Sonsuzluk İçin Yedi Gün – Marc Levy ‘her şeyin tüketim ve yabancılaşmaya temellendiği günümüz toplumunda sevgiye, dostluğa tutunmayı öneren roman’

Marc Levy, yirmi sekiz dile çevrilen ?Sonsuzluk İçin Yedi Gün?de (Sept jours pour une éternité), zamana karşı olan tutkusunu bir kez daha gündeme getiriyor. Sonsuzluk İçin Yedi Gün?de Şeytan ve Tanrı, dünyanın geleceğine karar vermek için bir araya gelirler. Korkunç bir meydan okumadır bu. İkisi de dünyaya en iyi ajanlarını gönderirler.
Lucas ve Zofia?nın zafere ulaşmak için sadece yedi günleri vardır. İnsanlığı ?İyilik?in mi, ?Kötülük?ün mü yöneteceği bu yedi günün sonunda belli olacaktır.
Bu meydan okumayı planlayan Tanrı?yla Şeytan her şeyi öngördüklerinden emindirler, bir şey hariç: Ya İblis ve Melek karşı karşıya kalırsa… ya zıtlar bir araya gelebiliyorsa… ya aşk…
Her şeyin tüketim ve aşırılığa temellendiği bir toplumun bireyi olan yazar, romanında sevgiye tutunur. İnsanların birbirlerini daha tanımadan terk ettikleri bir çağda duygunun sonsuzluğunu anlatır. Karşısındakine açılma tehlikesini göze alan, hayal kırıklığına ve ihanete uğrama riskine giren insanın dağları devirebileceğinden söz eder.
Sadece çiftlerin aşkı değildir romanına konu ettiği, dostluktan, ebeveyn olmanın derinliği ve gururundan da dem vurur. İnsanın kendine ihanet etmesinin en büyük sahtekârlık, en büyük yalan olduğunu söyleyen Marc Levy aslında özgürlüğün şarkısını söyler.
Ustası Paulo Coelho?nun izinden yürüyen Levy, her şeyin tüketim ve yabancılaşmaya temellendiği günümüz toplumunda sevgiye, dostluğa tutunmayı öneriyor okurlarına.

“Tanrı ile Şeytan en sonunda bir konuda anlaşıp karara varırlar: Aralarında ezelden beri süregelen çekişmeye kesin bir son verecek, insanlığa ve dünyaya kimin hükmedeceğini bir daha değişmeyecek biçimde belirleyeceklerdir. Kural saptanır: Her ikisi de en üstün, en becerikli temsilcilerini yeryüzüne yollayacaklardır. Tanrı?nın gönderdiği meleğin yaptığı iyilikler, Şeytan?ın gönderdiği iblisin yaptığı kötülüklerden daha fazla olursa, dünya sonsuza dek Tanrı?nın hükmü altına girecektir. Tersi olursa, dünyanın efendisi Şeytan olacaktır. Peki, ya melekle iblis yeryüzünde karşılaşıp birbirlerine âşık olurlarsa? Sonsuzluk İçin Yedi Gün, okurları, Keşke Gerçek Olsa ve Neredesin?den sonra bir kez daha Marc Levy?nin mizah yüklü sevecen dünyasına götürüyor. Ustası Paulo Coelho?nun izinden yürüyen Levy, her şeyin tüketim ve yabancılaşmaya temellendiği günümüz toplumunda sevgiye, dostluğa tutunmayı öneriyor okurlarına.” Tanıtım Yazısı

Kitabın Birinci Bölümü
Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı. Ve akşam oldu, ve sabah oldu:

Birinci Gün
Yatağına uzanmış olan Lucas, çılgınca yanıp sönen çağrı cihazının minik lambasına baktı. Elindeki kitabı kapadı ve hayranlık içinde yanı başına koydu. Bu hikâyeyi kırk sekiz saat içinde üçüncü kez okuyordu ve cehennemin anısına dair okuduğu hiçbir şey ona bu kadar zevk vermemişti.

