmadığımız türden bir yapılanmadır. Son dönemde gündeme giren ?kamu-özel ortaklığı? olarak sunulan yapılardandır. Bu yüzden hem devleti temsil eden hükümet üyeleri, hem de özel şirketlerin yöneticileri bu konseyde bir araya gelir ve Türkiye?nin geleceğine ilişkin ortaklaşa karar alırlar. Daha açık bir ifadeyle şunu söyleyebilirim: Türkiye?de son yıllarda çıkarılan pek çok yasa ve diğer mevzuat değişikliği, Yatırım Danışma Konseyi?ndeki çokuluslu tekeller ve sermaye örgütleri öyle ?tavsiye? ettiği için yapılmıştır. Son dönemde parlamentodan bu kadar yoğun ve hızlı yasa çıkarılmasının başlıca nedenlerinden biri budur.

soL: Nasıl bir sürecin son aşamasındayız sizce? Demokrasi nasıl yok ediliyor?

Yasemin Özdek: Özel şirketlerin ve sermaye örgütlerinin mevzuata yön vermesini ve yasa değişikliklerini kararlaştırmasını, ?yasama faaliyetinin özelleşmesi? olarak görüyorum. Bu, özelleşme sürecinin son halkasıdır. Özelleşme sadece kamu varlıkları ve kamu hizmetleriyle sınırlı kalmayıp, siyasi kararların alınma sürecine de yansıyor ki, böyle bir durum demokrasinin yok edilmesi demektir. Sorun sadece yoksullaşma ve emekçilerin ekonomik ve sosyal haklarının gaspı meselesi değildir, aynı zamanda demokrasinin biçimsel koşullarının bile ortadan kalkması, siyasi rejimin değişmesi meselesidir. Başbakan sık sık ?millet iradesine? gönderme yaparak meşruiyetini seçimlerden aldığını ima ediyor ama aslında sermayedarların dikte ettiği bir programı uyguluyor. Bu program, emekçileri yoksullaştırdığı gibi, onların siyasi haklarını da anlamsızlaştırıyor. Eğer sermayedarlar halk adına karar almaya başlamışlarsa, seçimlerin yapılmasının bir anlamı yoktur. Yasa çıkaran parlamento, sadece bir vitrin haline dönüşmüştür. Böyle bir politikanın uygulanabilmesini sağlayan tek neden ise, emek hareketinin güçsüzlüğüdür.

soL: Baskı politikaları nasıl sürdürülüyor?

Yasemin Özdek: Bugün mahpus nüfusunda dünya çapında bir patlama yaşanıyor, devletler artık eğitime sağlığa değil, yeni hapishanelere yatırım yapıyorlar. Fakat baskı politikaları tarih boyunca hiçbir zaman iktidarların sürekliliğini sağlamaya yeterli gelmemiştir. O yüzden, muktedirler zihniyet dünyamızı da kontrol etmeye yöneliyorlar. Medyanın denetim altında tutulması, bu durumun bir yansıması. Dinsel ideolojilerin yükselmesi de, sınıfsal çelişkiler gibi dünyevi adaletsizliklerin geri planda tutulması bakımından oldukça işlevsel görünüyor. Bu bakımdan, vahşi kapitalizmi geri getiren neoliberal politikalar ile dinsel muhafazakar politikalar arasında gayet mantıklı bir uyum var. Özgür bilimsel bir düşünce ortamında insanların adaletsiz sosyal koşullara razı gelmesini bekleyemezsiniz.
Prof. Dr. YASEMİN ÖZDEK
Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden. 1990-2005 arasında Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü?nde öğretim üyesi olarak çalıştı. 2005?ten bu yana Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi?nin Genel Kamu Hukuku Anabilim Dalı?nda profesör olarak görev yapıyor. Çalışmalarında, insan hakları, yoksulluk, devletin dönüşümü, ceza siyaseti, sosyal hak mücadeleleri gibi alanlara ağırlık veriyor.

