Thomas More’un Yaşamı – Mina Urgan

Öyle yazarlar vardır ki, yazdıklarını değerlendirmek için, onların yaşam öykülerini ve özel kişiliklerini ayrıntılı olarak bilmesek de olur. Hatta bu yazarları çok beğensek de, nasıl yaşadıklarını, ne biçim insanlar olduklarını ayrıca merak etmeyebilir, yazdıklarını okumakla yetiniriz sadece. Buna karşılık, sanki sofralarında oturmuş, sohbetlerini dinlemiş, dostluklarından yararlanmış gibi, içli dışlı, garip bir ilişki kurduğumuz kimi yazarlar da vardır. Neredeyse beş yüz yıl önce yaşadığı halde, Sir Thomas More, bunların arasında bize belki en yakın olanlarından biridir. Bu bakımdan onun nasıl yaşadığını, ne biçim bir insan olduğunu anlatmayı, hem ayrıca ilginç bulduğumuz, hem de ilerde değineceğimiz kimi çelişkilere ışık tutmak açısından gerekli saydığımız için, yaşamı ve kişiliği üstünde uzunca durmanın zorunluğuna inandık. Yalnız biz değil, More’u inceleyenlerin çoğu örneğin Sidney Lee, Karl Kautsky, R.W. Chambers aynı zorunluluğu duymuşlar, kitaplarında onun yaşamını ve kişiliğini tüm ayrıntılarıyla ele almışlardır. More’u tanıyan ya da ölümünden sonra üstüne bilgi edinen çağdaşları da, bu eşsiz adamın yaşantısına tanıklık etmek, bu konuda bildiklerini gelecek kuşaklara iletmek gerektiğine inanmışlardı herhalde. Böylece, More öldükten 29 yıl sonra dünyaya gelen Shakespeare’in yaşamıyla ilgili nerdeyse hiçbir şey bilmezken, More konusunda ayrıntılı bilgi vardır elimizde. Çünkü damadı William Roper, Thomas Stapleton, Nicholas Harpsfield, Ro. Ba. harfleriyle bilinen bir yazar, yeğeni William Rastell, torununun oğlu Cressacre More ve başkaları, More’un yaşam öyküsünü anlatmışlardır. William Roper’in kaynatasının ölümünden yirmi yıl kadar sonra yazdığı yaşam öyküsü bunların en değerlisidir kuşkusuz. Aşağı yukarı 70 sayfa tutan ve More’un yaşamını anlatırken başlıca bilgi kaynağımız olan bu kitapçığı R.W. Chamber, haklı olarak, “İngiliz dilinde yazılan yaşam öykülerinin herhalde en kusursuzu” diye tanımlar. Bunların dışında, Sir Thomas More’un yazdığı ya da ona yazılan iki yüze yakın mektup da vardır elimizde. More, vatan haini olmakla suçlanıp, ölüm cezasına çarptırıldığı için, bu mektupları saklamak tehlikeli bir işti aslında. Ne var ki yakınları, özellikle büyük kızı Margaret, damadı Roper ve kız kardeşinin oğlu Rastell, tehlikeyi göze alıp, mektupları güvenilir yerlerde sakladılar. Bunların büyük bir bölümü, o sırada okumuş insanların ortak dili olan Latinceyle yazılmıştı. İleride göreceğimiz gibi, mektupların en ilginçleri, More’un Erasmus’a ve Erasmus’un More’a yazdıklarıdır. Thomas More, 7 Şubat 1478’de Londra’da doğdu. Sekiz yaşındayken girdiği St. Anthony okulunda dört yıl okuduktan sonra, babası onu Kardinal Morton’un evine yerleştirdi. Bilgisini görgüsünü artırmak amacıyla çocuklarını başka bir ailenin yanına vermek, İngilizler’in bir geleneğiydi o sıralarda. En soylu ve varlıklı aileler bile bu geleneğe uyar, çocuklarının eğitimi açısından daha yararlı bulurlardı bunu. On beşinci yüzyılın sonlarına doğru İngiltere’de yaşayan bir İtalyan diplomatı, İngilizler’i bu bakımdan ayıplar; kendi çocuklarını bir yabancının evine gönderip, yabancı çocukları kendi evlerine aldıkları için, onları sevgiden yoksun olmakla suçlar. Oysa More ile babası arasında büyük bir sevgi vardı. More, hukuk merakını da, tüm Avrupa’ya ün salan neşesini ve şakacılığını da, kendi gibi yargıç olan babasından almıştı herhalde. Anlatıldığına göre, üç kez dünya evine giren babasının, evlilik konusunda karamsar olduğu kadar da eğlenceli bir görüşü varmış: Kendine eş seçen adamı, içinde yedi tane zehirli yılanla bir tek lezzetli yılan balığı bulunan bir torbaya elini daldıran bir kişiye benzetir, yılanlar sokmadan balığı yakalayabilmesi için, bu adamın elinde ancak yedide bir olanak bulunduğunu söyleyip dururmuş. Thomas More, Kardinal Morton’un evinde çok yararlı birkaç yıl geçirdi; çağın başta gelenlerini yakından tanımak, değişik konularda geniş bilgi edinmek olanağını buldu. İleride göreceğimiz gibi, Utopia’nın birinci bölümünde, Raphael Hythloday’i sözcü olarak kullanıp, Kardinal’i bir hayli över. Daha sonraları More gibi “Lord Chancellor”luğa yükselen Kardinal Morton da More’a hayranmış. Sofrada hizmet eden çocuğu konuklarına gösterip, “Şu küçük yok mu, eşsiz bir insan olacak günün birinde, göreceksiniz,” dermiş. Roper’in anlattığına göre, güler yüzü ve zekâsıyla Kardinal’in evini canlandıran genç Thomas, dışardan çağrılan tiyatro kumpanyaları sahnedeyken oyuncular arasına karışır, tuluat yaparak öyle güzel oynarmış ki, en usta oyunculardan daha da çok alkış toplarmış.

Thomas More on dört yaşına gelince, Kardinal Morton onu Oxford’a gönderdi. More orada, Linacre, Grocyn ve Colet gibi çağın en ünlü Hümanistlerinin öğrencisi olarak, iyice bildiği Latincesini ve özellikle Yunancasını ilerletti. Üniversiteden ayrıldıktan sonra da, Yunanca üstüne çalışmalarını hiçbir zaman bırakmadı. John Lily’yle birlikte birçok Yunanca şiiri, Erasmus ile de Lukianos’un bazı parçalarını İngilizceye çevirdi.

Latince, Katolik Kilisesi’nin dili olduğu için, eğitime çoktan yerleşmişti. Ama o sıralarda bilgi düşmanı kimi din adamları, Yunanca eğitimini baltalamaya çalışıyorlardı. More ömrü boyunca cephe aldı bu çeşit din adamlarına karşı. Hümanistlerin verimli ve rahat çalışabilmeleri için her zaman elinden geleni yaptı. Oxford ile Cambridge’in öğretim üyelerini ve öğrencilerini daha yakından tanıyabilmek, sırasında onları koruyabilmek amacıyla, kendi isteğiyle onursal bir görev aldı; “High Steward” olup, bu iki üniversitenin adliyeyle ilgili işlerine baktı. Damadının anlattığına göre, More’un bilgiye karşı öyle büyük bir saygısı varmış ki, Oxford ya da Cambrigde’den gelenlerle herhangi bir konu üstüne tartışırken tam haklı çıkacağı, karşısındakini mat edeceği sırada, bu bilginleri güç duruma düşmekten kurtarmak için, hemen yenilmiş görünüp, başka bir konuya geçiverirmiş.

Erasmus’un bir mektubundan anlaşıldığına göre, More, Oxford’da kalıp, Yunanca ve felsefeyle ilgili çalışmalarını sürdürmek istiyordu. Ne var ki, yargıç olan babası, onu kendi mesleğine yöneltmek niyetindeydi. Böylece, More, Oxford’da ancak iki yıl okuduktan sonra, o sıralarda bir çeşit Hukuk Fakültesi yerini tutan New Inn ve Lincoln’s Inn’de hukuk öğrenimi yaptı ve 1501’de, yani23 yaşındayken Baro’ya girdi.

Çağımızın İngiliz tiyatro yazarlarından Robert Bolt, A Man for All Seasons adıyla, Sir Thomas More’u ele alan ve İngiltere’de, Amerika’da ve Fransa’da büyük ilgiyle seyredilen, hatta filmi bile yapılan bir oyun yazdı. Bu oyunun kişilerinden Kardinal Wolsey, çok yerinde bir söz söyleyerek, “More, siz rahip olmalıydınız” der. Gerçekten de More, 1501 ile 1505 yılları arasında rahip olmayı düşünmüştü. Bunu yalnız düşünmekle kalmayıp, Charterhouse adlı manastıra kapanarak, dört yıl boyunca bir keşiş gibi yaşamıştı. Ne var ki, manastırlar o sıralarda bilgi merkezleri olduğundan, More yalnız dua etmekle kalmadı, sürekli okudu ve yoğun bir çalışmaya da daldı. Erasmus, More’un kişiliğini anlatan mektubunda, “asıl isteği rahip olmaktı” der. “Oruç tutarak, dua ederek, geceleri uyumayarak, buna hazırlandı. Oysa çoğu insanlar, rahipliğe hiç hazırlıksız atılıverirler.” Gerçi More rahip olmadı; ama dine aşırı tutkusu yüzünden, ömrünün sonuna kadar kendi kendine eziyet etti. Damadı Roper’e göre, çok sıkı perhizler tutar, ya kuru toprağın ya da şikesiz bir tahtanın üstünde yatar, yastık olarak başının altına bir odun parçası koyar, sabahın ikisinde de kalkarmış. “Kamçılarla, düğümlü iplerle bedenini zaman zaman cezalandırdığını” öğreniriz gene aynı kaynaktan. Hatta More, bedeninin isteklerini sıkı bir denetim altına almak amacıyla, çıplak tenine sert kıldan yapılmış bir gömlek giyermiş. Ölüm cezasına çarptırılmadan bir gün önce, cellatları görmesinler diye, bunu gizlice kızına göndermiş. Zaten bu gömleği yıkamak görevini üstlenen sevgili kızı Margaret’ten başka herkesten de saklarmış bunu. John Bouge adında bir din adamı, More’un ölümünden sonra yazdığı bir mektupta, bu yüzden ara sıra derisinin kanadığını, kanın giysilerine kadar sızdığını anlatır.

