Vera Tulyakova Nazım Hikmet’i anlatıyor.

Nâzım son eşi Vera Tulyakova Nazım’ı anlatıyor
 Nâzım’ın bir özdileği vardı. İnsanlar nasıl iyi şeylere çabuk alışıyorsa kötü şeylere daha çabuk alışıyorlar diyordu. Kuyruklara alışıyorlar, eksiklere alışıyorlar. Bürokratlar siyah arabalarla dolaşırken halktan insanlar saatlerce otobüs bekleyip soğuk kış günlerinde üşüyor.
İşte Nâzım bunlara hiç alışamıyordu. Bütün bunları sanki ilk kez görmüş gibi oluyordu her gün. Ben, sistemin bir ürünüydüm Bense o sistemin bir ürünüydüm. Bazan kızsam da her şey normal geliyordu bana. Ayrıca, böyle yaşamaya alışmıştım. Bırak bunları diyordum, ne yapabiliriz tek başımıza. Her gün ölme bunlar için. Hayır diyordu, bunlara savaş açmalıyız, insanlara anlatmalıyız olan biteni, neden böyle olsun her şey…  Yöneticiler elbette bu tür davranışlarını beğenmiyordu Nâzım ın.

– Üzerinde bir polis baskısından söz edebilir miyiz?

Bizim ülkemizde de, başka ülkelerde de sivil polisler Nâzım a çok dikkat ediyordu. Bu Paris te de, Roma da da, Kahire de de böyleydi. Nereye gitse arkasında sivil polisler vardı. Telefonumuzu da dinliyorlardı ayrıca.
Ama Nâzım, hemen tanıyordu onları. Ve durmadan, yeri geldikçe bana anlatıyordu. Onları nasıl tanıyacağımı, telefon dinlemenin nasıl anlaşılacağını, hep öğretmişti bana. Ben onlardan korkmuyorum diyordu. Neyi nasıl yapmak istiyorsam öyle yapacağım, öyle yaşayacağım, konuşacağım. Öyle davranacağım. Fakat sen dikkatli olmalısın. Çünkü ben öldükten sonra yalnız kalacaksın. Başına bir bela gelebilir. Öcümü senden almak isteyenler çıkabilir.
Diyeceğim, korkusu kendisinden değil, benim başıma ileride gelebilecek olanlardandı.
– Nâzım ın ölümünden sonra böyle bir bela geldi mi başınıza?
Hayır, hiç onun düşündüğü gibi bir şey olmadı. Çünkü Nâzım ın ölümünden sonra Sovyetler Birliği, Brejnev in suskun uykusuna dalmış ve bütün değerler sanki toprağa gömülmüştü.

VERA NIN UYKUDAN UYANIŞI

İskemleler ayakta uyuyor
masa da öyle
serilmiş yatıyor sırtüstü kilim
yummuş nakışlarını
ayna uyuyor
pencerelerin sımsıkı kapalı gözleri
uyuyor sarkıtmış boşluğa bacaklarını balkon
karşı damda bacalar uyuyor
kaldırımda akasyalar da öyle
bulut uyuyor
göğsünde yıldızıyla
evin içinde dışında uykuda aydınlık
uyandın gülüm
iskemleler uyandı
köşeden köşeye koşuştular
masa da öyle
doğrulup oturdu kilim
nakışları açıldı katmer katmer
ayna seher vakti gölü gibi uyandı
açtı kocaman mavi gözlerini pencereler
uyandı balkon
toparladı bacaklarını boşluktan
tüttü karşı damda bacalar
kaldırımda akasyalar ötüştü
bulut uyandı
attı göğsündeki yıldızı odamıza
evin içinde dışında uyandı aydınlık
doldu saçlarına senin
dolandı çıplak beline ak ayaklarına senin.
Mayıs 1962 Moskova

