Sözde demokrasinin sözde teröristleri – Ahmet Şık

Marx, Hegel?e tarihin tekerrür ettiğini, ilkinin trajik ikincisinin ise komik olduğunu söylemişti. Türkiye?de trajik dönemi sona eren yargının komedi döneminin öyküsünü anlatan bir kitap İsmail Saymaz?ın Sözde Terörist?i.
Okumaya başladığınız bu yazı, yayımlandığı mecraya bakarak bir kitap tanıtım yazısı olmalıydı aslında. Kitaba adını veren ?sözde terörist?lerden biri olmam vesilesiyle benden istenen de bu idi. Bu yazının kaleme alınmasına vesile olan kitaba değineceğiz elbette. Ama kitaptan ziyade yazarını anlatmak daha doğru geldi. Haklı olarak yazarı değil kitabı merak ediyor olabilirsiniz ama yazarını, gazeteci İsmail Saymaz?ı anlatmak aslında kitabını anlatmakla aynı anlama geliyor kanımca.

Memleket meseleleri mühim mevzu. Borsa endeksinin ya da dövizin yükselip düşmesinden, ekonominin şahlanması ya da durağanlaşmasından, herkesin biçilen rolünü yerine getirdiği siyasetten ve ayak oyunlarından filan bahsetmiyorum. Eğer bahsi geçen memleket Türkiye ise elbette ki meselenin adı da hak ve özgürlükler dolayısıyla demokrasi oluyor. Memlekette her iktidar, içinde devirdiğinin kötü tohumlarını barındırdığından, hak ve özgürlükleri vatandaşa bahşedilecek lütuf gibi gördüğünden kendine demokrasiyi dert edenlerin mücadelesi de deyim yerindeyse iğneyle kuyu kazmakla eşdeğer. Gönüllülük esasına dayalı bu meşakkatli görevi yerine getirmeye çalışanların arasında gazeteciler de var elbette. Hem de Gezi Direnişleri?nin, iktidar odaklarının değnekçisi olduğunu faş ettiği ana akım medyada bile var. Âdeta nesli tükenmeye yüz tutan bir geleneğin bayrağını taşıyan bu gazeteciler parmakla sayılabilecek kadar azlar. Unuttuklarım varsa affola ama şu anda ana akım medyada Milliyet?ten Gökçer Tahincioğlu, Vatan?dan Kemal Göktaş ile bu yazının da konusu olan kişi İsmail Saymaz dışında mesleki kariyerini sadece hak odaklı haber yaparak çizmeye çalışan bir başka isim gelmiyor aklıma. Çünkü adına plaza denilen medya binalarında hak odaklı haber yapmayı kendine görev edinenlere tahsis edilen masalar her zaman kapıya en yakın olanlardır.

Tanırım, iyi gazetecidir
Radikal okurları ve özellikle memleket meselelerine meraklılar için bilinmedik bir isim değil İsmail Saymaz. Konya ve İstanbul?un yerel gazetelerinde başlayan mesleki kariyerini, ?kapıya en yakın isimlerden biri olmayı? bilerek on yıldan uzun bir zamandır Radikal?de sürdürüyor. Medya diye anılan basın sektörünün en can alıcı sorunu olan ?gazeteci cehaletini? tekzip edercesine okuyan ve zekâsını çalışkanlığıyla birleştirebilen ender isimlerden birisi olarak yaptığı haberlerle birtakım güç odaklarına yamanarak manipülatif haberlerle kendini var edenlerin gizlemeye çalıştığı gerçeklerin üzerine örttüğü perdeyi kaldırıyor.

İnatçıdır. Bu özelliğini besleyen Lazlığı olsa da yıllar öncesinden ?İşte böyle Laz İsmail? diye seslenen Nâzım Hikmet?in o güzel şiirinde dediği gibi ?meselenin esir düşmekte değil, teslim olmamakta olduğunu? iyi bilen bir gazeteci oluğu için inatçıdır.