More’un rahip olmaktan neden vazgeçtiğini kesin olarak bilmiyoruz. More’un yaşam öyküsünü yazanlardan rahip Stapleton’a göre, çağının din adamları ahlak açısından gevşek davrandıkları, dinsel coşkularını da artık yitirdikleri için caymıştı bu işten. Erasmus’un demin sözünü ettiğimiz mektubuna göre de “sevdalandığı için bu isteğinden vazgeçti; iffetsiz bir rahip olmaktansa, iffetli bir koca olmayı yeğledi.” Ama belki de bunun nedeni, sanıldığı kadar basit değildi. Belki de More bir manastıra çekilmemekle topluma ve yurduna, dolayısıyla Tanrı’ya karşı görevini daha iyi yapabileceği kanısına varmıştı. More’un İtalyan Hümanisti Pico Della Mirandola’nın yaşam öyküsünü anlatan bir kitabı Latinceden İngilizceye çevirmesi, bu noktayı aydınlatmak açısından bir hayli ilginçtir: Otuz üç yaşında ölen bu soylu genç, o çağın en bilgili adamlarından biriydi. Savanarola’nın etkisinde kalıp, dünyadan el etek çekmek istedi. Ama Borgialar’ın egemenliğinde çeşitli kötülüklerle dolu bir çevrede, manastırda yaşayan bir keşiş gibi erdemli yaşamanın da olumlu yanları olduğunu düşünüp bu isteğinden vazgeçti. Belki aynı kaygıyla rahip olmayan More, 1505’te Jane Colt ile evlendi. Damadı Roper’e göre, More üç kız kardeşle tanışmış o sıralarda. En çok hoşlandığı bu kızların ikincisiymiş. Ama ortanca kızın ablasından önce evlenmesinin doğru olmayacağını, büyük kızın bu yüzden üzüleceğini düşünerek, hoşlandığı kızdan vazgeçip ablasını almış. Erasmus, More’u anlatan mektubunda Jane Colt’tan da söz eder: “Eş olarak seçtiği, iyi soydan, ama hiç okumamış, köyde yetişmiş çok genç bir kızdı. Böylece More, onun kişiliğine istediği biçimi verebildi. Kitaplardan hoşlanmayı, çalgı çalmayı öğretti ona; kendi yaşantısına uygun bir eş haline soktu.” Üstelik More, kıza ara sıra sopa çekmesini salık veren kayınbabasının öğütlerine hiç mi hiç kulak asmadan karısını adam edebildi.

More’un evliliği çok mutlu oldu. Beş yıl içinde, üçü kız, dördüncüsü oğlan, dört çocukları dünyaya geldi. Ama ne yazık ki karısı vakitsiz öldü ve More, Erasmus’un anlattığı gibi, birkaç ay sonra, çocuklarına baksın diye bir dulla evlendi. Bu dulun ilk kocasından olan kızını da, kendi kızı gibi büyüttü. İkinci karısı Alice Middleton, ne gençti ne de güzel. Oldukça da huysuzdu. Ama More iyi geçinirdi onunla. “Şakalarla, okumalarla, karısını avucunun içine aldı. Oysa çoğu kocalar hoyrat ve sert davranarak, karılarını yola getiremezler. Bu kadının ters ters konuşmalarına aldırmadan, ona harp ve gitara çalmasını öğretti. Onu her gün gözü önünde çalıştırdı” diye anlatır Erasmus.

More ailesinin mutluluğu dillere destan olmuştu. Ann Mannign, 1851’de yazdığı The Household of Sir Thomas More adlı kitabında, More’un kızları ve karısıyla nasıl yaşadığını çok iyi anlatır. Ama o evde uzun süre konuk kalan Erasmus’un anlattıkları, elbette daha çok ilgilendirir bizi: “More Thames kıyılarında, Londra’ya yakın bir ev yaptırdı. Bir sarayı andırmıyor bu ev; imrenilecek kadar görkemli de değil, ama rahat. Karısı, oğlu, gelini, evli olan üç kızı ve on bir torunuyla, tatlı bir dostluk havası içinde yaşıyor burada. Çocuklarına böylesine düşkün bir adam ömrümde görmedim. Gençlerle yaşlılar arasında hiçbir ayrım gözetmiyor. Karısı yaşlı olduğu halde, sanki on beşinde bir genç kızmış gibi seviyor onu, üstüne titriyor. Öyle bir huyu var ki, mutsuz olayları önleyemezse, bunlarda bile bir mutluluk buluyor. Platon gibi onun da bir akademiye başkanlık ettiğini söyleyebiliriz; ama bu akademide geometri ve hesap yerine, aile erdemleri öğretiliyor. Evinde oturanların hepsinin işi gücü var. Bir tek ters söz söylenmiyor burada. Nezaket ve iyilik üstüne kurulmuş bir disiplin var bu evde.” Erasmus, başka bir mektubunda da şöyle der: “Ailesini kolayca yönetir. Felaketler kavgalar yoktur evinde. Bir anlaşmazlık çıkınca, dakikasında uzlaşılır. Ne o kimseye düşman olur, ne de kimse ona. Tüm ev halkı mutluluk içindedir. Oraya her giren rahatlar. Çocuklarının üstüne fazla düşerek onların keyfini kaçırmaz; ama hiçbir görevini önemsemediği de görülmemiştir.” Tıpkı Erasmus gibi, damadı William Roper de More’un tatlı huyunu anlata anlata bitiremez; on altı yıldan fazla onunla aynı evde oturduğunu, ama onu bir tek kez öfkeli görmediğini söyler.

Çağın ünlü ressamlarından Hans Holbein, Sir Thomas More’un Chelsea’deki bu evinde iki yıla yakın konuk kalmış, Erasmus’un isteği üzerine Utopia’yı resimlendirmiş, More’un çeşitli portrelerini yapmıştır. Bir söylentiye göre, bu portrelerin en güzeline Sekizinci Henry sahip çıkmış; ama More’a düşman olan karısı Kraliçe Anne Boleyn, bunu sarayın penceresinden atarak parçalamış. Hans Holbein, More’un mutlu ailesini gösteren bir tablo da yapmıştır.

Pırıl pırıl bir çocuk olmadığı halde oğlunu çok seven More, kızlarına ayrıca düşkündü. Doğurmak üzere olan büyük kızı Margaret’e yazdığı bir mektupta, onun gibi kadınlara hayran olduğunu, üç erkek doğuracağına, kendine benzer bir tek kız doğurmasını yeğlediğini söyler. Margaret’e, başka bir mektubunda da, çocuklarına duyduğu sevgiye değinir: “Bil ki, çocuklarım cahil ve tembel olmasınlar diye her şeyi gözden çıkarırım; onların gelişmesine yardım etmek için işimi gücümü bırakırım gerekirse, der. Utopia’dan anlaşıldığı gibi, More kadınla erkek arasında hiçbir ayrım gözetmez. Kadınların tıpkı erkekler gibi eğitilmeleri gerektiğine inanır. Çocuklarının özel öğretmeni Gunnell’e yazdığı bir mektupta, eğer bir kadın hem bilgili hem de erdemliyse böyle bir kadını Troyalı Güzel Helena’dan daha değerli saydığını söyledikten sonra, kadınla erkeğin eşit olduğunu bir kez daha yineler: “Hasat zamanı gelince tohumu eken el, ha bir erkek eli olmuş, ha bir kadın eli.. İnsanı hayvandan ayıran akıl, erkekte de var, kadında da. Onun için ikisi de okumalı; güzel bir eğitimin tohumlarıyla yeşeren bir tarla örneği, akıllarını geliştirip güçlendirmeli. Kadınların okumalarını engellemek isteyen kişilerin savundukları gibi, eğer kadınlar akıl alanında verimsizse, onların tarlalarında ancak zararlı otlar bitiyorsa, o zaman kadınların eğitimiyle özenle ve sürekli uğraşıp, doğanın bu yanlışını düzeltmek gerekir bana kalırsa.” Sir Thomas More’un üç kızı, özellikle Roper ile evli olan büyük kızı Margaret, bilgileriyle Avrupa’da ün salmışlardı o sıralarda. More, kızlarının eğitimiyle hem kendi uğraşmış, hem de onlara en iyi öğretmenleri tutmuştu. More’un kızları, Latinceyi İngilizce kadar rahat okuyup yazarlar, hatta ara sıra babalarıyla Latince konuşurlar, Latince yazışırlardı. More ile arası açılmadan önce, Kral da bu kızlarla övünür, felsefe tartışmaları yapmak üzere onları saraya çağırırmış. Erasmus, Fransız Hümanisti Guillaume Bude’ye bir mektubunda, More’un kızlarının bilgisine ne denli hayran kaldığını anlattıktan sonra, kızların yüksek öğrenimi konusunda eskiden bazı kuşkuları olduğunu, ama arkadaşının başarılı deneyinden sonra, artık bunun doğruluğuna inandığını söyler.

Rotterdam’lı Desiderius Erasmus (1467-1536) öğrencisi Lord Mountjoy’un çağrısı üzerine, 1499’da ilk olarak İngiltere’ye geldiği sırada, More ile tanışmıştı. Anlatıldığına göre, Avrupa’nın en ünlü bilginiyle o sırada henüz 21 yaşında olan More, kim olduklarını bilmeden, bir dost sofrasında karşılaşmışlardı. Birbirlerinin konuşmalarını bir süre dinledikten sonra Erasmus, More’a dönüp, “Siz herhalde Thomas More olmalısınız,” demiş. More da, “Siz de Erasmus’tan başkası olamazsınız,” diye karşılık vermiş. Bu iki kişinin dillere destan olan ilk karşılaşmaları, Elizabeth çağında halkın ayrıca hoşuna gitmiş olmalıdır. Çünkü daha sonra sözünü edeceğimiz Sir Thomas More adlı oyunun üçüncü perdesinde, aynı sahne değişik bir biçimde canlandırılmıştır. More, Erasmus’un İngiltere’de bulunduğunu, Chelsea’deki evine konuk olarak geleceğini öğrenince, Yüce Erasmus’un gerçekle görünüşü birbirinden ayırt edip edemediğini anlamak amacıyla, ona bir oyun oynamaya karar verir. Evinde hizmet edenlerden birine kendi giysilerini giydirir, boynuna bir altın zincir takar, onu kendi yerine oturtur. Derken Erasmus ile çağın tanınmış şairlerinden Earl of Surrey gelirler. Erasmus, Thomas More’un ününün denizleri aştığını, tüm Hıristiyan ülkelerine yayıldığını, onunla tanışmaya can attığını söyler. Earl of Surrey de, İngiltere’nin en onurlu bilgini, en değerli devlet adamı saydığı More’u över. Ne var ki, Erasmus, ikide birde yanındaki adama bakıp, onun Thomas More olduğuna bir türlü inanamaz. Adamcağız, Erasmus’un Latince sözlerine karşılık vermeye yanaşmayınca, Hollandalı bilgin büsbütün kuşkulanır. O sırada sahneye giren More, böyle bir şaka yapmaktan kendini alamadığını açıklar. Erasmus, İngiltere’ye bu ilk gelişinden sonra, oraya sık sık uğradı; 1511 ile 1514 arasında Cambridge’de Yunanca öğretti ve More’un yakın dostu oldu. Kendinden on bir yaş küçük bu gence Erasmus’un derin bir hayranlığı vardı. Yeni tanıştıkları sırada yazdığı bir mektupta, “Doğa, Thomas More’dan daha tatlı, daha ölçülü ve daha mutlu bir dahi yaratmış mıdır acaba?” diye sorar. Beraber yaptıkları Lukianos çevirisinin önsözünde de, More’a duyduğu büyük sevgiyi dile getirir; onun ince ve keskin zekâsını, burukluktan arınmış, güler yüzlü mizah duygusunu göklere çıkardıktan sonra, arkadaşının hem akıl, hem de huy açısından eşsiz olduğunu söyler.