Parmağının ucuyla kitabın kapağını okşadı. Hilton denen bu adam neredeyse onun kült yazarı olmuştu. Eseri yeniden eline aldı. İyi ki müşterinin biri bu otel odasının komodininin çekmecesinde unutmuştu onu! Kitabı kendinden emin bir tavırla odanın diğer ucunda açık duran valize fırlattı. Sarkaçlı küçük saate baktı, gerinerek yataktan çıktı. ?Haydi, kalk ve yürü,? dedi kendi kendine, neşe içinde. Dolabın aynasının karşısına geçip kravatının düğümünü sıktı, siyah takımının ceketini düzeltti, televizyonun yanındaki küçük yuvarlak masanın üzerinden güneş gözlüğünü aldı ve ceketinin üst cebine yerleştirdi. Pantolonunun kemer deliğine takılı çağrı cihazı hiç durmadan titreşiyordu. Odadaki tek gömme dolabın kapısını ayağıyla iteledi ve pencereye doğru yöneldi. Kımıltısız duran kasvetli perdeyi aralayarak iç avluya göz attı. Manhattan?ın alçak kesimlerine çöken ve TriBeCa?nın1 sınırlarına kadar yayılan kirliliği uzaklaştıracak en ufak bir yel esmiyordu. Gün kavurucu sıcak olacaktı. Lucas güneşe tapıyordu. Onun ne kadar zararlı olduğunu ondan daha iyi kim bilebilirdi ki? Kuraklığın hüküm sürdüğü topraklada her türlü tohum ve bakterinin üremesine imkân doğmuyor muydu? Zayıfları güçlülerden ayıklamada Azrail?den daha söz dinlemez değil miydi? ?Ve ışık oldu!? diye mırıldandı telefon ahizesini kaldırırken. Resepsiyona, hesabı hazırlamalarını söyledi, New York yolculuğu kısa sürmüştü. Odadan çıktı.
Koridorun ucunda, acil çıkış merdivenine açılan kapının alarm bağlantısını kopardı.
Küçük avluya vardığında, içinden kitabı alıp valizini büyük bir çöp kutusuna fırlattı ve uçar adımlarla dar sokağa girdi.
Birbirine benzemeyen taşlarla döşeli SoHo?nun dar bir sokağında Lucas, işlemeli demirden küçük bir balkonu obur bakışlarla gözlüyordu. Balkon, paslanmış iki perçin çivisi sayesinde bile çökmenin cazibesine direnemeyecekti. Üçüncü kattaki kiracı, göğüsleri gayet biçimli, göbeği küstahça güzel, etli dudaklı genç manken, hiçbir şeyden kuşkulanmayarak şezlonguna uzanmıştı. Mükemmeldi bu. Birkaç dakika içinde (eğer gözleri onu yanıltmıyorlarsa; asla yanıltmazlardı) perçinler pes eder. Bunun üzerine, o hayran olunası kadın kendini üç kat aşağıda bulur, bedeni paramparça olmuştur. Kulağından sızıp sokak taşlarının aralarına akan kan, yüzüne resmedilip kalmış korkuyu vurgular. Sevimli, güzel yüzü böylece donup kalır; ta ki genç bayanın ailesinin onu içine kapattıkları, sonra da mermer bir taşın ve birkaç litre gereksiz gözyaşının altına fırlatıp attıkları çam ağacı ahşabından bir tabutun içinde bozulup çürüyene dek. Sıradan bir şey, semt gazetesinde en fazla dört satırlık yer tutacak, o da kötü kaleme alınmış bir dört satır olacak, olsa olsa bina sahibine dava açılmasına neden olacak kadar sıradan bir şey. Belediyenin teknik sorumlularından biri işini kaybeder (her zaman bir suçlu gerekir), üstlerinden biri de küçük balkonun altından geçen olsaydı, kazanın bir drama dönüşeceği sonucuna vararak olayı hasıraltı eder. Bundan çıkan sonuç Tanrı?nın varlığıdır ve Lucas?nın asıl sorunu da budur.