Yaşadığı ev türkiye nin artık
Vera Tulyakova ile söyleşiye biraz ara verip konuğu olduğu Cem Yayınevi nde yaptığı basın toplantısına dönelim şimdi de…
Çünkü Vera basın toplantısında da kendisinden çok Nâzım Hikmet üzerine konuştu yine…
Özellikle de Nâzım ın son günlerini geçirdiği Moskova daki evinden başlayarak…
Türk gazetecilerini hep evimde gördüm ve beni hiçbir zaman yalnız bırakmadılar. Sık sık ziyarete geldiler. Evimde olduğu gibi, her zaman yaptığım ikramları burada yapmaktan yoksunum. Size bir çay bile ikram edemiyorum. Nâzım Hikmet in yaşadığı evi gösteremiyorum. Ama orada olsaydınız, kendinizi evinizde gibi hissederdiniz. Evimde, Nâzım ile kısa zamanda dostluk kurmak çok kolaydı. Çünkü evde her şey onun elinden çıkmaydı, onun eseriydi. O şimdi aramızda değil ama, duvarlara kendi eliyle çaktığı tablolar olduğu gibi duruyor.
Vera, bir ara Moskova dan getirdiği birkaç fotoğrafı gösteriyor. Oldukça heyecanlı bir biçimde konuşmasını sürdürüyor:
Konuşmama yaşadığımız evden başladım. Çünkü evimiz, üzerine titrediğimiz bir yer. Elbette bu ev, Türkiye nin evi. Bu evin böyle olmasını Nâzım istedi, örnek gösterdi bana. Ben de onun isteği doğrultusunda düzenledim evi… Aynı biçimde de sürdürüyorum. Bu ev, tümüyle Türk halkına aittir ve gelecekte de umarım bu evden yararlanılacaktır.
Bu arada son derece soylu bir girişim başlatıldı. Bu da Nâzım Vakfı girişimi… İşte bu ev, ileride bu vakfın bir parçası olacaktır. Bu yüzden de Nâzım ın bana bıraktığı bu evi olduğu gibi, hiçbir şeyini değiştirmeden, eksiltmeden korumak, benim için vazgeçilmez bir görev oldu artık.
Bu dönemde ülkeler ve halklar birbirine çok yakın. Nâzım ın evi de Türkiye ye çok yakın. Bugünkü Sovyet yönetimi Nâzım ın evinin bir müze haline getirilmesini destekliyor ve sanıyorum ev, müze haline getirilecektir.
Nâzım, nasıl bir insandı?
Yanıtını yine Vera veriyor:
Nâzım, geleceğin insanıydı. Hayatı hep geleceğe dönüktü. Diyebilirim ki Nâzım ın birinci karakteri geleceğe dönük olması. Hep geleceği yaşaması…
Burada bir politikacı olarak konuşmuyorum. Komünist Partisi üyesi de değilim. Bir şairin karısıyım, işte bu yüzden konuşuyorum. Bir kadınım yani…
Evet, ülkemiz şu anda bir karmaşa içinde. Her yerde, her zaman, hep politika konuşuluyor. Büyük bir değişim yaşanıyor.
Ama bütün bunları konuşmak benim harcım değil…
Sözü Nâzım a getirecek olursam, Nâzım çok romantik bir insan. Büyük şairlerde olan haslet onda da var, çünkü gerçekten büyük bir şair. İşte bu bakımdan hep geleceği düşünüyor, geleceği yaşıyor. Üstelik her planda. Hem kendi halkı için, hem bütün insanlık için her şeyin en iyisini, en güzelini isteyen bir insan. Orada bulunduğu süre içinde hiçbir politik eyleme ne karıştı, ne bulaştı. Bütün partilerin önünde ve üstünde olmaya çalıştı her zaman. Yani hep partilerüstü kalmaya özen gösterdi. Her zaman da partilerin önündeydi.

