Yurttaşlığın Kıyısında Aleviler – Kazım Ateş

Türkiye kendi modernleşmesini tartışıyor. Devlet, hukuk, eğitim, ekonomi, kültürel farklılıklar, din, laiklik, ordu, siyaset, vesayet gibi başlıklarda yürütülen tartışmanın merkez konularından biri de yurttaşlık.
Türkiye?nin son otuz yılına damgasını vuran Kürt sorunu, Alevilerin 2008 ve 2009 yıllarında güçlü biçimde dile getirdikleri eşit yurttaşlık talepleri, Ermeni soykırımı tartışmaları gibi konularda devam eden gerilimler Türkiye?nin kendi tarihiyle yüzleşmesi için yeni olanaklar yaratıyor.
Yakın zamanda şahit olduğumuz Dersim katliamına ilişkin yorumlar bu tartışmanın popüler göstergelerinden biri oldu. CHP Milletvekili Hüseyin Aygün?ün Dersim katliamı ile ilgili açıklamaları üzerine güncel siyaset gerilimlerinin tam orta yerine düşen tartışmada Başbakan Erdoğan?ın ?özür dilemesi?, ana muhalefet partisi lideri Kılıçdaroğlu?nun ?Dersimliler Cumhuriyetle birlikte ikinci sınıf vatandaşlıktan kurtulup birinci sınıf vatandaş oldular? vurgusu tartışmanın içeriğinin ve anaakım yaklaşımların düzeyi hakkında hepimize acı bir hatırlatma oldu. Alevilik ve diğer tüm kültür-kimlik sorunları ile ilgili tartışmalarda ana hatlar halen seküler Kemalist milliyetçilik ve dinsel muhafazakâr milliyetçilik arasında duruyor ve bu noktadan eşitlikçi-özgürlükçü bir sonuç çıkarmak mümkün olmuyor. Türkiye?nin Cumhuriyet tarihini şekillendiren iki milliyetçilik arasındaki tartışmanın dayattığı yüzeyselliği aşan, konuları derinlemesine ele alan ve nitelikli verilere dayanan yorumlara ihtiyaç olduğu ortada.

2011 Kasım?ında çıkan, Kazım Ateş?in yazdığı ?Yurttaşlığın Kıyısında Aleviler ? ?Öz Türkler? ve ?Heretik Ötekiler?? adlı kitap bu iki milliyetçilik dışında eşitlikçi-özgürlükçü bir tarih okumasının mümkün olduğunu göstermesi açısından önemli. Arka kapak tanıtımındaki tarifiyle kitap, ulus devlet içinde kurumsallaşan yurttaşlık anlayışının bir eleştirisi. Temel iddiası, sadece Alevilerin değil etnik, dilsel, dinsel olarak merkez dışında kalan tüm grupların topluluk haklarının tanınmamasının nedenlerinin anlaşılabilmesi için Türkiye?de modern yurttaşlığın sağladığı haklarla birlikte açtığı politik öznellik alanına paralel olarak kurduğu hiyerarşik ve doğallığında dışlayıcı yapının kaynağındaki Türk milliyetçiliği söyleminin analiz edilmesi gerektiği. Türk milliyetçiliği söyleminin dönem dönem ?öz Türkler? olarak yücelttiği ama çoğunlukla devletin kitlesel kıyımlara varan nefret eylemlerine maruz kalan Alevilerin yurttaşlık bakımından tarihsel durumlarının analiz edildiği bu çalışma, yazarın da belirttiği gibi Alevilerin kimlik-kültür haklarının canlandığı günümüz Türkiye?sinde süregiden tartışmalara bir katkı niteliğinde.

432 sayfadan oluşan ve Phoenix Yayınevi?nden çıkan kitap Ankara Üniversitesi?nde siyaset bilimi doktora tezi olarak hazırlanmış ve sekiz bölümden oluşuyor. Yazar, kitabın sekiz bölümünü kendine özgü üç bölümde ele aldığını belirtiyor. Birinci ana-bölüm (Bölüm I-II) çeşitli yönleriyle yurttaşlığın tanımını incelerken yurttaşlığın ulus-devlet içinde kurumsallaşmasıyla birlikte ortaya çıkan dışlayıcı söylem ve uygulamalara işaret ediyor. İkinci ana-bölüm (Bölüm III-IV-V) Osmanlı İmparatorluğu?ndan bugüne ulus-devlet dönüşümü, ulus kimliğin inşası ve kurucu söylemleri analiz ediyor. Üçüncü ana-bölüm (Bölüm VI-VII) ise kitabın konusu olan Aleviliğin bu söylem ve uygulamalar içinde nasıl konumlandırıldığını tartışıyor. Son bölüm ise genel değerlendirmelerin verildiği sonuç bölümü.