Türkiye, hiçbir zaman gerçek anlamda bir sosyal devlet olmadı, ancak sosyal devletin bazı unsurları geçmişte az da olsa vardı. Bunlar da son otuz yıldır süren uygulamalarla önemli ölçüde törpülendi. 24 Ocak kararlarıyla başlayan, ilk büyük atılımını ANAP hükümetleri döneminde yapan anti-sosyal politikalar, AKP hükümetleri döneminde son büyük atılımını gerçekleştirdi. AKP?nin ?sosyal devlet? uygulaması olarak propagandasını yaptığı onur kırıcı yoksul yardımlarının sosyal devletle bir ilişkisi yoktur.

soL: Merkez kapitalist ülkelerde, özelleştirmeler eşliğinde, haklardan kişisel sorumluluklara doğru bir yönelim saptıyorsunuz ve bunları ?bireylerin hakları yerine ödevlerini geçirerek hakları geçersiz kılma girişiminin bir ürünü? olarak görüyorsunuz. ?Yeni faşizm? veya ?postdemokrasi? de diyebileceğimiz bir yeni baskıcı ortaçağ devleti mi oluşturuluyor? Türkiye de bu sürecin bir parçası mı oldu?

Yasemin Özdek:Gelişmiş kapitalist ülkeler, sosyal devlet sistemlerini büyük ölçüde tasfiye ettiler. Bu süreçte sosyal haklar tırpanlanırken yurttaşların hakları yerine ödevlerine, kişisel sorumluluklarına vurgu yapıldı ve yapılmaya devam ediyor. Bu ?kişisel sorumluluk? ideolojisi, yurttaşların artık devletten bir şey beklememelerini, kendi başlarının çaresine bakmalarını empoze eder. Aslında geri gelen şey, vahşi kapitalizmdir. Tabii ki bunun siyasi rejimi de değişik olacaktır, dört dörtlük bir burjuva demokrasisi olmayacaktır. ABD ve Avrupa ülkeleri de dahil olmak üzere, siyasal rejimlerde otoriterleşme olgusunu bugün açıkça gözlemleyebiliyoruz. Fiili bir olağanüstü hal rejimi pek çok ülkede uygulamaya girmiş durumda. Türkiye?deki otoriter rejim de, bu genel eğilime uygun düşüyor. Yürütme güçleniyor, yasama organına hesap vermiyor. Yasalar, parlamentoda bir müzakere süreci içinde çıkarılmıyor. Parlamentoda kabul edilen yasalar, aslında dışarıda hazırlanıyor. Hükümet, yasa yerine kanun hükmünde kararname çıkarmayı tercih ediyor. İktidar giderek yürütmenin en yüksek şefinde toplanıyor ve kişiselleşiyor. Bütün bu olgular, parlamenter demokrasinin kurallarının uygulanmadığının göstergeleridir. Ama bu olgular sadece Türkiye?ye özgü olarak düşünülmemeli, kapitalist ülkelerin zamanımızdaki genel bir eğilimidir.

soL: Türkiye?deki ?Yeni Osmanlıcılığın? zaferi, özellikle sosyal haklar alanında, nasıl bir resim veriyor?

Yasemin Özdek: Yeni Osmanlıcılık şimdilik bir retorik. Emperyalizme bağımlılık dış politikada daha açık hale geldikçe, Yeni Osmanlıcı ideolojinin geleceği de pek parlak görünmüyor. AKP hükümetinin sosyal haklar alanında uyguladığı politikalara gelirsek, emek düşmanı bir rejimde sosyal haklardan bahsetme olanağı yoktur. Türkiye?de uygulanan bugünkü ekonomi politikaları, sosyal hakların ihlali üzerine kurulmuştur. Bugün sermaye sosyal hakları üretim maliyetini artıran bir faktör olarak görüyor, hükümet de üretim maliyetlerini düşürmek için emeği ucuzlatmada elinden geleni yapıyor. Hatta, emeği ucuzlatmadaki başarısının reklamını yapıyor. Son dönemde açılan ve Türkiye?yi pazarlayan resmi bir promosyon ajansı var, bu ajansın sitesinde Türkiye?nin işgücü ?Türkiye?de ücretler düşük, çalışma saatleri yüksektir? diye küresel sermayeye pazarlanıyor. Şimdi böyle bir anlayışın yönetimde olduğu bir ülkede sosyal haklardan bahsedebilir misiniz? ?Türkiye Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı? örneği, hükümetin uyguladığı programın ?sermayenin programı?ndan başka bir şey olmadığını gösterir. Emekçilerin ekonomik ve sosyal hakları budanırken, örgütlenmeleri yasaklanırken, muhtaçlara verilen sadakaları ?sosyal devlet? diye sunmak, en hafif deyimle bir aldatmacadır.