Sloganı her zaman özgürlüktü
Onun sloganı kısaca özgürlüktü. Her zaman özgürlüğe taptı ve bu kavrama büyük bir saygısı vardı. Özgürlük anlayışında da anarşist değildi.
Hiç kimsenin baskı altında kalmayacağı, zor duruma düşmeyeceği bir insanlık anlayışından yanaydı. Böyle bir insanın ve insanlığın özgürlüğünden yanaydı. Ona göre bir insan bütün yeteneklerini ancak özgür bir ortamda, özgürlük ortamında geliştirebilirdi.
Bunun yanında adaletsizliğin, haksızlığın da en büyük düşmanıydı… Irk ayrımına da karşıydı…
Vera, daha sonra sözü çocukluğuna getiriyor. Babasının İkinci Dünya Savaşı nda Almanlar tarafından öldürülmesine…
Bu yüzden Almanlara karşı duyduğu öfkeye ve Nâzım ın bu konudaki yapıcı yaklaşımına…
Nâzım, bu konuda da beni eğitmiştir. Babanı öldüren Almanlar değil, o sıradaki yönetim derdi. O bakımdan kin duymaman gerekir Alman halkına. Onlar da insanlığın bir parçası çünkü… Ve öfkemi, kinimi yatıştırırdı böylece…
Peki Nâzım Hikmet in nefret ettiği şeyler yok muydu hayatında?
Olmaz olur mu?
Anlatıyor Vera:
İnsanların hapislere düşmesinden nefret ederdi. Ona göre bütün bu belalar politikadan geliyordu. İşte bu yüzden de ülkemize geldikten sonra, ona kimi kolaylıklar, ayrıcalıklar sağlansa bile yönetimlere bağlı kalmak istemedi. Beş kuruş yardım almayı kabul etmedi.
Ülkemize ikinci gelişinde Stalin iş başındaydı. Stalin, hep Nâzım ı satın almak istemiştir.
Bu tavır Nâzım a hatırlatıldığında hepsine lanet yağdırırdı.
Nâzım ile yedi yıl birlikte oldum, onu yakından tanıdım. Bu süre içinde bir tek rubleye tenezzül etmedi. Sovyetler Birliği ne ikinci gelişinden sonra da bütünüyle gururlu, özgür, bağımsız bir insan olarak yaşamını sürdürdü. Ama bütün bunların yanında elbette trajik bir hayatı vardı.

Trajik bir hayatı vardı
Vera bu trajik hayatın ana temasını ise özetle şöyle çiziyor:
Bu trajiklik şuradan kaynaklanıyor: Bir kere delicesine sevdiği ülkesinden kaçmak zorunda bırakılmış. Bu yüzden her fırsatta ülkesine, Türkiye ye dönmek istiyor. Onun dayanılmaz özlemini yaşıyor. İşte bu yüzden de trajik bir hayatı vardı…
Buraya, yani Sovyetler Birliği ne geldiğinde ise gençliğinin ülkesine geliyordu, yani ikinci gelişinde… Lenin in ülkesine geliyordu ama, ne yazık ki yolu ve yılları Stalin in ülkesine düştü. Yani her şeyin çürümüş, yozlaşmış olduğu bir ülkede buldu kendisini…
Bu yoz ortam kişiliğine uymuyordu. Çünkü bağımsızlıktan yana bir insandı. Yalan söyleyemiyor, hiçbir şeye boyun eğmiyordu. Her şeyi olduğu gibi ortaya koymaya çalışıyordu. Düşüncelerini serbestçe söylüyordu.
Bu bakımdan kendisinin tek silahı, yani tek korunma aracı açık sözlülüğüydü ve bu silahını hiçbir zaman da elinden bırakmadı.
Ülkemde şu anda yaşanan açıklık politikası bana son derece tanıdık geliyor. Aslında ülkemin insanları için bütün bunlar zor inanılan olaylar. Oysa Nâzım, bütün bunları biliyordu. Ayrıca bunları yalnız söylemekle kalmıyor, böyle olması için insanları zorluyordu. Düşüncelerini yayıyor, çevresindekileri etkilemeye çalışıyordu.
Trajik yaşamının bir başka boyutu da bu: İnsanların korkuya alıştığı bir ülkede, hükümet katında onların haklarını aramak, onlar adına dilekçeler vermek, o yozlaşmış ortam içinde kendisini ters bir konuma itiyordu. İşte bu durumdu bir de trajik olan…
Peki, bu trajik durum içinde yönetim ile ilişkileri nasıldı Nâzım ın?
O günlerin koşulları içinde yönetime karşı eleştirel bir tavır takınan Nâzım, elbette engellenmek isteniyordu. Ama son olarak şunu söylemek istiyorum:
Bütün bunlara, bütün bu engellemelere karşın Nâzım, sonuna kadar Nâzım olarak kaldı. Hiçbir zaman diz çökmedi, korku duygusu nedir bilmedi. Yalnızca benim adıma, Acaba eşime bir şey yaparlar mı? diye çekinirdi. Ama, ölümünden sonra da başıma doğrusu bir şey gelmedi.
Biz, o sıralar Nâzım ın düşüncelerini olmayacak hülyalar katında düşünürdük. Genelde insanlar da öyle düşünürdü. Oysa bunlar olağan, olabilir şeylermiş aslında. Şimdi ülkemizde bunu yaşıyor ve görüyoruz işte…
Demek ki Nâzım olağanüstü şeyler istemiyormuş, düş kurmuyormuş yani… İnsana, insanlığa yaraşır, daha iyi şeylermiş istediği aslında.
Şimdi onu daha iyi anlıyoruz.
Nâzım ın Sovyetler Birliği ne ikinci gelişinde şöyle düşünüyor o zamanki parti yönetimi: İşte bir kişi geldi, bizim müttefikimiz. Şimdi veryansın edecek burjuvaziye, kapitalizme. Ama tersi oldu. Nâzım, Batı nın sorunlarıyla uğraşacağına, dönüp bizi eleştirdi.
İşte bu tavrına çok şaşırdılar.
Yönetimle ilişkilerine gelince…