Erasmus, 1509 yılında More’un evinde konuk kaldığı sırada, lumbagodan rahatsız olduğu ve kendi söylediğine göre, ciddi bir iş yapacak durumda bulunmadığı için, More’un isteği üzerine, yedi günde yapıtlarının en ünlüsünü, çağın tüm çılgınlıklarını taşlayan Moraie Encomium’u yani Deliliğe Övgü’yü yazdı ve More’a sunduğu bu kitabı, sırf arkadaşının zorlamasıyla yazabildiğini ve ona bu işi yaptırmanın, “bir deveye dans etmesini öğretmek” kadar zor bir iş olduğunu söyledi. Erasmus ile More’un böylesine kaynaşmalarına hiç şaşmamalı; çünkü Hümanist akımın içinde yoğrulmuş, aynı değerlere inanan insanlardı ikisi de. Institutio Christiani Principis’den (Bir Hıristiyan Prensinin Eğitimi) anlaşıldığı gibi eğitimle ilgili sorunlara Erasmus da More kadar önem veriyordu. Gene aynı kitapta görüldüğü gibi, Erasmus da savaşa karşıydı: “Eğer böylesine uğursuz bir işten sakınmanın yolu yoksa, az zarar görülmesi, az kan dökülmesi, savaşın çabuk bitmesi için krallar ellerinden geleni yapmalıdırlar hiç olmazsa,” derdi. Erasmus’a göre de, iyi bir kral, savaştan ve yabancı ülkeleri ele geçirmeye yeltenmekten kaçınıp elinde bulunan ülkeleri doğru dürüst yönetmeye bakmalıydı. Erasmus da çok ağır bir suç işlemeyene ölüm cezası verilmesini kınardı: “Aklı başında bir cerrah, ancak son çare olarak bir kolu ya da bir bacağı kestiği gibi, toplum da ancak her çeşit çareyi denedikten sonra ölüm cezasına başvurmalı.” Erasmus da hiçbir işe yaramayan tembel soylu sınıfına karşıydı: “Rahatlık onları gevşetmiş, keyf de kadınlaştırmıştır. Yararlı mesleklerde ustalıkları yoktur. Ancak eğlenceden, avdan, ya da bunlardan da kötü şeylerden anlarlar.. Ne diye bu tür insanlar, ayakkabıcılardan ya da çiftçilerden üstün sayılsınlar?” Erasmus da toplumsal düzenin adaletsizliği üstünde durur; yoksulların daha az, varlıklıların daha çok vergi vermelerini ister; ağır vergiler yüzünden fakir fukaranın umutsuzluğa kapılıp suç işlediğini belirtir; hatta daha ileri giderek, “zenginliğin birkaç kişinin elinde toplanmasını engellemek için, çareler düşünmeli,” derdi.

Erasmus ile More arasındaki bu güzel yakınlığı bilen, More’un ne biçim bir adam olduğunu merak eden Lutherci Alman Hümanistlerinden Ulrich von Hutten’e Erasmus’un 1519’da, yani More’u tanıdıktan yirmi yıl sonra yazdığı mektup ayrıca ilginçtir. Erasmus, arkadaşının kişiliğini öylesine olağanüstü, öylesine değişik ve çok yanlı bulur ki, onu anlatabilecek kadar yetenekli saymaz kendini, ama gene de uzun uzun söz eder More’dan: “More, orta boylu, biçimlidir. Solgun teni, ancak yüzü kızarınca renklenir. Saçı, sarıyla karışık kara, ya da karayla karışık sarıdır. . Açık kurşun rengi gözlerinde sarı benekler vardır. İngilizlere göre, bir deha belirtisidir bu; ancak üstün insanlarda bulunur. Cana yakın, hoş bir yüzü vardır. Kolayca gülümser.. Yediğine içtiğine onun kadar aldırmayan bir adam ömrümde görmedim. . Sadece su içer. . Müziğe çok düşkün olduğu halde, sesi kalın ve uyumsuzdur. Ağır ağır, açık seçik konuşur; hiçbir zaman duraklamaz. Sade giyinir; ipeklerden, kadifelerden, altın zincirlerden hoşlanmaz. Teşrifata aldırdığı yoktur. Ne kendi katlanır buna, ne de başkalarından bekler. Ona göre, aklı başında bir adam, bu çeşit saygı gösterilerine metelik vermez. İşte bu yüzden saraydan uzak kalmıştır bugüne dek. . Her çeşit kumardan nefret eder. Sohbetine doyum olmaz. Açık saçık konuşmadan, dedikoduya düşmeden çok eğlenceli olmasını bilir. . Akıllılarla akıllıdır; akılsızlarla şakalaşır. . Tüm hayvanlara düşkündür; onları incelemekten hoşlanır. Chelsea’nin kuşları, acıkınca ona gelirler. . Ona gösterilen bütün acayip şeyleri satın alır. Evi, garip eşyalarla dolu bir dükkâna benzer, bunları çevresine göstermekten ayrıca hoşlanır.”

Erasmus mektubunda, “dünyanın en sevimli insanı” olan More’un, “dost olmak için dünyaya geldiğini, dost olmak için yaratıldığını” söyler. “More’un öylesine olağanüstü bir sevecenliği ve öyle tatlı bir huyu vardır ki, en güç durumlarda bulunan en kederli insanları bile avutabilir. Ona düşmanlık edenlerin bile yardımına koşarak, en kötü şeyleri bir sevinç kaynağına dönüştürebilir. Gerçek dosttur o. . Güç durumda olanların başlıca koruyucusudur.”

Erasmus, More’un neşesine, güler yüzüne ayrıca hayrandır. Tanıdıkları arasında gülünç şeyleri en çabuk onun sezdiğini, “kendi kendisiyle de alay etmesini” bildiğini söyler. More, başkalarının düpedüz felaket sayacakları durumlarda bile, gülünecek bir yan bulur. Örneğin Francis Bacon’un Apophthegms’de anlattığına göre, ilk karısı erkek çocukları olsun diye hep dua eder dururmuş. Sonunda bir erkek çocukları olmuş ama, John’un zekâsı pek gelişmeyince, More karısına, “Erkek çocuğun olsun diye öyle yalvarıp yakardın ki, bu çocuk ömrünün sonuna kadar hep ‘erkek çocuk’ kalacak,” demiştir. More’un ölümle yüz yüze geldiği zaman bile, şakalaşmaktan geri kalmadığını göreceğiz ileride. Onda en özlü, en derin düşüncelerini ve inançlarını şaka edercesine, en aşırı, en olmayacak şakalarını da son derece ağırbaşlı hallerle söylemek huyu da varmış anlattıklarına göre. More, bir dostunun ona şöyle dediğini yazar: “Şakalaşırken bile öyle ağırbaşlısınız ki, çoğu zaman ciddi olup olmadığınızı anlayamıyor insan.” Daha sonraları göreceğimiz gibi, More’un bu huyu, Utopia’nın akıllara sığmayacak kadar yanlış yorumlara uğramasına neden olmuştur.

More’un İngiliz halkına en hoş gelen özelliklerinden biri de bu güler yüzlülüğü olduğu için, Elizabeth çağında oynanan Sir Thomas More’da Utopia yazarının bu yanı üstünde ayrıca durulur. Oyunun birinci perdesinde, More’un başka bir yargıçla nasıl alay ettiğini anlatan ve o sıralarda Londra’da dillere destan olan bir öykünün sahnede canlandırıldığını görürüz: Adı Scoresbie olan bu yargıç, parası çalınanları iyice azarlarmış; üstlerinde fazla para taşımakla hırsızları kışkırttıklarını, üstelik kendi ceplerini korumak gücünden bile yoksun olduklarını söylermiş. Bu çeşit sözleri çok dinleyen More, meslek arkadaşına bir ders vermeyi aklına koymuş: Londra’nın en usta yankesicilerinden birini çağırıp yargıca gizli bilgi vermek bahanesiyle onunla konuşmasını; bu görüşme sırasında da parasını çalmasını istemiş. Bu suçu yüzünden cezalandırılmayacağına da söz vermiş. Yankesici, More’a öylesine güvenirmiş ki, isteğini hemen yerine getirmiş. Soyulan Scoresbie kıyametleri koparınca, More, onun başkalarına söylediklerini, harfi harfine yargıç arkadaşına tekrarlamış. Ve gülünç duruma düşen Scoresbie, paraları geri vermeye hazır olan usta yankesicinin suçunu bağışlamak zorunda kalmış. Oyunun üçüncü perdesinde, More’un başka bir şakasını görürüz: Bir şölende, konukları eğlendirmek amacıyla bir oyun oynanmaktadır. Takma sakalı hazır olmadığı için oyunculardan biri sahneye çıkamayınca, More hemen onun yerini alır. Tuluat yaparak, oyunu aksatmadan yürütmesine, seyirciler de, oyuncular da hayran kalırlar. Aynı perdede More, gülmeyi ne denli sevdiğini anlatır Erasmus’a: “Erasmus, bil ki, neşedir yüzümü kırıştıran. Neşe beni bırakınca, mezarıma kavuşmaktır biricik dileğim.” Thomas More, Baro’ya girdiği yıl, yani daha 23 yaşındayken Ermiş Augustinus’un ünlü yapıtı De Civitate Dei (Tanrının Beldesi) üstüne St. Laurence Kilisesinde yaptığı konuşmalarla, okumuş yazmış Londralılar’ın dikkatini çekmişti. Bundan iki yıl sonra, 25 yaşındayken Parlamento’ya girdi. Siyasal yaşantısında hiçbir ödün vermeye yanaşmayacağı daha o sırada anlaşıldı. Çünkü iplerini elinde tuttuğu kuklalar gibi, Parlamento üyelerine her istediğini yaptıran Yedinci Henry, kızını evlendirmek bahanesiyle Parlamento’dan haksız bir vergi koparmaya kalkıp da, üyeler de buna katlanır gibi olunca, Thomas More bir tek söylevle Kralın isteğini engelledi. “Tüysüz bir oğlan” dedikleri genç Parlamento üyesine kızan Kral, hıncını More’un babasından aldı. More’un parası olmadığı için, onun yerine babası yüz İngiliz lirası para cezası verdi ve bir süre hapis yattı. Saklanmak zorunda kalan More, sıkıntılı bir iki yıl geçirdi. 1508’de, belki de Kralın baskısından kurtulmak için, Paris’e ve Louvain’e bir yolculuk yaptı. 1509’da Sekizinci Henry tahta geçince, More, “undersheriff” unvanıyla yargıçlığa atandı. Thomas More, yıllarca süren yargıçlığı sırasında, dürüstlüğü ve yoksullara gösterdiği anlayış ve iyilik sayesinde Londra’da ün saldı. Erasmus, daha önce sözünü ettiğimiz mektubunda, “Hiçbir yargıç, bu kadar çok sayıda davayı karara bağlamamış, onunkiler kadar doğru yargılar vermemiştir” diyerek, More’u bu açıdan da över. Thomas More’a rüşvet vermeyi göze alamazdı hiç kimse. En yakınlarını bile kayırmaz, sırasında cezalandırırdı. Örneğin kendi damadı Giles Heron’a karşı bir karar vermişti. Onunla görüşmek isteyen tüm yoksul yurttaşlara kapısını açar; yıllar yılı sürüncemede kalan davaları bir çırpıda ve en doğru yoldan sonuçlandırırdı. Öyle ki, Londra halkı arasında şöyle bir tekerleme yayılmıştı o sıralarda:

More bir süre yargıç olunca,

Dava kalmadı artık ortada.

More yeniden yargıç oluncaya dek

Böyle bir şey bir daha görülmeyecek.

Sir Thomas More, yargıç olarak en büyük yararlığı, “Kötü Mayıs Günü” diye anılan bir kargaşalık sırasında gösterdi. 1517 yılında, İngilizlerin geleneksel bayramlarından olan bir Mayıs günü, Londra’nın yoksul halkı, çektikleri sıkıntılara dayanamayıp, korkunç bir öfkeyle ayaklandılar. Bu ayaklanmanın, elden geldiği kadar az kan dökülerek bastırılmasında, More’un büyük etkisi oldu. Hatta on altınca yüzyılın sonlarına doğru yazılan ve bize göre More üstüne önemli bir kaynak sayılan Sir Thomas More oyununa bakılacak olursa, More bu ayaklanmayı tek başına bastırmıştır: Birinci perdede devletin ileri gelenleri, “halkın ayrıca tuttuğu More gibi akıllı ve bilgili bir adamın tatlı ve kandırıcı sözlerinin” silahlardan daha etkili olacağını düşünüp More’a başvururlar. Serinkanlı bir tutumla her şeyin yoluna girebileceğine inanan More, ikinci perdede Londra halkına bir söylev verir. İşte, oyunun bu parçası bizi ayrıca ilgilendirmektedir; çünkü içinde dört beş değişik el yazısı bulunan yazmanın üç sayfası, yani bu söylevin yazıldığı sayfalar, birçok Shakespeare uzmanlarına göre, Shakespeare’in kendi el yazısıyla kaleme alınmıştır. Shakespeare’in birkaç belgede gördüğümüz imzası dışında, hiçbir el yazısının elimize geçmediğini de düşünerek, bu varsayım büsbütün değerlenir gözümüzde. Sir Thomas More, Shakespeare’in Apocrypha’sında, yani Shakespeare’in belki bütününü, belki de bir kısmını yazmış olabileceği on dört oyun arasında yer alır. Kimine göre bu oyun, içinde Shakespeare’in de bulunduğu bir yazarlar grubunun ürünüdür. Kimine göre Shakespeare, oyunu yalnız gözden geçirerek, düzeltmeler yapmıştır; kimine göre de, bazı sahneleri bu arada demin sözünü ettiğimiz söylevi yazmıştır. Gerçekten, ikinci perdenin dördüncü sahnesinde, More’un yasal düzeni savunması, hem anlatım hem de düşünce açısından, Shakespeare’e oldukça uygundur. Örneğin bu oyunda More, bir ülkede kargaşalık çıkarsa, kolayca önlenemeyeceğini, sonunda herkesin, “açgözlü balıklar gibi” birbirini yiyeceğini söyler. Kral Lear’de, bu benzetmenin eşini görürüz:

Olacak er geç,

Derin denizlerdeki canavarlar gibi,

Birbirini kemirmek zorunda kalacak insanlar.

Oyundaki More, Elizabeth çağının siyasal görüşlerinin belki de gerçek More’un paylaşmadığı görüşlerin bir sözcüsü olarak konuşup kurulu düzene karşı ayaklanmanın, Tanrı’ya karşı ayaklanmak olduğunu söyler. Çünkü bu düzeni koruyan Kral, yetkisini doğrudan doğruya Tanrı’dan alan kutsal bir varlıktır. Elizabeth çağında siyasal felsefenin temelini oluşturan bu tutum, Utopia’nın yazarına pek yakışmamakla beraber, Shakespeare’in İngiliz tarihi üstüne yazdığı tüm oyunlarda ve Odysseus’un Troilos ile Kressida’da verdiği ünlü söylevde aynen görülür. Sir Thomas More oyununun baş kişisi, bu kandırıcı sözleriyle halkı kolayca yola getirir; Kraldan özür dilerlerse, ceza görmeyeceklerine söz verir. Ayaklanmanın elebaşıları, More’a öyle güven duymaktadırlar ki, hapse girmeyi bile göze alırlar. Halktan bir kadın, “Onların silahlarıyla yapamadıklarını, sen güzel sözlerinle fazlasıyla basardın” der More’a. Suçlular tam asılacakları sırada, More, Kralın önünde diz çöküp, onların bağışlanmasını sağlar. Kralın More’un dileğini yerine getirmekle kalmayıp, onu Lord Chancellor’luğa atadığı haberi de duyulur. Gerçi burada bir tarih yanlışı vardır; çünkü More ancak on iki yıl sonra, yani 1529’da bu göreve getirilmiştir, ama Mayıs 1517 olaylarında gösterdiği yararlığın, yargıç olarak saygınlığını pekiştirdiği de su götürmez. Thomas More, bu ayaklanmadan bir yıl sonra “King’s Council’e girdi; yani Sekizinci Henry’nin danışmanı olarak görev aldı. 1516’da Kral, More’un, sarayında hizmet etmesini istemiş, More ise buna yanaşmamıştı. İlerde göreceğimiz gibi Utopia’nın başlangıncında, More’un sözcüsü olarak konuşan Raphael Hythloday’in sarayda hizmet görmenin olumsuz yanlarını açıkladığı oldukça ilginç bir parça vardır. Gelgelelim Sekizinci Henry tuttuğunu koparan cinsten bir adamdı. Thomas More’u hizmetine almayı da aklına koymuştu. Erasmus, von Hutten’e mektubunda Kralın bir işi çözümlemek üzere More’u yabancı ülkelere gönderdiğini, elçisinin elde ettiği başarıyı gördükten sonra da, artık onsuz yapamayacağını anlayıp More’u saraya “sürüklediğini” anlatır. “Sürükledi” tam yerinde bir deyimdir; çünkü herkes saraya girebilmek için uğraşırken, More saraydan kaçabilmek için elinden geleni yapıyordu. Ama Kral, ülkesinin en yetkili adamlarını çevresinde toplamaya karar vermişti. More’un, bunların arasına katılmaktan başka çaresi yoktu. Erasmus, aynı mektupta, “Şimdi Kral, hem dost hem de özel danışman olarak More’a öyle değer veriyor ki, ondan bir dakika olsun ayrılmak istemiyor,” der. Başka bir mektubunda da, “More düpedüz saray adamı oldu; hep Kralın yanında,” dedikten sonra şunları ekler: “Saraya sürüklenen More’un haline üzülebilirdim. Böyle bir Kral ve bunca bilgili yurttaş arasında, orası her ne kadar bir saraydan çok bir üniversiteye benziyorsa da, bizi oyalayacak haberler alamayacağız artık Utopia’dan. Ama üzülmüyorum; çünkü biliyorum ki eğlenip gülmek gösterişli törenlerde omuz üstünde taşınmaktan daha çok hoşuna gider More’un.” More’a gelince, “kendini Kralların ıvır zıvır işlerine vermediği için,” Erasmus’u övmekle beraber, belki de ilkin tümüyle umutsuz değildi saraydan. O sıralarda arkadaşı Fisher’e yazdığı mektubun birkaç satırından anlıyoruz bunu:

“Saraya girmek istemediğimi herkes biliyor.^ral da bu yüzden ikide birde takılıyor bana. . Ne var ki, Kralın bilgisi de iyiliği de her gün arttığı için, saray yaşantısının yükü gün geçtikçe hafifliyor gözümde.” Lord Mountjoy’un, hocası Erasmus’a yazdığı bir mektupta anlattığına göre, bilgili adamlara hayran olan, “onlarsız yaşamaya değmez” diyen Sekizinci Henry, Thomas More’u ayrıca seviyordu. Öyle ki, Kralın ona bu aşırı düşkünlüğünden ötürü, More’un rahatı kaçmıştı. Sekizinci Henry’nin sofrasında sohbete katılmak, onunla saatlerce felsefe, hukuk ve dinbilimle ilgili konuları tartışmak, gece yarıları sarayın damına sürüklenip yıldızlar ve gezegenler üstüne Krala bilgi vermek zorundaydı. Böylece bir ay süreyle evine gidemediği oluyor, çoluğunu çocuğunu göremiyordu. Damadı William Roper’in anlattığına göre, Sekizinci Henry’nin elinden kurtulabilmek için, More ara sıra aptal rolü oynar, abuk sabuk sözler söylermiş. Ama gene de onun peşini bırakmayan Kral, bu kez de Chelsea’deki eve bir baskın yapar; kolunu More’un boynuna dolayıp, onu konuştura konuştura bahçede bir aşağı bir yukarı yürütüp dururmuş.