Muhabirdir. Yazar ya da yönetici olmak isteyenlerden değil hep hak odaklı meselelerin etrafında dolaşarak muhabir kalacak olanlardandır. Gün olur hakkını arayan öğrencilerin, işçilerin başına gelenleri anlatır. İşkencecilerin peşine düşer. Yargılı ya da yargısız infazların, adına kaza denilen iş cinayetlerinin sorumlularını ortaya çıkarmaya çalışır. Taş atan çocuklar diye anılan ?teröristlerin?, âdeta ceza içinde ceza yaşatılan hapishanelerdeki haksızlıkların, devlet üniforması giymiş faşistlerce katledilmekten kurtulsa da sivil faşistlerin ellerinde can veren gençlerin hikâyelerinin aktarıcısıdır.

Kısacası ?haksızlık karşısında susup dilsiz şeytan olmayı? reddettiğindendir ki görmeyenin gözü, duymayanın kulağı, konuşamayanın sesi olmayı tercih etmiştir İsmail. Bu yüzden hem haberlerinin, hem her biri çalışkanlık ürünü kitaplarının dahası kendi yaşamında durduğu yerin de konusu hep aynıdır. Eşitliğe dayalı biçimde daha fazla hak, daha fazla özgürlük dolayısıyla daha fazla demokrasi.

Gerçeğin peşinde olan gazetecilerden olmanın ?ödülünün? 1990?larda öldürülmek, günümüzde ise diri diri adına hapishane denilen beton duvarların içine gömülmek en hafifinden işsiz bırakılmak anlamına geldiği Türkiye?de İsmail Saymaz iyi gazeteciliğini yazarlıkla da besleyen nadir örneklerden. Son dönem Türkiye?sinin bir geleneği haline getirilen, polis ve yargı eliyle gerçek anlaşılmasın diye özellikle karmaşık hale getirilen soruşturma dosyalarının arasına dalıp, o karmaşıklığın içine gizlenmeye çalışılan gerçekleri ortaya çıkarıp okuyucusuna en sade haliyle anlatmaya çalıştı tüm kitaplarında. Gazetecilik için elzem olan şüpheyi, çalışkanlık ve zekâsıyla birleştirdikten sonra da ardı ardına geldi kitapları.

Devlet ve ?teröristleri?
Bu yazının da konusu olan altıncı ve yeni kitabı Sözde Terörist adıyla raflarda yerini aldı. Kitapta hikâyeleri anlatılan kimler yok ki; devlet gözetiminde tutuldukları hapishanelerde tecavüze de uğrayan taş atan adıyla maruf çocuklar, demokratik yasal eylemlere katılan kadınlar, hakkının peşindeki işçiler, parasız eğitim talep eden öğrenciler, Kürtçe vaaz veren din görevlileri, hukuksuzluğa adaletsizliğe karşı çıkan avukatlar, hak savunucuları ve hatta devletin elinde öldürülen çocuklarının anmasına katılan anneler? Liste uzayıp gidiyor. Saymaz otuz ayrı dava dosyasını her zamanki titizliğiyle inceleyip, devletin içteki ?doğal düşman?larına uydurduğu genel adla ?teröristler?in, kitabın adıyla ?sözde terörist?lerin hikâyelerinin ışığında terör örgütü üyeliği kavramını tartışmaya açıyor bu incelemesinde.

Saymaz?ın kitabının ikinci bölümü bir öykücü ustalığıyla kaleme alınan bu ?teröristlerin?, kimisini daha önce haber olarak okuduğunuz hikâyelerini anlatıyor. Bu hikâyeleri anlamamıza yardımcı olacak esas tartışma konusu ise kitabın ilk elli sayfasında yer bulmuş kendine. Polis, yargı ve medya işbirliğiyle hedef belirlenen, özgürlükleri çalınan ve suçlu hükmü vurularak infaz edilen sözde teröristlerle mücadelenin en etkili silahı olarak kullanılan Özel Yetkili Mahkemeler ve bu mahkemelerin dayandığı kanunlar incelenmiş. O kısacık özet bize bir kez daha Türkiye?nin geçmişinde ve günümüzde iktidar kim olursa olsun, hangi ideolojik zeminden beslenirse beslensin devletin ?doğal düşmanları? ya da ?teröristleri? hep aynı kaldığını anlatıyor: Kürtler, sosyalistler, özelde Ermeniler olmak üzere azınlıklar, aleviler ve kimi zamanda radikal dindarlar.

