Solaris – Stanislaw Lem “20. yüzyıl bilimkurgu edebiyatının başyapıtlarından”

20. yüzyıl bilimkurgu edebiyatının başyapıtlarından sayılan Solaris, insanlığın bilimle ve başka gezegenlerle ilişkisini ele alıyor.
Kris Kelvin, Solaris’in yüzeyindeki okyanus üzerinde araştırma yapmak ve evreni anlamak üzere bu gezegene gelir. Çalışmalarına başlayınca, bastırılmış anılarla yüklendiği acılı bir deneyim yaşamaya başlar. Bir süre sonra, yalnız olmadığını, diğer araştırmacıların da benzer şeyler yaşadığını görür. Okyanusun, kimsenin kaynağını ve sebebini bilmediği bu anıları yaratan canlı bir organizma olduğu fark edilince, bilim insanları araştırmalarının odağını değiştirerek kendi içlerine yönelirler…

Solaris, Freud’dan Jung’a uzanan süreçte farklı psikanalitik kuramları üstü örtülü bir biçimde tartışırken, insanoğlunun başka dünyalara dair duyduğu merakı ve bilimsel-teknolojik hırsını sorguluyor.

“Stanislaw Lem, günümüzün en inanılmaz zekâsına sahip, bilge ve komik yazarıdır.” Anthony Burgess

STANISLAW LEM
12 Eylül 1921’de Polonya, Lwow’da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğdu. On iki yaşındayken babasının hediye ettiği daktiloyla yazmaya başladı. 1940’ta Lwow Üniversitesi’nde tıp okumaya başladı ancak ertesi yıl Sovyet orduları Polonya’yı işgal edince eğitimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. Bu dönemde otomobil tamirciliği ve kaynakçılık yaptı. Yahudi kökenleri nedeniyle, İkinci Dünya Savaşı yıllarını sahte bir kimlikle geçirdi. 1945 yılında ailesiyle birlikte Sovyetler’e bağlı Ukrayna sınırları dahilindeki Krakow’a yerleşti ve babasının ısrarı üzerine burada tıp eğitimine devam etti. Askeri doktorluk sınavında kendi kararıyla soruları eksik cevaplayarak başarısız oldu. Ardından bir yandan üniversitede dersler vermeye, diğer yandan kendisini üne kavuşturacak eserlerini kaleme almaya başladı.
1946’dan itibaren çeşitli dergilerde şiirler, kısa öyküler yayımlamaya başladı. İlk bilimkurgu romanı olan Astronauci 1951’de yayımlandı. Bunu izleyen yaklaşık yirmi yıl boyunca aralarında Aden, Gelecek Bilim Kongresi, Solaris, Soruşturma, Dünya’da Barış ve Fiyasko’nun da bulunduğu çok sayıda roman yazdı. Sovyet rejiminin baskıcı politikaları nedeniyle bunların bazılarını yurtdışında yayımlamak zorunda kaldı.
Edebiyatın yanı sıra bilim felsefesi, sibernetik, bilimsel spekülasyon ve edebiyat eleştirisi alanlarında da çalışmalar yaptı. Birçok üniversiteden fahri doktora ünvanı aldı ve eserleri ulusal ve uluslararası ödüllere layık görüldü. 27 Mart 2006’da Krakow’da kalp rahatsızlığı sonucu hayatını kaybetti.

KİTABIN KÜNYESİ
Solaris
Yazar: Stanislaw Lem
Çevirmen: Mehmet Aközer
Yayınevi : İletişim Yayıncılık

İÇİNDEKİLER
1. Varış
2. Solarisliler
3. Konuklar
4. Sartorius
5. Rheya
6. Kuşkulu Metinlerden Seçmeler
7. Toplantı
8. Canavarlar
9. Sıvı Okijen
10. Görüşme
11. Düşünen Adamlar
12. Düşler
13. Utku
14. Kocamış Öykünce

KİTAPTAN BİR BÖLÜM
1
Varış
Gemi saatiyle 19.00’da Prometheus’un fırlatma bölmesine
gittim. Başlığın çevresindekiler yana çekilerek yol verdi, kollarımdan
güç alarak kendimi aşağıya, kapsüle bıraktım.
Daracık yolcu bölmesinde kıpırdayacak yer yoktu. Uzay
giysimin üstündeki musluğa hortumu yerleştirdim, giysim
şişiverdi. Artık hiç kımıldayamaz durumdaydım. Şişme giysime
gömülmüş, geminin madeni gövdesine boynumdan
bağlı, ayaktaydım sözde. Aslında oracığa asılıydım.
