Tezer Özlü: Kendi çizgisinden hiçbir zaman uzaklaşmayan bir kadın

tezer-ozlu“Dünya da herkesi sevebilirsin ancak herkesi kucaklayamazsın. Bu yüzden insan en yakınındakini kucaklar. Ben de kızımı kucakladım. O da uyuyor.” Tezer Özlü

Çocukluğun Soğuk Geceleri adlı roman, küçük yaşlarda yaşanılan buhranların, aile problemlerinin, okul yıllarının, arkadaşlıkların ve hayatı sorgulamasıyla başlayan bir maceranın; evlilikte bulmak istediği sevgiyi bir türlü bulamayıp, umut yolculuğuna uzanan bir hayat hikâyesini anlatıyor.

Taşra nasıl da insanı büyütür ve besler doğasında… Tezer Özlü de taşranın, doğanın bir parçası hissetmişti kendini. Küçüklüğünde taşradan ayrılıp büyük bir şehrin kucağına düşmüş ardından tekrardan doğaya, umuda dönen küçük bir kadının tüm serzenişlerini içeriyor bu kitap. Kitabın ilk bölümü olan Ev’de geniş tahta evler arasındaki meyve bahçelerinden ayrılmanın hüznünü veren Özlü; betonlaşmaya yüz tutmuş evlerin sıkışmış sokaklarında, grinin bir kente hükmetmesine maruz kalan küçük bir evin tüm detaylarını zihnimizde canlandırıyor.

Evde altı kişi yaşıyorlar. Baba, anne, Süm, Bunni, ağabey ve kendisi. Özlü, bu bölümde baba karakterinden oldukça rahatsız. Babasının beden eğitimi öğretmenliği yapmasından kaynaklı kuralcı ve otoriter duruşları, evin içindeki eylemlerin birçoğunda ataerkil bir yapının izlerini görünür kılıyor. Özlü, babanın sabahları çizgili, bol pijamasını çıkarmadan düdüğünü öttürmesini, babasının kuşağındaki Türk erkeklerinin büyük bir ordu ve askerlik sevgisi beslemelerine bağlıyor. Ayrıca odalarındaki çalışma masasında babasının çocuklarına dair öğütlerinin asılıyor olması, fazla elektrik yakılmasın diye ampulleri karanlık ile aydınlık arasında ışık verenlerinden seçilmesi, kimsenin olmadığı yerde ışık yanarsa çok öfkelenmesi, holdeki gömme büfenin önünü, Atatürk köşesi yapması, ulusal bayram günlerinde İstiklal Marşı’nın söyletmesi; evde, baba figürünün hakimiyetinin fazla; ortaklık modelinden ise yeterince bahsedilmediği görülür.

Anne, kitap boyunca çok kısıtlı işlenmiş; ev bölümünün başlarında soğuktan ve yalnızlıktan korunmaktan adına annesine sarılarak uyumasının yanında anne-baba arasındaki sevgisizlikten bahsedilerek ikili arasında hiçbir sevgi, sıcaklık olmadığını, annesinin babasını bir erkek olarak sevmediğini davranışlarından belli ederek, küçük burjuvalar gibi, sorumlulukların zorunluluğu ile birbirlerine bağlılığı açıkça dile getirmiş. Bu da küçük yaşlardan itibaren Özlü’nün gözlemlediği, aile içi bireylerin sevgi bağlamındaki yetersizliklerini bileyip; kendi öz yaşamında oluşturacağı ikili ilişkilerde insanı sevme, kadınlığını sevme sonrasında cinsiyetçi tanımlarında özgür bir duruşa ait sahipliliğini ortaya koyacaktır.

Kardeşi olan Süm ise İstanbul’a daha önceden gelmesi dolayısıyla her şeyi daha çabuk kabullenmiş durumdadır ki kentin kalabalık ve bunaltıcı havasından rahatsız değildir. Kentin öğretilerini ablasına anlatmakta zorluk çekmez. Ancak Özlü burada bir çatışma yaratarak kardeşinin kabulleniş serüvenine dahil olmak istemez. Özlü bu kısımda doğal olan bir dünyada kendini var edebilme serüvenine ısrarla katılmak ister. İstanbul gibi bir kent onun kendi gerçekliğine bir gölge düşürür.