Yaramaz bir çocuk gibiydi
Son derece söz dinleyen, kafasına koyduğunu yapan yaramaz bir çocuk gibiydi Nâzım. Ama totaliter rejimlerde bu yaramaz çocuklara karşı her zaman mekanizmalar vardır. Hiçbir şey yapmasalar da keyfini kaçırırlar.
İşte bu yaramaz çocuğu yola getirmek için çeşitli yöntemler denediler.
Diyelim bir oyunu sahnelenecek, bir süre sonra oyunu sahneden indiriyorlardı.
Oyunları kitap olarak yayımlanmıyordu.
Kalbiyle ve kanıyla yazdığı şiirlerindeki bazı sözcükler, mısralar çıkarılıyordu.
Diyelim bir dergiye şiir verdi, bir bakıyorsunuz bazı mısralar, sözcükler yok olmuş. Yani devlet, okurlarıyla arasına bir baskı, bir engel, bir sansür koymuş oluyordu.
Sonuçta yalnız Nâzım ın sinirlerini bozmakla kalmayıp ekonomik olarak da kaynaklarını kurutmak istiyorlardı.
Yönetim, Nâzım ın ölümüne nasıl bir tepki göstermişti?
Nâzım öldüğü zaman ülkemizin aydınları öyle bir yakınlık gösterdiler ki, ben bunu kimsede görmedim şimdiye kadar. Bir Saharov un ölümü öyle oldu.
Nasıl Saharov, Sovyetler Birliği nin vicdanı idiyse Nâzım da öyleydi.
Yalnızca Saharov ile kıyaslanabilir bu açıdan…
Yönetimin tavrına gelince…
Dünya çapında ünlü bir şairin eşiydim ama, öte yandan çok parasızlık çekiyordum.
Bu, nasıl olabilirdi?
Elbette para dünyada her şey değil. Ama bir gereksinim, doğal olarak. Nâzım, bu yüzden çılgına dönüp kızıyordu. Bir yerde dünya çapında bir şöhret, sevilen bir şair, içeride ise bunu çekemeyen bir sürü insan…
Bunlara da kızıyordu Nâzım.
Karakteri, muhalif olmaktı
Çünkü sürekli muhalif. Kendi çapına, kendi şöhretine uygun bir tavır gösteremeyenleri gördükçe hırçınlaşıyordu.
Sanıyorum bu muhalif olma tavrı her yerde var Nâzım ın. Türkiye de de böyle bu, Sovyetler Birliği nde de… Yani muhalif olma, onun karakteri. Fransa ya gitse örneğin, oraya yerleşip yaşasa herhalde orada da baş muhalif olurdu.
Vera, sözü yeniden Stalin dönemine getiriyor:
Nâzım ın Stalin döneminde gelişinde Sovyetler Birliği içine kapanmış, demirperdeler içinde bir ülkeydi. Radyolarda kısa dalga yoktu. Bu yüzden insanlar yalnızca kendi yayınlarını izleyebiliyorlardı. Dış dünya bilinmiyordu. Halkın gözleri dış dünyaya kapalıydı. Eğer bir insan radyosuna kısa dalga istasyonu bağlatacak olursa müthiş bir biçimde cezalandırıyordu.
Nâzım geldiği zaman ilk isteği kendisine Türkiye yi dinleyebileceği bir radyonun verilmesi oldu. Böyle bir radyoyu bir üretim fabrikasında işçiler, Nâzım için gizlice bir tane yaptılar.
Bu radyo hâlâ evdedir. O zamanki haliyle duruyor.
Nâzım, çok az uyurdu. O da saat 24.00 ten sonra. Ama bu radyodan uykusuz ya da uyanık haliyle her gece Türkiye yi dinlemeden duramazdı.
Özlemi yalnız ve yalnız Türkiye idi. Bu özlemle bir yerde duramıyor, bir yerde oturamıyordu. Durmadan geziyor, Türkiye ile ilgili bilgiler topluyordu.
Böylece sanki ülkesine olan özlemini unutmak istiyordu.
Vera nın Türkiye ile ilişkileri nasıldı?
Nâzım beni Türkleştirdi bir anlamda. Hâlâ evimde Türk yemekleri pişer. Bana Türk edebiyatı ile ilgili birçok şeyi açıkladı, anlattı. Onları bana sevdirdi.
Çünkü Nâzım Türkiye ile ilgili ne bulsa toplar getirir, bana anlatırdı. Bunun için çok yakından tanıyorum birçok şeyi. O, sürekli Türkiye yi aradı, tabii onunla birlikte ben de…