Gözlerimi yukarı kaldırdım. Saydam gölgeliğin ötesinde
görebildiğim, pürüzsüz, parlatılmış bir duvar ve daha yukarıda
da Moddard’ın bana doğru eğilen başıydı. Moddard yok
oldu, birden karanlığa gömüldüm: Ağır koruyucu kapak yerine
oturmuştu. Vidaları çeviren elektrik motorlarının vınlayışı
sekiz kez yinelendi, ardından amortisörlerin tıslaması
geldi. Gözlerim karanlığa alıştıkça, tamamı otomatik kumandalı
araçtaki biricik kadranın ışıltılı yuvarlağını seçebiliyordum.
Kulaklarımdaki alıcıda bir ses yankılandı:
‘Hazır mısın Kelvin?’
‘Hazırım Moddard,’ diye yanıtladım.
‘Hiçbir şeye kafanı takma. İstasyon seni uçuş halindeyken
kapıp indirecek. İyi yolculuklar!
Bir gıcırtı geldi, kapsül sallandı. İstemeden kaslarım gerildi,
ama başka ne ses çıktı ne de bir hareket oldu.
‘Kalkış ne zaman?’ Sözcükleri sıraladığım anda ince kum
serpilişine benzer bir hışırtı sezdim.
‘Yola çıktın bile Kelvin. Bol şans!’ Moddard’ın sesi deminki
gibi yakındı.
Gözümün hizasında geniş bir yarık açıldı. Yıldızları görebiliyordum.
Prometheus’un yörüngesi Saka takımyıldızının
Alfa bölgesindeydi. Bunu düşünüp yönümü saptamak için
boşuna kafa yordum, parıltılı bir toz bulutu penceremi kaplamıştı.
Tek yıldız grubunu tanıdığım yoktu. Galaksinin bu
bölümünde, gök bana büsbütün yabancıydı. Belirgin ilk yıldızın
yanından geçeceğim anı kolladım, ama hiçbirini diğerlerinden
ayıramıyordum. Parlaklıkları da azalıyordu. Ağır
ağır uzaklaşıyorlar, bulanık, pembemsi bir ışık kümesi içinde
eriyorlardı. Şimdiden katettiğim yolun tek göstergesiydi
bu. Şişme zarfa tıkılmış bedenim kaskatı, hiç kımıldamadan
boşlukta dikiliyormuşum duygusuyla, uzayı yarıp geçiyordum.
Beni tek oyalayan durmadan yükselen sıcaklıktı.
Ansızın çelik bir kesicinin ıslak cama sürtünüşü gibi tiz, iç
tırmalayıcı bir ses geldi. Evet, iniş başlamıştı. Kadranda birbirini
kovalayan rakamları görmesem yön değişikliğini algı-
lamazdım bile. Yıldızlar çoktan kaybolmuş, bakışım sonsuzluğun
soluk kızılımsı parıltısında yitip gitmişti. Yüreğimin
ağır ağır attığını işitiyordum. Yüzüm sanki ateşe çevrilmiş
gibiydi, ama ensemde havalandırıcının serinliği vardı. Prometheus’a
göz ucuyla bile olsa son kez bakabilseydim keş-
ke, ama daha otomatik kumanda aygıtı penceremin kepengini
kaldırdığında uzay gemisi çoktan görüş alanımdan çıkmış
olmalıydı.
Kapsül, apansız bir sarsıntıyla gidip geldi. Sonra bir daha.
Tüm araç zangırdamaya başladı. Dış çeperlerin yalıtıcı katlarından
sızıp şişme kozama işleyen titreşim bana da ulaş-
tı, bütün bedenimi kavradı. Kadranın görüntüsü durmadan
titreşiyor, gözümde sayısız kadran beliriyor, fosforlu ışıltı-
sı her yöne dağılıyordu. Korkmuyordum. Bu uzun yolculu-
ğu hedefe kadar ulaşmışken ıskalamak için yapmamıştım!
Mikrofona seslendim:
‘İstasyon Solaris! İstasyon Solaris! İstasyon Solaris! Sanı-
rım uçuş hattından çıkıyorum, rotamı düzeltin! İstasyon Solaris,
burası Prometheus kapsülü. Tamam.’
Gezegenin görüş alanıma girdiği o paha biçilmez ilk anı
kaçırmıştım. Artık gözlerimin önünde uzanıyordu: Yusyuvarlak
ve şimdiden kocamandı. Yine de yüzeyinin görü-
nüşünden anlıyordum ki hâlâ çok yükseğindeydim. Yükseğindeydim
diyorum, çünkü gök cisimleriyle aramızdaki
uzaklığı yükseklik türünden ölçmeye başladığımız o pek
algılanamaz sınırı geride bırakmıştım. Düşüyordum aslında.
