Yansıtma Kuramı I – Berna Moran

«Sanat nedir?» sorusuna verilen ilk cevap (hiç değilse Batı’da) sanatı bir yansıtma, benzetme, veya taklid olarak görme eğilimindeydi. Sanat eserlerinde gördüğümüz, doğadır, insandır, hayattır ve sanatçı eserinde bize bunları yansıtır; bir ayna tutar dünyaya sanki Platon’un  Devlet diyalogunda Sokrates, Glaukon’a ressamın yaptığı işi anlatmağa çalışırken «İstersen bir ayna al eline, dört bir yana tut. Bir anda yaptın gitti güneşi, yıldızları, dünyayı, kendini evin bütün eşyasını, bitkileri, bütün canlı varlıkları»! diyerek, ressamın yaptığı işin dünyaya bir ayna tutmak olduğunu söyler, ve biraz aşağıda şairin de ressamın farklı olmadığını belirtir: «Tragedya şairinin de yaptığı bu değil mi? Benzetme değil mi onun yaptığı da?»2.
 Sanatı bir yansıtma olarak görmek yüzyıllar boyu devam etmiş ve zamanımıza kadar gelmiş bir kuramdır. Bu görüşü savunanların sık sık başvurduğu ‘ayna’ benzetmesi de düşüncelerine  ışık tutan açıklayıcı bir benzetmedir. Lucas de Heere, onaltmcı yüzyılda Van Eyck’m resimlerini överken diyor ki: «Bunlar ayna, evet resim değil ayna bunlar»3. Leonardo da Vinci de resimle ayna arasındaki benzeyişe işaret eder :
 Eğer yaptığınız resmin, doğada konu olarak seçtiğiniz nesnelere tam benzeyip benzemediğini anlamak istiyorsanız bir ayna alın ve bu nesnelerin orada nasıl yansıdığına bakarak aynada gördüğünüzü resminizle karşılaştırın.4
 Sanat eserini aynaya benzetmek yalnız resim sanatı için söz konusu değildi; Sokrates’in dediği gibi şairin yaptığı da bir yansıtmaydı. Yunan şairi Simonides’in «Resim sessiz bir şiir, şiir konuşan bir resimdir» sözü de, eleştiri tarihinde sık sık rastladığımız bir fikri dile getirir.
 Ayna benzetmesini onsekizinci yüzyılda Dr. Johnson edebiyat için kullanır, ve Shakespeare’i överken, okura hayatı doğrulukla yansıtan bir ayna tuttuğunu söyler5. Daha zamanımıza yaklaşırsak başka örnekler de bulabiliriz. Stendhal, Kırmıza ve Siyah’da aynaya benzetir romanı : «Yol boyunca gezdirilen bir aynadır roman» (Bölüm 13). Marxist Plehanov için de  «Edebiyat ve sanat hayatın aynasıdır»6 Bizde de, örneğin, Recaizade Ekrem, Araba Sevdası’na yazdığı önsöz’de, hikâye ve romanın «birer ibret aynası» olduğunu söyler.
 Bütün bu sanatçıların, eleştiricilerin ve düşünürlerin paylaştıkları bir anlayış, sanatın en önemli bir özelliğinin doğayı, insanı, hayatı, kısaca gerçekliği yansıtmak olduğudur. Sanat ile gerçeklik arasında daima bir ilişki bulmakta ısrar edilmesine şaşmamak gerekir, çünkü ne de olsa sanatla insan, doğa ve hayat arasında sıkı bağlar vardır. Gelgelelim nasıl bir gerçekliği yansıtır sanatçı? Gerçeklik nedir?