Bu kadar çok düşman olunca haliyle mücadele edilecek bir mekanizma da olmalı. Türkiye?de bu düşmanlara hak ettiği cezayı verecek mekanizmanın adına kısaca yargı deniyor. Toplumsal vicdanı da tatmin etmesi beklenen bir adalet barındırması gereken yargı maalesef Türkiye söz konusu olunca, ?Karşılaşılan problemler, problemleri var eden düşünce tarzıyla çözülemez? diyen Einstein?ı doğrulamaktan öteye gitmedi. Bu yüzden Türkiye?de Osmanlı?dan başlayarak devletin tarihsel başarısızlıklarının en başında yer alan yargı ve adalet mekanizması muhalif düşünceye, etnik grup ve sınıflara, dini azınlıkları da kapsayan farklılıklara hiçbir zaman eşit mesafede duramadı. Zaten böyle olması da istenmedi. Bekası için her türlü hukuksuzluğun mubah olduğu devlet her daim teröristlerle mücadele etmeliydi. Devletin ?teröristle? mücadelesinde, kaba bir milatla Yıldız Çadır Mahkemeleri?yle başlayan özel yetkili mahkemeler serüveni İstiklal Mahkemeleri, Yüksek Adalet Divanı, Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri ve Devlet Güvenlik Mahkemesi ile sürdü. 2004 yılına kadar varlığını koruyan bu mahkemeler de Özel Yetkili Mahkeme adıyla hukuk katliamlarına devam ettikten sonra, iktidarı oluşturan koalisyon ortaklarının güç mücadelesinin bir sonucu olarak kendisini yargının çöplüğünde buldu.

Baskı rejimlerinin besin kaynağı hukuksuzluk
Dünyanın her yerinde, fen bilimlerinde gelişmiş ABD?den tutun da demokrasinin beşiği sayılan Avrupa?ya kadar sermayenin çıkarları için kendini var eden piyasacı devletlerin hepsinde 2000?li yılların başından itibaren hukuka, ?devlete karşı işlenen suç? başlığı altında yeniden biçim verilmişken Türkiye?de bu furyadan nasibini alacaktı elbette. Hem bu başat nedenden ötürü hem de yargı çöplüğünde bu kadar çok olağanüstü dönem mahkemesi barındırdığı içindir ki, özellikle demokrasinin askıya alındığı her dönemde olduğu gibi Türkiye?de son yıllarda en çok tartışılan konu da yargı. Daha doğrusu fezlekeleri yasaların önüne geçen polisin dilediği biçimde yön verebildiği, özellikle tartışmalı siyasal davalarda tamamıyla kendine bağımlı kıldığı yargı eliyle yaratılan hukuksuzluk.

İsmail Saymaz?ın kitabında tartışmaya açılan konunun ışığında demokrasinin çoğunluk ilkesinden faydalanan baskıcı bir iktidar ile gayrı resmi ortakları olan güç odaklarının beslendiği ana besin kaynağının hukuksuzluk olduğu da anlatılıyor. Çünkü kanun kılıfına sokulmuş bir hukuksuzluk iktidarın sürekli kılınmasının da bir aracı. Tam da bu nedenle Türkiye?deki ?terör suçları?, iktidarı oluşturan güç odaklarına karşı çıkılan her türlü eylemi ve toplumun farklı siyasal pozisyonlarındaki her muhalifi kapsayacak şekilde genişletildi. Hal böyleyken öğrencisinden akademisyenine, doğa talanına karşı çıkan çevrecisinden köylüsüne, bilim insanlarından gazetecisine, siyasal tutumunu yansıtan sanatçısından sendikacısına, siyasetçisinden avukatına kadar her meslekten ve siyasal duruştan muhalif, ?devlete karşı suç işleyen örgüt üyesi?, kısa adıyla ?terörist? denilerek beton mezarlara gömüldüler.

