Sonsuzluğun Tarihi – Jorge Luis Borges

Sonsuzluğun Tarihi, edebiyatın, felsefenin ve çevirinin kadim sorunlarını Borges bilgeliğinin süzgecinden geçiren, çarpıcı bir anlatı.

Sonsuzluğun bir tarihi varsa bile o tarihi yazma çabasının beyhudeliğini en iyi Borges gösterebilir. Sonsuzluğun Tarihi’nde Borges, bu kez ironi yüklü diliyle düşünce dünyasının bildik doğrularını ters yüz ediyor. Nietzsche’ye atfedilen bengi dönüş teorisinin aslında ona ait olmayabileceğini, Binbir Gece Masalları’nı bugüne kadar hatalı bir çeviriden okumuş olduğumuzu öğreniyoruz. Edebiyatın tuzu biberi, kimi zaman yapıtaşı olan metaforun iki bin yıl önceki ilkel örneklerine kulak veriyoruz… Bu özgün metin bittiğinde, avuçlarımızın içinden kayan sonsuzluk, hem bugüne hem yıllar öncesine ait bir anın imgesiyle yer buluyor zihnimizde: “Geriye okur için benim sonsuzluk teorimi sunmak kaldı. İçinde Tanrı olmayan, başka bir koruyucu ya da arketipler olmayan fakirleşmiş bir sonsuzluk bu.”

Borges, çağdaş eleştiri ve teorideki birçok yeni eğilime cevap veren, özellikle beşeri bilimlerde öznellik ve temsil sorununa açıklık getiren metinler yazdı.
BRUNO BOSTEELS

KİTAPTAN BİR BÖLÜM
SONSUZLUĞUN TARİHİ
I
Zamanın doğasını sorgulamak ve tanımlamak isteyen Enneadlar’daki o pasaj ilkin sonsuzluğu bilmenin kaçınılmaz olduğunu ortaya koyar – öyle ya herkesin bildiği üzere sonsuzluk zamanın modeli ve arketipidir. Samimi olduğu düşünülürse ciddiyeti daha da artacak bu giriş uyarısı, onu yazan
insanın anlayışını kavrama konusunda beslediğimiz tüm
umudu söndürüverir adeta. Zaman bizim açımızdan bir sorundur; sarsıcı ve talepkâr bir sorun, belki de metafiziğin en
can alıcı sorunu; sonsuzluksa bir oyun ya da yıpranmış bir
umut. Platon’un Timaeus adlı eserinde zamanın, sonsuzluğun hareketli bir imgesi olduğunu okuruz; ancak bu fikir,
sonsuzluğun zamanın tözüne nakşedilmiş bir imgeden ibaret olduğunu düşünenleri bu kanaatlerinden koparmayı pek
başaramaz, kimsede bir heyecan uyandırmaz. İşte hikâyesini
anlatmaya koyulacağım şey bu imge ve insanlığın fikir uyuşmazlıklarıyla semirmiş olan bu kaba kelime.
Plotinuscu yöntemi dahil ederek (ondan yararlanmanın ye-
44
gâne yolu olarak) ilkin, zamanın doğasında mevcut olan karanlık noktaları sayarak başlayacağım işe – insanlığın yaratımı olan sonsuzluktan önce gelmesi gereken o metafizik ve
doğal gizemin doğasında olan karanlık noktaları sayarak… En
yamanı değilse de azımsanmayacak güzellikteki bu karanlık
noktalardan biri bizi zamanın yönünü tayin etmeye mecbur
kılar. Zamanın geçmişten geleceğe doğru aktığı fikri genel kanıdır, öte yandan tam aksi de büsbütün mantıksız değildir,
tıpkı Miguel de Unamuno’nun dizelerinde belirtildiği gibi:
Gececil saatlerin nehri akar
Sonsuz sabah olan kaynağından1
İkisi de eşit oranda muhtemel ve bir o kadar da kanıtlanamazdır. Bradley iki önermeyi de reddeder ve kişisel bir önerme geliştirir; umudumuzun yegâne yapısı olan geleceği dışta bırakır ve “mevcut olanı” geçmişin içinde dağılıp çözünen şimdiki zamanın ölüm döşeğine indirger. Zamanda bu
gerileme genellikle düşüşe geçen ya da yavan durumlara tekabül eder tıpkı herhangi bir yoğunluğun bize geleceğe ilerliyor gibi gelmesi gibi… Bradley geleceği inkâr eder, Hindistan’ın felsefe ekollerinden biri ise elle tutulamaz olarak gördüğü için şimdiki zamanı inkâr eder. “Portakal ya daldan
düşmek üzeredir ya yerdedir,” bu tuhaf basite indirgemeciler
böyle der: “Kimse onun düştüğünü görmez.”
Zaman başka zorluklar da çıkarır karşımıza. Bunlardan biri ve belki de en büyüğü her insanın bireysel zamanını matematikçilerin genel zamanı ile eşzamanlı kılmaktır: Son zamanlardaki görelilik telaşı artık bıkkınlık verene dek tekrarlanmıştır ve herkes anımsayacaktır – ya da yakın zaman ön1 Zamanın skolastik kavranışı –onu, potansiyel olanın mevcut olana doğru akışı olarak ele alan kavrayış– bu fikrin yakın akrabasıdır. “Olasılıklar krallığını”
oluşturan ve zamana iştirak eden Whitehead’in sonsuz nesneleri.
45
ce hatırlatıldığını anımsayacaktır. (Ben burada onu çarpıtarak düzeltiyorum: Madem zaman zihinsel bir süreç, bunu binlerce insan, hatta bırakalım binlerce insanı, iki farklı
insan bile nasıl olup da paylaşabilir?) Diğeri Elea okulunun
hareketi inkâr etmeye yönelik önermesidir. Şu kelimelerle ifade edilebilir: “Zamanın sekiz yüz yıllık diliminde bir on
dört dakikanın akması imkânsızdır çünkü ondan önce bir yedi
dakikanın, o yedi dakikadan önce de üç buçuk dakikanın ve ondan önce de bir dakika kırk beş saniyenin akması gerekir ve on
dört dakika asla tamamlanmadan bu böylece sonsuza kadar gider.” Russell sonsuz sayıların gerçekliğini ve hatta basmakalıp oluşunu ortaya koyarak bu savı çürütür, bununla birlikte sonu olmayan sayısal bir sürecin “son” terimi gibi değil de
kati bir tanımla var olduklarını söyler. Russell’in bu normal
olmayan rakamları, aynı zamanda sonsuzluğa dair iyi bir ön
fikir verir – parçalarının numaralandırılmasıyla tanımlanmayı reddeden sonsuzluk hakkında.
İnsanların tasarladığı sonsuzlukların hiçbiri –ne nominalizm ne Irenaeus’un ne de Platon’un sonsuzluğu– geçmişin, bugünün ve geleceğin birbirlerine mekanik olarak eklemlenmesinden ibaret değildir. Sonsuzluk daha sade ve daha büyülü bir şeydir; bahsi geçen üç zamanın da eşzamanlı olmasıdır. Kullandığımız genel dil ve şu sersemletici dont
chaque édition fait regretter la précédente2
sözlük bunu görmezden geliyor gibidir ama metafizikçiler sonsuzluğu işte böyle tasavvur etmiştir. Ruhun nesneleri birbirinin ardından gelirler, kâh Sokrates kâh bir at –Enneadlar’ın beşinci kitabı böyle diyor–, bir şey yalıtılmış olarak kavrandığında diğer binlercesi kaybolur; ancak İlahi Zekâ tüm şeyleri aynı anda kucaklar. Geçmiş, bugünün içindedir aynı zamanda gelecek
de öyle. Her şeyin, var olan koşullarından mesut, inatla durduğu bu dünyada, akıp giden hiçbir şey yoktur.
2 (Fr.) Her yeni baskısı bir öncekini mumla aratan cinsten.