Artık gözlerim kapalıyken de düştüğümü algılıyordum.
(Gözlerimi hemen açtım: Hiçbir şeyi kaçırmaya niyetim
yoktu.)
Bağlantı kurmayı ikinci kez denemeden önce bir an sessizce
bekledim. Yanıt yoktu. Derin, alçak perdeden sürekli
bir çağıltı arasından peş peşe parazit dalgaları geliyordu.
Bu herhalde gezegenin kendi sesiydi. Bir sis perdesi portakal
rengi göğü kaplamış, penceremi örtmüştü. İçgüdülerimin
itişiyle, şişkin giysimin elverdiği ölçüde doğrulmaya çalış-
tım ama hemen anladım ki buluttan geçiyordum. Ardından,
sanki yukarı doğru emiliyormuşçasına bulut kitlesi yükseldi.
Kapsülümün dikey ekseni çevresindeki dönüşüyle, yarı
aydınlıkta yarı gölgede süzülüyordum. Sonunda dev güneş
topu pencerede belirdi. Sol yanda koskocaman ortaya çıkı-
yor, sağda kayboluyordu.
Çağıltı ve çatırtı arasından zayıf bir ses kulağıma ulaştı:
‘İstasyon Solaris arıyor! İstasyon Solaris arıyor! Sıfır sayıldığında
kapsül inmiş olacak. Tekrar ediyorum, sıfır sayıldı-
ğında kapsül inmiş olacak. Geriye sayış için hazır olun. İki
yüz elli, iki yüz kırk dokuz, iki yüz kırk sekiz…’
Sözcüklerin arasında keskin, acı haykırışlara benzer sesler
duyuyordum. Karşılama tümcelerini, otomatik gereçler
tekdüze, can sıkıcı bir tonla sıralıyordu. Bu en azından şa-
şırtıcıydı. Çünkü uzay istasyonlarındakiler yeni gelen birini,
hele dosdoğru dünyadan gelen birini karşılamak için genellikle
can atardı. Ama bunu düşünecek vaktim olmadı, çünkü
deminden beri çevremde dönen güneşin yörüngesi birden
kayıvermiş, akkor halindeki yuvarlak, gezegenin ufkunda
danseder gibi bir sağda bir solda görünür olmuştu. Dev
bir sarkaç gibi salınıyordum. Gezegenin menekşe mavisi ve
siyahın tonlarıyla kırış kırış olan yüzeyi karşımda bir duvar
gibi yükseliyordu. Başım fıldır fıldır dönmeye başladığı anda
yeşil beyaz noktacıklardan oluşan minik bir desen gözü-
me ilişti. İstasyonun konum saptayıcısıydı bu. Kopça sesi çı-
karan bir şey, kapsülün koruyucu kapağından kurtuluverdi.
Dev paraşüt sanki öfke dolu bir sarsıntıyla açıldı. Ardından
gelen sesin belleğimde Yer’in anılarını canlandırmasına kar-
şı koyamazdım: Bunca aydan sonra ilk kez rüzgârın uğultusunu
duyuyordum.
Sonra her şey çarçabuk oldu. Düşüyor olmam gerektiğini
o ana dek yalnız biliyordum, şimdiyse bunu gözlerimle
de görüyordum. Yeşilli beyazlı dama tahtası hızla irileşiyordu.
Bu şeklin, radar antenlerinden yapılmış tüyleri böğürlerinde
diken diken duran, köpekbalığı biçiminde ince uzun
gümüş rengi bir cisme kazılı olduğunu seçebiliyordum. Birkaç
sıra belli belirsiz delikle bezenmiş bir madeni dev, gezegenin
yüzeyine yerleşmemiş bir halde havada asılı duruyor,
altındaki koyu lacivert yüzeye elips biçiminde kapkara bir
gölge düşürüyordu. Okyanusun ölgün bir devinimle oyna-
şan arduvaz rengi minicik dalgalarını artık seçebiliyordum.
Birden bulutlar iyice yükseğe fırladı, her birinin çevresini
gözleri kör edici, koyu kırmızı, alevden bir halka sarmıştı.
Yangın sonrası kızıllığını andıran bakır rengi gök kurşuniye
dönmüştü, çok uzaklarda ve bomboştu. Hiçbir şey seçemez
olmuştum. Döne döne düşüyordum.