İlk bölüm olan ve yazarın çalışmada nasıl bir kavram dünyasından konuyu ele aldığının özetini veren ?Giriş?in ardından ikinci bölümde modern yurttaşlık ve ulus devlet ekseninde geniş kapsamlı bir teorik tartışma yer alıyor. Ulusal kimlik ve yurttaşlık arasındaki ilişkinin sonucu olan içerme ve dışlama pratiklerinin hangi mekanizmalarla hayat bulduğu; farklı ülkelerde gelişen yurttaşlıkların politik-teritoryal yurttaşlık ve etno-kültürel yurttaşlık olarak nasıl tezahür ettiği; milliyetçilik üzerindeki seküler ve dinsel etkilerin sonuçları bu bölümün odak noktaları. Başlangıçta Ateş, Marshall?ın sivil, politik ve sosyal haklar üçlemesinin küreselleşme döneminde değiştiğini belirtiyor: Sosyal haklar zayıflıyor, hak temelli yurttaşlık kavrayışının kapsamı genişliyor, tanınma ve eşit yurttaşlık talepleri gündeme geliyor ve ulus aşırı siyasal örgütlenmeler ulusal yapıları dönüştürüyor. Bu gelişmeler, modern yurttaşlığın kurumsallaştığı siyasal mekân olarak ulus-devlette hâkim kültür dışında kalan diğer kültürel grupların tikel bir grubun kültürel hegemonyasında kalmaya devam etmesine yönelik eleştirilere yol açıyor. Yazar, çalışmasını bu en genel bağlam içinde anlamlandırıyor ve yurttaşlığa dışlananların dâhil edilmesi gereken bir kategori olarak değer verirken tabiiyet ve dışlama pratikleri açısından da eleştiriye tutuyor.

Bu bölümün sonunda Ateş, Aleviler ve Cumhuriyetin onlara verdiği yurttaşlık ile oluşan Alevilik konumunun içeriğine ilişkin ?çift-değerlilik? (ambivalence) tanımını kullanıyor. ?Ne düşman ne de yeterince yerli? olan bu konumun özü itibariyle bir ?yabancı?lık olduğunu belirten yazara göre Aleviler, Cumhuriyet ile birlikte ne tam olarak içerildiler ne tam olarak dışlandılar: Ulusal kimliğin çizdiği sınırların dışında kalan bir kolektif kimlik olarak ?arada tutuldular?.

Ateş, Alevilerin Cumhuriyet içindeki statüsünü tanımlarken kullandığı çift-değerlilik kavramının Alevilerin kendilerine ilişkin fikirlerini değil milliyetçi/kültüralist indirgemeciliğin Alevileri nasıl gördüğünü ifade ettiğini belirtirken güncel bir tartışmaya da kapı aralıyor. Yurttaşlığı kuran devlet Alevilere çift-değerli bir anlam atfederken, bu bakış açısı ilişkinin diğer tarafında nasıl bir karşılık buluyor; Aleviler devleti nasıl görüyor? Yazar, incelemesinde tartışmanın bu yönü üzerinde çokça durmamış olmakla birlikte laiklik, askeri vesayet, Kemalizm, CHP?lilik gibi son zamanlarda Alevilerin siyasal konumlanışlarının köşe taşlarını belirleyen tartışmalara da ışık tutacak ipuçlarını ortaya koyuyor. Çift-değerlilik üzerine tartışmasını yürütürken Ateş?in psikanalize ait kavram dünyasına yaptığı göndermeler Alevilerin güncel siyasal pozisyonlarının kavranabilmesi bakımından önem taşıyor.