JORGE FRANCISCO ISIDORO LUIS BORGES 24 Ağustos 1899’da bütün malvarlığını kaybetmiş, İngiliz asıllı bir ailenin ilk çocuğu olarak Buenos Aires’te doğdu. Babasının edebiyata olan düşkünlüğü, Borges’in çocukluğundan itibaren edebiyata yönelmesine sebep oldu. Küçük yaşta İngilizceyi öğrendi. 1914’te babasının göz ameliyatı sebebiyle ailesiyle yurtdışına çıktı ve Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle, savaş yıllarını yurtdışında geçirmek zorunda kaldı. Cenevre’de Calvin Koleji’ne devam eden Borges burada Almanca, Fransızca ve Latince öğrendi. Bu dönemde sembolizmden etkilendi. 1921’de Buenos Aires’e geri dönen Borges iki yıl sonra ilk kitabını yayımladı. 1931’den itibaren Arjantin’in en önemli edebiyat dergisi Sur’da düzenli olarak yazmaya başladı. 1937’de geçimini sağlayabilmek için bir halk kütüphanesinde çalışmaya başladı. İkinci Dünya Savaşı sırasında iktidardaki Juan Perón’a muhalif duruşu sebebiyle kütüphanedeki işinden uzaklaştırıldı. 1946-1955 yılları arasında para kazanmak için ders vermeye ve yazmaya ağırlık verdi. Düzyazıyla şiiri birleştiren kendine özgü yazım tarzında çok sayıda eser verdi. Juan Perón devrildiğinde Buenos Aires Kütüphanesi’ne müdür oldu. Borges, 1955’te aileden gelen kalıtsal rahatsızlığından dolayı görme yetisini tümüyle kaybetti. Yapıtlarının yazımını annesi, sekreterleri ve arkadaşları devraldığı için uzun metinlerden ziyade kısa öykü ve şiire yöneldi. 1961’de Samuel Beckett’le paylaştığı Formentor Edebiyat Ödülü, Avrupa’da ün kazanmasını sağladı. Şiir, kısa öykü ve denemelerden oluşan eserleri dünya çapında yayımlandı. Borges fantastik öğeleri ağır basan kendine özgü tarzıyla, 20. yüzyılın önemli edebiyatçılarını etkiledi. 14 Haziran 1986’da hayatını kaybetti. İletişim Yayınları tarafından yayımlanan kitapları: Ficciones (1998), Alef (1998), Brodie Raporu (1999), Alçaklığın Evrensel Tarihi (1999), Kum Kitabı (1999), Yedi Gece (1999), Dantevari Denemeler / Shakespeare’in Belleği (1999), Sonsuz Gül (2002), Evaristo Carriego (2002), Öteki Soruşturmalar (2005), Şifre (2009), Yaratan (2011), Atlas (2012), Tartışmalar (2014), Düşsel Varlıklar Kitabı (2015) Sonsuzluğun Tarihi (2015).

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here