Ani bir sarsılışla kapsül doğruldu. Penceremden yine okyanus
görünüyordu, dalgaları parlak cıva kımıltıları gibiydi.
Paraşütün kordonları rüzgârla sürükleniyor, dalgalar üzerinde
hiddetle uçuşuyordu. Yapay manyetik alanın sağladığı
pek kendine özgü ağır bir ritimle salınan kapsül usulca
alçaldı. Birkaç fırlatma yastığı ile gözenekli çelikten kulelerin
tepesine yerleştirilmiş ışınım teleskoplarının parabol
biçimindeki yansıtıcılarını algılamak için ancak zaman bulabildim.
Çelik parçaların birbirine oturuşunun tınlamasıyla kapsül
devinimsiz kaldı. Önümde bir geçit açıldı ve o ana dek tutsağı
olduğum metal kafes uzun, hırçın bir iç çekişle serüvenini
tamamladı.
Kumanda merkezinin mekanik sesi kulaklarımdaydı:
‘İstasyon Solaris. Sıfır ve sıfır. Kapsül indi. Çıkabilirsiniz.’
Göğsümde belli belirsiz bir basınç ve mide boşluğumda
berbat bir ağırlık duygusuyla kumanda kollarını iki elimle
kavrayıp bağlantıları kestim. Yeşil bir gösterge aydınlandı:
VARIŞ. Kapsül açıldı, şişme yastığımın beni dışarı ittiğini algılayamadım
bile, dengemi koruyabilmek için öne doğru bir
adım atmak zorunda kaldım.
Uzay giysim, usanmışlığı belirten boğuk bir iç çekişle içindeki
havayı boşalttı. Özgürdüm.
Bir katedral kadar yüksek, görkemli, gümüşten bir baca
içindeydim. Eğimli duvarlarından bir dizi renkli boru iniyor,
yuvarlak ağızlar içinde kayboluyordu. Döndüm. Hava-
landırma boruları, homurdana homurdana, kapsülümün İstasyon’a
girişiyle atmosferden sızan zehirli gazları emiyordu.
Ortasından yarılmış bir kozayı andıran puro biçiminde kapsül,
çelik taban üzerindeki çiçek zarfına benzer çanağa sanki
gömülmüş gibi burnu havada dimdik duruyordu. Uçuş sırasında
kavrulan dış kasası kirli kahverengiydi.
Ufacık bir merdivenden indim. Altımdaki madeni zemin,
ağırlığa dayanıklı plastikle kaplanmıştı. Roket taşıyıcıların
tekerlekleri plastik kaplamayı yer yer aşındırmış, çıplak çeliği
ortaya çıkarmıştı.
Havalandırıcıların homurtusu birden kesildi, tam bir sessizlik
çöktü. Birilerinin gözükmesini beklercesine biraz ikircikli
çevreme bakındım, en küçük yaşam belirtisi yoktu. Yalnız
neondan bir ok parıldıyor, sessiz sedasız akıp giden bir
yürüyen yolu gösteriyordu. Yürüyen yola bıraktım kendimi.
Parabol biçiminde özenli bir kemer çizerek durmadan al-
çalan tavan, geniş bir galerinin girişiyle sona eriyordu. Galerinin
orasında burasında gaz tüpleri, ölçme aygıtları, paraşütler,
eşya sandıkları ve darmadağın yığıntılar biçiminde
savrulmuş daha bir sürü şey vardı.
Yürüyen yol beni galerinin öteki ucunda bıraktı. Burada
bir kubbe başlıyordu. Ortalık deminkinden de karışıktı.
Üst üste yığılı yağ fıçılarının dibinden yayılan kaygan sıvı,
bir göl oluşturmuştu, iç bulandırıcı bir koku vardı. Bir sürü
ayak izi, yapışkan lekeler halinde her yöne dağılıyordu. Yağ
fıçılarının üstünü telgraf şeritlerinden, yırtık kâğıtlardan bir
dolu süprüntü kaplamıştı.
Yeşil oklardan biri beni bu kez ortadaki kapıya yöneltti.
İki kişinin yan yana zor yürüyeceği, tavandaki kalın camlardan
aydınlanan daracık bir koridor uzanıyordu ardında. Ve
yeşil beyaz karelere boyanmış, yarı açık bir kapı vardı kar-
şımda. İçeri girdim.
Kabinin duvarları içbükeydi. Parıldayan sisin hafifçe mo-
ra büründüğü, kocaman, geniş görünümlü bir pencere vardı.
Dışarıda isli dalgalar usulca kayıp gidiyordu. Duvarlara
dizili dolapları bir sürü araç, kitaplar, kirli bardaklar, vakum
şişeleri tıka basa doldurmuştu. Hepsi tozla kaplıydı.
