Sonrası (1) – Erinç Büyükaşık

Başlamak
 Yazmaya başlamanın yeterince sancılı bir süreç olduğu kesin, çoğu kez yaşamayı becermek kadar ustalık istiyor. Hele de kendine tanıklık yapmak niyetin varsa, kendi tanıklığını adeta bir yabancı tavrıyla yapmanın samimiyeti içindeysen, zor da olsa dürüstleşip iç sesine kulak vermekse de niyetin… Birçok açıdan kendisi bir kurmaca olan utangaç sesini eleveririrdi varlığını. Yapmacıklaşan ve içtenliğini yitiren bir anlatıya dönüşüverirdi yazdıkların. Otuz yılı aşan bir yaşamın eski, boşluklarla dolu ve sancılı serüvenleri de akmalıydı bu anlatıda. Sevmek denen duygunun çoğu kez sallantıyla iç içe yaşandığı ve nefrete dönüştüğü o anlarda kaleme sarılmalıydın biraz dürüstlüğünü yitirmediysen. Sorularının birer yanıtı olmak zorunda değildi her daim, her yanıtın da anlatıda yer bulması gerekmezdi.Sonrası yalnızlık olan bir öykü, deyiverdin bu anlatıya o nedenle. Sonrası sonrası olan kesitler toplamı. Kendi iç sesinle başlamalıydı metin. Kendi iç sesin o fotoğraftaki hikayeyi dile getirmeliydi.Fotoğrafı çekenin ve karelerde poz verenin iç beni sığabilirdi anlatıya.

Her anlatının bir tanıklık denemesi olduğu kesin. Üstelik her gününü bir yinelenmiş yenilgiler tarihi sayan biri için daha acı bir deneme bunu yazmaya kalkmak. Okur yazar olmadığı halde Dostoyevski’ye özenen bir pervasız gibiydi eline kalemi aldığında. Hoyrattı, savruktu ve ne yazacağını bilmeyecek kadar acemi.Acınası yenilgileri zafer sayma saflığıyla yürünen otuz yılı anlatmak öteki yeniklerin öykülerine merhem olur mu bilinmez; ama kendi sesini bir çığlığa, öfkesini dizginlenmeyen bir şarkıya evirmek elindeydi.

Bir fotoğraf karesiyle başlıyor her şey. Fotoğraftaki küçük çocuk annesinin yorgun yüzüne rağmen çocuksu yaramazlığın hoyratça keyfinde, belki de yaramazlık sonrası yorgunluk hali içinde. Balkonda oturuyorlar. Yazın son günlerindeki güneşin keyfini çıkarmak isteyen üç kişi. Yer Antakya. Tarih: 4 Temmuz 1980. Anne makineyi tutan babaya doğru yöneltmiş bakışlarını, küçük çocuğun gözleri annesine takılı. Her ölüm yıl dönümünde varlığının açlığını yaşadığı annesine takılı gözleri.

Fotoğraftaki ağabey yıllar boyunca taşıyacağı ağabey figürünün ipuçlarını on yaşlarında veriyor. Onun da bakışları anne gibi babanın elindeki makineye odaklanmış. Mutlu ailenin üç kişilik portresi adeta bu fotoğraf. Annenin yorgunluğu, ufak kardeşin yaramazlık sonrası ruh hali, ağabeyin yıllarca sürecek çocuklukla, büyük kardeş arası gel-gitleri. Tüm bu izler siniyor fotoğrafa. Her biri bir acılar tarihi olan ayrı ayrı öykülerin özeti gibi bu ‘mutlu aile’ tablosu. Bu fotoğraftan on iki yıl sonra ‘ANNE’ bir trafik kazasında yaşamını yitirecek ve ailenin acılar tarihinde fotoğrafı çeken babanın suçluluk tarihli öyküleri yazılmaya başlanacaktı. Küçük çocuk ise hep içten içe suçlayan olacaktı hoyratça.Bu öykü dizisinin ‘unutamama’ ve ‘güçlü kalmak’ şeklinde özetlenebilir yanını düşündü yalı otuzu geçmiş iken. Kendini bir hayli yaşlı ve yıpranmış duyumsarken yapmak istedi bunu, acıyan yara daha da kanayabilirdi bu sayede. Fotoğrafa her bakışında içinde söndüğü yangının ardından baktığını anlıyordu. Büyümüştü ve bu yokluk ne derece kendisini eksiltmiş olsa da erken büyümüş çocuklardandı o da. Fotoğraftaki küçük kardeşti o. Yıllarca rüyalarındaki anne figürüne sadık kalan, özlediği annecil renkleri ruhsuz yol öykülerinde tüketen küçüktü. Fotoğrafı çeken babanın yüzü yok. Fotoğrafın arkasında kalmanın ötesinde o fotoğrafı çekmenin muktedirliği ve zoraki gülümselemelerle belirlenen karenin yönetmeni olmanın gücünü taşıyor ‘BABA’ figürü. Yıllar boyunca annenin ölümünden dolayı yaşayacağı suçluluğu atayacak baba, ürkerek ve korkarak sürecek tekrar evlendiği kadınla bindiği arabasında.

