Yenilmez – Stanislaw Lem “İnsan, bilgisinin sınırlarının farkına vardığında verebileceği kararlar ne kadar güvenilirdir?”

Stanislaw Lem’in 1964 yılında yazdığı bilimkurgu kitabıdır. Almanca çevirisi 1967, İngilizce çevirisi ise 1973 yılında yayınlandı.


“Yenilmez, giderek yükselen bir gerilimi seven okurları memnun edeceği kadar gizem okurlarını da etkileyecek.” Ursula K. Le Guin


Solaris’in yazarı Stanislaw Lem’den, H. G. Wells ve Jules Verne gibi ustaların izlerini takip eden bir bilimkurgu klasiği: Yenilmez.

Bilinmeyen bir gezegene yolculuğa giden uzay gemisinin Dünya ile bağlantısı bilinmedik sebeplerden ötürü kesilir. Regis III adlı bu gezegende başta kaptan Rohan olmak üzere geminin tüm mürettebatı insanlığın en büyük ikilemlerinden biriyle yüzleşecektir: İnsan, bilgisinin sınırlarının farkına vardığında verebileceği kararlar ne kadar güvenilirdir? Mantık çerçevesinin çok ötesinde bir durumdayken bu soru üzerinden kendini bulmaya çalışan ekip, şimdiye dek anlatılmış en dehşet verici uzay yolculuklarından birinin parçası olacaktır. Yenilmez gemisinin mürettebatı bilinçli adımlar atan bir gezegenle yüzleşmek zorundadır.


KİTAPTAN OKUMA PARÇASI
Kara Yağmur

Lir takımyıldızında bulunan üssün emrindeki en büyük birim olan ikinci sınıf uzay kruvazörü Yenilmez, takımyıldızın
galaktik dörtlüğünün çeperinde ışı çoğaltıcıyla yol alıyordu. Seksen üç kişilik mürettebat merkez güvertenin tünel
hibernatöründe uyuyordu. Seyir nispeten kısa olduğundan,
tam hibernasyon*
yerine, beden sıcaklığının on derecenin
altına düşmediği derinleştirilmiş uykuya geçilmişti. Kumanda merkezinde sadece otomatik aygıtlar çalışıyordu.
Bu aygıtların görüş alanında, ekranın odağında, sıradan bir
kırmızı cüceden** pek de sıcak olmayan bir güneşin diski
vardı. Güneş diskinin yuvarlağı yarı ekran genişliğini kapladığında, anhilasyon*** reaksiyonu kesildi. Bir süre boyunca
tüm gemiye ölü bir sessizlik hakim oldu. Klimalar ve dijital
aygıtlar sessizce çalışıyordu. O âna dek kruvazörün kıç kısmından çıkmakta olan ve gemiyi karanlığa dalmış sonsuz
uzunluktaki bir epe gibi, geri tepme suretiyle iten ışın sütununun emisyonuna eşlik eden çok hafif titreşim durdu.

* Metabolizmanın geçici olarak durdurulmasına ve organizmanın vücut
ısısının ve oksijen ihtiyacının ciddi ölçüde düşürülmesine dayanan, kış
uykusu olarak da adlandırılan yöntem. –çn
** Yıldızların büyük bir çoğunluğunu oluşturan, küçük ve nispeten soğuk
bazı yıldızlara verilen ad. –çn
*** Maddenin ışınlara dönüştürülerek yok edilmesi. –çn

