Sylvıa Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi, Nilgün Marmara

*Nilgün Marmara 1987’deki intiharından iki yıl önce verdiği bitirme tezinde, bir başka ünlü şairi, yaşamına kendisi son veren bir başka kadını, Sylvia Plath’ı incelemişti. Ve şair ?Umarım böylesine emsalsiz ve belirgin bir konuda, şiirlerini ölüm kavramını derinden algılayarak yazmış ve intiharında da sanatındaki kadar başarılı olmuş bir kadının analizini yapabilme konusunda başarısız olmam.? diyordu tezi için. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümündeki bu lisans mezuniyet tezinin danışmanı o zaman Yard. Doç olan Cem Taylan idi. Dost Körpe tarafından dilimize çevrilen kitaptan küçük bir özet sunuyoruz:
Bu tez Sylvia Plath’ın şairliğini intiharıyla birlikte ele alır, yani tarihsel açıdan intiharı bağlamında analiz eder.
(…)Türün diğer temsilcileri gibi Plath’ın da suçluluk ve kendine acıma duygularına dair kaygıları şiirlerinde de, düzyazılarında da belirgindir. ‘Leydi Lazarus’ adlı şiirinde, psikolojik zayıflık sergileyen anlatıcıda odaklanması tamamen gizdökümcülük olarak değerlendirilir. Plath kendini, uygarlığın Nazizm’e meyilli niteliklerini taşıyan sadist bir dinleyici kitlesine sahip becerikli ve intihara meyilli bir yaratıcı olarak görür. Şiirin sonunda, toplumla benliğin çifte yok oluşunun yansıması olan derin bir nefret duygusu geliştirerek sert erotik imgeler oluşturduktan sonra, kendine yeniden doğuş vaat eder. Bu yeniden doğuş sayesinde, ‘erkekleri’ yiyen yamyam bir cadıya dönüşecektir.
Plath şiirlerinde ölüm temasını evrensel bir hedef olarak kullanmayı seçer. Şiirleri acı çekerken yapılan sorgulamalardan, kişisel hayatındaki devasa beyin dalgalarının billurlaşmış bir tür serpintisinden doğmuşlardır. Gizliliğin rahatlığına zıt olarak, kendini ifşaların verdiği rahatsızlığı ifade eder. Ayrıca, Gizdökümcü Şairliğin ayırt edici niteliği sadece kişinin kendi deneyimlerini ifade etmesi değil, aynı zamanda onları tekrar tekrar yaşaması, rahatsızlığı sözcüklerle yeniden oluşturmasıdır. Ama bu yenilgi sayesinde kişisel hayat yüceltilerek, kişisellikten uzak ve dâhice bir sanat eserine dönüşür.
S. Plath çektiği acıyı mısralarıyla yenmeye çalışmışsa da, eserleri doğaçlama yaşanan bu tutkulu hayatın ölüme yenik düşmesinin kanıtıdır. Plath için şiir, dış dünyanın tehdidine katlanma ve izolasyon olasılığını sağlayan bir sığınaktır. Bu izolasyon gerçeklerden kaçış olarak yorumlanabilir, ama Plath’ın şiirlerindeki şeytani yoğunluk bazen okuyucuyu şaşırtır ve Plath’ı hem gizdökümcü türün hem de 20. yüzyıldaki diğer akımların en mükemmel şairlerinden biri olarak kategorize etmeye iter. Plath, ideolojik kaygıları Lowell ve Ginsberg’in bazı şiirlerinde olduğu gibi doğrudan ön plana çıkarmasa da, insanlığın belirli tarihlerde aldığı yaralara karşı direnişini hissedebiliriz.
(…)
Sanatçının yaratma olgunluğuna erişebilmek için geçtiği hazırlık süreçleri her ne olurlarsa olsunlar uzun bir ıstırap prosedürüdürler ve bu ıstırap, sanatçıyı kolayca deliliğin, hatta intiharın eşiğine getirebilecek bir düşünceler bütününü teşkil eder.
Sanatçının bir insan olarak çektiği ıstırap benlik öğesini içerir; varlığının bütününün istikrarına ve değerine, dünyayla ilişkilerine dair bir kaygıdır. Bu ıstırabın sonucunda sanat eseri, izolasyonla ve dünyaya belirli bir tarzda tepki verip orada belirli bir tarzda eyleme geçmenin geliştirilmesiyle yoğrulur. Bazı sanatçılar verdikleri tepkiyi aşırılaştırıp, ıstırap verici bir şekilde kendi benliklerinden yoksun oldukları hissine kapılarak dünyada eylemlerde bulunmaktan vazgeçerler. Bu yokluklarda, incinebilir benliğin çeşitli ölümleri bir tür eşsiz, keskin ve somut ölüme, dolayısıyla intihara dönüşecektir. Freud’a göre, intiharda yaşam ilkesi ölüm ilkesi tarafından iptal edilir. Ölüm içgüdüsü; sadizmin, mazoşizmin ve benliğin tüm şiddete yönelik niteliklerinin tohumudur. İntikam, kin, düzeni bozmak, “diğerini” öldürmek, intihar eylemini içeren temel öğelerdir. Ama bu ölüm içgüdüsü bu kadar etkiliyse, intihar oranlarının neden bu kadar düşük olduğu sorulabilir. Belki kendini yok etmek de bir kendini koruma girişimi, sevgi görmek için atılan bir çığlık, mutlu yaşama olasılığının aranışıdır.