 Bu sorulara verilen cevaplar farklıdır. Yansıtılan gerçeklik kavramı yazar, düşünür veya estetikçiler için başka başka anlamlar taşımıştır elbet- Bundan ötürü bu öğretiyi açıklamak  bir bakıma, gerçeklik kavramına verilen anlamları belirtmektir. Genellikle ‘gerçekliği yansıtma’ deyince belli başlı üç görüşle karşılaştığımızı söyleyebiliriz. Birincisi sanatın görüneni olduğu gibi (yüzey gerçekliği) yansıttığı düşüncesidir. İkincisi genel’i (tümeli) veya özü yansıttığını söyler. Nihayet sonuncusu da sanatın ideal olanı yansıttığına inanır. Fakat ortaya atılan yansıtma kuramlarını iki döneme ayırmak doğru olur, çünkü onsekizinci yüzyılın ortalarına kadar ileri sürülenler aynı geleneğin çizgisi üzerine yerleştirilebilir ve daha çok Aristoteles’in çeşitli yorumları olarak ele alınabilirler. Ondokuzuncu yüzyıldan itibaren ise yansıtma kuramı biraz daha başka bir kılık altında, ve doğrudan doğruya Aristoteles’den hareket etmeksizin ileri sürülmüştür. Bundan ötürü, ilk önce onsekizinci yüzyılın ortalarına kadar olan dönemde yansıtma kuramının belli başlı üç şeklini inceleyelim.

SANAT GÖRÜNÜŞ DÜNYASINI YANSITIR
 Sanatçının şu gördüğümüz dünyayı, burdaki nesneleri, insanları, elinden geldiğince onlara sadık kalarak yansıttığına veya yansıtması gerektiğine inanır bu kuram. Doğalcı olan bu anlayışa göre, sanatçı bize hayatı, veya hayatın bir parçasını, bir yönünü, bir kesitini olduğu gibi sunar^ Yüzeysel bir gerçekliğin kopyasıdır eser. Bu basit yansıtma (benzetme) anlayışının Eski Yunan’da yaygın olduğu anlaşılıyor. Hepimizin bildiği hikâyeler vardır bu konuda. I.Ö. V. yüzyılın sonlarında resimleriyle ün salmış olan Zeuxis, elinde üzüm tutan bir çocuğun resmini yapmış ve üzümler öylesine gerçek gibi duruyorlarmış ki kuşlar gelip yemeye kalkışmışlar. Bundan dolayı övüldüğü zaman, Zeuxis, üzülerek, «çocuğun resmini daha iyi yapabilseydim kuşlar ondan korkardı» demiş. Aynı çağda yaşıyan Parrhasios’un yaptığı bir perde resmiyle rakibi Zeuxis’i aldattığı ve perdeyi sahici sandırdığı bilinen hikâyelerdendir yine.
 Resmin de edebiyatın da, özü veya ideali değil de görünüş dünyasını (duyular dünyasını) yansıttığı inancmda olduğu için, Platon’u bir çok bakımlardan bu kuramm temsilcisi olarak inceleyebiliriz.
 Sanatla ilgili sorunlara ilk defa ciddiyetle eğilen Pla-ton’un sanat kuramı tutarlı bir sistem değildi. îon, Şölen, Devlet, Phaidros, Sofist, Kratylos ve Kanunlar gibi diyaloglarında sanat hakkında bazen birbirini tutmayan fikirlere rastlamamızın bir sebebi de, her halde Platon’un fikirlerini zamanla değiştirmiş olmasıdır. Fakat biz burada edebiyat ile ilgili görüşlerini inceleyeceğimizden, tartışmalara sebep olmuş, müzik, heykel, mimari ile güzellik arasındaki bağlara değinen bazı sorunları bir yana bırakacağız. Bizi ilgilendiren edebiyat olduğu içindir ki bu kitapta Platon’un kuramını, yansıtılanın görünüş dünyası olduğunu ileri süren bir kuram olarak inceliyoruz. Eğer Platon’un estetiğinin bütünü söz konusu olsaydı, bu kuramdan ayrıldığı yerler üzerinde durmamız gerekirdi. Platon’un görüşlerini incelerken başlıca iki ana soruya eğileceğiz :

1) Edebiyatın özü nedir?
2) Edebiyatın etkisi nedir?

 Platon’un bu sorulara verdiği cevapları araştırmadan önce felsefesinin temel düşüncesini hatırlamalıyız. Platon göreciliğe (relativism) inanmış Sofistlerin aksine, kesin bilgiye susamış bir adamdı. Değişmeyen, insandan bağımsız, mükemmel bir gerçekliğin varlığını ispata çalıştı. Böylece, durmadan değişen duyu dünyasına karşılık, ancak düşünce ile kavranabilen  değişmez bir idea’lar (form’lar) dünyasına inandı. Bilindiği gibi Platon’un felsefesinde asıl gerçeklik duyularla değil de zihinle kavranabilen idea’lar (form’lar) dünyasıdır. Bizim gördüğümüz, beş duyumuzla algıladığımız şu maddesel dünya, ağaçları, denizleri, insanları, hayvanları, evleriyle ancak bir kopyadan (mimesis’den) ibarettir. Bunlardan her birinin bir ideası vardır ki asıl gerçek olan odur. Durmadan değişen, daima oluş halinde bulunan duyu dünyası hakkında sağlam ve kesin bir bilgiden söz edemeyiz. Gerçek bilgi değişmeyen idealarm bilgisidir, ve bundan ötürü filozof da ancak akim objesi olabilen idealar dünyasını kendine bilgi konusu olarak seçer.