VERA YA

Moskova nın 110 kilometre doğusunda
Oka ırmağında öğrendim gümüş türküsünü ırmakların
durup dinlenmeden akıp gitmenin ululuğunu
ırmak gemilerinden suya düşen ışıkların çağrısını uzaklara
Oka ırmağından öğrendim hasretlerinin dalgın deliliğini.
Yaz geceleri Oka ırmağı
ince kumları ve sedefleriyle
ak bir kadını yıkayarak
aktı odamda kalın kütüklerinin arasından.
Yaz geceleri düşmedi dallarından zamanların yaprakları
gitmeden gittim adını bilmediğim topraklara..

16 Temmuz 1960

Yaşadığımdan utandığım bir şey yok
Vera Tulyakova, kadınlara nasıl davrandığını anlatıyor Nâzım Hikmet in. Özel hayatında Nâzım, kadınlara karşı nasıl davranırdı?
Aralarında hiç tartışma çıkmış mıydı örneğin?
Yüzüne güleç bir ifade yerleşiyor Vera nın.
Onunla yaşadığımdan söylemekten çekindiğim, utandığım hiçbir şey yok diye başlıyor söze ve sürdürüyor:
Onun yapısında kadına el kaldırma olamazdı. Yalnız bana değil, başka kadınlara da el kaldırdığını duymadım, görmedim.
Düşünüyor bir süre Vera.
Sonra mırıldanır gibi:
Birkaç kez tartışma düzeyinde bir iki şey oldu galiba. Ama kavga asla. Aramızdaki bütün kırgınlıklar 10-15 dakika sonra biterdi. Farkında olmadan bağışlardık birbirimizi…
Hiç mi kavga etmemişlerdi?
Hatırlamaya çalışıyor Vera:
Şimdi bir tanesi aklıma geldi. Ben, hiç makyaj yapmam. Sabun ve temiz sudan başka boya filan da kullanmam. Saçımı da yaptırmam. Ya tepede toplar ya da omuzlarıma salarım saçlarımı.
Bir yılbaşı, tiyatro gösterisi vardı. Oraya gidecektik. Ben de nasıl olduysa bir berbere gidip biraz süsleneyim dedim.