Ne var ki, gerçeği her zaman görebilen More, Sekizinci Henry’nin ona gösterdiği bu aşırı düşkünlüğe pek fazla güvenmiyor olsa gerekti. Çünkü günün birinde, damadı, böylesine yüce bir kralın sevgisini kazanmakla, kayınbabasının çok mutlu olduğunu söyleyince Thomas More, “Kralın bana gösterdiği sevgiyle gururlanmamam gerek, oğlum Roper,” demiş ve Fransa ile İngiltere arasındaki savaşa değinerek, “Kellem sayesinde Fransa’da bir kaleyi ele geçireceğini bilse, kellemin uçacağından hiç kuşkun olmasın,” diye eklemiş. Nitekim dediği de olmuştur: Sekizinci Henry’nin çıkarlarıyla More’un inançları çatışır çatışmaz, Kral hiç çekinmeden, bu pek sevgili dostunun canına kıymıştır. Ne gariptir ki, toplumda yerinin gittikçe yükseldiği, şanının şerefinin gittikçe arttığı bu yıllarda More, başına gelecekleri sezmişçesine, hep ölümü düşünür, hep ölüme hazırlanır. 1518’de yayınlanan Latince Epigrams’larının çoğunda yoğun bir keder havası vardır. Bunlarda temel düşünce, yaşamın insanı ölüme götüren bir yol olduğu inancıdır. Başka bir yazısında da tüm sorunun ölüme hazırlanmak olduğunu söyler, dünyayı bir zindana, insanları ölüm cezasına çarptırılmış tutuklulara benzetir. Çağdaşlarının hepsinin bildikleri gibi, More yükselme hırsından tümüyle arınmış bir insandı. Ne var ki, hiç istemediği halde, yükseliyordu durmadan. 1518-1529 yılları arasında, durumu çok parlaktı. 1520’de Fransa Kralı Birinci François ile Sekizinci Henry’nin, Calais dolaylarında, Camp du Drap d’Or denilen yerde, görkemli bir törenle buluşmalarına tanık oldu. Orada, çağın en ünlü Fransız Hümanisti Guillaume Bude ile karşılaştı. 1521’de “Knight” oldu, yani “Sir” unvanını aldı. O yıl ve daha sonraları, çeşitli görevlerle dış ülkelere gönderildi. 1523’te, Kardinal Thomas Wolsey’in desteğiyle Avam Kamarası’nda “Speaker” yani Meclis Başkanı oldu; ama hiç çekinmeden, Wolsey’in ve Kralın haksız para isteklerine karşı çıktı. More’u bu mevkiden uzaklaştırmak için, ona daha da yüksek bir mevki verip elçi olarak İspanya’ya göndermek istediler. Ama More buna yanaşmadı. 1529’da Lancaster bölgesinin “Chancellor”u oldu. Ve aynı yılın Ekim ayında, çağın en yüksek devlet görevine, yani “Lord High Chancellor”luğa atandı. Gerçekte başbakanlıkla eşit bir görevdi bu; çünkü Lord Chancellor, başyargıç sıfatıyla tüm adalet mekanizmasını denetimi altında bulundurur, sarayın başdanışmanı olarak halkın deyimiyle “Kralın vicdanının bekçisi” sayılır, en önemli belgelere basılan devlet mührünü elinde tutar ve o sıralarda Avam Kamarası’ndan çok daha önemli olan Lordlar Kamarası’na başkanlık ederdi. Lord Chancellor olarak devlet mührünü törenle aldığı sırada, More, ölüme bir adım daha yaklaştığını sezmişçesine, sevinmesine hiçbir neden görmediğini; çünkü bu yüce mevkiin Kardinal Wolsey’nin başını yediğini söyledi: “Gerçekten onurlu olmaktan uzak sıkıntılar ve tehlikelerle dolu bir görev sayıyorum bunu. Benden önce aynı görevi üstlenen kişinin durumundan anlaşıldığı gibi, insan ne denli yükselirse, o denli kötü olur düşüşü.”

Erasmus’un bir mektubundan anlaşıldığına göre Kardinal Wolsey, gözden düşüp Lord Chancellor’luktan çekilmek zorunda kalınca, More’u hiç sevmemekle beraber, İngiltere’de bu görevi gerektiği gibi yerine getirebilecek tek adamın o olduğunu söylemişti. Gene Erasmus’a bakılacak olursa, bu görev More’a hiçbir şey kazandırmayacaktı ama, İngiltere’de onun kadar yetenekli başka bir hukukçu olmadığı için, ülkesi çok şey kazanacaktı. O sırada İngiltere’de bulunan yabancı elçilerden Eustace Chapuys de, dürüstlüğü ve bilgisiyle ün salan Sir Thomas More, Lord Chancellor oldu diye herkesin bayram ettiğini anlatır.

More’un Lord Chancellor görevinde kaldığı iki buçuk yıl içinde, İngiltere’yi allak bullak eden bir sorun çıktı ortaya: Yedinci Henry’nin büyük oğlu Arthur, çocuk denilecek bir yaşta, İspanyol prensesi Arragon’lu Catherine ile nikâhlandırılmış, bir yıl içinde de ölmüştü. Sekizinci Henry adıyla tahta geçen kardeşi, siyasal nedenlerden ötürü ağabeyinin dul eşiyle evlendi. Gelgelelim günün birinde Anne Boleyn’e tutuldu. Yengesiyle evlenmesinin dinsel yasalara aykırı düştüğü bahanesiyle, ne yapıp yapıp boşanarak, Anne Boleyn ile evlenmeyi aklına koydu. Bilindiği gibi, Katoliklerin boşanmaları, ancak Papa’nın nikâhı bozmasıyla gerçekleşebilirdi. Ne var ki Papa bu yetkisini kullanmaya yanaşmadı; çünkü Catherine, İspanya’yı, Felemenk’i ve Almanya’yı egemenliği altında tutan Beşinci Charles’ın Şarlken yeğeniydi; Roma, bu güçlü imparatoru kızdırmayı göze alamazdı. Karısından ille kurtulmaya karar veren Sekizinci Henry, boşanmasının dinsel yasalara sözde uygun olduğu konusunda, Oxford, Cambridge, Paris, Bruges, Bolonya, Padua üniversitelerinden bir çeşit ferman kopardı. Bunu Parlamento’da okuttu. Sonra, hem Papalığa fena halde öfkelendiği, hem de Katolik Kilisesi’nin mallarına göz koyduğu için, “Act of Supremacay” denilen yasayı ortaya çıkardı; yani Papalığın egemenliğini hiçe sayarak, kendini İngiltere Kilisesi’nin başı ilan etmek istedi. İngiltere’nin belli başlı din adamları, Sekizinci Henry’den korkup bu oldubittiye boyun eğince, Kralın boşanmasına öteden beri karşı çıkan Thomas More sağlık durumunu bahane edip, zaten zorla kabul ettiği Lord Chancellor’luktan çekildi. Bu yüksek görevden çekildiği için, More’un hiç mi hiç üzülmediği herkesçe biliniyordu. Daha önce de sözünü ettiğimiz Sir Thomas More adlı oyunda da anlatıldığına göre, More ayrıca sevinç duyuyordu bu ağır sorumluluktan kurtulduğuna. Dördüncü perdede, birlikte çalıştığı adamlardan ayrılırken, Thames kıyısındaki evine gelip balık tutmaya çağırır onları: “Aman ne güzel! Artık güneşe günaydın diyorum, devlete iyi geceler!” Aynı oyunda, Lord Chancellor’luktan çekildiği haberini, ailesine büyük bir sevinçle müjdeler: Gemiciler fırtınadan kurtulup karaya çıkınca nasıl rahatlarsa, More da öyle rahatlamıştır. Karısına ve kızlarına, İngiltere’nin en neşeli Lord Chancellor’unun artık öldüğünü kahkahalar atarak bildirir. Bu eğreti onurlardan kurtulduğuna gerçekten sevindiğini, istifa ettiği gün Erasmus’a yazdığı biraz alaycı mektuptan da anlarız: “Çocukluğumdan bugüne dek hep istediğim şey, devlet işlerinin sıkıntılarından kurtulup yalnız Tanrı’yı ve kendimi düşünerek bir köşede yaşamaktı. Tanrı’nın özel bir bağışı ve pek anlayışlı Kralımın bana gösterdiği iyilik sayesinde, bu isteğim şimdi yerine gelmiş bulunuyor.”

Chelsea Kilisesi’nde kendine tam o sıralarda yaptırdığı mezarın yazıtında da aynı düşüncelerle karşılaşırız. Thomas More, bir kopyasını da Erasmus’a gönderdiği bu yazıtta, ölen yakınlarından, babasından, “sevgili küçük karım” dediği ilk eşi Jane’den büyük bir sevgiyle söz eder. İki eşinden hangisini çocuklarını doğuranı mı, yoksa onları büyüteni mi daha çok sevdiğini kestirmenin güçlüğünü anlattıktan sonra kimi kişileri belki biraz şaşırtacak bir özlemini dile getirerek, “Eğer alınyazımız ve dinimiz bunu hoş görseydi, ne güzel olurdu üçümüzün evliliği!” der. Ve öteki dünyada üçü birleşerek, hayatın onlardan esirgediği mutluluğa ölüm sayesinde erişebilmeyi umar. More, aynı yazıda, bulunduğu memuriyetleri sayarak bu görevleri sırasında soylu sınıfın nefretini uyandırmadığını, halkı da hoş tuttuğunu, ancak hırsızlara, katillere ve Katolik dinine aykırı düşünceler besleyenlere karşı sert davrandığını söyler. Bir göğüs hastalığı çekmektedir, kendini yaşlı bir adam sayıyordur, dünya işlerinden bıkmış ve yüksek görevinden ayrılmıştır artık. Çocukluğundan beri en çok istediği şeyi, şimdi elde edecektir: Son yıllarını, insanların işlerinden el etek çekip dünya kaygılarından uzak, ruhunun ölümsüzlüğünü düşünerek geçirecektir. Daha mutlu bir yaşamın başlagıcı saydığı ölümü anımsayarak, hiç korkmadan, hatta sevine sevine ölebilmek için yaptırmıştır bu mezarı. Ne yazıktır ki Sir Thomas More’un dünya işlerinden el etek çekip huzur içinde yaşlanmak isteği gerçekleşmedi. Ömrünün son üç yılı, en acı yılları oldu. More, günün birinde Thames kıyılarında gezinirlerken, damadı William Roper’e şöyle demişti: “Bir çuvala tıkılıp şu nehrin sularına atılmaya razıyım. Yeter ki, istediğim üç şey gerçekleşsin: Birincisi, Hıristiyan hükümdarlar arasında barış sağlansın; ikincisi, Hazreti İsa’nın kilisesi, tüm yanlış ve sapık görüşlerden arınıp birlik içinde yaşasın; üçüncüsü de, Kralın evlilik sorunu hayırlı bir sonuca varsın.” Oysa More’un bu üç isteğinin tam tersi olmuştu o sıralarda: Hıristiyan ülkeleri birbirleriyle hâlâ savaşıyorlardı; Hazreti İsa’nın kilisesi ikiye bölünüyordu ve Kral, 1533 yılında Anne Boleyn ile gizlice evlenmişti. Üstelik Sekizinci Henry, kendim Kilise’nin başı yapan özel yasayı üyelere baskı yaparak Parlamento’dan geçirmekle yetinmemiş, ülkenin ileri gelenlerinin bu yasaya boyun eğecekleri konusunda açıkça and içmelerini istemişti. Böyle bir and ise, Katolik olan, dolayısıyla Papa’yı tüm Hıristiyan dünyasının başı sayan Katolik Thomas More’un vicdanına aykırıydı. More, derin bir sessizliğe gömülerek, bu tehlikeli durumdan belki de sıyrılabileceğini umdu. Bu yasaya karşı propaganda yapmadığına, yazılı ya da sözlü olarak bu konuda düşündüklerini hiç kimseye açıklamadığına göre, hiçbir suç işlememişti. Gelgelelim Robert Bolt’un A Man for All Seasons adlı oyununda Thomas Cromwell’in dediği gibi, More’un ünü öylesine büyüktü ki, onun bu sessizliği “Avrupa’nın bir ucundan öteki ucuna çınlıyordu hem de ne yankılarla!” More’un desteğini sağlamakla kendi gücünün artacağını bilen Sekizinci Henry, onun ille konuşmasını, herkesin önünde Kralı İngiliz Kilisesi’nin başı saydığını yemin ederek bildirmesini istiyordu. Robert Bolt’un oyununda More, “Benim düşündüklerimin sizin için ne gibi bir değeri olabilir ki?” diye sorunca Sekizinci Henry, “Siz dürüstsünüz de ondan değeri var; daha doğrusu, herkes sizin dürüstlüğünüzü biliyor da ondan,” diye karşılık verir. Kraliçe Catherine ile Kralın boşanmasına karşı tutumu yüzünden, More’a iyice düşman kesilen Anne Boleyn de Henry’yi boyuna kışkırtıyor, More’un kuyusunu kazmaya çalışıyordu. Oysa More, Kralın ikinci karısına hiç kızmıyor, kendi idamından bir yıl sonra Anne Boleyn’in de Sekizinci Henry’nin hışmına uğrayıp ölüm cezasına çarptırılacağını bilmiş gibi, “Yakında başına ne felaketler geleceğini düşündükçe acıyorum ona,” diyordu.