Yenilmez aynı ışık hızıyla ilerliyordu: Uyuşuk, sağır ve görünürde boştu.
Sonra minik ışıklar ortadaki ekranda duran uzak güneşin
pembesinin yayıldığı kumanda panellerinden birbirlerine
göz kırpmaya başladılar. Ferromanyetik şeritler hareket etti,
programlar bu yeni aygıtların gitgide içine ilerledi ağır ağır,
devre anahtarları kıvılcımlar çıkardı ve elektrik akımı kimsenin duymadığı bir vızıltıyla kablolara aktı. Elektrik motorları
uzun süredir donmuş gres yağlarının direncini kırarak harekete geçti ve çıkardıkları bas sesler yüksek sesli bir iniltiye
ulaştı. Kadmiyumun mat çubukları yardımcı reaktörlerden
çıktı, manyetik pompalar soğutma bobinine sıvı sodyum
doldurdu, kıç güvertelerin plakalarında bir titreşim oldu
ve o sırada duvarların içinde sanki orada bütün bir hayvan
sürüsü kudurmuş da hayvanlar pençeleriyle metali kazıyormuş gibi cılız bir kazıma sesi belirdi, ki bu da hareketli oto
onarım testlerinin demir kirişlerin her bağlantısını, gövdenin sağlamlığını, metal bağlantıların bütünlüğünü kontrol
etmek üzere kilometrelerce uzunluktaki bir yolculuğa çıktığını gösteriyordu. Tüm gemi uğultularla, hareketle dolarak
uyanıyordu, sadece mürettebatı hâlâ uyuyordu.
Ta ki bir sonraki otomat kendi program şeridini yutup hibernatörün merkezine sinyaller gönderinceye dek. Uyandırıcı gaz soğuk hava akımına karıştı. Yatak sıralarının arasında
zemindeki ızgaralardan sıcak bir rüzgâr esti. Ancak, uyuyan
mürettebat uzun bir süre boyunca sanki uyanmak istemedi.
Bazıları ellerini güçsüzce kıpırdattı; dondurucu uykularının
boşluğunu sayıklamalar ve kâbuslar dolduruyordu. Biri nihayet gözlerini açtı. Gemi buna hazırdı artık. Uzun güverte
koridorlarının, asansörlerin, kamaraların, kumanda merkezinin, çalışma yerlerinin, basınç odalarının o âna dek süren
karanlığına suni, beyaz bir gün ışığı yayılıyordu birkaç dakikadır. Hibernatör iç çekişlerden ve yarı bilinçli inlemelerden oluşan mırıltılarla dolarken, gemi –sanki sabırsızlanıp
mürettebatın uyanmasını bekleyememiş gibi– ilk fren manevrasına başladı. Merkez ekranda pruvadan çıkan alevlerin
parıltıları görünüyordu. Işık hızının o âna kadarki uyuşukluğunu bir sarsıntı bozdu, pruva fırlatıcılarındaki etkili bir güç
Yenilmez’in, şimdiki devasa hızının kat kat artırdığı on sekiz
bin tonluk uyuşuk kütlesini ezmeye çalışıyordu. Harita odalarındaki sıkıca kapatılmış haritalar makaralarında huzursuzca sallandı. Yerlerine pek de iyi yerleştirilmemiş nesneler
canlanıyormuş gibi kıpırdanıyordu orada burada; geminin
mutfaklarında birbirine çarpan kap kacaktan çınlama sesleri
yükseldi, köpükten yapılmış boş koltukların sırtlıkları titredi, güvertelerin duvar kemer ve halatları sallanmaya başladı.
Bir patırtı sesi, cam, plaka ve plastiklerin birbirine karışmış
sesleri pruvadan kıça kadar geminin tüm dış kaplaması boyunca bir dalga halinde yayıldı. Bu arada hibernatörden insan sesleri geliyordu artık; mürettebat yedi aydır içinde bulunduğu hiçlikten kısa bir uyku çekerek uyanıyordu.
Gemi hız kaybediyordu. Gezegen yıldızları örtmüştü, tamamı kızıl bir bulut yumağı içindeydi. Okyanusun güneş
ışığının yansıdığı dışbükey aynası gittikçe daha ağır biçimde
hareket ediyordu. Görüş alanına, kraterleri nedeniyle benek
benek görünümlü, boz renkli bir kıta girdi. İnsanlar güvertede bulundukları yerlerden hiçbir şey görmüyorlardı. Altlarında çok derinlerde, geminin transmisyon sisteminin titanyumdan iç kısımlarında boğuk bir kükreme giderek artıyor,
devasa bir ağırlık tutacakları tutan parmakları tutacaklardan
indiriyordu. Geri tepme ışınına kapılan bir bulut cıva patlaması nedeniyle grileşti, dağılıp yok oldu. Motorların kükremesi bir an için arttı. Kızılımsı kalkan yassılaşıyordu: Bir
gezegen anakaraya dönüşüyordu. Rüzgârla sürüklenen, hilâl
biçimindeki kumullar ve tekerlek ispitleri*
gibi, en yakın kra-