Biraz da sermayenin vesayetini tartışalım
(http://www.birgun.net, 2904.2012)
Türkiye Cumhuriyeti, daha önce benzerine tanık olmadığı bir diktatoryal yaklaşımın elinde hızla çözülüyor. İktidardaki yaklaşım, çok açık bir biçimde sermayenin damgasını taşıyor. Sermaye, eski titizliğini tamamen terk etmiş gibidir: Kamusal alanı ve sosyal devleti halkın aleyhine işgal ederken kullandığı şiddeti saklama gereği bile duymuyor. Ortaya gerçekten karanlık bir tablo çıkıyor. İşte, kısa bir süre önce yayımladığı ?Şirket Egemenliği Çağı? kitabında dünyanın ve Türkiye?nin geldiği aşamayı ayrıntılarıyla irdeleyen Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yasemin Özdek de, bu karamsar tablonun gerçekçi olduğunu savunanlardan. ?Yasama, yürütme ve yargı dahil olmak üzere, devlet iktidarını kullanan çeşitli organlarda kapitalistler ile devlet yan yana geliyor. Bütün bu devlete ait erklerin özelleşmeye, piyasalaşmaya başladığını görüyoruz? diye yazarak, yasaların bizzat sermaye temsilcilerince hazırlandığı ve uygulamaların da denetlendiği bir rejimde yaşamak zorunda olduğumuzu kaydeden Dr. Özdek, sorularımızı yanıtladı.

– Bir süre önce yayımlanan kitabınız “Şirket Egemenliği Çağı”nda, 2000?li yıllarda faaliyete başlayan Türkiye Yatırım Danışma Konseyi?ni, Türkiye?nin içinde bulunduğu yapısal dönüşüm süreci çerçevesinde ayrıntılı biçimde analiz ettiniz. Bu yatırım konseyinin nasıl bir sömürgeci doğası var?

Çokuluslu tekellerin bir ülkenin geleceğine yön vermesi yeni bir olay değildir, fakat bunun gizlenmeden, açıkça yapılıyor olması günümüze özgü bir yeniliktir. Yatırım Danışma Konseyi üyesi olan çokuluslu şirketler Türkiye?nin yasalarına resmen yön veriyorlar. TOBB, TÜSİAD, TİM gibi yerli sermaye örgütleri de bu konseye katıldıklarından, onların talepleri de mevzuata dönüşüyor. Aslında konunun özü, sermaye-hükümet ortaklığıdır. Bu konseyin yıllık ?reform? programları aslında ?sermaye programı? niteliğini taşır, sermaye için en kârlı politikaları içerir ve emeği daha da ucuzlatmayı hedefler. Örneğin son dönemde sermayeye verilen bir dizi teşvik ve destek, Yatırım Danışma Konseyi?nin programında yer alıyor. Kuşkusuz, bundan daha geniş kapsamlı olarak, bugün uygulamada olan ekonomi politikalarının tamamı konseyin programına uygundur. Özelleştirmelerin sürdürülmesinden sosyal güvenlik sisteminin reformuna, mali disipline uyulmasından eğitim sisteminin reformuna kadar.

Önemli bir başka nokta, Yatırım Danışma Konseyi?nin belirlediği yıllık programların gerçekleştirilmesinde, Yatırım Ortamını İyileştirme Koordinasyon Kurulu (YOİKK) isimli bir kurulun oynadığı aktif roldür. Bu kurulda, çeşitli bürokratların yanında, TOBB, TİM, TÜSİAD ve YASED başkanları üye olarak bulunur. Bu kurul, sermaye örgütlerinin bürokrasi içine de girmeye başladıklarını gösteren önemli bir örnektir. İstihdam, vergi, dış ticaret vb. birçok alanda mevzuat değişiklikleri bu kurulun alt komiteleri tarafından hazırlanır. 2000?li yılların başından itibaren gündeme giren bu yeni yapılar, süreklilik kazanmaya ve kurumsallaşmaya başlamıştır. 16 Ocak 2012 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılan bir ?prensip kararı?, Yatırım Danışma Konseyi ve YOİKK?in faaliyetlerinin süreceğini haber veriyor.