O süslü püslü apartman dairesinde telefon çalmamış ve orada oturan kuş beyinli cep telefonunu banyoda bırakmamış olsaydı gün kusursuz biçimde başlamış olurdu. O kuş beyinli salak telefonunu aramak için ayağa kalktı. Bir Mac belleği bile bir mankenin beyninden daha güçlüdür, diye düşündü Lucas. Hayal kırıklığına uğramıştı.
Lucas dişlerini sıktı ve çenesi, tıpkı geçerken sokağı titreterek üzerine gelen çöp kamyonunun çeneleri gibi gıcırdadı. Sert ve gayet net bir çatırtıyla binanın ön yüzünden kopan metalik aksam aşağıya yuvarlandı. Alt katta bir pencere patlayarak tuz buz oldu. Tetanos basil kolonilerinin ve çitkuşlarının en eski meskenlerinden olan paslanmış demir putreller, dev bir mikado gibi sokağa döküldü. Lucas?nın bakışları yeniden aydınlandı. Keskin metalden bir ana mertek, baş döndürücü bir hızla yere doğru iniyordu. Derhal yaptığı hesaplar doğru çıkarsa, ki hiç yanılmazdı, kaybedilmiş bir şey yoktu. Uyuşuk uyuşuk sokağa girerek çöp arabası sürücüsünü yavaşlamaya zorladı. Putrel, çöp arabasının şoför kabinini delip şoförün göğüs kafesine çakıldı. Kamyon aniden yön değiştirdi. Arka platformda ayakta duran iki çöpçünün gıkı bile çıkamadı. Birini çöp kasasının açık ağzı yutuverdi ve soğukkanlılığını hiç bozmadan ayini yöneten çeneler tarafından öğütüldü, diğeri öne fırladı ve kırma taş döşeli yolun üzerinde cansız kaydı. Kamyonun ön dingili bacağının üzerinden geçmişti.
Hızla giden Dodge bir sokak lambasına çarparak havaya fırladı. Soyulmuş elektrik telleri kımıl kımıl kıvranarak, yolun kıyısındaki ağzına kadar pis su dolu kanalcıklara kadar uzanma iyiliğini gösterdiler. Bir kıvılcım demeti, civardaki bütün evleri etkileyen korkunç kısa devrenin habercisi oldu. Semtteki trafik ışıkları, Lucas? nın takım elbisesi gibi kapkara kesti. Uzaklarda, başının çaresine terk edilmiş kavşaklardan, ilk çarpışmaların gürültü patırtısı işitilmeye başlanmıştı bile. Crosby Street ile Spring?in kesiştiği yerde, çılgın bir çöp kamyonu ile sarı bir taksinin çarpışması önlenemedi. Yan tarafından darbe alan taksi, modern sanat müzesinin mağaza camından girip yerleşti. ?Vitrinleri biraz daha doldu,? diye mırıldandı Lucas. Kamyonun ön dingili, park etmiş bir arabanın üzerine çıktı, artık körleşmiş farları göğe dikilmişti. Çöp kamyonunun ağır kasası, sacları gürültüyle yırtılırken eğilip büküldü, sonra da yan yattı. İçindeki tonlarca çerçöpü derinliklerinden kustu ve yol iğrenç çöplerden bir halıyla kaplandı. Kusursuz felaketin gürültüsünü bir ölüm sessizliği izledi. Güneş, en yüksek noktasına doğru seyrine sessizce devam ediyordu, ışınlarının yaydığı sıcaklık mahallenin havasını hızla iç bulandırıcı kokulara buladı.
Lucas gömleğinin yakasını düzeltti, gömlek eteklerinin ceketini aşmasından nefret ederdi. Etrafa yayılmış felaketi seyretti. Kol saati henüz dokuzu gösteriyordu ve nihayet güzel bir gün başlamaktaydı.
Taksi şoförünün başı direksiyona düşmüş, klaksonu durmadan çalıyor, New York Limanı?ndaki römorkörlerin düdük sesleriyle birlikte çınlıyordu. Güz sonunun bu pazar günü gibi hava güzelse eğer, çok güzel bir yerdi liman. Lucas oraya gitti. Bir helikopter onu LaGuardia Havaalanı?na indirecekti, uçağı altmış altı dakika içinde havalanıyordu.