(…)
Kadınların şiirlerindeki ortak nitelikler dikkatimizi çeker çünkü kullandıkları temalar birbirine benzer; ölüm, aşk, canlı olmanın ayrıntıları, küçük hisler, insan zihniyle dışsal gerçeklik arasındaki ilişkinin kadınsı bir duyarlılıkla ele alınışı. Yukarıdaki temaların kadınların şiirlerinde işleniş tarzlarını analiz ettiğimizde, hepsinin de bu temaları zaman ve mekânı özel bir şekilde algılamak için manipüle ettiklerini görürüz.
(…)
Bir karşılaştırma yapmak için, Dickinson’la Plath’ı ele alalım; çünkü bu her iki kadının şiirlerinde de ağabey/baba/koca/sevgili ilişkileri önemlidir. Taklit ve yansıma evreninde o iki kadın şairi hızlandıran itici güçlerdir. Plath’ın ölüme olan saplantısı Dickinson’ınkiyle ve hatta bazen Bradstreet’inkiyle ilişkilendirilebilir. Onlara göre ölüme dair bu bakış açısı zirvede bir yaşam deneyimiyle, belki de erotizmle tanımlanabilir. Dickinson da, Plath da bu gotik geleneği öyle aşırı bir şekilde yüceltirler ki, ‘kişiliklerini’ ölüm kavramının gereklilikleri ve zorunlulukları üstüne kurarlar. Ölümden sakınma çabasıyla buna zıt bir şekilde ölümün arzulanması, onlara alaycı bir yaşam deneyimi bilgisi sunar ve oldukça yeni bir kadın imgesi oluşturmayı başaran kendi başkahramanlarına dönüşürler. Toplumda pasif insanlar olmak yerine, şiir sayesinde kendilerinin bilincine vararak, onları hem kendini kabullenmeye hem de aynı zamanda değişmeye zorlayan ‘gerçekliği’ algılar ve yorumlarlar.
(…)
Plath’ın başat bir erkek figürünü hep özlemesi üzücüdür; bunun sebebi belki de babasız olması ve annesi tarafından büyütülmesidir. Kendini gerçekten androjen hissedebilse ya da böyle olduğuna ikna olabilse, belki de “hayata ve ölüme soğuk bir gözle” bakabilirdi.
Her ne kadar şiirlerinde kadınların kaderini modern uygarlığın kaderiyle kusursuzca birleştirse de, bunu kabullenmenin dehşetini algılayamaz ve S. de Beauvoir’ın “Erkeğin asıl zaferi, kadının onu kendi kaderi olarak kabullenişidir” sözüyle belirttiği gerçeği aşmaya çalışmaz.
(…)
“Öykü yazma tutkusu, hayatının en bariz yüküydü. Profesyonel olarak büyük bir başarı kazanmak, zor bir mesleğin erbabı olmak ve gerçek dünyayı ciddi bir şekilde araştırmak istiyordu…” der Ted Hughes, Plath’ın şiiri asıl ciddi iş olan düzyazıdan bir kaçış olarak gördüğü için düzyazı yazabilmeyi şiddetle arzulaması hakkında.
Plath düzyazı yazarken karşılaştığı engelleri ifade eder: “…Hayat neredeydi? Dağılıyor, yok oluyordu ve hayatım tartıldığında eksik çıkıyordu, çünkü hazırlanmış bir roman kurgusuna sahip değildi, çünkü daktilonun başına oturup yoğun ve büyüleyici bir romanı sadece dehayla ve irade gücüyle bir ayda yazmayı başaramıyordum. Nereden, nasıl, neyle ve ne için başlayacaktım? Hayatımda yirmi sayfalık bir öyküye bile yetecek bir olay yok gibiydi. Felç olmuş halde oturuyordum, dünyada konuşacak kimsem olmadığını hissederek, insanlıktan tamamen uzakta, kendi eserim olan bir vakumun içinde: Kendimi giderek daha kötü hissediyordum. Ancak yazar olmak beni mutlu edebilirdi ve yazar olamıyordum. Oturup tek cümle bile yazamıyordum. Korkudan kaskatı kesilmiştim…”
(…)
Plath sıkıcı bir hayat sürse belki yaşam sürecini uzatabilirdi, ama bunu yapamadı çünkü hayatının kapısını şiirinki gibi kapamayı yeğledi, hızlı ve manikçe, itiraz edilemez bir kesinlikle.”

