Tolstoy’un karısına veda mektubu, evinden kaçışı ve ölümü

Tolstoy82 yaşındaki Tolstoy, evden kaçışının üçüncüsünde geri dönmemeye kararlı olarak bir daha görmek istemediği karısına bir veda mektubu yazmıştı:
“Gidişim sana acı verecek, üzgünüm, bana inan ve başka türlü yapamayacağımı anla. Benim evdeki durumum çekilmezdi ve çekilmez oldu. Öteki nedenlerin yanısıra, şatafatlı koşullar içinde, eskiden olduğu gibi, yaşamayı sürdüremedim ve benim yaşımdaki ihtiyarların göreneğine uyarak, dünyayı terkedip, yaşantımın son günlerini sessizlik ve yalnızlık içinde geçirmek istedim.(…)

“Bunu anlamanı ve nerede olduğumu öğrenecek olursan gelip beni aramamanı yalvararak rica ediyorum. Senin gelişin sadece ikimizin de durumunu kötüleştirir ama benim kararımı değiştiremez.(…)
“Benimle birlikte namusluca geçirdiğin kırksekiz yıllık yaşam için sana teşekkür ederim ve sana yapılan ve bana yüklenen suçlamalar için beni bağışlamanı dilerim, senin bana karşı yaptığın haksızlıkları da benim bağışladığımı bilmeni isterim. Benim gidişimle, senin için oluşacak değişiklikleri kabullenmeni öğütlerim. Bana bir haber iletecek olursan Saşa’ya söyle, o beni nerede bulacağını bilecek ve gerekeni iletecektir. Ama benim nerede olduğumu açıklayamaz, çünkü bulunduğum yeri hiç kimseye söylememek konusunda bana söz verdi.”
Leon Tolstoy

BAĞIŞLANMASINI İSTEDİ
Tolstoy’un yanında kızları Tatyana ve Saşa ile oğlu vardı. Tolstoy bilincini yitirdikten sonra yanına karısının içeri girmesine izin verdiler.
Kızı TatyanaTolstoy anılarında şunları yazıyor:
“Annem yaklaştı, baş ucuna oturdu ve üstüne eğilerek ona veda etti ve suçlu olduğu herşey için bağışlanmasını yalvararak sevecenlik dolu ve gönül okşayıcı sözcükler mırıldandı. Aldığı tek yanıt, birkaç derin iç çekmeden ibaretti.”

“AÇLIKTAN ÖLECEĞİNİ AÇIKLADI”
Kızı Tatyana Tolstoy, annesine yazılmış bu veda mektubunun kendisine verilmesinden sonrasını da şu şekilde anlatır:
“Babamın bıraktığı mektubu 28 Ekim sabahı ona verdikleri zaman, annem koşarak kaçıp gitti ve kendini göle attı. Onu çekip çıkardılar. Daha sonra, değişik intihar girişimlerinde bulundu. Sonra canına kıymak için yapacağı her davranışın sürekli olarak gözetlendiğini anlayınca, açlıktan öleceğini açıkladı.”

“GİZLİCE EVİMİZİ TERKETTİ”
Sofiya Tolstoy, evlendiği 1862 yılından Tolstoy’un öldüğü 1910 yılına kadar aralıksız yazdığı güncesinin son sayfalarında Tolstoy’un evinden kaçışı ve ölümü ile ilgili şunları yazar:
7 Kasım -L.N. bu sabah saat altına öldü.
“9 Kasım— 26 ve 27 Ekim’de neler olup bittiğini anlatmayacağım, ama 28 Ekim günü sabahın beşinde Leon Nikolayeviç (Tolstoy) doktor Makevitski ile gizlice evimizi terketti. Kaçışının bahanesi de, haber vermeden, geceleyin kağıtlarını karıştırmış olmam. Evet, çok kısa bir süre çalışma odasına girdim ama hiçbir şeyine elimi sürmedim. Zaten çalışma masasının üstünde tek bir kağıt yoktu. Bana yazdığına göre, (bu mektup aynı zamanda tüm dünyaya yazılmış oluyor) böyle davranmasının nedeni, bizim şatafatlı yaşantımızdan kaçmak içinmiş, çünkü bir köylü gibi izbe bir kulübede yaşamak istiyormuş.