San Francisco Ticari Limanı?nın 80 numaralı rıhtımı boştu. Zofia telefon ahizesini yavaşça yerine koydu ve kabinden çıktı. Gözlerini ışıktan kırpıştırarak, karşıdaki dalgakıranı seyretti. Dev konteynerlerin etrafında bir sürü insan koşturup duruyordu. Göğün yükseklerinde, sepetlerine tünemiş vinç operatörleri, Çin?e doğru yola çıkacak dev bir kargo gemisinin tam tepesinde kesişen çengellerin balesini ustaca yönetiyorlardı. Zofia iç çekti. Dünyanın en iyi niyetiyle donanmış olsa da her şeyi tek başına yapamıyordu. Çok maharetliydi, ama aynı anda her yerde olamazdı.
Golden Gate Köprüsü çoktan puslanmıştı. Körfezi adım adım istila eden kalın bulut tabakasını ayaklarının tepe uçları aşıyordu yalnızca. Bir süre sonra, görüş mesafesi sıfıra ineceğinden köprü ulaşımı iptal olacaktı. Güvenlik görevlisi giysileri içinde hayran olunacak kadar güzel görünen Zofi a?nın, götürü usulü ücret alan dok işçilerine işi bıraktırmaları için sendikalı ustabaşıları ikna edecek vakti kalmamıştı pek. Öfkelenmeyi bilebilseydi bari!.. Bir insanın yaşamı, yine de, alelacele yüklenmiş birkaç sandıktan daha ağır basıyor olmalıdır; ama insanlar o kadar çabuk değişmiyorlardı, yoksa Zofia orada olmaya gerek duymazdı.
Zofia dokların ortamını seviyordu. Burada yapacak çok iş buluyordu her zaman. Dünyanın tüm sefaleti, eski depoların gölgesinde randevulaşmıştı sanki. Evsizler orayı mesken tutuyordu. Güz yağmurlarından, kış geldiğinde şehrin üzerine Pasifik?in sürükleyip getirdiği buz kesmiş rüzgârlardan ve hangi mevsim olursa olsun, bu düşman evrende dolanarak kendilerini tehlikeye atmayı pek sevmeyen polis devriyelerinden kısmen korunaklıydı.
?Manca, çalışmasınlar artık!?
Geniş omuzlu, heybetli adam işitmemiş gibi davrandı. Göbeğine dayadığı büyük bloknotuna, gökyüzünde yükselen bir konteynerin sicil numarasını yazıyordu.
?Manca! Zabıt tutmak zorunda bırakmayın beni, telsizinizi alın ve işi bıraktırın!? diye tekrarladı Zofia. ?Görüş mesafesi sekiz metrenin altında ve gayet iyi biliyorsunuz ki on metrenin altına düştüğünde iş bırakma düdüğü çalmış olmalıydınız.?
Ustabaşı Manca sayfanın altına paraf attı ve başında bekleyen genç puantöre uzattı. Elinin bir hareketiyle uzaklaşması için işaret etti.
?Altında durmayın onun, indirme-bindirme bölgesindesiniz, düşerse affetmez!?
?Evet, ama asla düşmez. Manca, beni işittiniz mi?? diye ısrar etti Zofia.
?Gözümde lazer dürbünü yok ya, nereden bileyim!? diye homurdandı adam, kulağını kaşıyarak.
?Ama kötü niyetiniz herhangi bir mesafe ölçerden daha kesin! Zaman kazanmaya çalışmayın, çok geç olmadan kapatın şu limanı.?
?Siz dört aydır burda çalışıyorsunuz, verimlilik hiç bu kadar düşmemişti. Hafta sonu dostlarımın ailelerini siz mi besleyeceksiniz??
Yük indirme bölgesine doğru bir traktör yaklaşıyordu. Şoför pek bir şey göremiyordu, aracın önündeki kafes, bir römorkla çarpışmasını kıl payı engelledi.
?Haydi toz olun, küçükhanım, rahatsızlık verdiğinizi görmüyor musunuz!?