Kararmış zeminin üzerinde beş altı tane küçük yük arabasıyla
birkaç şişme koltuk öyle atılmış duruyordu. Yalnız bir
koltuk şişirilmiş, sırtı doğrultulmuştu. Üstündeki ufak tefek,
zayıf adamın yüzü güneşten kavrulmuş, burnunda ve
yanaklarında koca koca pullar kabarmıştı. Snow’du bu. Sibernetik
uzmanı ve Gibarian’ın yardımcısıydı. Zamanında
Solaris Yıllığı’nda çok özgün makaleler yayınlamıştı. Onunla
tanışma olanağını nedense bir türlü bulamamıştım. Sırtındaki
fileli gömleğin orasından burasından çökük göğ-
sünün ağarmış kılları çıkıyordu. Çadır bezinden pantolonunda
bir sürü cep vardı. Bir zamanlar herhalde beyaz olan
ama şimdi dizleri kirlenmiş, kimyasal yanıkların açtığı deliklerle
kaplı bir makinist pantolonuydu bu. İç çekim sistemi
bulunmayan uzay gemilerinde kullanılan armut biçiminde
plastik bir şişe tutuyordu elinde. Bana çevrili gözleri
hayretle büyüdü. Plastik şişe elinden kaydı, yerde birkaç
kez zıpladı. Saydam damlacıklar yayıldı ortalığa. Yüzünden
kan çekilmişti. Şaşkınlıktan konuşamıyordum. Karşımdakinin
içinde bulunduğu dehşet yavaş yavaş bana da bulaşana
dek bu dilsizler oyunu sürdü. Bir adım ilerledim. Korkuyla
koltuğuna biraz daha sindi.
‘Snow?’
Adeta çarpılmış gibi ürperdi. Tarif edilmez bir dehşet anlatımıyla,
acıdan nefesi tutulmuşçasına soluk soluğa inledi:
‘Tanımıyorum sizi…’ Hırlıyordu. ‘Tanımıyorum sizi… Ne
istiyorsunuz?’
Yerdeki damlacıklar hızla buharlaşıyordu. Burnuma alkol
kokusu geldi. İçmiş miydi? Sarhoş muydu yoksa? Bu
kadar korktuğu şey neydi? Odanın ortasında öylece diki-
liyordum. Bacaklarım titriyor, kulaklarım tıka basa pamuk
doldurulmuş gibi uğulduyordu. Ayaklarımın altındaki zemin
sanki kayıyordu. Kavisli pencerenin ötesinde okyanus,
düzenli aralıklarla yükselip alçalıyordu. Snow’un kan
çanağı gözleri üstüme çakılı kalmıştı. Korkusu biraz yatış-
mış gibiydi ama yüzündeki altedilemez tiksinti ifadesi de-
ğişmemişti.
‘Ne oldu? Hasta mısınız?’ diye fısıldadım.
‘Kaygılanmış gibisin,’ dedi, sesi bomboştu. ‘Sahiden kaygı-
lanmış gibisin… Hasta gözüküyorum, öyle mi? Ama bana ne
aldırıyorsun ki? Tanımıyorum seni.’
‘Gibarian nerede?’ diye sordum.
Soluğu yine boğazına tıkandı, cam gibi gözleri bir an parladı.
‘Gi.. Giba… Yo! Yo!’
Boğuk, isterik bir kahkahayla tepeden tırnağa sarsıldı.
Sonra yine yatışmış gibi;
‘Demek Gibarian için geldin, öyle mi? Hey gidi koca Gibarian!
Ne yapacaksın ki onu?’
Sözlerinde, daha doğrusu sesinin tonunda nefret ve meydan
okuma vardı. Onun için bir tehdit olmaktan çıkmıştım
sanki.
Şapşallaşmış halde mırıldandım:
‘Şey… Nerede o?’
‘Bilmiyor musun?’
Besbelli kafayı çekmişti, sabukluyordu. Kan tepeme sıçramıştı.
Belki kendimi tutmalı ve çekip çıkmalıydım odadan.
Ama sabrım tükenmişti. Bağırdım:
‘Bu kadarı da fazla! Daha yeni geldim buraya. Ne bileyim
nerede? Snow! Neler dönüyor burada?’
Alt çenesi kımıldadı. Yine soluğunu tutmuştu, gözleri de-
ğişik bir ışıltıyla parlıyordu. Koltuğunun kolçaklarını iki
eliyle kavradı, güçlükle ayağa kalktı. Dizleri titriyordu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here