* Tekerleğin merkezinden çemberine kadar uzanan tel çubukların her biri. –çn

terden yayılan lav izleri artık görünür olmuştu ve roket çıkış
ağızlarından yansıyan ve güneşten yansıyandan daha güçlü
olan bir alevle parlıyordu.
“Eksende tam güç. Statik itki.”
İbreler kadranın bir sonraki bölümüne geçiyordu tembel tembel. Manevra kusursuz ilerliyordu. Gemi gezegenin
kumlara gömülü kaya tünekleri bulunan çiçekbozuğu görünümlü yüzeyi üzerinde yarım kilometre yükseklikte, ters
dönmüş, alev soluyan bir volkan gibi asılı duruyordu.
“Eksende tam güç. Statik itkiyi azalt.”
Aşağıya dikey biçimde patlayan bir geri tepme dalgasının
zemine çarptığı yer görünüyordu artık. O noktada kızıl bir
kum fırtınası yükseldi. Geminin kıçından mor şimşekler çakıyordu, bunlar görünürde sessizdi çünkü daha güçlü bir gaz
kükremesi bu mor şimşeklerin sesini yutuyordu. Gizil güçler farkı dengelendi, şimşekler yok oldu. Küçük bir bölme
duvarı inledi, kaptan duvarı bir baş hareketiyle mühendise
gösterdi: rezonans. Bunu gidermek gerekiyordu. Ama kimse
tepki vermedi, şafttan bir uğultu sesi geldi, gemi şimdi artık
hiç sarsılmadan, görünmez halatların ucunda asılı bir çelik
dağ gibi alçalıyordu.
“Eksende yarım güç. Küçük statik itki.”
Tüten çöl kumu dalgaları, gerçek bir denizin dalgaları
gibi, dairesel biçimlerde her yöne yayılıyordu. Alev çıkışlarından çıkan yoğun bir alevle yakın mesafeden isabet alan
odak noktasından duman çıkmıyordu artık. Kum yok olmuş,
kızıl baloncuklu bir aynaya, kaynayan bir erimiş silis** gölüne,
bir gürültülü patlamalar sütununa dönüşmüştü, ta ki buharlaşıncaya dek. Gezegenin, etinden sıyrılmış bir kemik gibi
çıplak kalmış yaşlı bazaltı yumuşamaya başlamıştı.
“Reaktörler rölantiye. Soğuk itki.”
Atom ateşinin mavi ışıltısı söndü. Roket çıkış ağızların-