Kendisi bir taklid, (yansıma) (mimesis) olan bu duyular dünyasının bir kısmı (unsurlar, hayvanlar, bitkiler, insanlar v.b.) Tanrı tarafından, bir kısmı ise (binalar, âletler, eşyalar v.b.) insanlar tarafından meydana getirilmiştir. Fakat gerçekçilik derecesi bir kopyamnkinden de aşağı alan şeyler vardır. Tanrının eserleri arasında yalnız doğal nesneler yoktur, bir de bunların yansıları vardır : parlak yüzeylerde (örneğin suda) nesnelerin yansıları gibi. Bunlara Platon eidola (görüntü, image) diyor. Eidola’-larm gerçeklik derecesi büsbütün azdır. Duyular dünyasının kendisi idealann bir kopyası olduğu için gerçeklikten bir derece uzaklaşmıştır zaten, eidola’lar ise duyular dünyaşındaki nesnelerin kopyaları olduğu için idealann kopyasının kopyasıdır.
Sanata gelince, resim de şiir de eidola’lar gibi duyular dünyasındaki nesnelerin, insanların yansılandtr. Bundan ötürü Platon sanatın yansıtma (mimesis) olduğunu söyler. Mimesis, Platon’u Batı dillerine çevirenleri ve Pla-ton’u inceleyen felsefecileri çok uğraştırmış olan bir sözcüktür. Türkçede de tam karşılığını bulmak imkânsız, çünkü Platon’da bu sözcüğün tam ve kesin bir anlamı yok. Kullanıldığı yere göre anlam bazen genişler bazen daralır?, ve Türkçede bunların hepsini aynı sözcükle karşılayamayız, Biz burada mimesis’e karşılık, yetersiz olduğunu bile bile ‘yansıtma’ sözcüğünü kullandık, çünkü bizi ilgilendiren özellikle edebiyattır ve edebiyat eserinde dünyanın, insanlann, hayatın yansımasından söz etmek ‘taklid’den daha uygun göründü bize.
Neyi yansıtır sanatçı? Yine Devlet diyaloguna dönerek ressamın ve şairin yaptığı işi Platon’un nasıl anladığına bakalım. Sokrates’in Glaukon ile konuşması şöyledir :
? … İstersen bir ayna af eline, dört bir yana tut. Bir anda yaptın gitti güneşi, yıldızları, dünyayı, kendini, evin bütün eşyasını, bitkileri, bütün canlı varlıkları.
? Evet, görünürde varlıklar yaratmış olurum, ama hiç bir gerçekliği olmaz bunların.7 Bk: Richard Mckeon, «Literary Criticism and the Concept of Imitation in Antiquity Critics and Criticism, ed. R.S. Crane, (Chicago University Press).
? İyi ya, tam üstüne bastın işte düşüncemin; çünkü bu türlü varlık yaratan ustalar arasına ressamı da koyabiliriz, değil mi?
? Koyabiliriz tabiî.
? Yaptığı şeyin gerçekliği yoktur diyeceksin, ama ressamın yaptığı sedir de bir çeşit sedir değil midir?
? Evet görünüşte bir sedir onunki de.
? Ya dülgerin yaptığı? Biraz önce demiştin ki dülger sedir ideasını, yani bizce aslını, özünü yapmaz, bir çeşidini yapar
? Sedirin aslını yapmadığına göre, gerçeğini değil, gerçeğine benzeyen bir örneğini yapmış olur, (596e 597a).