Nâzım, çok kıskanç bir erkekti
Nâzım, çok kıskançtı ve kolay kolay ayrılmazdık birbirimizden. Bir iş nedeniyle bir süre için ayrılsak da küçük notlar yazardık birbirimize. İşte ben şuraya gidiyorum, seni filan yerde bekleyeceğim diye…
Ben de böyle bir not yazdım. Bolşoy Tiyatrosu nun yanında bir berber var, oraya gittim. Bir hanım berberi… Zaten tiyatro sanatçıları makyajlarını o berberde yaptırıyorlar.
İşte ben, o berbere gidiyorum diye bir not yazdım…
Berberde saçını yaptıranlar arasında zamanın ünlü balerinleri var. Ben bir köşede oturmuş sıramı bekliyorum.
Birden bir haber geldi, Nâzım buralarda dolaşıyormuş. Beni aramaya çıkmış…
Bu haberi duyunca yüzümü kapattım.
Beni görmeden yanımdan geçip gitti. Aslında beni görse, belki kızmayacak. Ama Brigitte Bardot gibi süslenmiş püslenmiş olarak eve geldiğimde küplere bindi.
Çok kızmıştı.
Neredeydin? diye bağırmaya başladı. Berberdeydim dedim. Seni orada aradım, yoktun diye bağırıyor, öfkesi bir türlü dinmek bilmiyordu. Durmadan Nâzım Hikmet in seni araması ayıp mı? sözlerini tekrarlıyordu.
Nâzım ın aradığı bir kişi nasıl olur da utanırdı? Oysa onun aradığı bir kadın bundan mutluluk duymalıydı…
Vera, karı sözcüğünü özellikle Türkçe söylemeye özen gösteriyor.
Ve işte bütün bu bağırış çağırış 15 dakika sürmüştü. 15 dakika sonra hiçbir şey kalmamıştı öfkeden, kızgınlıktan…
Umut beslediği bir kişi hakkında düş kırıklığına uğrarsa artık o kişi onun için ölmüş demekti. O kişiye güveni bir kez sarsılmaya görsün… O kişi artık ölmüştür onun için…
Onun bazı şeylerle bağdaşmazlığını, bu muhalif kişiliğini çok kişi anlamamıştır. Oysa Nâzım ın bu yönünü bilseler ona daha anlayışla davranabilirlerdi.
Söz, Vera nın anılarını yazdığı Nâzım la Söyleşi kitabına geliyor.
Anılarını Nâzım ın ölümünden 25 yıl sonra yazmaya karar vermiş. Çünkü kitap, o dönemde yayımlanma olanağı bulamadı diyor, açıklık politikasından sonra ortaya çıktı.
Bu durumda bile bazı şeyleri yazamamış. Bir çok şey kitabın ilk halinde yok.
Kitaba girmeyen bir anısını anlatmasını istiyorum.
Yakında Fransa da yayımlanacak. Her şey orada yazılı. Şimdi karıştırmayalım diye konuşuyor.
Kitabın geç yayımlanması biraz da benim suçum. Çünkü içinden bazı bölümleri çıkarmak istediler. Buna razı olmadım. Yine de yayımlanan bu anılar çok eksik.
Ben bunları yazdığım zaman ülkemizde açıklık politikası yeni başlamıştı. Kitabın yayınını gerçi sansür engelledi ama, benim sıkıldığım başka bir konu var.
Bu anıları yazmakla sanki evimizin bazı sırlarını açıklamış oluyorum gibi bir hisse kapıldım.
Fakat şimdi aynı düşüncede değilim. Sanıyorum her şeyi açık açık yazmak daha doğru…
Çünkü o mükemmel insan benden üç şey istemişti:
Bir, evini olduğu gibi korumak.
İki, bir daha hiç evlenmemem.
Üç, onu bütün gerçekliği ile başkalarına anlatmak…
Şimdi onun istediği bu üç şeyi de yerine getirdiğimi düşünüyorum.
Evini korudum.
Hiç evlenmedim.
Ondan sonra da bazı yönleri eksik kalsa da onun hakkında bir kitap yayımlayabildim.

VERA NIN RESMİ

Kimseler yapamaz senin resmini
Kıyıdan açılanın tanyerinden esenin
Aramasınlar seni renklerin atlıkarıncasında
Dayanmış tahta parmaklığa bir bağ taraçasında iklimler

Bizden en uzak gezegenin kederi
Aramasınlar seni uyaklarında ışıkla gölgenin
Sen oyunun dışındasın oylumların da yüzeylerin de
Bir yerlerde bir sevinç günün birinde fışkırır

Kimseler yapamaz senin resmini
Kıyıdan açılanın tanyerinden esenin
Sen kendi resmini kendin de yapamazsın
Gümüş kanatlı bir balık sıçrıyor enginde

Aynaların içine girip ötelere gitme boşu boşuna
Yitirilmiş erkekler gelir kadınlar koğuşuna geceleri
Sen kendi resmini kendin de yapamazsın
Bir açılıp bir kapanır kapılar yüreğinde

Senin resmini ben yapacağım.