** Kum, çakmak taşı, kuvars vb. silisyumun oksijenli birleşimleri. –çn

dan eğik bir biçimde borik hidrojen ışınları püskürdü ve çölü,
kayalardan oluşmuş kraterlerin duvarlarını ve bunların üzerindeki bulutları bir hayalet yeşili kapladı bir an. Yenilmez’in
geniş kıçının oturacağı bazalt zeminin erime tehlikesi yoktu
artık.
“Reaktörler sıfıra. Soğuk itkiyle iniş.”
Tüm kalpler daha hızlı çarptı, gözler aygıtlara çevrildi,
kasılmış parmakların tuttuğu kumanda kolları terlemişti.
Mırıldanılan dualar artık geri dönüş olmadığını, çölden bir
kürenin kumu olsa da ayakların gerçek bir zemine basacağını ifade ediyordu ama güneşin doğuşu ve batışı, bir ufuk,
bulutlar ve rüzgâr olacaktı burada.
“Ayakucu nokta inişi.”
Gemi, yakıtı aşağı iten türbinlerin uzun süren iniltisiyle
doldu. Koni biçiminde dönen yeşil bir alev sütunu gemiyi tüten bir kayayla birleştirdi. Her taraftan kum bulutları yükseldi, orta güvertelerin periskobunu kaplayıp kör etti, sadece,
kumanda merkezindeki radar ekranlarında manzaranın bir
tayfun kargaşası içinde boğulan ana hatları kıpır kıpır ışıklar
boyunca sürekli olarak belirip kayboluyordu.
“Yere temasta stop.”
Roketin, üzerlerine milimetre milimetre çöken kütlesi
altında ezilmiş alevler geminin kıç kısmının altında inatla
kaynaşıyor, yeşil bir cehennem dalgalanan kum bulutlarının
derinlerine uzun kıvılcımlar çakıyordu. Geminin kıçı ile kayanın yanmış bazaltı arasındaki boşluk dar bir aralığa, yeşil
bir akkor hattına dönüşmüştü.
“Sıfır, sıfır. Tüm motorlar stop.”
Bir çan sesi. Bir, tek bir çarpma sesi, tıpkı devasa, kırılmış
bir kalbin çarpması gibi. Roket durdu. Başmühendisin elleri
acil kalkış aygıtının iki kolundaydı: Kaya pes edebilirdi. Bekliyorlardı. Kronometrenin ibreleri kendi böcek hareketiyle
ilerliyordu. Kaptan bir süre dikey göstergesine baktı; göstergenin gümüş renkli minik ışığı kırmızı renkli Sıfır’ın yanına
azıcık bile kaymamıştı. Kimse konuşmuyordu. Vişne rengi
bir kora dönüşünceye dek kızmış roket çıkış ağızları hırıltılı
bir homurtuya benzer bir dizi karakteristik gürültü çıkararak büzüşmeye başlıyordu. Yüzlerce metreye yükselmiş kızılımsı bulut yere çöküyordu. Bu bulutun içinden Yenilmez’in
küt tepesi, atmosfer sürtünmesi nedeniyle hafif yanmış ve
bu yüzden sanki yaşlı bir kayanın rengini almış yan tarafları,
pütürlü çifte zırhı belirdi, kızıl toz hâlâ dönüp duruyor, geminin kıçında bir girdap oluşturuyordu ama gemi gezegenin
bir parçası olmuş gibi sabit duruyor ve sadece kızıl güneşin
hemen yakınında soluklaşan en güçlü yıldızların belirdiği
mor göğün altında, yüzyıllardır süren uyuşuk bir devinimle
gezegenin yüzeyiyle birlikte dönüp duruyordu şimdi.
“Normal prosedür mü?”
Astrogatör*
kartın ortasına simgesel iniş işaretini, saatini
kaydettiği ve bunların başına gezegenin adı Regis III’ü eklediği seyir defterinden başını kaldırdı.
“Hayır, Rohan. Üçüncü seviyeden başlayacağız.”
Rohan şaşkınlığını belli etmemeye çalışıyordu.
“Peki. Gerçi…” dedi Rohan, Horpach’ın kendine bazen
izin verdiği bir samimiyetle. “Bunu diğerlerine söyleyecek
kişi olmak istemem.”
Astrogatör, subayının söylediklerini sanki duymamış gibi,
onu omzundan tutup pencerenin önüne götürür gibi ekranın önüne götürdü. İniş itkisiyle yanlara itilmiş kum, üzerine
serpilmiş kumullardan bir taç giymiş sığ bir vadi tipinde bir
biçim almıştı. On sekiz kat yüksekliğinden, elektron titreşimlerinin dış dünyanın gerçek görüntüsünü yaratan üç renkli
yüzeyi aracılığıyla üç mil uzaktaki kraterin tırtıklı kayalık kenarına bakıyorlardı. Bu kenarı batıdan ufuk çizgisi yutuyordu. Doğuda bu kayalığın dikey, tırtıklı bölümlerinin altında

* Uzay gemisinin rotacısı, kılavuzu, seyir subayı. –çn

nüfuz edilemez, kara gölgeler toplaşıyordu. Kumlar üzerinde yükselmiş çıkıntılara sahip geniş lav nehirleri pıhtılaşmış
kan rengindeydi. Ekranın üst kenarında, gökte güçlü bir yıldız parlıyordu. Yenilmez’in gökten inişinin neden olduğu afet
dinmişti ve çölün fırtınası, gezegenin ekvator bölgelerinden
kutbuna doğru sürekli olarak akan şiddetli rüzgârın ilk kumlu dillerini, çıkan alevin açtığı yarayı sabırla iyileştirmeye
çalışır gibi, geminin kıç kısmının altına tıkıştırıyordu artık.
Astrogatör dış mikrofon ağını açtı ve geminin zırhlarını ovan
kumların sesinin eşlik ettiği şiddetli, uzak bir uğultu bir an
için kumanda merkezinin yüksek tavanlı alanını doldurdu.
Ardından mikrofonları kapattı ve etrafa bir sessizlik çöktü.
“Böyle görünüyor işte,” dedi yavaşça. “Ama Kondor buradan geri dönmedi, Rohan.”
Rohan dişlerini sıktı. Kaptanla tartışamazdı. Onunla parseklerce*
uçmuştu ama aralarında bir dostluk ilişkisi kurulamamıştı. Aralarındaki yaş farkının oldukça büyük olmasındandı bu belki de. Ya da birlikte atlattıkları tehlikelerin
oldukça küçük olmasından. Saçları neredeyse giysisi kadar
beyaz olan bu adam otoriter biriydi. Yaklaşık yüz kişi gezegene yaklaşma ve üç yüz saat süren, Yenilmez’in her bir atomunda toplanmış kinetik enerjiyi frenleme, yörüngeye girme ve iniş öncesinde yapılmış yorucu işten sonra yerlerinde
kıpırdamadan duruyordu. Aylardır rüzgâr sesi duymamış,
boşluktan sadece boşluğu bilen birinin nefret ettiği kadar
nefret etmeyi öğrenmiş yaklaşık yüz kişi. Ama kaptan bunu
düşünmüyordu kesin. Kumanda merkezinden ağır ağır geçip
elini koltuğun şimdi yeni bir seviyeye getirilmiş arkalığına
dayayarak, “Bunun ne olduğunu bilmiyoruz, Rohan,” diye
mırıldandı. Ve aniden, “Daha ne bekliyorsunuz?” dedi sertçe.
Rohan hızla gösterge panellerine gidip dahili sistemi açtı