“KENDİMİ GÖLE ATTIM”
“Öyleyse, neden kızı Saşa ile Varvara Feokritov’u, bu asalağı getirtti? L.N.’nin kaçtığını, bana yazdığı mektuptan ve Saşa’dan öğrenince, derin bir umutsuzluğa düştüm ve kendimi göle attım. Yazık ki, Saşa ve Bulgakov gelip beni sudan çıkardılar. Beş gün ağzıma bir lokma yiyecek koymadım. 31 Ekim sabahı saat 7.30′da Ruskoye Slovo’dan şu telgrafı aldım: ‘Leon Nikolayeviç Astapovo’da hastalandı, ateşi kırk.’

“YANINA SOKMADILAR”
“Çocuklarım Tanya, Andrey ve ben, özel bir trenle Tula’dan Astapovo’ya gittik. Beni L.N.’nin yanına sokmadılar, beni zorla tuttular, kapısını yüzüme kapadılar, bana işkence edip yüreğimi parçaladılar. L.N. 7 Kasım sabah saat altıda öldü. 8 Kasımda, İaznaya Poliana’da toprağa verildi.”

“DÖŞEME TAŞLARINI YIKARKEN ÜŞÜTTÜ”..
Sofiya Tolstoy, Tolstoy’un ölümünden sonra dokuz yıl daha yaşadı. Torunu Tania, onun son yıllarında biraz huzur bulduğunu anlatır:
“Sofiya Andreevna, 1919 Ekim’inde, döşeme taşlarını yıkadığı sırada üşüttü: herşeyi kendisinin yapmasını hep severdi. Ölümünün yaklaştığını anladı ve bu gerçeği tevekkülle, gösterişsizce kabullendi. Son yıllar ona bir parça huzur ve kayıtsızlık getirmişti. Tolstoy’un, karısı için hep düşünü kurduğu durum biraz olsun gerçekleşmişti, ‘bu huy değişikliğini görmek için, şöhretini bile feda ederdi o.’ Onun (Tolstoy), görüş ve düşüncelerine daha az yabancılık duymaya, onun gibi yalnız sebze ve meyve yemeye ve etrafına karşı daha hır gürsüz ve uysal olmaya başlamıştı. Dukan Makovitski ve kocasının (evlilik öncesi) çapkınlık ürünü olan kızı Saşa’yı bağışladı, oysa herşeyi onlar düzenlemişti. (…) Saşa teyzem ise annesine çok yaklaştı ve son hastalığında ona Saşa baktı. Soğuk algınlığı zatürreye dönüştü. (…) Kendinden geçip komaya girdiğinde, sanki dikiş dikiyor ya da iğneye iplik geçiriyormuş gibi ellerini oynatıyordu; eller hep çalışmıştı. Tolstoy can çekişirken, ellerinin yazmaya devam ettiği gibi… Sızlanmadan, inlemeden, herkesi elveda dedi…”

DERVİŞ GİBİ YOLLARDA
Leon Nikoloyeviç Tolstoy, hayatının ikinci yarısındaki arayışları sırasında, neden evini terketmek, soyluluk unvanından vazgeçmek ve “Rusya’nın yollarına düşüp bir gezgin gibi dolaşıp durmak” istediğini şöyle yazıyordu güncesine:
“Ailem içerisinde rahat değilim, çünkü yakınlarımın duygularını paylaşamıyorum. Onları sevindiren herşeyi, okul sınavlarını, yüksek tabakadan kimseler arasında başarı kazanmayı, alışverişleri, bütün bunları ben onlar için bir kötülük ve felaket olarak görüyorum ama bunu onlara söylememeliyim. Aslında söyleyebilirim ve söyledim de, ama bu sözlerimden kimse bir şey anlamadı.”