?Rahatsız eden ben değilim, sis. Dok işçilerinize başka türlü ödeme yapmalısınız. Çocukların, sendikanın ölüm sigortası primini almaktansa bu akşam babalarını görmekten daha mutlu olacaklarına eminim. Acele edin Manca, iki dakika içinde bizzat adınıza bir mahkeme celbi çıkartacağım ve yargıcın karşısına geçip davamı savunacağım.?
Ustabaşı Zofia?yı süzdükten sonra denize tükürdü.
?Sudaki halkalarınız bile görünmüyor!? dedi Zofia.
Manca omuz silkti, telsizini eline aldı ve genel olarak çalışmanın durdurulması emrini vermeye razı oldu. Bir süre sonra dört el boru sesi çınladı ve vinçlerin, kaldıraçların, çekicilerin, taşıyıcıların ve rıhtımların etrafında ya da kargo gemilerinin güvertesinde kımıldayabilecek her şeyin balesi bir anda durdu. Uzakta, görünmeyenin içinde, bir römorkörün sis düdüğü, iş bırakma düdüğüne cevap verdi.
?Günler işsiz geçtikçe, sonunda bu liman kapanacak.?
?Ne yağmuru yağdıran benim, ne de havayı güzel yapan, Manca, ben yalnızca adamlarınızın kendilerini öldürmelerini engelliyorum. Huysuzluk edip durmayın, birbirimize öfkelenmekten hoşlanmıyorum, gelin size kahve ve menemen ısmarlayayım!?
?Melek gözlerinizle bana dilediğiniz kadar bakabilirsiniz, ama, söylemedi demeyin, görüş on metreye çıkarsa her şeyi yeniden çalıştırırım.?
?Gemilerin gövdesindeki adlarını ne zaman okuyabilirseniz, o zaman! Haydi gelin!?
Limanın en iyi lokantası olan Fisher?s Deli çoktan ağzına kadar dolmuştu. Her siste, bütün dok işçileri orada toplanıp o işgününü kurtaracak olan, havanın açılması umudunu paylaşırlardı. Kıdemliler salonun dibindeki masalara oturmuştu. Barda, ayakta, en gençler duruyor, havanın açmasının ilk işareti olan, pencerelerin ötesinde bir teknenin pruvasını ya da güvertedeki bir vincin ucunu seçmeye çalışarak tırnaklarını kemiriyordu. Hep aynı konuşmaların ardında, hepsi de şiş göbekleri, sıkışmış yürekleriyle dua ediyordu. Eklemlerine kadar sızan pastan ve tuzdan asla şikâyet etmeden gece gündüz çalışan, her işi yapan bu insanlar için, nasır bağlamış ellerini hiç hissetmeyen bu adamlar için, ceplerinde sendikal güvence olarak birkaç dolarla eve dönmek korkunç bir şeydi.
Lokantada tam bir kakafoni hüküm sürüyordu. Birbirine çarpan çatal bıçakların, kahve makinesinden çıkan buharın, kapların içinde tıngırdayan buz parçalarının gürültüsü… Kırmızı kadife kaplı kanepelerin üzerinde, dok işçileri altışarlı gruplar halinde oturuyor ve hayhuyun ötesinde pek az laf ediliyordu.
Audrey Hepburn tarzı kesilmiş saçları, pamuklu bluzu içinde narin siluetiyle servis yapan Mathilde öyle dolu bir tepsi taşıyordu ki, şişeler sanki büyülenmiş gibi dengede duruyordu. Önlüğüne tıkıştırdığı sipariş defteriyle, mutfaktan kasaya, bardan masalara, salondan bulaşıkçının penceresine gidip geliyordu. Yoğun sisli günler onun için dur durak demeden çalışmak anlamına geliyordu, ama olağan yalnızlığına böylesi günleri tercih ederdi. Cömert gülümseyişleri, kaçamak bakışları ve taşı gediğine koyan iğnelemeleriyle etrafındaki erkeklerin moralini az da olsa hep canlı tutardı. Kapı açıldığında Mathilde başını çevirip gülümsedi. İçeri gireni gayet iyi tanıyordu.
(…)