Taşra’da yaşanılan zamanda aile arasındaki ilişkiler romana yansıtılmaz. Sevgisizlik, doğal tezer ozlu 5ortamdan uzaklaşma, küçük evlerin yarattığı huzursuzluk bunların hepsi büyük bir şehre atılan gerçeklikte karşımıza çıkar. Oysaki Özlü, hayalciliği kişi üzerinde öyle derinlemesine işlemiştir ki nesnelerin üzerinde durulan benzetmeleri ve arzulanan hayatları gerçek olan zamanın tam karşısına yerleştirmiştir.

Diğer etken bir karakter olan Bunni’nin, Özlü tarafından tanımlanması ise şu şekildedir: Çamaşır, bulaşık, namaz, oruç ve çarşamba pazarı… Bunni, ataerkil bir ailenin içinde kadınlık görevlerinin tamamını üstlenen bir kişiliktir. Bu durum Özlü’ye kendi kadınlığını ve ahlakını sorgulamada önemli bir etkendir. Bunni’nin kadınlığındaki kabullenişini ve hizmetkârlığını eleştirir. Kendisini her gün yeniden doğmuş bir kadın modeline dair her yaşında yeni bir bilginin karşısında yeni bir özellik elde eder. Bu da onun varoluşsal çabasının bir göstergesidir. Direniş hikâyesidir. Abisi ise evin içinde tüm ayrıcalıklara sahip bir bireydir (kendine ait oda, masa, dolap ve benzeri.) Abisinin yaşının ondan büyük olmasına bağlayarak bazı kriterlere sahip olduğunu söyleyebilsek de evin içindeki erkek egemenliğine az da olsa vurgu yapar niteliktedir.

Anne-kız arasındaki sevgi bağının az olması, baba otoritesinin fazlalılığı, Bunni’nin gelenekçi, muhafazakar bir kadın olarak evin tüm işleriyle ilgilenmesi ve boğucu bir eve duyulan nefret; anlatıcı tarafından küçük yaşlardan itibaren çocukluk buhranını yaşayıp ardından melankolik ruh haline dönüşen bir hayat perdesini araladığını gösterir. Bu melankolik durum onun tüm hayatı boyunca etkisi altına alır. Sıradan bir üzüntü ve melankolik olarak adlandırılmayan bu durum Freud’a göre psikanalizin bir konusu olarak onun tüm vücudunu saran beraberinde de “ölüm dürtüsünün somutlaştırılmış bir biçimi” olarak kişinin intiharına sürükleyici olan tüm yolları denediğini romanda görebiliriz. Ölüm düşüncesinin onu izlemesi, ölüme karşı bir kaygı içinde olmaması ve bunların sonunda günlerdir biriktirdiği ilaçları içerek tüm kuralları reddeden, karşı çıktığı her nesneden intikam almak istercesine bu yolun içinde bir maceraya atılır. Aile içinde kaynaklanan acılar, dış dünyadan kaynaklanan acılar, kendi bedeninden kaynaklanan acılar ve sosyal çevrenin ona verdiği rahatsızlıkların içinde kendi varoluşsal savaşını vermesi onu tüm hayatı boyunca hiç bitmeyen bir buhranın eşiğine sürükler. Sonrasında hastaneler, doktorlar, narkozla birlikte verilen elektroşoklar… teşhis ise manik depressiv… (1) Delilik kisvesi bir zaman sonra onu yalnızlaştırır.