“KARIM BOYNUMA ASILMIŞ BİR DEĞİRMEN TAŞI”!
“Böyle yaşayamayacağımı ve yaşamak da istemediğimi bir anlasalar artık, özel giysili uşaklarla çevrilmiş, gümüş tabaklar içerisinde dört türlü yemek ve bütün bu gibi gereksiz şeylerle ve başkaları kendileri için en gerekli şeyleri bile bulamadıkları halde… Oysa hepsi onlardan bir tek fedakarlık beklediğimi biliyor: Yalnızca lüksten vazgeçmelerini, Tanrı’nın, insanların arasında egemen olmasını istediği eşitliğe karşı işlenmiş korkunç bir günahtan başka bir şey olmayan şu lüksten vazgeçmelerini istiyorum sadece. Ne yazık ki, yatağımı ve hayatımı paylaşan karım, düşüncelerimi de aynı şekilde paylaşacak yerde onlara düşman kesiliyor. Boynuma asılmış bir değirmen taşı o, beni sahte ve yalancı bir hayata sürükleyen ve vicdanıma yük olan bir ağırlık. Elimi kolumu bağladıkları bu bağları çoktan kesip atmalıydım. Onlarla ne alışverişim var artık benim? Onlar benim hayatımı bozuyorlar, ben de onlarınkini; hiçbir yararı olmayan biriyim ben burada.”

KARISINI ÖLÜME İTMEKTENSE…
Kendini arayışında bütün servetinden, bağlarından kurtulmak ve bir köylü gibi yalnız yaşamak isteyen Tolstoy iki kez evinden kaçar ama aile bağları ağır basar. Stefan Zweig, Tolstoy’un yaşadığı çelişkiyi şu şekilde açıklar:
“İki defa evden kaçtı ve her ikisinde de geri döndü, çünkü allak bullak olan karısının intihar edebileceği düşüncesi, onun bütün gücünü felce uğratıyordu; soyut fikirleri uğruna bir tek insani varlığı bile feda etmeye karar veremiyordu. Çocuklarıyla bozuşmaktansa ve karısını ölüme itmektense, sadece maddi dünyaya bağlı bir topluluğun ezici damı altında inleyerek kalmayı ve buna katlanmayı tercih ediyordu; umutsuzca savaşıyor ama birtakım şiddetli hareketlerle ailesini yaralamayacak kadar insanca bir davranışla, bazı önemli sorunlarda, her zaman boyun eğiyor ve başkalarına acı vermektense kendi acı çekmeyi tercih ediyordu.”

SABAHIN ALTISINDA GİZLİCE…
Tolstoy son kaçışında karısına veda mektubunu istasyonda aceleyle yazmış ve mektubu arabacıyla yollamıştı. Tolstoy son yolculuğuna, 28 Ekim 1910 günü sabahın altısında Iasnaya Poliana’daki evinden gizlice ayrılıyor; paltosu, başında kaba saba bir kasket ve ayaklarında kauçuk ayakkabılar… “Günlüğü, bir kurşun kalem ve bir kamış kalem” yanında. Adını T.Nikolayev olarak söylüyor. Trenle Şamardino Manastırı’nda rahibe olan kız kardeşinin yanına gidiyor ve onunla da vedalaşıyor. İki gün sonra yanına kızı geliyor.

GERİ DÖNME KORKUSU
“Ama burada, bu sığınakta da kendini rahat hissetmiyor; tanınacağından, izleneceğinden, yakalanacağından ve kaçtığı o karışık ve sahte hayata tekrar geri götürüleceğinden korkuyor. 31 Ekim’de, sabahın dördünde birdenbire kızını uyandırıyor ve daha uzağa, nereye olursa olsun, Bulgaristan’a, Kafkasya’ya, yabancı ülkelere, insanların, şan ve ünün artık kendisine ulaşamayacağı, sonunda yalnız kalabileceği, kendini ve Tanrı’yı bulacağı yerlere gitmek için ısrar ediyor. (…)

