Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı / Andronikos Neden Kaçtı? – Elif Şahin Hamidi

uzun_sürmüş_bir_günün_akşamı“Andronikos için bir tek yol kalmıştı; kaçmak. Gitmek… Kendini de başkalarını da aldatmayacağı, aldatmak zorunda kalmayacağı bir yere kaçmak, bir yere gitmek. Öyle bir yer ki kendisinden yalnız inancını değiştirmesi değil, eski inancına göre hareket etmesi, davranması da istenmesin. Öyle bir yer ki bugüne dek topluluk içinde Andronikos neyi simgelemişse, orada öyle bir şeye yer olmasın.”(1)

Ölümün gölgesini taşıyan bir ada…
Gitmek, kaçmak!.. “Kaçmak gerekti. Kaçmak, uzaklaşmak, hayatı yeniden başlatmak için gerekli koşulları bulacağı bir günü bekleyerek, umarak, kaçmak, uzaklaşmak…” Dış dünyanın alabildiğine genişliği, sonsuzluğu, karmaşasına karşın, sınırları kesinlikle belirli bir yaşama (hesaplaşma-sorgulama) alanına doğru… Bir adaya… Bir ada; bir sınırlanmışlık… Ama bu ada herkesin imgeleminde yer etmiş ada kavramından çok uzak; ne gemici Sinbad’ın tehlikelerle dolu, tekin olmayan macera adası, ne de Robinson Crusoe ya da Gulliver’in büyük serüvenler, sıkıntılar yaşadığı ıssız ada… Dışarıdan ayrılmışlık, kendisiyle sınırlamışlık; bir “kaçış” adası… Bütünden ayrılmak, dünyayı/ana karayı uzağında, dışında bırakmak istemişti Andronikos. Tıpkı “ada” gibi olmak istemişti… Bir ada; ölümün gölgesini taşıyan bir ada…

Andronikos, Robinson ya da Gulliver değildi. Çünkü kaçışı, bir serüven arayışı değildi; serüvene atılmak isteyen insanın yiğitliğini, yürekliliğini taşımıyordu. Hem serüvene atılmak isteyen adam tek başına yaşamayı da becerebilmeliydi. Oysa Andronikos’un istediği yalnızlık, kalabalıklar içindeyken yalnız kalabilmek; kalabalık, zorunlu bir durum olmamalı!.. O’nun yalnızlığı başkalarıyla olamamanın getirdiği bir yalnızlık duygusundan çok insanın içinde taşıdığı kendi öz yalnızlığı… Andronikos, yalnızlığını hem sevmekte hem bundan acı çekmekteydi; “kavun acısı”(2) bir yalnızlık belki…

İnanış ile isyan arasında bir adam…
Bir alacakaranlık karışıklığı zihnine çökmüştü Andronikos’un; kendi bunalımını yaşıyor; kendi durumunu ve içinde yaşadığı dünyanın boşluğunu anlamaya başlıyordu. Sessiz bir çöküntünün gevşekliğiydi sanki yaşadığı… Bu anlamsız çöküntü dönemi, bir oyunun yeniden başlamasından önce indirilmiş bir perde gibi kabul ettiği, kendisiyle/inancıyla/inançsızlığıyla hesaplaşma dönemiydi. Yeni ve eski inanca olan yabancılaşma; inanış ile isyan arasında bir adam… Andronikos garip bir ikilik içinde duyuyordu kendini…

Andronikos; çekirdekten yetişme, yani başka hayat bilmeden manastıra girmiş, seçim şansı olmamış bir keşiş… Eğer insan kendi isteğiyle seçmişse, tatsız ve güç bir şey bile ona rahatlık verir. Ama onu başkalarının zoruyla benimsemişse, o zaman bir işkence olur bu onun için. Andronikos’un yaşantısı kendi içinden doğan, kendi seçtiği yaşantılar değildi sanki…

Baskı karşısında ne yapmalıydı?
Ada, yaşamının bir parçası, dahası “yaşamı” haline gelmiş inançlarına, bir baskı/zorlama karşısında, aykırı davranmak zorunda bırakılan Andronikos’un hikayesi. Peki Andronikos bu durum karşısında, bu baskı karşısında ne yapmalıydı? Baskıya boyun eğip inançlarından vaz mı geçmeliydi, baskıya boyun eğmeyip kaçmalı mıydı -lakin baskıya karşı gelme cesareti de yoktu-, yoksa ölümü pahasına, kalıp, baskıya karşı dövüşmeli miydi?