Düşmanları, More’u yıkmak için çevirdikleri entrikalar arasında, Elizabeth Barton olayından da yararlanmışlardı. Bir manastıra çekilen ve “Kutsal Rahibe” diye anılan bu saralı kızcağızda, sözde geleceği sezme gücü vardı ve karısını boşayıp Anne Boleyn ile evlendiği için, Sekizinci Henry’nin cehennemlik olacağını ileri sürüyordu. Katolikler, bunu bir propaganda aracı olarak kullanınca, hem Elizabeth Barton hem de onu tutanlar 1533’te ölüm cezasına çarptırıldılar. Bu arada Sir Thomas More da sorguya çekildi. Kralın isteği üzerine Kutsal Rahibeyle konuşan More, ona siyasal sorunlara karışmamasını salık verdiğini söyledi. Bu dediği de doğruydu; çünkü More, dinine candan bağlı olmakla beraber, falcılık gibi boş inançlardan tümüyle arınmış bir insandı. Gerçi More temize çıktı ama, durumu büsbütün güçleşti. Kralı İngiliz Kilisesi’nin başı saymaya yanaşmadığına göre, More’u iyice sindirecek bir yol tutmaktan başka çare kalmamıştı artık. More, 1534 yılının Mart ayında, yakın arkadaşı Piskopos Fisher ve başka Katolikler ile birlikte Londra Kulesi’ne kapatıldı. On beş ay, yani ölünceye kadar hapis yattı.

Sir Thomas More oyununda anlatıldığına göre, More, ölüme gittiğini bildiği halde her zamanki neşesiyle güle söyleye hapse girdi. Oyunun dördüncü perdesinin sonlarına doğru, More’a haber getirirler: Eğer More Kralın çıkardığı yasaya boyun eğmezse, onu Londra Kulesi’ne kapatmak zorunda kalacaklardır. Karısıyla kızları More’un önünde diz çöküp, bu buyruğu yerine getirmesi için yalvarınca, More, Kralın sözünü dinleyeceğini bildirir. Onu tutuklamaya gelenler de, ailesi de sevinç içindedirler. Ne var ki, More’un bir şakasıdır bu; çünkü yerine getireceği buyruk, Londra Kulesi’nde hapis yatmak buyruğudur yalnızca. Beşinci perdenin başlangıcında More, Londra Kulesi’ne gitmekle ne denli rahat ettiğini anlatır: Onu ezen bir sürü sorumluluktan kurtulmuştur; haksızlığa uğrayan yoksulların, mutsuz dulların, kimsesiz yetimlerin acı çığlıkları, uykularını kaçırmayacaktır bundan böyle. Gerçekten de Sir Thomas More, gençliğinde manastıra kapanmak pahasına kavuşmak istediği o sessiz yaşama, ölümünden önce hapise girmekle kavuşmuştu. Londra Kulesi’nden gönderdiği mektuplardan, açıkça anlıyoruz bunu. Bir ay hapis yattıktan sonra, büyük kızı Margaret’e, “Beni buraya koyanlar, bana büyük bir kötülük yaptıklarını sanıyorlar,” diye yazar; “ama sevgili kızım, sana dinim üzerine yemin ederim ki, eğer karıma ve siz çocuklarıma karşı sorumluluklarım olmasaydı, çoktan böyle bir hücreye, hatta çok daha küçüğüne kapatırdım kendimi.”

More çekildikten sonra, onun yerine Lord Chancellor olan ve beş yıl sonra tıpkı More gibi ölüm cezasına çarptırılan Thomas Cromwell, More’u sorguya çekmiş, Kralın merhametli olduğunu, onun hapisten kurtulup insanlar arasına yeniden karışmasını istediğini söylemişti. More, Nisan 1534’te Margaret’e yazdığı bir mektupta, bu öneriyi nasıl karşıladığını anlatır: “Bu yasada ve bu yasayı çıkaranda kusur bulmak amacını gütmüyorum. Ant içip bu yasaya boyun eğenleri de suçlamıyorum. Ama kendim aynı şeyi yaparsam ruhumun sonsuza dek lanetleneceğine inanmaktayım. . Bana tüm dünyayı bağışlasalar bile, dünya işlerine artık karışmayacağım. . Artık aklım fikrim bu dünyadan kurtulmakta. . Hiç kimseye kötülük etmiyorum, hiç kimse için kötü söylemiyorum, kötü düşünmüyorum, herkesin iyiliğini istiyorum. Bir insanın yaşayabilmesi için bu yetmiyorsa, yemin ederim ki yaşamakta gözüm yok.. Onun için Kral, şu benim zavallı bedenime canının istediğini yapsın. Keşke işine yarasa benim ölümüm.” More aynı mektupta, Londra Kulesi’ne ayak basar basmaz öleceğini sandığını; hemen öldürülmediği için bir hayli üzüldüğünü de söyler. Gerçekten de ölüm korkusu yoktu onda. Arkadaşı Norfolk Dükü, Kralın öfkesinin ölüm demek olduğunu anlatınca, More kılı kıpırdamadan, “Nasılsa herkes öleceğine göre, kendisinin bugün, arkadaşının da yarın öleceğini,” söylemekle yetinmişti.

Karısıyla çocukları, Londra Kulesi’nde, More’u görmek fırsatını buldukça, Kralın isteğine boyun eğmesi için, ona yalvarıp yakarıyorlardı. Sevdikleri insanı yitirmek korkusu bir yana, para bakımından da çok güç durumdaydılar. Damadı Roper’in anlattığına göre, Lord Chancellor’luktan çekildikten sonra onun yoksul kalacağını bilen piskoposlar ve rahipler, Katolik Kilisesi’ni savunan yazılarını ödüllendirmek amacıyla 5000 İngiliz lirası toplamış, bunu More’a vermek istemişlerdi. Ama More, on altıncı yüzyılda büyük bir servet sayılan bu paranın bir meteliğine bile dokunmaya yanaşmamıştı. Oysa o sıralarda ailesi öylesine yoksuldu ki, odunları olmadığından Chelsea’deki evin bir tek odasında oturur, bahçeden topladıkları kuru yaprakları yakarak ısınırlardı. More’a yiyecek götürebilmek için sırtındaki giysileri satmak zorunda kalan karısı, çoğunluğun düşüncesini yansıtarak ona dobra dobra çatıyordu: “Doğrusu şaşıyorum haline, Mister More. Seni şimdiye kadar pek akıllı bir adam sanırlardı. Neden böyle aptallık ediyorsun?” diye soruyordu. Kızları ise, Krala karşı direnmekten vazgeçsin diye ağlayıp sızlıyorlardı. Bu arada, ayrıca sevdiği, ayrıca beğendiği Margaret’in, herkesin ant içerek bu yasayı kabul ettiğini, bunun ancak bir formalite olduğunu söylemesi, mektuplarından da anlaşıldığı gibi, More’a öylesine acı vermişti ki, öteki çektiklerini bunun yanında hiç sayıyordu. Gene de More, kimi zaman kızıyla şakalaşıyor, Margaret’i elinde günah elması, babasını baştan çıkarmaya gelen bir Havva’ya benzetiyor, kimi zaman da üzüntüsünü açığa vurup yalan yere yemin etmenin vicdanına aykırı düştüğünü anlatmaya çalışıyordu. Üstelik Londra Kulesi’ne kapatıldıktan sonra, More’un sağlık durumu iyice bozulmuştu. Son aylar kitaplarını elinden almaları, mürekkebi kalemi olmadığı için mektuplarını yırtık pırtık kâğıt parçalarına kömürle yazmak zorunda kalışı da ayrı bir dertti. Ama More vicdanına yapılan baskıya karşı gene de direnmek, hatta güler yüzlü davranmak gücünü buluyordu kendinde.