Kazadan sonrasını düşündü fotoğraftaki küçük çocuk. Haftalarca aile dostlarında annesinin akibeti, cenaze töreni gizlenmiş, ölümü hep kafasında ötelemiş çocuk kaza ardından. Annesinin ölümünü öğrendiği gün cenaze evine getirilmiş ve babasını tüm kemikleri kırılmış, sıvıyla beslenirken görmüştü.Acımıştı ona, hem suçlayacak bir kurban seçmişti annesinin ölümüne dair hem de olamayacağı anneliği yüklemek istemişti ona uzunca süre. Babası ise yıllar boyunca eksik kalan anneyi, yıllarca atamayacağı babalık otoritesinin gölgesinde sunmaya çalışmıştı çocukça bir çaba içinde. O İSE BENCİL BİR ÇOCUĞUN RUH HALİYLE onu anlamaktan uzaklaşacaktı. Anlamak büyümekti çünkü, yetişkin olabilmekti.Erken büyüyen çocuklardan olmak istemiyordu o. Babası üzerine yüklene toplumsal rolün hakkını fazlasıyla verecekti yıllarca. Yitikler tarihinde o da sevgilisini yitiren yabanıl kuşun iniltileriyle kuşatacaktı yaşamının çorak gül bahçesini. O fotoğraftaki herkesin çoraklaşmıştı gül bahçesi halbuki.Birkaç yıl sonra hayatatta tek kalamayacağının kanısıyla evlenmeye karar verecek, eşinin ölümü ardından yazdığı o dokunaklı şiiri o kadına da okuyacaktı tüm duyarlılığını ortaya koyma isteğiyle gözleri yaşararak. Ama çatışmalarıyla, çelişkileriyle vardı. Evlendiği kadının bu iki çocukla uyumsuzluğu, evin aslında küçük hesaplarla inşa edildiği gerçeği bu binanın hiç de sağlam olmadığının kanıtıydı. Babanın yıllar sonra kuracağı cümle ‘ben bu evde dengeyi sağladım!’ çocuklar olacaktı. Yok sayılmayla zorunlu olarak evin bir parçası olmak arasında geçen yılı üniversite yaşamında aynı evde kaldığı kadınla ayrı odalarda yaşadığı öyküyle örtüşüyordu. Babası İstanbul’da çalışıyordu o yıl ve kadın istemediği halde on sekiz yaşında bir çocuğun önüne bir tas kap yemek koymak zorundaydı çocukla birarada, evin çatısı altındayken. Ayrı odalarda üveycilik oyunu oynanıyordu o yıl. Küçük çocuk öfkelerini besliyordu bu evlilik sürecini gözlemlerken, annenin ölümünü onaylayamadığı gibi evliliğin onu yalnızlaştırdığını düşünüyordu. Her ölüm ardında kalanları yalnızlaştırırdı, her evlilik ise bir ailedeki çocukları üveyleştirirdi. Bu ailedeki üveyleşme duygusu ergenliği bir zaman sonra arkasında bırakmak zorun da kalan küçük çocuğun pek de Kemalettin Tuğcu romanlarına benzemeyen büyüme öyküsü içinde doğmuştu. Nur topu gibi yalnızlıktı ortaya çıkan sonuçta.Şu kesin ki ölüm çabuk büyüyordu arkasında bıraktığı çocukları, hiçbir çocuk sararmış fotoğraflardaki gibi hınzır gülümsemesini koruyamıyordu bir zaman sonra.
Yıllar sonra Beşiktaş vapurunda bu satırların bir kısmı yazılırken büyümeyi en acı tortusuyla tadan biri olarak yaşadığı ruh halini içinde bulunduğu coğrafyaya benzetmek zor olmayacaktı. Doğru ifadeler kurmaktan yoksun ve bira hayli utangaç ‘Eh, iyi sayılırım!’ diyecekti okulda öğretmen arkadaşına. Dün kadar iyi, ondan öncekiler, Türkiye kadar iyi …Daha iyi olmak için mutluluk denen kavramın lezzetine varmak gerekmez mi’ Nazım’ın şiirindeki duyguya yansıtan resmin şiirle herhangi bir bağı olmadığını öğrendiğinde yaşadığı düş kırıklığı gibiydi sabahın bunaltılı ruh hali.Beklentisiz gidiyordu görevine, dersler bitince evine dönecek, bir sonraki günün görevlerini düşünecekti. Şehirdeki herkes kadar görev bilinciyle yaşıyordu, Kız Kulesi’ndeki gün doğumlarındaki çıldırtan değişimi görmeyecek kadar çoğu kez aymaz halde.