Andronikos, baskıya boyun eğmeyecek, ama ona karşı gelmeye de cesareti olamadığı için kaçacaktı ilk olarak. Peki Andronikos bu kaçış düşüncesine nasıl varmış, kaçması gerektiği sonucuna nasıl ulaşmıştı?..

“ …dışarıdan uzanan bir el, insanın içine girer, ölçüyü şaşırtmak isterse, insanın yapacağı tek bir şey vardır. O eli tutmak, o bileği bütün gücünü kullanarak, bükmeye çalışmak, gerekirse, kesmek. Ya da… İnsanın içine hiçbir elin uzanmaya hakkı yok, olmamalı. Ya da… Andronikos düşünüyor, benim yaptığım şey de var diyor, benim yaptığım, kaçmak… O bileği bükmeye gücü yetmediği, yetmeyeceği için bu gücü bulma gücünü verecek bir inancı olamadığı için, kaçmak…”

Andronikos’un mutsuzluğunun, kaçışının, çıkışsızlığının, korkusunun nedeni; kendini, inancını/inançsızlığını, savunduğu değerleri tanımış/sorgulamış olması değil bunun eksikliğiydi. Adada geçirdiği dönem bu sorgulamayı yaptığı, kendisiyle hesaplaştığı bir dönemdi.

“Kendi kendine soru sormak, kendi kendine kendin üzerine soru sormak, kendini araştırmak, belki de adanın öğrettiği ilk şey olacak.”

Andronikos, kendini aramaya başladığı (Hayat, yaşantı aramak değil kendini aramaktır 3 çünkü) “yaşayış gibi olan” uzun yürüyüşü sırasında, inancının gücünü duyduğunu, inancını değiştirmemeye karar verecek ölçüde inandığını nasıl söyleyebildiğini, nasıl düşünebildiğini sorgular. “Oysa yıllarca, keşiş olarak, din adamı olarak, bu inancı yaşadım, bu inanca bağlılığımı her türlü kuşkunun üzerinde, ötesinde saydım. İnancın, her türlü zenginliğin, her türlü acının üstünde olduğuna, her türlü dünya malı ile dünya acısının üstünde olduğuna, zengini de yoksulu da inandırmaya, kandırmaya çalıştım. Yoksa alıştığım için mi yapıyordum bunu? Alıştığım, öyle düşünüp öyle söylemeye alıştığım, gerisini düşünmeyi aklıma getirmediğim, su içer, yemek yer, yürür, yatıp uyur gibi bu işleri yaptığım, ne yaptığımı tamamıyla unuttuğum, aklıma bile getirmediğim için mi?”

“İnsanların büyük bölümünün anlayışları, zorunlu olarak gündelik işleriyle biçimlenir. Yaşamını, sonuçlarını olasılıkla hep aynı olan birkaç basit işlemi gerçekleştirmekle geçinen kişinin, anlayışının sınırlarını zorlamaya fırsat olamaz.”(4)

Yoksa alıştığı için mi yapıyordu tüm bunları Andronikos? Yaşamayı kolaylaştıran alışkanlıkların rahat uyuşukluğuna mı kapılmıştı; bu muydu acaba yaşadığı? Alışkanlıklarının nasıl kölesi olduğunun farkına varıyordu Andronikos; bir uyanış…

“On iki yıl boyunca bir ülküye, hem de gizli bir ülküye bağlanarak yaşayan bir insan, ister istemez kişiliğinin o ülkünün etkisi altında kaldığını görür. Dünyadaki korkunç şeylerin en çirkini, bir ülküye bağlanma alışkanlığıdır. İnsan başka şeylerden kurtulabilir ama bundan kurtulamaz. Olsa olsa yönünü değiştirmeye çalışır bu ülkünün, daha fazlasını yapamaz.”(5)

“Söz”ün içinde bir söz denizinde boğuluyordu
Sözcüklerin arasında yaşıyordu Andronikos; zamana hükmeden “söz”ün içinde bir söz denizinde boğuluyordu. Tıpkı düşünmekten eyleme geçemeyen Hamlet gibi. Sürekli “sevgi” sözcüğünü kullanıyordu fakat… Yıllarca sevgi sözü etmiş, sevgiyi saygıdan, saygıyı el öpmekten, el öpmeyi elini öptürmekten, resim, haç öptürmekten ayırmamıştı Andronikos. Bütün bunları, ona öğretilen, içinde büyüdüğü, içinde varlık olarak gerçekleştiği, temsilciliği bir gün kendisine teslim edilen inanç adına yapıyordu. Nasıl ki “tilkicik” bağlı olduğu zincire alışmışsa, Andronikos da farkına varmadan alışkanlıklarının kölesi haline gelmişti; alışkanlığın sivrilttiği belirli noktalarla yetiniyordu.