ESİN COŞKUN, 25/11/2005 tarihli Radikal Gazetesi Kitap Eki
Şu sıralar dünyada en çok okunan yazarlar arasında bulunan ve kendisine ‘Paulo Coelho’nun mirasçısı’ gözüyle bakılan Marc Levy’nin ilk romanı Keşke Gerçek Olsa için eleştirmenler tarafından yapılan bir yorum oldukça dikkatimi çekti. Çünkü bu yorum kitabı çok iyi tanımladığı gibi, Levy’nin daha sonraki kitaplarında geliştirmeye devam ettiği tarzı hakkında da okuyucuya gerçek bir ipucu veriyor.
Levy’nin Keşke Gerçek Olsa adlı romanı hakkında eleştirmenler ‘modern bir peri masalı’ yorumunu yapmış. Kitap, genç ve güzel bir doktor olan Lauren’ın bir trafik kazası sonucu bitkisel hayata girmesiyle başlıyor. Kazadan sonra çalıştığı hastaneye yatırılan Lauren, bedeni hastanede yatarken ruhuyla bir yolculuğa çıkıyor ve ilk ziyaret ettiği yer ise oturduğu apartman katı. Dairesine geldiğinde, Amerikalı bir mimar olan Arthur’un dairesine taşınmış olduğunu görüyor ve aynı ortamı paylaşan iki varlık arasında kaçınılmaz olarak bir etkileşim, bir yakınlaşma başlıyor. Lauren’ın ruhuyla, doğaüstüne inanan Arthur arasında gerçekleşen duygusal yakınlaşmayı gerçeküstü öğeleri modern toplum yaşamıyla birleştirerek ele alan ve bunu yaparken de mizah yüklü, akıcı bir dil kullanan Levy, gerçekliğin ağır bastığı, çoğu insanın sadece dışsal değil ama aynı zamanda da içsel, ruhsal boyutta bir yabancılaşma yaşadığı bir dünyada masalsı, fantastik bir atmosfer yarattığı gibi sonraki kitaplarında işlemeye devam edeceği aşk, sevgi, dostluk gibi konulara ağırlık veriyordu.
Sonsuzluk İçin Yedi Gün de pek çok bakımdan yazarın bu ilk kitabıyla paralellik taşıyor. Levy bu kez modern bir peri masalı yaratmak yerine, dinsel kitaplarda yer alan ve yaratılıştan beri sürdüğü söylenen, insanlığın kaderine doğrudan etki ettiği ifade edilen Tanrı ve Şeytan arasındaki ilk çatışmayı modern dünyaya taşıyarak, yine masalsı bir atmosfer oluşturduğu gibi, iyilik ve kötülük kavramlarına da kendi bakış açısını getiriyor.
Tanrı ile Şeytan arasında süregelen ezeli mücadelede yeni bir aşamaya gelinmiştir. Tanrı, Şeytan’ın onu kızdırmasıyla birlikte yine onunla bir iddiaya girer: Tarafları temsil eden birer kişi dünyaya inerek yedi gün boyunca sürecek bir bahiste birbirlerine üstün gelmeye çalışacaklardır. Eğer Tanrı’nın meleğinin yaptığı iyilikler Şeytan’ın iblisinin yaptığı kötülüklerden fazla olursa, dünya sonsuza kadar Tanrı’nın hâkimiyetine girecektir. Böylece melek Zofia ve iblis Lucas, bahsin geçeceği yer olarak belirlenen San Francisco’da faaliyetlerine başlarlar. Ancak, tarafların hiç düşünmediği ve hesaplamadıkları başka bir olasılık ortaya çıkar: Ya melek Zofia ile iblis Lucas karşılaşır ve birbirlerine âşık olurlarsa…
Sonsuzluk İçin Yedi Gün, dinsel kitaplarda yer alan ve çoğu inanan için iyiliğin ve kötülüğün nedeni olarak görülen ve ‘öteki dünya’yı, ‘cennet’ ve ‘cehennem’i, yani ruhsal yaşamı, insanın sonsuz varlığını simgeleyen bir çatışmayı bu şekilde konu edinmekle belki bazı kimseleri kızdıracaktır; ama kitap aslında tüm çatışmalara, karşıtlıkların büyüklüğüne ve uzlaşmazlığa rağmen, sevginin, dostluğun ve insan olmanın değerini yücelterek, başka bir yolun mümkün olabileceğini ifade ediyor. Zofia ve Lucas’ın, yaşamın karşıtların birliğinden oluştuğunu anlayarak birbirlerinin aşkını kabul etmeleri ve bu aşkı yaşatmak, geleceğe taşımak için Tanrı’ya ve Şeytan’a kafa tutarak mücadele etmeleri, birbirleri için yaptıkları fedakârlıklar kitabın ana eksenini oluşturuyor. Levy bu şekilde doğaüstü öğeler vasıtasıyla masalsı bir dünya yarattığı gibi, modern toplumların tüm karmaşasına, insanlar arasında süregelen çatışmalara da kendi yorumunu getiriyor: Her şeye rağmen, hiç tanımadığımız bir insandan gelen sıcak bir tebessümün yaşamımızı nasıl değiştirebileceğini gösteriyor. Unutmadan Levy’nin 2001 yılında yayımlanan Keşke Gerçek Olsa adlı kitabında uyarlanan ‘Cennet Gibi’ bugün sinemalarda.