Üçüncü bölüm Osmanlı?dan Cumhuriyet?e yurttaşlığın nasıl ortaya çıktığı ve değiştiğini tartışıyor. Osmanlı?nın çok etnili, çok dinli, emperyal sosyal formasyonunda gelişen millet sistemi içinde filizlenen ve sonradan ulus-devleti kuracak olan Türk milliyetçiliğinin, Cumhuriyet sonrası seküler bir karakter kazandıktan sonra bile nasıl dini içeriğini kaybetmediğini ve resmi söylem ve uygulamalarda Müslümanlıkla birlikte düşünüldüğünü gözler önüne seriyor.

Yazara göre 19. ve 20. yy?larda gelişen milliyetçi hareketlerin kültürel zemininde Osmanlı?nın millet sistemi yer almaktadır. İmparatorluğun etnik grupları çapraz kesen ve bu grupları dinsel olarak tanımlanmış ortak bir cemaat altında birleştiren bu sistemde hukuki ve sosyal yapı milletler arası ve milletlerle devlet arasındaki ilişkiler esasında düzenlenmişti. Tarihsel süreç içinde Cumhuriyet?e doğru gittikçe siyasal sistemin etnik ve dini kimlikler arasındaki tercihlerinde sahip olduğu öncelikler kristalize oldu. Bu zaman boyunca resmi akılda etnik ve dini kimlikler arasında kurulan hiyerarşinin en önemli bileşenlerinden biri modernleştirme/medenileştirme söylemi oldu. İmparatorluğun milletler ve dinler arasındaki misyonunu bir çeşit medeniyet götürme olarak tanımlayarak devletin meşruiyet krizini aşmaya çalışan 2. Abdülhamit?in halifeliği merkeze alan Pan-İslamizm formülü Sünni-Hanefi mezhebini resmi ideoloji olarak kurumsallaştırdı. Bu durumda merkez mezhep dışında kalanlar medeniyet götürülmesi gereken geri kalmış unsurlar olarak kodlandı. Yazarın bu analizinden yola çıkarak daha sonradan Dersim katliamına yol açan ?medeniyet götürme? söyleminin kökeninde 2. Abdülhamit?in Pan-İslamcılık fikrinin yattığı söylenebilir. Osmanlı ve Cumhuriyet arasındaki süreklilikler söz konusu olacaksa Alevilik her ikisinde de ?cehalet ve hurafat? olarak görülmüştür/görülmektedir.

Kitabın dördüncü bölümünde Osmanlı sonrası Cumhuriyetle birlikte ulusal yurttaşlığın kurumsallaşması ve yeni yurttaşlık tanımının gelişimi inceleniyor. Burada ulusal kurtuluş döneminin kültürel farklılıkların kendilerini ifade etmelerine ve alan açmalarına olanak tanıyan atmosferinden çıkıldıkça Türklüğün anlamının sabitlendiği ve hem ulus-altı çok kültürlü sosyal dokunun hem de ulus-üstü tahayyüllerin devre dışı bırakıldığı tartışılıyor.

Kitabın beşinci bölümü, etnik ve dinsel olarak kenar çizgileri kalınlaştırılarak tanımlanmış Türklüğün, Cumhuriyetin seyri boyunca hangi dengeler içinde yeniden tanımlandığını ve güncel duruma ulaştığını ele alıyor. 1930?lar ve 40?larda hüküm süren ırkçı milliyetçi bakış açısı, 40?ların ikinci yarısından itibaren gelişen Türkçü-İslamcı milliyetçilikten 70?lerde tartışılmaya başlanan ve 12 Eylül darbesiyle beraber resmi ideoloji halini alan Türk-İslam sentezi yazarın konu edindiği dönemeçler olarak görülüyor. Bu döneme rengini veren önemli dinamiklerden biri Demokrat Parti ve ardıllarında temsilini bulan muhafazakâr modernleşme yaklaşımları ve laiklik tartışmalarıdır ki bunlar da Türkiye?de yurttaşlığın merkez aldığı referans çerçevesi içindeki farklı tanımlamalar arasındaki mücadelelerin alanı olmuştur.