Kendi yaşamına dair tanıklıkları da sadece olanı onaylamaktı.Sıraladı kafasındaki bir günü: Sabah 6’da kalk, Saat 6.45 vapuruna yetişmelisin, öncesinde Saray’da bir kahvaltı fena olmaz, çayı vapura bırak, vapurda okuldaki öğretmen arkadaşlarınla günün küçük ayrıntılarını, belki de gün doğumunun renk coşkusunu konuş ve paylaş, vapurdan çıkar çıkmaz otobüse aktarma, ders 8’de başlar…Bütün bunları bile planlarken saat altıda kalkan her İstanbullu gibi vapuru bir bardak demli çay ve martı sesleriyle beraber severdi o da. Bu şehir kadar hiçbir şehir geçici hazlar sunmakta ikna edici olamazdı günün her saatinde kuşkusuz. Yanıltıcı bir keyfi yaşatır, yolun bir kesitinde uzak diyarlara yapılan bir yolculuğun turist şaşkınlığı yaşanabilirdi, ardı sıra biten yol öyküsü trafiğin, kalabalığın ve insan sesinin akışında görevlerini anımsatırdı size.Severdi o da bu geçici hazzın ortasında Kız Kulesi’ni, martıları, demli çayı ve de simiti. Ölüme kokan şehir günün bu saati sokaklarıyla denize açılırdı Beşiktaş sırtlarında, tuz kokardı, yedi tepenin gizli öyküsünü fısıldardı ona bu tablo.Ölümün denizle ve tuz kokusuyla barışık olduğu bu şehirde gökdelenlerin bozduğu silüete rağmen bir ruhunun olduğuna inanıyordu bu şehrin. Deniz yitikler tarihini yaşayan vapur insanını bile bu yazgıya alıştırabilirdi, şehrin yaşayan tüm damarları canlı olmayı denizin tuzuyla anlamlandırıyordu. Kadıköy İskelesi’nden Beşiktaş İskelesi’nden akan kalabalıkla çarşılara karışıyor, şehir kendi içinde ölümcül bir güzellikle yaşatıyordu insanı.