* Gökbilimde kullanılan uzaklık ölçü birimi. 1 parsek yaklaşık 3,26 ışık
yılına eşdeğerdir. –çn

ve bastırılmış bir öfkenin hissedildiği bir ses tonuyla komut
yağdırdı: “Tüm seviyeler, dikkat! İniş tamamlandı. Üçüncü
kademe yer prosedürü. Sekizinci seviye: Enerjobotları hazırla. Dokuzuncu seviye: Görüntüleme modülü devrede. Kalkan teknisyenleri yerlerine. Diğer mürettebat: görev yerlerine. Tamam.”
Rohan amplifikatörün, sesinin perdelenişine göre yanıp
sönen yeşil ışığına bakarak bunları söylerken, mürettebatın
sanki ani bir şaşkınlık ve öfkeyle donup kalmış, hoparlörlere çevrilmiş terli yüzlerini görür gibi olmuştu. Ancak şimdi
anlamış olmalılardı, ancak şimdi küfretmeye başlıyorlardı…
“Üçüncü kademe yer prosedürü başlatıldı, astrogatör,”
dedi Rohan yaşlı adama bakmaksızın. Astrogatör, Rohan’a
bakıp dudağının kenarıyla beklenmedik bir biçimde gülümsedi: “Bu sadece başlangıç, Rohan. Günbatımında uzun
geziler yapacağız daha belki de, kim bilir…” duvardaki düz
dolaptan dar, uzun bir kitap çıkardı, açıp kumanda kollarının çıkıntı yaptığı beyaz panel üzerine koyarak, “Bunu okudunuz mu?” dedi.
“Evet.”
“Yedinci hiperverici tarafından kaydedilmiş son sinyalleri üssün menzilindeki proksimal şamandıraya bir yıl önce
ulaşmış.”
“O sinyalin içeriğini ezbere biliyorum. Regis III’e iniş tamamlandı. Sub-Delta 92 tipi bir çöl gezegeni. Ewana kıtasının
ekvator bölgesinde ikinci prosedürle karaya ayak basıyoruz.”
“Evet. Ama bu son sinyal değildi.”
“Biliyorum, astrogatör. Kırk saat sonra hiperverici sanki
mors alfabesiyle verilmiş ama hiçbir anlamı olmayan bir dizi
titreşim ve sonrasında birkaç kez tekrarlayan tuhaf sesler
kaydetmiş. Haertel bunları ‘kuyruklarından çekilen kedilerin miyavlaması’ olarak adlandırmış.”
“Evet,” dedi astrogatör ama dinlemediği belliydi. Ekranın
önünde dikildi tekrar. Görüş alanının kenarında, roketin hemen yanında ateşe dayanıklı silikon zırhla kaplı otuz tonluk
makineler olan enerjobotların tıpkı bir geçit törenindeki gibi
eşit mesafeyle sıralanmış bir şekilde birbiri ardına kayıp gittiği rampanın açılmış makaslı platformu göründü. Enerjobotlar aşağıya inerek gözden kayboldukça kapakları ağır ağır
açılıp yukarı kalkıyordu, bu sayede üstlerindeki açıklıklar
büyüyordu: Rampayı terk ederek iyice kuma gömülüyor ama
rüzgârın Yenilmez’in çevresinde yükseltmiş olduğu kumulu
yarıp geçerek ilerliyorlardı. Sırayla bir o yöne bir bu yöne
dağıldılar, ta ki on dakika sonra geminin etrafı metal kaplumbağalardan oluşmuş bir zincirle çevrilinceye dek. Her bir
enerjobot hareketsiz kalıp gözden kayboluncaya dek muntazaman kuma gömülmeye başlıyordu ve sadece, kumulların kızıl yamaçlarına düzenli bir biçimde yerleştirilmiş parlak lekeler Dirac emitörlerinin kubbelerinin çıkıntı yaptığı
yerleri gösteriyordu. Kumanda merkezinin köpüklü plastik
kaplı çelik zemini adamların ayakları altında titredi. Bedenlerini bir şimşek kadar kısa süreli, zar zor hissedilir olsa da
aşikâr bir ürperti sarıp kayboldu, sadece bir süre daha çene
kaslarında bir karıncalanma oldu, görünen manzara adamların gözleri önünde bulanıklaştı. Bu olay yarım saniye bile
sürmedi. Çalıştırılmış motorların aşağı katlardan akan uzak
homurtusuyla kesilmiş sessizlik geri döndü. Çöl, kara–kızıl
kaya kümeleri, tembelce sürünen kum dalgalarının oluşturduğu sıralar ekranlarda keskin hatlarla belirdi ve her şey önceki halini aldı ama Yenilmez’in üzerinde güç alanının gemiye ulaşmayı engelleyen görünmez kubbesi açılmıştı aniden.
Rampada değirmen kanatları gibi, sırayla bir sola bir sağa
hareket eden antenlere sahip metal yengeçler belirip aşağı
doğru ilerledi. Alan emitörlerinden çok daha büyük olan bu
inforobotların yassı gövdeleri ve yan taraflarından çıkan,