Altıncı bölüm farklı Türk milliyetçilikleri arasında Aleviliğin konumu üzerindeki tartışmalara odaklanıyor. Bunun için Aleviliği ne olduğuna dair bir çerçeve çizmeye çalışan Ateş, Aleviliğin hala inşa edilmekte olan senkretik bir kimlik olduğunu belirtiyor. Senkretizm üzerine yaptığı tartışmada yazar farklı kültürlerden etkilenme anlamında tüm dinlerin senkretik bir yapısı olduğunu ancak dinsel faillerin tarihsel pozisyonları hesaba katıldığında ?otantik? olma iddiasının ortaya çıktığına işaret ediyor. Ateş?e göre farklı alanlardaki iktidar mücadeleleri içinde inşa edilen tarihsel bir pozisyon olarak otantiklik, konumunun doğal sonucu olarak senkretik olanları ?hurafe?likle itham ediyor. Bu bağlamda Türk-İslam milliyetçiliği açısından düşünüldüğünde Alevilik, eski Türk inançlarını taşıyor olduğundan Türklük içinde kalmakla birlikte (ki bu özellikleri nedeniyle Aleviliğin dönemsel olarak milliyetçilik tarafından ?otantik Türk kültürü? olarak kutsallaştırıldığı görülmektedir), Türklerin İslamlaşma süreci içinde bir çeşit geri kalmışlığı da barındırıyor demektir.

Aleviliğin İslam içindeki konumu konuşulurken, yazara göre diğer kritik kavram heterodoksidir. ?Doğru fikir, kanaat? anlamındaki ortodoksinin tersinde duran ?farklı düşünce? olan heterodoksi, hâkim düşünceden sapan ve ona meydan okuyan bir öteki pozisyonundadır. İktidardakinin sahip olduğu ?hakiki İslam?ın dışında kalması anlamında Aleviliğin, Türkiye?de merkez İslamı temsil eden Sünni muhafazakâr Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından ötekileştirilmesi, Aleviliğe ilişkin resmi bakış açısının doğal sonucudur. ?Sahih İslam?ın ne olduğuna karar veren Sünni bir kurum olduğunda Alevilik kendiliğinden ?heretik? olarak kodlanmaktadır.

Aleviliğin ne olduğuna dair Ateş?in üçüncü olarak işaret ettiği nokta Alevi topluluğundaki etno-dilsel farklılıklardır. Türkiye?deki Alevilerin Türkçe konuşanlar, Zazaca konuşanlar, Kürtçe konuşanlar ve Arapça konuşanlar olarak sınıflandırılabileceğini belirten yazara göre bu farklılıklar Alevi olarak kavramsallaştırılabilecek kolektif bir cemaat tanımlanmasını zorlaştırıyor. Bu etno-dilsel farklılıkların kolektif kimliğin kuruluşunu zorlaştırıcı özelliğine rağmen heterodoks ve senkretik karakteristiğinden dolayı Türk milliyetçiliğinin farklı formları tarafından topluca dışlanmaları yine de bütünsel bir kavrayışı mümkün kılıyor. Etno-dilsel farklılıklar ayrıca Türk milliyetçiliğinin Aleviliğe atfettikleri ?otantik Türk kültürü? varsayımını da boşa çıkarıyor.

16. yy?da yaşanan Osmanlı-Safevi çatışmasını Alevi sorununun tarihsel kökeni olarak gören Ateş, Osmanlı?dan bu yana yaşanagelen sorunların Cumhuriyetle birlikte yeni boyutlar kazandığını ifade ediyor. Alevilerin ?öz Türkler? olduğu iddiası özellikle Kemalist milliyetçiliğin bir ürünüdür. Ulus-devletin etnik kaynağını inşa ederken Anadolu?daki etnik farklılıkların Türklükle ilişkisini yaratmak gereği ortaya çıkmıştı. Bu dönemeçte kapalı bir topluluk olması nedeniyle Alevilik kozmopolit etkilere karşı durabilmiş arılığı bozulmamış bir Türk kültürü olarak tanımlandı. Buradan hareketle Arap ve Kürt Alevilerin de aslen Türk olduğu iddiası ortaya atılabildi. Ateş, milliyetçi elitler nezdinde Aleviliğin önem kazandığı dönemlerin Dersim Katliamı ve Hatay Sorunu gibi ?etno-politik? kriz dönemleri olduğuna dikkat çekiyor ve Aleviliğin kendisini nasıl tanımladığına bakılmaksızın, etnik ya da politik bağlama göre içerik kazanan ?şüpheli heretik? konumuna işaret ediyor. Yazara göre dönemlere özgü farklı siyasal dengeler içinde bazen ?bölücü? bazen ?dağ müslümanı? bazen ?laikliğin bekçisi? olarak anlamlandırılan Aleviler her dönemde ne tam olarak yurttaş olabilmiş ne de kesin olarak dışlanmış bir topluluk olarak bugünün Türkiye?sinde halen çift-değerli yurttaşlar olarak varlıklarını sürdürüyor.
Yedinci bölümde Diyanet İşleri Başkanlığı?nın etkinlik alanında ve din derslerinde Aleviliğin nasıl yer bulduğu ele alınarak devletin kurumsal yapısında Aleviliğin resmi tezahürü ve Aleviliğe ilişkin kurumsal bakış açısı irdeleniyor.