– Sosyal devlet, size göre, kapitalizmin tarihi içinde istisnai bir kesinti. Kapitalist devlet, yeniden ?liberal devlet? biçimine geri dönüyor, 20?nci yüzyılda üstlendiği sosyal işlevlerden vazgeçiyor. Solun mücadelesiyle, özellikle de “kısa 20?nci yüzyılın” ikinci yarısında dünyada sosyalist bir sistemin varlığı nedeniyle kapitalizmin uygulamaya soktuğu sosyal devlet artık tarihe gömülüyor. Türkiye?ye bu süreç nasıl yansıdı sizce? Nereye gidiyoruz?

Kapitalizmin yaklaşık 500 yıllık tarihine bugünden baktığımızda, sosyal devletin gerçekten de çok kısa bir kesinti yarattığını görüyoruz. Tarihsel bir bakış, sosyal devletin ortaya çıkmasında belirleyici etken olarak işçi sınıfının mücadelesini gösteriyor. 20?nci yüzyılda sosyal devlete doğru dönüşümün baş etkeni olarak toplumsal mücadeleleri görüyorum. Yani sosyal devlet, kapitalizmin doğası gereği değil, anti-kapitalist mücadeleler sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu olguyu, işçi sınıfının 19?uncu yüzyıl boyunca süren sosyal hak mücadelelerinde izlemek mümkün. Özellikle 20?nci yüzyılda sosyalist devrimlerin gerçekleşmiş olması, kapitalist devletin dönüşüm geçirmesine neden olmuştur. Batı kapitalizmi, sistemi koruma kaygısıyla sosyal devlete doğru evrilmiştir. Bu tür bir analizin günümüz için de önemli bir sonucu var: Sosyal devletin geriye kalan kırıntılarını korumak için bile emekçilerin güçlü sınıf mücadelesi zorunludur.

– Makale ve kitaplarınızda ayrıntılı olarak analiz ettiğiniz ?Türkiye?de şirket egemenliği?nin, 2000?lerde ülkemizde niteliksel bir sıçrama gerçekleştirdiğini ileri sürüyorsunuz. Gerçekten de Türkiye?de siyasal iktidar hem dinselleştirildi, hem de adım adım özel sermayenin tam tahakkümü altına sokuldu. Sizin sözlerinizle, ?özel mülkiyetin egemenliğini ilerletecek ve güvenceye alacak yeni bir iktidar yapılanmasıyla? yüz yüze bulunuyoruz. Şöyle yazıyorsunuz: ?2000?lerde devletin değişim yönü, seçilmişlerden sermaye sınıfına siyasal iktidar transferinde, sermayenin devleti topyekun ele geçirmesinde odaklanır.? Bu saptamaların hedefi ne?

Neoliberal politikalar yaklaşık 30 yıl önce uygulamaya konulduğunda, önce kamu varlıkları özelleştirilip satılmaya başlandı ve kamu hizmetleri devletin alanından çıkıp özel sermayeye kâr alanı olarak açıldı, ticarileştirildi. Fakat özelleşme süreci burada kalmadı. Devlete ait en geleneksel yetkilerin de özelleşmeye başladığını gördük. Dünyada orduların ve polis örgütünün özelleştirilmesi, cezaevlerinin özelleştirilmesi, tahkim, arabuluculuk türünden mekanizmalarla yargının özelleştirilmesi gibi başlangıçta akla hayale gelmeyen devlete ait en geleneksel yetkiler de özelleşme sürecine girdi. Oysa, neoliberal politikaların başlangıç döneminde, bu politikaları savunanlar ?devlet ekonomiye karışmasın, mal üretmesin, klasik yetkilerine dönsün, güvenlik, adalet, vergi toplama işlevleriyle sınırlı kalsın? demişlerdi. Fakat şimdi hiç de böyle olmadığını görüyoruz. Bu en geleneksel devlet yetkileri de adım adım özelleştirildi. Üstüne üstlük, Yatırım Danışma Konseyi gibi, bir devletin seçilmiş hükümetinin politikalarına yön veren sermaye kurumları yaratıldı. Burada eklemek gerekir ki, bu tür kurumların başka örnekleri de var. Örneğin Türkiye?de son dönemde kurulan kalkınma ajansları da, sermaye temsilcilerinin kamu adına karar alma ve kamusal kaynakları kullanma yetkisine sahip olduğu kurumlardır. Dolayısıyla, kapitalist sınıfın devlete ait yetkileri fiilen kullanmaya-paylaşmaya başladığı bir sürecin içinden geçiyoruz. Bu, yalnız sermaye sahiplerine tanınan açık bir imtiyazdır.