bükük, metal bacakları vardı. Kuma iyice gömülen uzuvları sanki kumdan tiksinerek çıkıp ilerledi ve eklembacaklılar
enerjobotların oluşturduğu zincirin boşluklarına yerleşti.
Kalkan oluşturma işlemi ilerledikçe, kumanda merkezinin
ana panelinde mat arka planda minik kontrol ışıkları yanıp
sönüyor, ibreli göstergelerin kadranları ise yeşilimsi bir ışıltıyla doluyordu. Sanki onlarca iri kedi gözü kıpırdamadan
bu iki adama bakıyordu şimdi. Tüm ibreler hiçbir şeyin güç
alanının görünmez setini aşmaya çalışmadığını kanıtlar biçimde sıfırdaydı. Sadece güç kontrol göstergesi gigawattların
kırmızı çizgilerini geçip gittikçe yukarı çıkıyordu.
“Şimdi aşağı inip bir şeyler yiyeceğim. Stereotipi dışarı çıkarın, Rohan!” dedi Horpach aniden, ekranın başından ayrılırken yorgun bir sesle.
“Uzaktan kumanda ederek mi?”
“Sizin için önemliyse, birini gönderebilirsiniz… ya da kendiniz gidebilirsiniz.”
Asrogatör bunları söylerken kapının kanatlarını yanlara
itip çıktı. Rohan onun profilini sessizce aşağı kayan asansörün cılız ışığında kısa bir süre daha gördü. Alan saatleri levhasına baktı. Sıfırdı. Fotogrametriden başlamak gerekir diye
düşündü. Tam bir fotoğraf derlemesi elde etmek için gezegenin çevresinde epey uzun bir süre dolaşmak gerekirdi. Belki
bu şekilde bir şeyler keşfedilebilirdi. Çünkü yörüngeden yapılan görsel gözlemlerin pek fazla bir değeri yoktur; kıtalar
deniz değildir, ne de teleskoplardaki tüm gözlemciler bir leylek yuvasındaki denizcilerdir. Ayrıca, bir fotoğraf derlemesi
neredeyse bir ayda elde edilebilirdi.
Asansör geri geldi. Rohan asansöre binip altıncı seviyeye indi. Basınç odasının önündeki büyük platform, özellikle, ana yemek zamanının habercisi dört sinyal yaklaşık on
beş dakikadır tekrarlanırken burada artık hiç işi kalmamış
adamlarla doluydu. Rohan geçerken ona yol açtılar.
“Jordan ve Blank. Benimle stereotipe geliyorsunuz.”
“Tam teçhizat uzay giysileriyle mi, navigatör?”
“Hayır. Sadece oksijen tüpleriyle. Ve bir robotla. Şu kahrolası kuma saplanıp kalmaması için arktanlardan olsun en
iyisi. Sizler ne dikiliyorsunuz burada peki? İştahınız mı kaçtı?”
“İnmek istiyoruz, navigatör… karaya.”
“Hiç olmazsa birkaç dakikalığına…”
Mırıltılar yükseldi.
“Sakin olun çocuklar. Geziye çıkma vakti gelecek. Şimdilik üçüncü kademedeyiz.”
Adamlar hoşnutsuzlukla uzaklaştılar. O sırada yük asansörü boşluğundan en iriyarı insanlardan bile bir baş uzun bir
robot taşıyan bir vinç çıktı. Jordan ve Blank oksijen tüplerini
takmış halde, elektrikli bir arabayla geri dönüyorlardı – Rohan roket şimdi kıç üstü durduğundan, ilk makine bölmesine
dek uzanan dikey bir kuyuya dönüşmüş koridorun tırabzanına dayanmış halde onlara bakıyordu. Üzerindeki ve altındaki
geniş metal katları hissediyordu, aşağıda bir yerlerde düşük
gürültülü konveyörler çalışıyor, hidrolik kablolarının zayıf
çıtırtısı duyuluyor, kırk metrelik kuyunun derinliklerinden
makine dairesinin klimalarından çıkan temizlenmiş, soğuk
hava esintisi geliyordu sürekli.
Hücre personelinden iki kişi onlara kapıyı açtı. Rohan kemerlerin bağlantısını ve maskenin kelepçesini içgüdüsel olarak kontrol etti. Jordan ve Blank onun ardından girdi, sonra
plaka döşeme, robotun adımları altında gıcırdadı. Geminin
içine dolan havanın tiz ve sürekli tıslayışı. Dış kapak açıldı.
Makine rampası dört kat aşağıdaydı. Adamlar aşağıya inmek
için, daha önceden zırhtan çıkarılmış küçük bir vinci kullanıyorlardı. Vincin iskelesi kumulun zirvesine ulaşıyordu. Kafesinin her tarafı açıktı. Hava Yenilmez’in içindeki havadan
çok da serin değildi. Dördü birden bindi, frenlenmiş mıknatıslar gevşedi ve gövdenin bölümlerini bir bir geçerek, on bir
kat yüksekliğinden yavaşça aşağıya indiler. Rohan içgüdüsel
olarak bölümlerin görüntüsünü inceliyordu. Şayet fırlatma