More, hapise girdiği ilk aylarda, Kralı İngiliz Kilisesi’nin başı yapan yasaya yemin etmeyi iki kez reddetti. İki ağzı da keskin bir kılıca benzetmişti bu yasayı: İnsan buna evet derse, ruhunu; hayır derse, bedenini yitirecekti. More ise, ruhunu yok etmektense, bedenini yok etmeye çoktan razıydı. Sorguya çekilirken, “Anlayın bunu,” demişti, “her dürüst yurttaşın, her şeyden önce kendi vicdanına, kendi ruhuna saygı göstermesi gerekir.” More biraz ödün verse, durumu biraz olsun idare etse kurtulabilirdi. Hatta doğru olup olmadığını bilmediğimiz bir söylentiye göre, Sekizinci Henry, gizlice Londra Kulesi’ne gelmiş, More’u kandırmak için elinden geleni yapmıştı. Ama More, Kralı kamuoyunun önünde açıkça suçlamadan, bu yasaya yemin etmenin vicdanına aykırı düştüğünü söylemekte direniyordu. Hapishane mektuplarından birinde kızına yazdığı gibi, hiç kimseyi etkilemeye kalkmadan kendi vicdanına göre davranmış, başkalarını da vicdanlarına göre davranmakta özgür bırakmıştı. Bu sessiz direniş karşısında, More’u mahkeme önüne çıkarmaktan başka çare kalmamıştı artık. 1535 yılı Temmuzunun birinci günü yapılan yargılanmasında, More inat etmeyip tutumunu değiştirirse, Kralın onu bağışlayacağı kendisine bildirildi. Bıçak kemiğe dayandığı halde More gene direndi: Ona göre suç, düşüncesini başkalarına yaymak ya da uygulamaktı. Oysa o susmuştu sadece. “Ben böyle sustuğum için, ne sizin yasanız, ne de yeryüzünde herhangi başka bir yasa beni cezalandıramaz,” dedi. Bunu bildiği gibi, yargıçların ne yapıp yapıp onu cezalandıracaklarını da bildiği için, “Beni cezalandırmaya karar verdiğiniz besbelli,” diye ekledi. Thomas Cromwell’in elinde birer kukla olan bu yargıçlar, “Kralın Savcısı” Sir Richard Rich’i yalancı tanık olarak kullanmışlardı. Roper’in anlattığına göre, Londra Kulesi’nde More’un kitapları bağlanıp götürülürken, Kralın resmi temsilcisi olan bu adam, More ile sözde dostça tartışmış onu kandırmaya çalışmıştı. “Siz bilgili, akıllı bir adamsınız, ülkenin yasalarını da biliyorsunuz. Eğer Parlamento beni kral ilan ederse, siz beni kral kabul eder misiniz?” diye sormuştu. More buna evet deyince, “Peki,” demişti Rich, “ya Parlamento beni Papa ilan ederse, siz beni Papa olarak kabul etmez misiniz?” More, bu soruya başka bir soruyla karşılık vermişti: “Tutalım ki, Parlamento bir yasa çıkardı Tanrı Tanrı değildir diye. Siz Mr. Rich, Tanrı’yı yok mu sayacaksınız o zaman?” Rich, böyle bir yasanın hiçbir Parlamento’dan geçmeyeceğini söyleyince More, “Tanrı Tanrı değildir diyemeyen Parlamento, Kralı da Hıristiyan Kilisesi’nin başı yapamaz,” demişti.

More’un bu sözlerini gerçek amacından saptırıp bozarak anlatan bu yalancı tanığın yardımıyla yargıçlar, Thomas More’u ölüme götürecek olan yasal hileyi buldular. Onu, “kötü bir amaç uğruna haince ve şeytanca” davranmakla suçladılar. Jüri, sadece on beş dakika süren bir görüşmeden sonra More’un suçlu olduğuna karar verince Başyargıç Audeley, onun ölüm cezasına çarptırıldığını bildirdi. Sir Thomas More, ancak o zaman konuştu: “Beni mahkûm etmeye (Tanrı bilir nasıl) karar verdiğinizi görüyorum. Onun için şimdi, vicdanıma uyarak, açıkça ve canımın istediği gibi konuşacağım,” dedikten sonra, Kralın çıkardığı yasanın, Tanrı’nın da, Kutsal Kilise’nin de yasalarına ters düştüğünü anlattı. İngiltere’nin tüm Parlamento üyelerinin, en dinibütün ve bilgili Katoliklerinin bu yasaya karşı koymadıkları ileri sürülmüştü. More gibi düşünenler, İngiltere’de azınlıktaydı belki. Ama More, Hıristiyan dünyasını bir bütün olarak görüyordu ve vicdanını bir tek ülkenin verdiği karara bağlamak zorunda değildi. Tek başına Londra kenti, tüm İngiltere’de geçerli sayılabilecek bir yasa çıkaramayacağı gibi, İngiltere de, yeryüzünde tüm Hıristiyan ülkeleri adına bir yasa çıkaramazdı. More bunları açıkladıktan sonra, kendisini yargılayanlara şunu da söyledi: “Sizler, Lord Hazretleri, yeryüzünde benim yargıçlarım olup beni ölüm cezasına çarptırdınız. Ama ben, gökyüzünde hepinizle sevinç içinde yeniden buluşabilmek için candan dua edeceğim gene de.”

More’un yargılanması sırasında böyle konuşması onun ne denli korkusuz olduğunu gösterir; çünkü bu sözler, Sekizinci Henry’yi büsbütün çileden çıkaracak, More’un yalnız ölmesine değil, en korkunç işkencelerden sonra ölmesine neden olabilecekti. Nitekim bu yasaya karşı çıkan kimi din adamları önce asılmışlar, boğulmak üzereyken ipleri çözülmüş, karınları yarılıp, canlı canlı barsakları deşilmişti. Bunların arasında yakından tanıdıkları bulunduğu ve bu işkencelerden haberi olduğu için More, mektuplarından birinde böyle bir duruma düşerse Tanrı’nın ona dayanma gücünü bağışlaması için dua ettiğini söyler. İlkin More’un asılması kararlaştırılmıştı. Ama Kral sonradan bir lütufta bulundu: More’un Tower Hill’de başının kesilmesini emretti. More gene bir şaka yapıp, ileride Sekizinci Henry’nin dostlarının Kraldan bu çeşit lütuflar istemek zorunda kalmayacaklarını umduğunu söyledi. 1886’da On Üçüncü Leo’nun papalığı sırasında azizliğin birinci mertebesine yükselen ve 1935’de yani ölümünden tam dört yüz yıl sonra On Birinci Pius’un papalığı sırasında Katolik Kilisesi’nin azizleri arasında resmen yer alıp Saint Thomas More diye anılan adam, gerçek bir ermiş gibi, Utopia’da anlattığı mutlu ölümü andıran bir iç rahatlığı ve sevinç havası içinde ölecekti. Ölüm karşısında yiğitliğine, düşmanları bile hayran kalacaklardı. Bu düşmanlardan biri ve More’un çağdaşı olan tarihçi Edward Hall’a göre, More, “Kellesi uçmakla insanın başına felaket gelmez” dermiş. Kellesi uçacağı sırada davranışı, bu söylediğine gerçekten inandığını kanıtlar.

Damadı William Roper’in anlattığına göre, 1535 yılının 6 Temmuz sabahı, öleceği kendisine bildirilince, More, her zamanki güler yüzlü haliyle şöyle demiş: “Bu güzel haberinize candan teşekkür ederim. Benden görevleri ve onurları esirgemeyen Krala gönlüm her zaman borçlu kaldı. Ama Tanrım üzerine yemin ederim ki, beni buraya kapattığı ve ölümü düşüneyim diye hem yer hem de bol bol vakit bağışladığı, hele bu berbat dünyanın acılarından beni böylesine çabuk kurtarmak yüceliğini gösterdiği için ona gönül borcum daha da çok arttı. İşte bu yüzden, bu dünyada da, öteki dünyada da candan dua edeceğim Kralın sağlığına.”

Thomas More’a öleceğini haber verenler, son sözlerinin halkı nasıl etkileyeceğinden çekinen Sekizinci Henry’nin, ölmeden önce onun fazla konuşmamasını emrettiğini de bildirmişler. More, bu emri yerine getireceğini söylemiş. “İyi ki, bunu bana bildirdiniz,” demiş; “çünkü konuşmak istiyordum. Ne Kral ne de hiç kimse alınamazdı bu sırada söyleyeceğim sözlerden. Ama kendi niyetim ne olursa olsun, Kralın bu isteğine boyun eğeceğim.” Sonra More bir şölene gidercesine özene bezene giyinmiş, pek az parası olduğu halde, cellada armağan olarak bir altın lira göndermiş. Acele kurulan idam sehpasının fena halde sarsıldığını nerdeyse yıkılacağını görünce, gene alay ederek, yanındakilere, “Rica ederim siz beni sağ salim şuraya bir çıkarın hele; inerken durumu nasıl olsa idare ederim,” demiş. İdam sehpasında diz çöküp dua ettikten sonra, “Yürekli ol dostum, görevini yapmaktan çekinme. Boynum çok kısa, onun için dikkat et de yanlış yere vurma,” diyerek cellatla konuşmuş. Orada bulunanlardan birinin anlattığına göre, cellat geleneklere uyarak diz çöküp öldüreceği adamın onu bağışlamasını dileyince, More, celladı ayağa kaldırmış, kucaklayıp öpmüş. Gözlerini bir başkasının bağlamasına razı olamayarak bu işi kendi yapmış. Son sözü bile bir şaka olmuş: Başını kütüğün üstüne koyduğu sırada, sakalını dikkatle bir yana çekmiş, “Ne de olsa sakalım vatana ihanet etmedi; o da ölüm cezasına çarptırılmasın,” demiş. Başka bir söylentiye göre de son sözü Shakespeare’in Sekizinci Henry oyununda, More’un baş düşmanı Thomas Cromwell’e söylettiği sözdür: “Krala hizmet eden, ama Kraldan önce Tanrı’ya hizmet eden bir insan olarak ölüyorum.”

İdam edilenlerin kesik başları Londra Köprüsü’nde bir kazığa çakılıp halka günlerce gösterilir, sonra da Thames nehrine atılırdı o çağda. Oysa More’un kesik başı, ancak bir tek gün Londra Köprüsü’nde kaldı; çünkü Stapleton’un anlattığına göre, More’un büyük kızı Margaret, askerleri rüşvetle kandırarak, bu başı almış, mumyalayıp saklamıştı; kendi ölünce de mezarına gömülmesini istemişti. Hatta Margaret bu yüzden sorguya çekildi. Hem More’un başını kutsal bir eşya gibi saklamakla, hem de babasının yazdıklarını hapisten gizlice kaçırıp yayınlamakla suçlandırıldı. Kısa bir süre de hapis yattı. More’un ölümünden elli yıl kadar sonra oynanan ve birçok kez sözünü ettiğimiz Sir Thomas More’da da onun ölüme nasıl güle söyleye gittiği anlatılır. More, beşinci perdenin üçüncü sahnesinde, ertesi gün başının kesileceğini bildiren emri alınca, Londra Kulesi komutanının dediği gibi, “yaşarken de, ölürken de neşeli Sir Thomas More” olduğunu kanıtlayarak gene alaya başlar: Bir gece önce, böbreğindeki taş yüzünden büyük sancı çekmiştir; ama Kralın bir iyilik edip gönderdiği bu reçete sayesinde, tüm acılarından kurtulacaktır artık. Kendisi böylesine keyifliyken karısı ve kızlarının ağlamalarına şaşar.