Sonuç
Kazım Ateş?in titiz çalışması Türkiye gündeminin temel üst başlığı halini almış olan modernleşme-yurttaşlık tartışmalarında hâlihazırda prim yapan sağ muhafazakârlıkla Kemalist muhafazakârlık arasında sıkışmayan güçlü bir alternatif sunuyor. Türkiye?nin modernleşme-yurttaşlık ekseninde bugüne kadar taşıdığı tarihsel kamburu ne tek parti dönemi ve takipçilerinin sorumluluğuna sıkıştırıp kurtulmaya çalışan düşük nitelikli sağ muhafazakâr zihniyetin, ne de artık kendini kendine bile açıklamakta zorlanan sığ argümanlarıyla Kemalist muhafazakârlığın çözebileceğini düşünenler için ciddi veriler sunan bir kaynak kitap niteliğinde.

Resmi tarih de kendisini yapan öznenin yaşadığı tarihsel değişime bağlı olarak yeniden yapılıyor. Siyasal, sosyal, kültürel alanlarda tarihsel olarak yaşanan büyük bir kırılma döneminden geçiyoruz ve bu dönemde eski resmi tarihle, yapılmak istenen yenisi arasındaki mücadelelere tanık oluyoruz. Bu yüzyılın ilk on yılı Türkiye?nin Cumhuriyet tarihi boyunca kendi içinde evrimleşerek 2002?de AKP ile birlikte sıçrama yapan muhafazakâr modernleşme projesinin hegemonyasında geçti. Bunun karşısında ise tarihimizden getirdiğimiz ağır yüklerin büyük oranda sorumlusu olan bakış açıları duruyor. Bugünün popüler tarih tartışmalarının üst başlığı olan yurttaşlıkla ilgili anaakım söylemlerden eşitlikçi-özgürlükçü bir sonuç çıkarmak mümkün görünmüyor. Bu sıkışıklığı açmanın yolu eleştirel tarih çalışmalarından geçiyor. Kazım Ateş?in Türkiye?de Alevilerin yurttaşlık konumlarıyla ilgili ilham verici çalışması, anaakım tartışmaların rüzgârına kapılmayan eleştirel perspektifiyle güçlü bir düşünsel zemin sunuyor. Bu çalışma, AKP?li dönemde yaşanan daha güncel gelişmelerle genişletilerek akademinin ve siyasetin gündemine katkı sunabilecek yeni çalışmalara yol göstermesi bakımından da önemli.

Ş. Erhan Bağcı
Not: Bu inceleme yazısı, Eğitim Bilim Toplum Dergisi’nin 31. sayısında (2010) yayımlanmıştır.

Kitabın Künyesi
Yurttaşlığın Kıyısında Aleviler
(Öz Türkler ve Heretik Ötekiler)
Kazım Ateş
Phoenix Yayınevi / Siyaset Bilimi Dizisi
Kapak Tasarımı : Fahrettin Erdoğan
Editör : Bülent Özçelik
Ankara, 2011, 1. Basım
432 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Alevilik, İnceleme, Makaleler
Marksizm ve Sosyalizm – Howard Chodos

Yakın bir zamanda okuduğum, "20. Yüzyılda Marksizm" adlı bir kitap sayesinde tanıdığım bir yazarın yaptığı değerlendirmeyi paylaşmak istiyorum. Benim de...

Kapat