rampasında değilse, gemiyi dışarıdan izlemek çok da sık olabilen bir durum değildi.
Hırpalanmış diye düşündü, göktaşlarının çarpması sonucu oluşmuş küçük göçük izlerini görünce.
Zırhlı plakalar, sanki güçlü bir asitle eritilmiş gibi, parlaklıklarını yitirmişti yer yer. Asansör kısa yolculuğunu tamamlayıp rüzgârla sürüklenmiş kum dalgasının üzerine yumuşakça oturdu. Aşağı atlar atlamaz dizlerinin üzerine dek
kuma gömüldüler. Sadece, karlı alanlarda araştırma yapmak
üzere tasarlanmış robot karikatürlerdeki gibi yassı ayakları
üzerinde ördek vari, gülünç ama emin adımlarla yürüyordu.
Rohan robota durmasını emretti, kendisi de diğer ikisiyle
beraber geminin kıç kısmındaki tüm püskürtme borularını
dışarıdan yaklaşabildikleri kadar yakından dikkatle inceledi.
“Bunlara küçük bir buzlu cam eklem ve tazyikli havayla
temizlik lazım,” dedi. Geminin gölgesinin ne kadar devasa
olduğunu ancak kıçın altından çıktığında fark etti. Gölge
artık batmakta olan güneşin güçlü bir biçimde aydınlattığı
kumullar boyunca geniş bir yol gibi uzanıyordu. Kum dalgalarının düzgünlüğünde tuhaf bir dinginlik vardı. Dipleri mavi
gölgelerle doluydu, tepeleri alacakaranlığın etkisiyle pembeleşiyordu ve bu sıcak, tatlı pembe Rohan’a bir zamanlar resimli bir çocuk kitabında gördüğü renkleri hatırlatıyordu.
Sahte bir yumuşaklığı vardı bu pembenin. Rohan bakışlarını
bir kumuldan diğerine ağır ağır geçirerek, şeftali renginde
bir korlaşmanın gittikçe farklı farklı tonlarını keşfediyordu,
kara gölgelerin oraklarıyla biçilmiş bu tonlar ta ki tek bir sarı
grilikte birleşerek, çıplak volkanik kayalardan oluşan çıkıntılı yüzeyleri tehditkâr biçimde çevreledikleri yere dek ne
kadar uzaktalarsa, o kadar kızıldılar. Rohan öylece dikilmiş
bakıyordu, yanındaki adamları ise yılların verdiği alışkanlık
nedeniyle otomatik hareketlerle, acele etmeden rutin ölçümler yapıyor, aldıkları hava ve kum örneklerini küçük kaplara
koyuyor, matkap gövdesini arktanın tuttuğu seyyar bir sondayla toprağın radyoaktivitesini ölçüyorlardı. Rohan onların
yaptıklarıyla hiç ilgilenmiyordu. Maskesi sadece burnunu ve
ağzını kapatıyordu, gözleri ve başı açıktaydı çünkü koruyucu
yassı kaskını çıkarmıştı. Saçlarında rüzgârı, yüzünde maskesinin plastik kenarlarıyla yanakları arasına sıkışıp gıdıklayan
ince kum taneciklerini hissediyordu. Şiddetli rüzgâr esintileri
giysisinin paçalarını dalgalandırıyordu, insan gözünün yanmadan belki bir saniye bakabileceği, güneşin sanki şişmiş büyük yuvarlağı roketin tepesindeydi şimdi. Rüzgâr uzun uzun
ıslık çalıyordu, güç alanı gazların hareketini engellemiyordu,
bu yüzden Rohan güç alanının görünmez duvarının kumlardan çıktığı noktayı bir türlü seçemiyordu. Gözünün gördüğü
devasa alan sanki insan ayağı buraya hiç değmemiş, sanki burası seksen kişilik mürettabata sahip, Yenilmez sınıfında bir
gemiyi, bir saniyede milyarlarca kilowattlık bir güç ortaya çıkarabilen, bu gücü hiçbir maddesel bedenin delip geçemeyeceği enerji alanlarına dönüştürebilen ve bir sıradağı yerlebir
edebilecek ya da bir denizi kurutabilecek nitelikte, yıldızlar
kadar sıcak yok edici ışınlar halinde yoğunlaştırabilen devasa
ve deneyimli bir boşluk gezginini yutmuş bir gezegen değilmiş gibi ölüydü. Dünya’da inşa edilmiş, teknolojinin yüzlerce yıllık gelişiminin meyvesi olan bu çelik organizma burada
ortadan kaybolmuştu ama ve sanki bu kızıl ve gri boşlukta
eriyip gitmiş gibi, gizemli bir biçimde, ardında hiçbir iz brakmadan, SOS sinyali bile vermeden kaybolmuştu ortadan.
Ve tüm bu kıta önceden olduğu gibi görünüyor diye düşündü.
Bu kıtayı iyi hatırlıyordu. Kraterlerin çiçek bozuğu yüzeylerini ve bunlar arasında hissettiği tek bir hareketi, kendi gölgelerini sürükleyen bulutların sonsuz kumul yığınları
üzerinden ağır ağır geçip gidişini görüyordu yüksekten.