SIRRI ORTAYA ÇIKIYOR
“Daha kaçak, kasketini alnına eğip, kompartımanına yerleşmeden yolculardan biri büyük ustayı tanıyor ve hemen trendeki herkes bunu öğreniyor; sırrı meydana çıkıyor; çok geçmeden, dışarıda vagonun kapısı önünde, onu görmek için erkekler ve kadınlar toplanıyorlar. İnsanların yanlarında taşıdıkları gazetelerde, zindandan kaçan bu değerli vahşi yaratık hakkında sütun sütun yazılar yayımlanıyor; artık kim olduğu ortaya çıkmış ve etrafı kuşatılmıştır; bir kere daha ve son defa olmak üzere, şan ve ün, Tolstoy’un, mükemmelliğe giden yolunu kesmiştir.”
Trenin gittiği yollar boyunca telgraflar işler, polis her istasyona haber verir, bütün memurlar seferber edilir, ailesi, onun için özel tren hazırlattırır. Moskova’dan, St Petersburg’dan, Nijni Novgorod’dan gelen gazeteciler onun peşine düşer. Tren sınıra geldiği sırada ise, bir memur Leon Tolstoy’u nezaketle selamlar ama sınırı geçmesine izin vermez.

ASTAPOVA TREN İSTASYONU SON DURAK
“Birdenbire kızı, ihtiyarın vücudunun bir ürpermeyle sarsıldığını farkediyor. Tükenmiş bir halde sırtını sert tahta sıranın arkalığına dayıyor. Titreyen varlığının her tarafından ter fışkırıyor ve alnından da ter boşanıyor. (…) Küçük bir tren istasyonu olan Astapova’da, durmak gerekiyor; hasta daha uzağa gidemeyecek. Onu misafir edebilecek ne bir saray var ne bir otel ne de bir han. Ne yapacağını şaşıran istasyon şefi, istasyona ait tek katlı ahşap evin içerisindeki çalışma odasını teklif ediyor. (Burası o zamandan beri hacca gidercesine ziyaret edilen bir yer olmuştur.) Soğuktan titreyen ihtiyarı oraya götürüyorlar ve birdenbire herşey, tıpkı hayal ettiği gibi gerçek oluveriyor:

CAN ÇEKİŞEN TOLSTOY
“İşte basık tavanlı, ağır bir havayla ve kapalı yerlere özgü bir koku ve yoksullukla dolu küçük oda. İşte demir karyola, gaz lambasının kısık ışığı; kaçtığı lüks ve konfor bu sefer çok uzaklarda. (…) Dışarıda, kapalı kapının önünde, soluk soluğa ve büyük bir açgözlülükle şan ve ün boşuna nöbet tutuyor, gazeteciler ve meraklılar, gözcüler, polisler ve jandarmalar, Saint Synode’un gönderdiği papaz ve Çarın gönderdiği subaylar boş yere bekliyorlar ve itişip kakışıyorlar… (…) Can çekişen ihtiyarın yanında yalnızca kızı- doktoru ve bir aile dostu ile birlikte- nöbet tutuyor; alçakgönüllü ve sakin bir sevgi, onu sessizce kuşatıyor.
“Dışarıda, insanlar meraklı ve saygısız bir şekilde kaynaşıp duruyorlar. O artık onların varlığını farketmiyor. Pencerenin önünde, gözlerinden sel gibi boşanan yaşlarla, karısı Sofiya Andreevna, odanın içine bakmaya, kırk sekiz yıldır birlikte olduğu insanın yüzünü, uzaktan da olsa bir kerecik daha görmeye çalışıyor.(…) 4 Kasım gecesi, son bir kere daha kendine geliyor ve içini çekiyor: ‘Peki ama köylüler nasıl ölüyorlar?’ diye soruyor. Bu ölümsüz adama ölüm ancak 7 Kasım’da ulaşıyor.”

(Sofiya Tolstoy’un Güncesi, Düşün Yayınevi)

(Dünya Fikir Mimarları, Cilt III, Stefan Zweig, İş Bankası Yayınları)

Yorum yapın

Daha fazla Anlatı, Biyografiler
Nazım Hikmet’in Kadıköy’ü

NAZIM HİKMET'İN KADIKÖY'Ü Nazım Hikmet 1925’te Moskova’dan döndüğünde babası Kadıköy ile Moda burnu arasında ahşap bir evde oturmaktadır. Annesi Celile...

Kapat