“Alışkanlık bir canavardır; bütün duyguları yiyip bitirir. Ama şöyle bir iyiliği de vardır; doğru ve güzel işler yapmak için de rahat giyilir bir urba, bir kılık sağlar bize. Tabiatı bile değiştirir neredeyse; alışkanlık, şeytanı utandırabilir yaman bir güçle. İçimizden büsbütün atabilir de…”(6)

Alışkanlık bir canavardı. Andronikos, adada, şehirden uzak, gerçekten yalnız, tek başına olduğu süre içerisinde, artık hayatı kolaylaştıracak yeni alışkanlıklar edinmek zorunda hissediyordu kendini. Barınağı bitirmek, kendine bir iş yaratmak, çiçek yetiştirmek istiyordu. Dualar, dinsel düşünceler ve kutsamaların dışında, bir şeyler yapma; çiçek yetiştirme mesela…

Andronikos kahraman mıydı?
Andronikos’un kahramanlığı kaçışı ile başlamıştı. Peki gerçekten kahraman mıydı Andronikos?.. Kaçışıyla, dönüşüyle, ölümüyle, işkencesiyle bir kahramandı; çünkü tüm bunları kahraman olmak için yapmamıştı. Yiğitlik, kahramanlık kendisinden uzak şeylerdi, kahramanlığın ötesinde bir yerdeydi Andronikos. Eylemlerinin, davranışlarının sorumluluğunu kendisi üstlendiği için, başkalarını suçlamadığı için kahramandı; yani “temiz” kaldığı için. Kendisinden dışarı sıçrayan bir pisliğin sözü olmamıştı çünkü. İlk olarak baskıya boyun eğmeyip, ama ona karşı gelmeye de cesareti olmadığı için adaya kaçmış olsa da sonradan ölümü pahasına, baskıya karşı dövüşmek üzere manastıra geri dönmüş olduğu için kahramandı.

“İnsan nasıl olsa öleceğine göre, bir şeyler yapmak daha iyi olur. Ölüm boş bir şey, ölümü beklemek, oturup beklemek, boş bir iş… Ölüme karşı çarpışmak gerek. Ölüm ancak, gelip tepene dikildiği, seni, gözünün yaşına bakmadan yanına alıp götürdüğü anda, onu kabul etmelisin.”

Oturup ölümü beklemediği için, bir şeyler yaptığı için kahramandı. “Ant içmemeye geldim” dediği için; “yoruldum artık. Tanrı canımı almayacak mı daha?” demediği için kahramandı.

“Uyanık durmak, yaşamayı kolaylaştıran alışkanlıkların baskıya dönüştüğü yeri görmek, alışkıların rahat uyuşukluğundan silkinmek, uyuşukluğa kapılanları dürtmektir. Uyanık durmak, baskının her çeşidinin kokusunu daha uzaktan alabilmektir; ortaçağın vebadan korktuğundan daha çok korkmaktır baskıdan. Bu baskıyı, insanı ezecek her türlü eğilimi sezebilmek, insanlara bundan iğrenilmesi gerektiğini, buna boyun eğilmemesi gerektiğini, karşı konması gerektiğini anlatmaktır.”(7)

(1) Kalın (bold) yazılmış olan kısımlar Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’ndan alınmıştır.
(2) Sait Faik Abasıyanık
(3) Cesare Pavese, Yaşama Uğraşı
(4) Adam Smith
(5) Pavese, a.g.k. s.43
(6) William Shakespeare, Hamlet
(7) Ulus’un sanat eki, 04-11-1970, Bilge Karasu ile Bir Konuşma

KAYNAKÇA
1- Akşit Göktürk, Edebiyatta Ada
2- Cesare Pavese, Yaşama Uğraşı
3- William Shakespeare, Hamlet
4- H. Mehmet Doğan, Birikime Dayanmak

Elif Şahin Hamidi

Bu yazı Roman Kahramanları Dergisi’nde yayımlanmıştır.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Yazarlarımızın son çalışmaları
“Saf” bir bilim insanı Nikola Tesla’yı anarken – Derin Demir

“Saf” bir bilim insanını anarken “Saf” kavramı bildiğiniz üzere doğal olan, katıksız, bozulmamış anlamına geliyor. Ancak maalesef ki günümüz anlamına...

Kapat