İçindeki hüzün Kadıköy Çarşısı’na karılan insan seliyle uysallaşıyordu.Öfkeli sesinin çarşının kalabalığında uysallaşacağına inanıyordu. Kadıköy’de kitapçılar arasında gezinmek, midye, balık ekmek ve bira ziyafeti çeken kalabalığa göz atmak ve belki damla sakızlı şekersiz kahve içmenin uysallaştırıcı bir etkisi olmalıydı. Yaşadığı her anın aslında farklılıklarına, ayrıntılardan oluştuğuna inanmaya başlamıştı. Ayrıntılar hayat kurtarıcıydı onun için. Mahallesi, sokağı, insanlar, sucusu, müdavimi olduğu kitapçı ayrıntılar evreninde onun birleştirdiği yap boz parçaları oluvermişti. Sokağın görsel zenginliğinin arkasındaki yoksulluğu da katmıştı bu yap boza. Her akşam çarşıyı dolduran çingene çocuklarının çizdiği kent yoksulu tablo, görkemli mağaza vitrinlerine ihanet halindeydi. Her gün yinelenen ve farklı düzlemlerde yaşanıyordu insan öyküleri, her gün farklı bir uyanma edimiydi yaşadığı. Farklı öfkelerle kalkıyordu her sabah, tepesindeki koşturan çocuklar farklı sesler çıkarıyordu her akşam, sokağa karışan her yüz farklı ifadelerle geçiyordu yanıbaşından. İş dönüşlerinde esen lodosun ürpertisi, akşam ayazında yorgun gözlerinin zorla da olsa açılışı, meydandaki eylem kalabalığını tanık olmanın anlık politikliği ve içinden verdiği desteği arkasında bırakmanın bezginliğine duyduğu öfke, kapının anahtarını çıkardığı an otomatın sönmesi bu tekdüzeliği farklı bir tekdüzelikte kırıyor ve belki de yeniden üretiyordu. Gazetesini her gün aldığı bayiye seslenişin ton farklılıkları olmalıydı aynı cümleleri kullansa da.

Kadıköy Çarşısı’ndan yükselen ‘Midyeci, Mercan, Mercan, Kokoreç’ sesi müşterilerini dükkana çekmeye çalışıyordu. Sokak boyunca dizilmiş masalarda oturan kadınlı erkekli kalabalık bira, midye, kokoreç karışımı kukunun kuşattığı mekanda ses toplamını yaratıyordu. Tüm seslerin onu uysallaştırdığı düşüncesiyle kulak kabartmıştı alkolün havaya yaydığı baygın kokunun peşi sıra. Şehrin ritmiydi onun için bu ses, bir gürültüden oldukça uzak şehrin insan musikisiydi adeta.Eve vardığında bu sesler ülkesinden çıkmış, ayrılmış olacaktı. Ev sessizler evreniydi onun yaşamında. Aynı evde birbirini tamamlamayan iki ses fısıltıdan öteye gidemiyordu. Birbirlerini de duymuyorlardı, duymadan da yaşanıyordu. Kimi zaman evdeki bir fısıltı bile bu sessizler evreninin varlığı için tehlikeydi.Onun için tartışmamayı ama yok saymayı öğrenmişlerdi. Fısıltılar ne kadar da ürkünç ses toplamlarıydı sonuçta.Susuyorlardı, bakarak anlaşmak bile yorucuydu, sese dönüşen her ifade ise büyük ve omuzlanamayacak bir yük. Aynı evdeydiler, birbirlerini yok sayarak yaşamanın daha az yorucu olduğunu düşünüyorlardı, tükenen dokunmak ve arzuyu hayatlarında. Bir daha da geri döneceği olmayan bir tutkuya elveda demişlerdi çoktan, alışkanlıklarla yaşamaya devam edilebilirdi. Boşluğu suskunluk doldurmuştu, ölümcül kuşku ve suskunluk. Dokunamazlardı artık birbirlerine, sesler ve bakışlarıyla bile. ‘Tersi yüzüne dönmüş’ yaşamlar diyordu okuduğu kitapta yazar, o da tersi yüzüne dönmüş yaşamlardan bir kesitti, kötü bir seçki, kopya bir sürüm aynı evde yaşadığı insanla birlikte. İçindeki büyük gürültüye karşın evde süregiden sessizlik ayinine çabuk katılmışlardı.Tüm törensel buyruklarına harfiyen uyarak hem de, susma eylemi bir savaştı ama bu savaşın barışa gereksinimi yoktu ona göre. Bu savaş oyunu da sessizce oynanmalıydı, ses evin ritmini bozabilirdi. Bu sessizliğe rağmen sokak gürültülüydü, bir hayli öfkeyle ses vermişti sokak. Jan janlı dükkan camekanlarıyla, Bahariye’nin varsıllığının ardında banka köşelerinde yatan evsizleriyle, alışveriş koşturmacasıyla, göz göze gelen ama birbirine dokunmayan insan toplamıyla sokak da gürültü oyununu oynuyordu kendi kurallarıyla. Çingene çocukların darbukalarıyla yükselen oynak şarkıları, üç beş sekizle başlayan hareket, akşamın bu saatinde Barlar Sokağı’nın kadınlı erkekli ve alkollü seslerine ulaşıyordu. Çakırkeyifti sokak, hüzünlüydü, acılıydı ama ağlamak yerine gülmeyi yeğlemişti; ev bağırmak isterken susmuştu, onun oyunun adı ‘DİNGİNLİK’ti. Her şey Atay anlatıları gibi akıyordu.