**”Hayatın neresinden dönülse kárdır.”

Dünyadaki 29 yıllık ömrünü, sanki uykuyla uyanıklık arasındaki o yerde, olası en şairane biçimde sayıklamakla geçiren Nilgün Marmara’nın, Cemal Süreya’nın seslenişiyle Zelda’sının, vaktiyle kurduğu o meşhur cümle…

Yarın, Nilgün Marmara’nın Ocak 1985’te İngilizce olarak kaleme aldığı ve Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne bitirme tezi olarak sunduğu “Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi kitapçıların raflarında yerini alacak.

Kitabın, Everest Yayınları tarafından bu tarihte piyasaya sürülmesi tesadüf değil.

Yarın, Sylvia Plath’in mutfak fırınının gazıyla intihar ederek 30 yıllık hayatına son verdiği günün (11 Şubat 1963) 43. yıldönümü…

Yarın, Sylvia Plath ile “meselesi olan” ve yine 13 Ekim 1987’de, beşinci kattaki balkonundan atlayarak 29 yaşında hayatına son veren Nilgün Marmara’nın doğumgününün de arefesi sayılır. Ki ürkerek ürperiyor bünye, ister istemez…

Edebiyata sardırdığım günden beri tek bir doğumgünü idrak etmişliğim yoktur ki Nilgün Marmara’yı anmayayım. Onunla aynı gün doğmuşuz; 13 Şubat’ta…

Hayat, her gün, aynı iç sıkıntısıyla boğuşurken, gitmek ve kalmak arasındaki o arafta geçen, biraz şanstan biraz da seçimden ibaret bir şey ya…

Yıllardır, her 13 Şubat’ta, önce Nilgün Marmara’dan o seneye mahsus, seçilmiş bir şiir okumak, akşam yattığımda ise yine 13 Şubat doğumlu Mazhar Alanson’un Benim Hálá Umudum Var’ını dua edercesine terennüm etmek gibi bir huy edindim.

Mezarlığın yanından geçerken ıslık çalarcasına, 13’ün lánetinden korktuğun için 13’ü uğurlu sayın ilán edercesine, salak saçma da olsa, bünyeye iyi gelen bir ritüel diyelim…

Ece Ayhan, Lale Müldür gibi büyük şairleri etkilemiş, kısacık hayatında damıtılmış sözlerle, az ama öz üretmiş, çok ama çok iyi, büyük bir şairdir Nilgün Marmara… “Kadın şair” diyeni de döverim.