Türkiye?de son dönemde askeri vesayet konusu demokrasi bakımından çok sorgulandı, fakat sermayenin siyasi iktidar üzerindeki bu vesayeti tartışılmadı. Bu, tutarsızlıktır. Kendine demokratım diyen birinin bu çelişkiyi görmezden gelmesi mümkün değildir. Bu değişimi demokrasi ile bağdaştırmak mümkün olmadığı gibi, bireylerin hukuk önünde eşitlik ilkesiyle bağdaştırmak da mümkün değildir.

– Kitabınızda “cezalandırma sanatı”nı incelerken, ?vahşi kapitalizmin ?jandarma devleti?nin yoksulluk sorununa yanıtı, yoksulu bir suçlu gibi cezalandırmak olmuştur? diye yazıyorsunuz. Giderek daha az elde toplanan inanılmaz boyutlarda bir sermaye/servet birikimi ve hızla yayılan yoksulluğun birbirini tetiklediği neoliberal dünya sisteminde, Türkiye?de durum nasıl bir seyir izliyor? Gelecekte nasıl bir seyir izleyebilir? Hapishaneler yeni dönemde neden yeniden kurgulanıyor?

Kapitalizmin bu konudaki tarihsel eğilimi, yoksulluk arttıkça baskı politikalarının da artması olmuştur. Geçmişte, yoksulluğun en yaygın olduğu dönemlerde ?büyük kapatılmalar? yaşanmıştır. İstihdam ve genel refah arttıkça da hapishaneler boşalmıştır. 20?nci yüzyılın sosyal devlet dönemi, kapitalist dünyada mahpus nüfusunun en azaldığı dönemdir. Bugün ise, vahşi kapitalizmin cezalandırmaya ağırlık veren kuralı işliyor. Araştırmalara göre, Türkiye?deki mahpusların çok büyük oranı da yoksullardan oluşuyor. Hükümet yetkilileri ise yeni hapishaneler açacaklarını ilan ediyorlar. Yani, iktidarın yoksullara sunduğu bir seçenektir hapishaneler. Siyasi muhalifler de ?terörle mücadele? söylemiyle kriminalize edilip hapse gönderiliyor. Benzer politikalar pek çok ülkede uygulanıyor. Yunanistan ve İtalya?da görüldüğü gibi, demokrasinin askıya alınması da gündemdedir. Bu ülkelerde, bildiğiniz gibi, seçilmiş hükümetlerin yerine belirli sermaye kesimlerine yakın teknokratlardan yeni hükümetler kuruldu.

Geleceğimiz, dünyadaki yüzde 1?lik sermaye azınlığının tahakkümüne karşı yüzde 99?luk halk kesimlerinin eşitlik ve demokrasi mücadelesine bağlı olarak şekillenecek.

***

Prof. Dr. YASEMİN ÖZDEK
Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Yasemin Özdek, 1990-2005 arasında Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü?nde öğretim üyesi olarak çalıştı. 2005?ten bu yana Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi?nin Genel Kamu Hukuku Anabilim Dalı?nda profesör olarak görev yapan Özdek, çalışmalarında, insan hakları, yoksulluk, devletin dönüşümü, ceza siyaseti, sosyal hak mücadeleleri gibi alanlara ağırlık veriyor.

 Kitabın Künyesi
Şirket Egemenliği Çağı
(Sosyal Devletten Ceza Devletine)
Yasemin Özdek
Nota Bene Yayınları / Araştırma-İnceleme Dizisi
Ankara, Kasım 2011, 1. Basım
274 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla İnceleme, Politika
Duyuru – Antonio Negri, Michael Hard

Antonio Negri ve Michael Hardt acil yaygınlaştırılması ve tartışılması dileğiyle bir "duyuru" yayımladı. Bu kısa metinde, günümüzdeki toplumsal hareketlere ve...

Kapat