4 Mayıs 1962

Mayakovski nin öğrencisi değildi
Vera Tulyakova, Nâzım Hikmet in evine ilk geldiğinde Nâzım ona Beethoven in 5. Senfoni sini dinletmiş…
Müzik, insanın yüreğinde ateş yakmalı, kıvılcım çıkarmalı dermiş Nâzım.
Öfke, nefret, özlem bir yanda dursun, Nâzım neleri severdi? Türk edebiyatından kimleri beğenirdi?
Müzikle arası nasıldı?
Vera, anılarını yoklayarak sözü sürdürüyor:
Kısaca şöyle söyleyeyim, Garip Kuşağı şairlerini severdi. Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet…
Kendi yaşıtları olan yazar ve şairleri sevdiği gibi daha gençlerin elinden tutar, onları desteklerdi.
Türk folklor müziğini severdi, klasik müziği de elbette.
Bach ile ilgili şiirlerini biliyorsunuz.
Beethoven i çok severdi. Onun Ben olduğum gibi bir insanım sözü, Nâzım için bir düsturdu. Beethoven e büyük bir hayranlığı, saygısı vardı.
Vera, Nâzım ın müzikle ilgili bir anısını anlatıyor:
Türk müziğini çok seviyordu, özellikle de Ruhi Su yu. Kulağı pek iyi değildi. Bir melodiyi terennüm etmeyi pek başaramazdı. Fakat yine de bir şeyler terennüm etmeyi çok severdi.
Halk türküleri, gençliğinin bazı şarkıları örneğin…
Çok ünlü bir hafif müzik şarkıcımız vardı: Leonid Utyosof.
Utyosof, 1920 li, 30 lu yılların şarkılarını söylerdi.
Nâzım, sık sık Utyosof un konserlerine gider ve bundan da büyük bir gurur duyardı.
Utyosof, sahnede yanı başına oturturdu Nâzım ı. Özellikle eski şarkıları söylediği zaman Nâzım da ona eşlik ederdi. Nâzım, şarkının Rusça sözlerini bilmese de müziği ile eşlik ederdi ona…
Utyosof ise yaşlı olduğundan sahnede sesi az çıkardı, Nâzım ın sesi ise oldukça gür…
Bu yüzden her seferinde Utyosof tan özür dilerdi konserini bozdum diye…
Utyosof, Sırtın seyirciye dönük, senin söylediğini nereden bilsinler diye teselli ederdi onu, Nasıl alkışladıklarını görmüyor musun?
Ciddi konuşmak gerekirse 12 Alman bestecisini çok severdi.
Hitler den nefret etmesine rağmen Beethoven i, Bach ı, Wagner i örneğin…
Sevdiği bir besteci de Çaykovski idi. Ama Çaykovski yi Stalin de seviyordu, Kruşçev de… Bu yüzden radyolarda durmadan Çaykovski çalardı. Bu da Nâzım ı sinirlendirirdi. Çok güzel müzik ama, bu kadar çok sık çalınırsa kısa zamanda etkisini yitirecek, bezginlik getirecek diye düşünürdü.
Bu konuda bazılarını incitmek pahasına yazılar da yazdı.
Söz, edebiyat üzerine geliyor bir daha.
Nâzım, Rus edebiyatını çok seviyordu. Tabii klasik Rus edebiyatını…
Edebiyattaki Rus ruhu idi onun ilgisini çeken. Ruslara tarihleri boyunca bir yandan yaşamaları için yardım eden, bir yandan da yaşamalarını güçlendiren ve edebiyatta yansımasını bulan bu ruhu…
Bu açıdan Dostoyevski yi, Çehov u çok severdi.