KÜNYE
Yenilmez
Kitabın Orjinal Adı : Niezwyciężony
Yazar: Stanislaw Lem
İthaki Yayınları
Çevirmen : Seda Köycü
Editör : Alican Saygı Ortanca
Tür : Bilimkurgu
Sayfa Sayısı : 240


Stanislaw Lem 1921 yılında Polonya’da doğan Lem, Lvov Üniversitesi’nde tıp okurken Soyvetler Birliği’nin Polonya’yı işgali sebebiyle eğitimini tamamlayamadı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından edebiyata yönelen yazar ilk bilimkurgu eseri olan Marslı Adam’ı 1946 yılında tefrika etmeye başladı. Kariyeri boyunca Solaris, Küvette Bulunan Günce, Gelecekbilim Kongresi ve Siberya gibi eserleriyle türün en önemli yazarlarından biri olduğunu gösterdi. 1972 yılında Andrei Tarkvosky tarafından Solaris kitabı filme uyarlandı ve büyük ilgi gördü. 1991 yılında Avusturya’da verilen Franz Kafka Ödülü’ne, 1996 yılında Polonya’da hem sivillere hem de askeri personele verilen en büyük ödül olan Beyaz Kartal Nişanı’na layık görüldü. Lem 2006 yılında kalp yetmezliği yüzünden hayata gözlerini yumdu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here