SÜREGİDEN
Vapur düdüğü çoktan ötmüştü.Beşiktaş vapuru kalktığında iskeledeki birkaç kişi vapurun kalkışı ardından yetişememenin öfkesi ve acemice çabalamanın ötesinde yarım saat sonraki vapuru beklemek zorunda kalmanın sıkıntısını taşıyorlardı yüzlerinde. ‘Sayın yolcularımız, güvenliğiniz için vapurun içinde ve güvertelerde lütfen sigara içmeyiniz’ anonsuyla irkilmişti. Yağmurun ansızın gelişiyle hazırlıksız evden çıkışına kızdı bir an, bu ıslak dünya yine de yüreğindeki tüm katılığı yumuşatmıştı sanki. Gökyüzü gri bulutlara kuşanmıştı, Haydarpaşa yangının ardından toparlanmaya çalışan yorgun ama güçlü yüzüyle bulutların arkasına kendisini veren kahverengi bir şatoyu anımsatıyordu. Yüreği Ortaçağcıl bir evrene gidebilirdi bu haliyle. ‘Aşk örgütlenmektir abiler.’ diyordu şair. O ise ıssız ve gürültüsü yaşamında dokunmanın unutulduğu bir örgütlenmenin olmayacağının farkındaydı. Dokunmadan ve gürültüsüz olamazdı aşk. Zorunlu göç mağduru bir çocuğun yıllarca yasaklı kalmış dili gibi yasaklıydı o evde ‘AŞK’. O İSE GÖZLERİYLE DOKUNMAK,ELLERİYLE GÖRMEK, DÜŞÜNCELERİYLE SEVMEK istiyordu.

Her büyük kentin göçzede çocuğu gibi ötekiliğine sesleniyordu iç sesiyle. İçindeki çalkantı duyan, sezen tüm dokularını örgütlemek istiyordu.Vapurdaki sabahın ilk demli çaylarından birini yudumlarken mp3 çalarından yükselen ses Ortadoğu melezliğiyle Yasmin Levy’ye aitti. Ötekilerin lanetli coğrafyasında bir yanı Arap, bir yanı Yahudi olmanın kabul edilmezliği akıyordu bu seste. O da biliyordu kendi melezliğini, bu sokağın içinde o da göçzedeydi. Üniversite yıllarında baba tarafının Arap olduğunu duyan örgütlü biri onu Arapça bilmediği için asimile olmakla suçlamıştı. Halbuki her melezin yazgısında vardı öyle ya da böyle asimile olmak. O da biliyordu bir hayli şehirli, bir hayli tekil haliyle bile kopup geldiği coğrafyalardan uzak ve ona yabancıydı. Kendi suçlu tarihine sadece izleyici olan toplumun suskun üyesiydi sadece, vergisini veren faturasını, gbt kontrollerinde temiz çıkan yüzbinlercesinden biri. Her gün kana bulanan bir coğrafyada ölümü doğallaştıran bir halkın katliamlara, cinayetlere, depremlere nasıl da bir süre aymazlaşabildiğini biliyordu o da. O da televizyonda dizi izler gibi izler olmuştu şehirlere yağan bombaları, ‘Her Türk asker doğar.’ nidalarını, şehit cenazelerini yayımlayan kameramanın kullandığı melodram müziğinden o da etkileniyordu her yurttaş gibi. Yine de içsel tepkilerle aymazlıklara öfkeliydi, duyarlı ve suskun entelektüeldi bir yanıyla. Haber bültenlerinde Libya’daki iç savaşın ticaretimize etkilerini sorgulayan muhabire, Suriye’den göç eden muhaliflerin Antakya’da esnafı memnun ettiği haberlerine kızıyordu. İnsanların acılarından fırsat kollayan insanlar, acılar tarihinden büyük kazançlar devşiren büyük ticaret. Ölümü kutsayan cenaze levazımcısı gibi acınası ‘ZEİTGEİST’.