“Kral bana pek düşkün olduğu için, yarın hapisten kurtulacağım, özgürlüğüme kavuşacağım,” gibi şakalarla onları avutmaya çalışır. Oyunun son sahnesinde, hâlâ gülüp söylemektedir. Örneğin idam sehpasını gösterip, Kralın onu çok yüce yerlere yükselttiğini söyler. Krala karşı suç işlediğine göre, bu suçu bağışlansın diye birazcık kel olan kafasını ona sunduğunu da açıklar. Kimine göre bir bölümünü de Shakespeare’in kaleme aldığı Sir Thomas More oyununda, Katolik dini uğruna kendini kurban eden bir adamın, ölümünden yarım yüzyıl sonra, Protestanlığı artık tamamıyla benimsemiş bir ülkede böylesine yüceltilmesi, More’un büyük ününü kanıtlar. Aslında bu oyun, başından sonuna kadar, bir More övgüsünden başka bir şey değildir: More, “yoksulların en iyi dostudur,”

“İngiltere’nin en akıllı insanıdır,” “ondan erdemli, ondan soylu bir kişi, şimdiye dek yetişmemiştir İngiltere’de,” “yoksullar göz yaşlarıyla gömeceklerdir onu,” vb. Elizabeth çağı Protestanlarının gözünde More’un tek kusuru Katolikliğiydi. Protestanların bir sözcüsü olarak, Earl of Surrey’nin oyunun en sonunda dediği gibi, More bu kusurunu hayatı pahasına ödedi. “Çok bilgili, değerli, soylu bir insan, kendi kanını akıtarak, hatasını mühürlüyor.”

Sir Thomas More, ölümünden elli yıl sonra hâlâ böyle yüceltildiğine göre, 1535 yılında, düpedüz bir cinayet sayılan idamından hemen sonra, yalnız İngiltere’de değil tüm Avrupa’da kıyametler kopmasına hiç şaşmamalı. William Roper’in anlattığına göre, çağın en güçlü imparatoru Beşinci Charles Şarlken İngiliz elçisi Sir Thomas Elliot’u çağırmış, Sekizinci Henry’yi kıyasıya suçlamıştı. Kendi hizmetinde More gibi bir adam olsa, onun canına kıymaktansa, imparatorluğunun en zengin ülkesini yitirmeyi göze alacağını söylemişti. Avrupa’nın bilgili kişileriyse, öldürülen Hümanistin yasını tutuyor, onu öve öve bitiremiyorlardı. Sevgili arkadaşından bir yıl sonra ölecek olan Erasmus’un acısı ayrıca derindi. Mektuplarından birinde, “More’un ölümüyle, ben de ölmüş gibiyim; onun ruhuyla benimki gerçekte bir tek ruhtu,” der. Venedik elçisi Sebastian Giustinian, bir mektubunda, More’dan İngiltere’nin “en aklı başında, en erdemli adamı” diye söz eder. İspanya’nın en büyük Hümanisti sayılan Vives, More’un zekâsının keskinliğini, bilgisinin çapını, güzel konuşma yeteneğini, önsezisini, ölçülülüğünü, dürüstlüğünü, huyunun tatlılığını göklere çıkarır. Çağdaşlarından Robert Whittington, “More’un aklı meleklere özgü, bilgisi ise olağanüstüydü,” dedikten sonra, şunu da ekler: “İyilik, alçakgönüllülük ve nezaket açısından kim eşi olabilirdi onun? Sırasında çok neşeli ve eğlenceli, sırasında çok ağırbaşlı, her mevsimin adamıydı o.” (Robert Bolt, A Man for All Seasons oyununun adını bu son tümceden almıştır.) More’un ölümünden iki yüzyıl sonra, insan konusunda kötümserliğiyle bilinen büyük taşlama ustası Jonathan Swift, More’un, “İngiltere’nin en erdemli insanı” olduğunu söyler.

Acaba İngiltere’nin bu en erdemli insanı, bir hiç uğruna mı öldü? Sırf bir formaliteyi yerine getirmemekte direndiği için, boşuna mı çıktı idam sehpasına? More’u din uğruna kendini kurban etmiş bir ermiş sayan, ileride onu Saint Thomas More’luğa yücelten Katolikler, böyle düşünmüyorlardı elbette. Arna o sırada Protestanların birçoğu, tarihçi Edward Hall gibi, More’un “aptal bir akıllı mı, yoksa akıllı bir aptal adam mı” olduğunu kestiremiyorlar, bunca değerli bir insanın, saçma bir inat sonucu kendine kıydığını sanıyorlardı. Yirminci yüzyıl başlarında Sidney Lee, More’un uzlaşması olanaksız iki şeyi, yani ortaçağın. Papalık kavramına inançla Rönesans’a inancı uzlaştırmak istediğini ve “umutsuz bir dava uğruna, dehasına da yaşamına da kıydığını” yazdı. Ne var ki, çağımızın Thomas More uzmanlarının hepsi böyle düşünmüyorlar. Utopia’nın yeni bir çevirisini yapan Paul Turner’e göre, More, söz ve düşünce özgürlüğünden yoksun bir İngiltere’de, düşüncenin bir suç sayılamayacağına inandığı için ölümü göze aldı. More üstüne önemli bir kitap yazan R.W. Chambers’e göre, o, yalnız Kutsal Katolik Kilisesi’nin birliği uğruna değil, insanların inanmadıkları şeylere yalan yere yemin etmemeleri uğruna, yani vicdan özgürlüğü uğruna öldü. Karl Kautsky’ye göre de, More, bir kralın aklına esti diye inançlarından vazgeçmeye yanaşmayıp idam sehpasına çıkmakla, kişiliğinin yüceliğini kanıtladı. Eğer Thomas More Utopia’yı yazmasaydı, çoktan unutulup giderdi. Günümüzde onu ansa ansa, dinsel inançları uğruna can veren erdemli bir devlet adamı olarak, çağın tarihçileri anardı ancak. Oysa More, ömrü boyunca yazıp çizdi; hatta çağın çoğu okumuş adamları gibi, şiirler bile yayımladı. Utopia bir yana, en ilginç kitabı, 1513’te, Utopia’dan hemen önce yazmaya başladığı ve bitirmeden bıraktığı The History of Richard the Third’dür. More bu araştırmada, iktidarı ele geçirmek amacıyla hiçbir cinayeti işlemekten çekinmeyen, üstün zekâlı ve ikiyüzlü kral tipini ilk olarak çizmiş, böylece Shakespeare’in Üçüncü Richard oyununun başlıca kaynağı olmuştur. Ne var ki, damadı William Roper’in More’un adıyla yayımladığı bu kitabı, More’un kendi kaleme almamıştır kimine göre. Bunu Kardinal Morton Latince yazmış, More da İngilizceye çevirmiştir sadece. Sidney Lee gibi eski eleştirmenler bu konuda kesin bir karara varamazlar. Oysa Chambers gibi günümüze daha yakın birçok eleştirmenin, bu Üçüncü Richard tarihini More’un yazdığı konusunda hiçbir kuşkuları yoktur.

More’un bundan sonraki kitapları, hem Hümanizm’e, hem de dinle ilgili sorunlara duyduğu merakı gösterir: Yaptığı ilk işlerden biri, Katolik Kilisesi’ni kusurlarından arındırmayı amaçlayan, Hıristiyanlıkla Rönesans bilgisi arasında uyumlu bir ilişki kurmak isteyen ünlü İtalyan Hümanisti Pico della Mirandola’nın yaşam öyküsünü İngilizceye çevirmek oldu. 1518’de, yani Utopia’yı yazdıktan sonra, Latince Epigrams’ları (iğneleyici kısa şiirler) ve üniversitelerde Yunanca eğitimini savunmak üzere Letter to Oxford Defending Greek Studies’i (Yunancanın İncelenmesini Savunmak İçin Oxford’a Bir Mektup) yayımladı. Dinsel reform akımı güçlendikçe, Katolikliği savunmak görevi önem kazandı More’un gözünde. 1528’de A Dialogue’da Luther ve Tyndale gibi Reformasyon’dan yana olanlara çattı. Onları, “veba salgını gibi yayılan bir mezhep” kurmakla suçladı. Tyndale bu saldırıya karşı Reformasyon’u savunan bir yazı yazınca, More, 1532’de yayımladığı A Confutation of Tyndale’de (Tyndale’ın Yanıldığını Kanıtlama), bu polemiği daha da kıyasıya bir biçimde sürdürdü. İngiltere’den kaçan Simon Fish adlı bir reformcu The Supplication for the Beggars’ı (Dilenciler Adına Bir Yalvarma) yayımlayarak Katolik din adamlarını rezil etmiş, ileride Sekizinci Henry’nin gerçekleştireceği bir yağmayı savunup, manastırların kapatılmasını, rahiplerin topraklarına el konulmasını istemişti. More, 1529’da buna karşı Supplication of Souls’u (Ruhların Yalvarması) yazdı. 1532’de din konusunda kendi tutumunu savunan bir Apology yayımladı. More’un din alanında polemiğe kaçmayan yazıları da vardır. Örneğin Treatise upon the Passion (İsa’nın Acıları Üstüne Bir İnceleme) ve The Four Last Things (Son Dört Şey). More’a göre, herkesin her an düşünmesi gereken bu “son dört şey” ölüm, Tanrı’nın ölenleri yargılaması, cennet ve cehennemdi. More’un hapiste yazdığı son kitabı, hem konusu açısından, hem de Sekizinci Henry’nin zorbalığı karşısında benimsediği tutum açısından bizi ilgilendirir: Dialogue of Comfort (Avunma Diyalogu) Türkler Avrupa’yı ele geçirirlerse, dinibütün ve dürüst Hıristiyanlar’ın nasıl davranmaları gerektiği konusunda yaşlı bir Macar soyluyla genç yeğeni arasında geçen bir konuşmadır. Ne var ki Türkler bir simgeden başka bir şey değildir bu kitapta. More’un asıl sorunu Hıristiyanlar’ın Türkler’e nasıl karşı koyacakları değil, Katolikler’in Sekizinci Henry’nin baskısına nasıl karşı koyacaklardır. Vardığı sonuç ise kesindir: İnsan, ölümü bile göze alarak, her çeşit zorbalığa karşı vicdanının özgürlüğünü korumak zorundadır. Ve belki de More, Katolikliğinden çok bu inancından ötürü idam sehpasında can vermiştir.

UTOPİA
Thomas More
(Mina Urgan’ın incelemesiyle)
Kaynak Yayınları

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here