Kitabın Künyesi
Kitap adı: Sonsuzluk İçin Yedi Gün
Yayına Hazırlayan: Pınar Savaş
Çeviren: Işık Ergüden
Yazar: Marc Levy
Özgün adı: Sept jours pour une éternité
Sayfa sayısı: 224

Marc Levy ‘in Hayatı
Marc Levy 1963 yılında Fransa?da doğdu. 17 yaşında Kızılhaç örgütüne katıldı, altı yıl gönüllü olarak hizmet verdi ve bir yandan da Paris-Dauphine Üniversitesi?nde öğrenimini sürdürdü. Yirmi üç yaşında ülkesinden ayrılıp ikinci vatanı ABD?ye yerleşti. Yedi yıl sonra, iki arkadaşıyla birlikte bir mimarlık şirketi kurmak üzere Fransa?ya geri döndü. On yıl boyunca bu şirketi yönetti. 40 yaşına yaklaştığı günlerde, oğluna anlattığı hikâyeleri kâğıda dökmeye karar verince, ilk romanı Keşke Gerçek Olsa (Can Yayınları, 2001) ortaya çıktı. Dünya çapında büyük bir başarı elde eden kitap, aylarca çoksatar listelerinin başından inmedi ve otuza yakın dile çevrildi. Yazarın ikinci romanı Neredesin, ilkini aratmayacak bir başarıyla çok geçmeden 1 milyon satış rakamına ulaştı. 2003?te yayımladığı Sept jours pour une éternité (Bir Sonsuzluk İçin Yedi Gün) Fransa?da 2003?ün en çok satan romanı oldu. 2004?te yayımlanan La prochaine fois (Bir Dahaki Sefer), aşk, mizah ve masalsı öğelerle ördüğü romanlarının son halkası oldu. Bir kısa metraj filmi de (La lettre de Nabila) bulunan yazar, şu sıralar ilk uzun metraj filminin hazırlıklarıyla uğraşıyor ve Londra?da yaşıyor.

Yorum yapın

Daha fazla Mizah, Romanlar
Sallanmakta Olan Bir Gevezelik Kulesi Ve Ninni – Canan Koçak

Yaşam ve ölüm üzerinde söz sahibi olmak, bir nevi ?tanrılaşmak?. Mutlak bir güce sahip olduğuna inanarak, insanların yaşamlarını noktalamak yada...

Kapat