Polisi, devletin merkez karar alma organı olarak niteleyen Belçikalı Sosyolog Jean-Claude Paye olağandan olağanüstü duruma oradan da diktatörlüğe geçiş diye tanımladığı bu yeni biçimi ?hukuk devletinin sonunun? gelmesi olarak özetlemiş. Kanun kılıflı hukuksuzluklarla, demokrasi mücadelesini engellemeye çalışanlar, düşüncelere daha zihinlerdeyken kelepçe vurmaya kalkanlar, ele geçirdikleri, iktidarlarının borazanı haline getirdikleri medya eliyle terörist denilenlerin suçlu olduklarına kamuoyunu ikna etmeye çalışıyor. İkna olmayanlara sözümüz yok. Ama devletin ve medyanın terörist dediğine ikna olanlar, iyi gazeteci olmanın suç sayıldığı bu ülkede, devletin ve medyanın pür hali meali de ortadayken Saymaz?ın kitabını okuduktan sonra kararlarını bir kez daha gözden geçirecekler.

?Daha on beş yaşındayım hiç bişi bilmiyorum?
Radikal muhabiri, gazeteci İsmail Saymaz?ın otuz ayrı dava dosyasını incelediği Sözde Terörist adlı kitap annesiyle beraber cezaevinde volta atan iki yaşındaki Şana?nın yaşadıklarıyla açılıyor. Yasadışı bir örgüte üye olmaktan tutuklanan Nazire Ayata?nın yaşadığı drama çocuğunun da ortak olması içler acısı bir hikâyeye dönüşmüş.

İsmail Saymaz kitabında taş atan çocuk Berivan?ın yaşadıklarını da anlatıyor. Çarpık çurpuk el yazısıyla yazdığı mektupta ?Daha on beş yaşındayım hiç bişi bilmiyorum. Ben buradan çıkmak istiyorum. Ailemin yanında olmak istiyorum. Burada hep ağlıyorum. Buraya hiç alışamadım. Canım çok acıyor. Hayatım boyunca ilk defa cezaevine girdim? diyen Berivan?ın ?terörist? olması ise Güneydoğu?da çocuk olmanın dramını gözler önüne seriyor bir anlamda.

İsmail Saymaz?ın bir kuyumcu titizliğiyle incelediği dosyalar içerisinde ?parasız eğitim? pankartı açan Berna Yılmaz ve Ferhat Tüzer?in nasıl ?terörist? oldukları da anlatılıyor. Yedi bölümden oluşan kitapta; ölen oğlunu andığı için yargılanan Ayşe Karakaya?nın, Kürt sanılıp linç edilen Balgün ailesinin, katılmadığı cinayetten müebbet alan yazar Doğan Akhanlı?nın, İbrahim Tatlıses?i vurdurmakla suçlanan avukatın, askeri casusluk örgütünün lideri denilen bir genç kadının ve daha onlarca ?sözde terörist?in hikâyesini anlatıyor.

Ahmet Şık
23.08.2013,http://kitap.radikal.com.tr/

Kitabın Künyesi
SÖZDE TERÖRİST
İsmail Saymaz
İletişim Yayınları
2013, 264 sayfa,

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Politika
Nazım Hikmet Tiyatrosu – İsmail Diklitaş

Nazım Hikmet Tiyatrosu; ?Kafatası? ve ?İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu?? adlı oyunları üzerine kısaca? UNES­CO?nun 2002 yı­lı­nı Nâzım Hik­met...

Kapat