Elimde değil, saygı duyarız, saygımız sonsuz, tamam da… Bunca az iyi şairin olduğu, hele ki “kadından şair olur mu” tonundan gerzek tartışmaların bitmeler bilmediği bir dünyada, Sylvia Plath’e de Nilgün Marmara’ya da için için öfkelenmekten kendimi alamıyorum.

Bu kendi çapında da bir sayıklama sayılabilecek yazı nasıl bağlanır bilemedim. Şiirperver TRT spikeri tadında bir sunumla durumu yavşatıp hafifletmek mümkün olabilir mi acaba mirim?

Su gibi aziz olası okurlar; içimde bir Şubat sıkıntısı mı desem, 13 sıkıntısı mı; ona rağmen pek kıkırdak bir şekilde gülmeye çok inatlı, sizleri Nilgün Marmara’nın Şubat 1987’de yazdığı son şiirlerinden biriyle başbaşa bırakıyorum:
DÜŞÜ NE BİLİYORUM

Kimdi o kedi, zamanın / eşyayı örseleyen korkusunda / eğerek kuşları yemlerine, / bana ve suçlarıma dolanan? / … / Gök kaçınca üzerimizden ve / yıldız dengi çözüldüğünde / neydi yaklaşan / yanan yatağından aslanlar geçirmiş / ve gömütünün kapağı hep açık olana? / … / Yedi tül ardında yazgı uşağı / görüldüğünde tek boyutlu düzlüktür o / ve bağlanmıştır körler / örümcek salyası kablolarla birbirine / sevişirken, / iskeletin sevincini aklın yangınına / döndüren, fil kuyruğu gerdanlıklarla. / … / Yine de, o, zaman kedisi / pençesi ensemde, üzünç kemiğimden / çekerken beni kendi göğüne / bir kahkaha bölüyor dokusunu / düşler maketinin, / uyanıyorum küstah sözcüklerle: / Ey, iki adımlık yerküre / Senin bütün arka bahçelerini / gördüm ben!

*10/02/2006 tarihli Radikal Gazetesi Kitap Eki
**Ebru Çapa’nın Hürriyet Gazetesi 10 Şubat 2006 tarihli yazısı

Sylvia Plath’in şairliğinin intiharı bağlamında analizi Nilgün Marmara Everest Yayınları, Çeviren: Dost Körpe, Everest Yayınları, 2006, 70 sayfa

Nilgün Marmara’nın Hayatı
1958?de İstanbul?da doğdu. Ortaokul ve liseyi Kadıköy Maarif Koleji?nde bitirip, yüksek öğrenimini Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü?nde tamamladı.

Sylvia Plath üzerine incelemeler yaptı. Plath?ın bireyin yalnızlığına ve varoluş sorununa bakışı genç şairi etkiledi. Nilgün Marmara, şiirlerinde çoğunlukla, 1. tekil kişinin düşle gerçek arasında gidip gelen, kırılgan izleklerini kullandı.

Çeşitli dergilerde şiirleri yayımlandı. Küçük İskender, Lale Müldür, Orhan Alkaya, Cezmi Ersöz, Ece Ayhan, Gülseli İnal ve Serdar Aydın gibi şairleri derinden etkiledi.

Sylvia Plath sevgisi, Marmara?yı ölümde de sevdiği şairin yazgısıyla birleştirdi. 13 Ekim 1987?de henüz 29 yaşındayken ?yaşama karşı ölüm? dedi ve intihar etti.
Eserleri
ŞiirDaktiloya Çekilmiş Şiirler (1980)
Metinler (1990)
Günlük
Kırmızı Kahverengi Defter (Gülseli İnal tarafından hazırlandı, 1993)

Nilgün Marmara’nın şiirlerini okumak için tıklayınız

Ece Ayhan?ın Şairin Ölümü Üzerine Yazdığı Yazılardan Bir Bölüm
?Nilgün Marmara Üstüne Sekiz Soru İki Görüş

?1. Nilgün Marmara, ?korkunç kokular saçan, renk cümbüşü içinde, çekiciliği kavranamaz çiçekliyolların, sürekli kuşkucu yolcusu? mudur sizce? Nereye, nasıl ve kimle gittiği belli olmayan bir yolcu mu?