Türkiye ye âşık etmişti beni
Yaşamının sonlarına doğru Puşkin sevgisini bulaştırdım ona. Tıpkı onun beni Türkiye ye âşık ettiği gibi, ben de onu Puşkin e âşık ettirdim.
Pek öyle sorular sormazdı ama, yaşamının sonlarına doğru yarı şaka, yarı ciddi şöyle bir soru sordu bana:
– Öteki dünyada kime varırdın, bana mı, Puşkin e mi?
Shakespeare in dehasına hayranlık duyardı.
Shakespeare ile Mollier i, Mont Blanc dağının iki zirvesi gibi görürdü ve ikisini de çok okurdu.
Elbette Türk edebiyatını da çok iyi izlemeye çalışırdı. Daha o zamanlar Yaşar Kemal in, Aziz Nesin in, Fakir Baykurt un büyük yazarlar olacağına inanırdı.
Bizim ülkemizde şiiri çok severler ve yetenekli aktörler vardır.
Büyük şiir programları düzenlenir.
Bir çok aktör, büyük salonlarda toplanan halka şiirler okur.
İşte bu programlarda Nâzım ın da sıkça şiirleri okunurdu.
Kitabımda sözünü ettim, ortak bir dostumuz vardı: Sonya.
Sonya nın mesleği, bu programlarda şiir okumaktı. Nâzım ona hem Rusça, hem Türkçe şiir okumayı öğretmişti.
Sonya kadın olmasına rağmen Nâzım ın sesini taklit ederek şiir okurdu.
Bu, daha sonra bir gelenek haline geldi. Örneğin Neruda yı önce Rusça, sonra İspanyolca okumaya başladılar.
Nâzım Hikmet e her gittiği yerde sorulan bir soru da şiirinin Mayakovski nin şiiriyle ilişkisi, ondan etkilenip etkilenmediği…
Çünkü diyor Vera, her yerde edebiyat eleştirmenleri, usta-çırak ilişkisini ararlar, kim kimi etkilemiş, kim kimin ustası, kim kimin öğrencisi…
Nâzım, kendisi için Mayakovski nin öğrencisi yakıştırmasına çok kızardı:
Evet, Mayakovski yi çok seviyorum ama, onun öğrencisi değilim. Şiiri her şey etkiler, örneğin tarih etkiler, yaşanılan an etkiler…
Karmaşık bir olaydır yani bu… Yalnızca yeteneksiz şairler birinin etkisiyle yazarlar.
Bu da taklitten başka bir şey değildir.

Her zaman değişmeyi severdi
Ben bu konuda uzman değilim diye konuşmasını sürdürüyor Vera:
Nâzım, bütün büyük ressamlar, sanatçılar gibi dönemleri olan bir sanatçı. Bu yüzden her zaman değişmeyi severdi. Bir türlü yazarken başka türlü yazmanın yolunu bulduğunda çok sevinirdi.
Örneğin Saman Sarısı nı yazdığı zaman, onun teknik olarak başka bir şiir olmasına fazlasıyla sevinmişti.
Çünkü daha önce böyle yazmıyordu.
Yaşamının son yıllarındaki dönemde dünyada hayat çok hızlandı ve gazetecilik özel bir önem kazandı.
Bu bakımdan da Nâzım, şiirinin bu yönde değişmesini önemsiyordu, yani böyle bir biçim almasını…
Yani hayatla ilgili, hayatın akışıyla ilgili kısa, enerjik bilgilerin şiire akmasını, yansımasını…
Tanganika Röportajı da böyledir işte…
Nâzım Hikmet in oyunlarına çekmek istiyorum sözü.
Nâzım dan tiyatro üzerine anılarını yazmasını istemişler, o da 1960 yılına kadar olanları yazmış.
Bu anılarında Nâzım, Muhsin Ertuğrul u, Karagöz ü, Moskova da gördüğü yeni bir oyunu, kendi yazdığı oyunları anlatmış…
Yüz daktilo sayfası kadarmış bütün bunlar ve üstelik Türkçe olarak kaleme alınmış…

<< Öncesi | Sonrası>>

Söyleşi: Refik Durbaş
VERA TULYAKOV’A ANLATIYOR
GÜNEŞLİ RÜZGÂRI NÂZIM’IN

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler
Gezgin Kitapçımız Selim Sevim – Müslüm Kabadayı

"Antakya'dan kırk beş ileride Yayladağı'ndan on beş beride Beş kalır inildiğinde İşte orası: Kışlak 1943'te Hatay?ın Yayladağı ilçesine bağlı Kışlak...

Kapat