O bu toplumun veya toplamın üyesiydi. Evlerde susan, sokaklar ve caddelerde sözcükler yığınını bir gürültü senfonisine dönüştüren, kendi yalnızlığını başkalarının yalnızlıklarından devşiren, gizliğiyle övündüğü kendi yasadışı hayatını sokağın dilinde ayıplayan milyonlarca maskeli yüzden biriydi. Arada bir kaçamak yapıp terasından Kadıköy’ün çarşı boyunca uzanan sokaklarını izlediği, dışardaki insan selinin ses kalabalığında içini uysallaştırdığı kitabevinin kafesinde bu düşünceler dolandı zihninde saatlerce. O sırada kafede yan masada oturan adamın elindeki kitaba takıldı gözleri. Saylardır kitabın çevirmeni hakkında süren davası düşündü. Palahnauk’un Yer altı klasiği müstehcen bulunmuş ve yasaklanması istenmiş, çevirmeni polis tarafından gözaltına alınıp, yazarı kendisiymiş gibi suçlanabilmişti. Tenin çıplaklığından korkan, cinselliksiz düşünmeye ve yaşamaya çalışan küçük insanın ahlakıydı bu ve bu ahlakla beraber yaşamayı onaylayamazdı. Çoktan ötekiliğini onamıştı, gürültün seline kulak verirken kendi iç gürültüsüne benzemezliğinin farkındaydı bu ses toplamının. Tene yasak koysa da mahkemenimn tini susturma şansı da olamazdı. Tini açtı, tini tüm sezgileriyle yaşıyordu susadığı duyguları. Gülümsediğinde içini kuşatan hüzün geç de olsa keşfettiği kendisiydi. Cümlelerinin tüm uysallığında içinde beslediği öfke açığa çıkması zorunlu şiddetti. Meşru olan ve susan şiddet. İçindeki ses göçzede çocuğun yasak dili kadar öfkeliydi. İçindeki sesi örgütlemeliydi artık! İçindeki ses aşkı anlamalıydı. Çünkü ozanın da dediğini ‘Aşk ÖRGÜTLENMEK’ti. Geçmişine, yitik kültürüne, tüm melezliğine rağmen içinde hep var ettiği zahtere, ipeğe, Ümmü Gülsüm’e, Feyruz’a kulak vermekti.
Kitapçıyı her geçişinde sokağın başında etnik müzik yapan üniversiteli grubun söylediği şarkıyı mırıldandı bilmediği sözcüklerin üzerinden geçerek. Bilmediği dilin tanıdık sözcüklerti gibiydi, ezgileri yüreğine dokundukça sözcükler karşılığını buluyordu. Yıllarca Mem-u Zin’den korkan bir ülkede sokaklarda çınlanan ses insanları dinlendirmişti, elleri çarparak coşkuyla dinleyenler kadar hüzünle şarkının öyküsünü anlayanlar da vardı. İsyan ve hüzün beraber rol almıştı şarkıda içindeki hüzün ve isyan gibi. O göçzede çocuk da mırıldanmıştı şarkıyı. Elindeki boyayı müşterisinin kundurasına sürerken mırıldanıyordu tanıdık ezgiyi. İçindeki tevekkül halindeki ‘Doğu’ ses ve kimlik kazanmıştı o an. Susan tevekkül eden iç ses uyanmak ve belki de öfkesini dillendirmek istiyordu.,İster bir şarkıyla, ister haykırışla. İçindeki gizil öyküyü de dinlemeliydi bu kararı alırken. Gökdelenlerle çevrili bir çölde yaşarken ruhundaki vahayı iç sesinde bulmalıydı.

Erinç Büyükaşık

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Çocuklara Sordum: Arkadaşlık Nedir? – Faiz Cebiroğlu

Çocukları ve onların dünyalarını anlamak için, çocuklarla birlikte olmak, çocuklarla ?buluşmak?, onları ?görmek? gerekiyor. Jean Jacques Rousseau?nun, ?Emile? kitabında, anne...

Kapat