?2. Nilgün Marmara?da, yaşamla ölüm arasındaki o yerin, o noktanın bakışımı, günle gece arasındaki, dialogla monolog arasındaki o yer, o nokta mıdır?

?3. Nilgün Marmara?nın şiirinde, dış dünyayla bir ilk karşılaşma, tanışma heyecanı ve bir o kadar da yorgunluğu olduğunu söyleyebilir miyiz?

?4. Tekrarın getirdiği sonluluk ile oluşumunu tamamlamayan an?lardan oluşan (oluşamayan) sonsuzluk arasındaki çekişmenin Nilgün Marmara?nın şiirinde bir karşılığı var mı?

?5. Nilgün Marmara?nın şiirinin dinamiğini oluşturan ruh durumu (ya da ruh durumları) ile yazı arasındaki ilişki sizce nedir?

?6. Nilgün Marmara?nın özel hayatına, şiirle olan ilişkisine dair anılar ya da birtakım dialoglar hatırlıyor musunuz?

?7. Nilgün Marmara?nın şiirinde, Türk ve Dünya şiiriyle-şairleriyle birtakım etkileşimler sezdiniz mi?

?8. Şair-şiir ve ?intihar duygusu? üçgeni içinde sizin için ilk elde beliren çağrışımlar neler olabilir?

?Bütün soruları birleştiriyorum. Karşılıkları da öyle olacaktır: (Her anlamıyla, evet) Güzelim Nilgün Marmara?nın, geçici bir heves de olsa, teleoğlanların yakınına düşmesi herhalde hiç hoş bir şey değildir. Ama çok şükür, 128 Nilgün Marmara bizim gönlümüz gerçekliğinde orada, o mezarlıkta yatmıyor!

?Ve Ege denizlerinin derin yerlerle sığ yerler arasındaki tuhaf bir mavilikte olan gözleriyle Nilgün Marmara, yıllar öncesinin Miss Lou?su gibi: ?Bana lütfen çiçek göndermeyin? diyor ?Benim kendi çiçeklerim var!?

?Haklılığın inadıyla apaçık yazıyorum ki, Nilgün Marmara uçsuz bucaksız sivil şairlerden biridir. Belki de en önde geleni. Sözgelimi, kendi kuşağı rahatça onun adıyla anılabilir.

?Nilgün Marmara?nın şiirleri, yabancı etki aranıyorsa, en çok Dylan Thomas çizgisi vardır denebilir. Anglo-Sakson şiiri! (?Milkwood?un Dylan Thomas?da ne anlama geldiğini bulursanız, bir ip ucu yakalamış olursunuz.)

?Nilgün Marmara?nın Kızıltoprak?ta, denize ters yönde, bir çığlık bile atmadan kendini 6. kattan aşağı bırakması üzerine ben ne söyliyebilirim ki. Kağan Önal, Perihan Marmara ve arkadaşları Gülseli inal, Mastafa Irgat, Emel Şahinkaya, Seyhan Erozçelik, Cezmi Ersöz, Ahmet Soysal., konuşabilirler bakın.

?Cihat Burak, pahasının sonucu için, kaç kez sormuştur bana ?Ama niye?? Cemal Süreya hiçbir şey sormamıştı. Nejat Bayramoğlu ise ?Bizim hiçbirimizin yapamadığı şeyi yaptı kız? demişti. işte ancak bunları, bunları diyorum. Bu kadar. ? Ece Ayhan

Yorum yapın

Daha fazla Şiir Kitapları
İstanbullu, Mehmet Tanju Akerman

"Bence garip bir isim oldu İstanbullu? İstanbullu var mı? Bunu soruyor herkes. Böyle giderse ilerde Antalyalı da olmayacak. Kayserili de....

Kapat