Okul ve Okul Yolu bölümünde, etrafında bulunan her şeyi bir sorgulama içine girmesiyle tüm sosyal eleştirilerini okuyucuya direk sunar (rahibeler, beton evler, tramvaylar, cinsellik.) Kişinin gerçek sevgiye ulaşamamasından doğan ölüm düşüncesi, kişinin yalnızlığından başlayıp hayatına giren tüm erkekleri sarmalayarak; tüm dünyaya duyduğu sevgisiyle özgürlüğün yolunu açması onu tüm zıtlıkların birleştirici etkisini gösterir. Aynı Bunni’ye duyduğu sevginin yanında ölüm ve nefretle bu durumu eşleştirmesi gibi. Çünkü Bunni ve annesinin sahip olduğu ahlakı reddederek kendi ahlak kurallarını oluşturur. Bu bir başkaldırış olarak nitelendirilebilir.

Hem anlatıcı hem de Tezer Özlü, hayatı boyuncu zıtlıkları birbirine eşleştirmesiyle kendi yolunu var etmeyi başarmıştır. Ölüm-yaşam, umut-tükeniş, sevgi-nefret gibi. Aynı şekilde Tezer Özlü’nün karakteri de sevgiyi özellikle cinsel sevgiyi hayatın en orta noktasına koyarak sevmek ve sevginin her türlüsüne sahip olmak ister. Yaşamı sevgi nesnesine bağlı değildir. Herkesi aynı sevgiyle kucaklama eğilimine sahiptir. Ablasının, Özlü’nün ölümünden on yıl sonra yayımladığı bir günlükte şöyle geçer: “İnsan tüm dünyayı sevebilir, ama belli bir yerde, dar bir çevrede yaşar. İnsan tüm insanlığı sevebilir; ama tüm insanları kucaklayamaz, belki de bir tek en yakınını kucaklayabilir. ‘O’ da kızım ve uyuyor” der. (2)

Bu bağlamda Tezer Özlü’nün bitmez tükenmez bir sevgi yumağının içinde var olduğunu görebilmekteyiz. Bunu kimi zaman bir erkeğe, kimi zaman bir arkadaşına kimi zaman da tüm dünya insanlığına armağan edebilmektedir. Bu ikilemlerin dışında Léo Ferré’nin Konseri adlı bölümde anlatıcının yaşadığı evlilik, hayatında bulunan erkekler, cinsel dürtüler, kaçışlar, özgürlük ve yalnızlık çatışmaları yer alır. Bir erkeği hayatında tamamıyla var edememe durumu mevcut olup karşısındaki erkeği ne kadar sevse de özgürlük bağlamında yaşadığı yalnızlık dürtüsünü, beraberinde peşine bırakmayan ölüm korkusu tüm bedenini kapsamış durumdadırki bir erkeği hayatına tam anlamıyla var edememektedir.

Yeniden Akdeniz bölümü ise güneşin yeniden doğuşuyla bir diriliş göstergesi olarak karşımıza çıkar. Tazelik, güzellik, neşe, huzur ve ardından doğa ile kucaklaşma… Tüm bunlar Özlü’nün hayatındaki asıl özün tamamlayıcısı durumundadır. Romanın başında da taşradan kente gidilen bir yolculuk; çemberin tamamlanması gibi kentten taşraya dönüşün simgesini verir. Yeniden doğum, varoluş, umudun yeşermesi…

Çocukluğun Soğuk Geceleri adlı kitapta da yazarın bir çok izleklerini bulmak mümkündür. Tezer Özlü’de çocukluğundan beri başlayan otoritenin, kentin, insanların, tanrının ve ölümün tüm eleştirilerini kitapta öz ve biçim olarak açıkça dile getirmesi, onun bir kadın olarak varoluşsal tüm sebeplerini ortaya koymasını sağlamıştır.

1. Manik depressiv: Bipolar bozukluk, kişinin depresyon ve/veya mani, hipomani, ve/veya karışık durumlar geçirdiği duygu durum bozuklukları sınıfını kapsayan tanısal kategoridir.
2. Varlık Dergisi/Şubat 1996/sayı1061 sy.17 (Kitap eki)

Selma Cengiz
Ocak 30, 2016 gaiadergi.com

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler
En Karanlık Işık: Knut Hamsun

Norveç ve dünya edebiyatının en büyük yazarlarından, 1920 Nobel ödülü sahibi Knut Hamsun, ikinci dünya savaşı yıllarında, henüz ülkesi işgal...

Kapat