Böylece gerçeklik dereceleri gittikçe azalan üç sedir gelir meydana- Birincisi sedir ideası (Platon bu diyalogda bunun Tamı tarafından yapıldığım söylüyor), ikincisi onu taklid eden dülgerin ya da marangozun yaptığı sedir; üçüncüsü ise marangozunkini kopya eden ressamın yaptığı sedir. Yani kopyanın kopyası. Edebiyat için de durum aynı.
? «Tragedya şairinin de yaptığı bu değil mi? Benzetme değil mi onun da yaptığı? O da kuraldan, yani doğrudan, üç sıra aşağıdadır öyleyse, bütün benzetmeciler gibi» (597c).
Ressamın renklere yaptığını şair sözcüklerle yaptığına ve şu gördüğümüz duyular dünyasını yansıttığına göre kopyanın kopyasını sunuyor demektir. Sanat eserleri gerçekliği yansıtmaz, bizi hakikate doğru iletmez; tersine hakikatten uzaklaştmr bizi. Asıl gerçekliği değil de şu görünen yüzeysel gerçekliği yansıtan sanatçı hakikatten uzaklaşan bir adamdır. însanm amacı idealara yönelmek olmalıdır, oysa sanatçı bizi ters yola götürüyor. Devîet’in Onuncu kitabında Platon işte bu açıdan sanata karşı çıkmaktadır.
Şairin veya yazarın, bize doğruları sunamamasının bir başka sebebi de, yazdığı şeyler hakkında yetkiyle konuşacak durumda olmamasıdır. Platon sanat sorununu incelerken edebiyatı daima felsefeye rakip gibi görmekte ve felsefeden çok aşağı olduğunu ispat için çabalamaktadır. Özellikle Homeros’u Yunan’da bir bilgi kaynağı sayan, nasıl davranılacağını onun öğütlerinden, verdiği örneklerden öğrenmek gerektiğine inanan bir gelenek yerleşmişti adetâ- Eserleri eğitimde önemli rol oynardı. Platon bu inancı yıkmak azmindedir, ve edebiyatın bize gerçek bilgi sağlıyamıyacağı gibi ahlâk bakımından da zararlı olduğunu belirtmek ister.
Savaş, devleti yönetme, insanları eğitme, yetiştirme gibi önemli konularda Homeros’un ve diğer şairlerin, sanıldığı gibi kimseye yol göstermiş olmadıklarını; hiç bir devletin, düzeninde yaptığı değişikliği onlara borçlu olmadığını; Solon gibi kanunlar getirmediklerini; savaşların onların öğütleriyle kazanılmadığını; adam yetiştirmediklerini , koyar ortaya. Zanaatkarların da ne yapmak istedikleri hakkında sahip oldukları bilgiden yoksundur sanatçılar, çünkü onlarınki gerçejc bir sanat bile değildir; olsa olsa benzetmedir8.
Aynı konuyu ton’da da ele alır Platon. Şairlerin kendilerine özgü bir bilgi alanı yoktur. Sözünü ettikleri şeyleri doğru olarak bilenler başkalarıdır. Nasıl araba sü. rüleceğini bilen arabacıdır; dalgalar arasında kalmış bir geminin kaptanı bilir ne söyleneceğini. Böylece, îon’da birbiri ardma, her türlü teknik alanda şairin yetkisiz ol~ duğu öne sürülür. Her ne kadar bir ara ton,
ozanın kendine özgü alanı alarak genel insan tabiatını göstermeğe yeltenirse de Sokrates meseleyi teknik ve bilimsel bilgiler tarafına sürükler.
îon diyalogunun esas konusu ise şairlerin nasıl yazdıklarıdır. Platon, Sokrates’in ağzından ozan İon’u sorguya çekerek şairin akla dayanmadığını, bir nevi vecd içinde, kendinden geçmiş olarak, ilhamla şiir yazdığını belirtir. Yazdığının anlamını kendi de bilmez- Platon İon’da şairlerin bu özelliğini olumlu bir şey saymaz aslında. Alay etmektedir daha çok. Fakat şunu da söylemek gerekir ki bu aklı aşma yeteneğini olumlu bir yöntem saydığı diyaloglar da vardır.
Platon’un gerek Devlet ve gerekse İon’da açıkladığı fikirlerine göre edebiyat öğretici olamaz, bize gerçekleri bildirmez; şairler de gerçek bilgiye sahip olmayan benzet-meci kişilerdir.
Edebiyatın etkileri sorununa gelince; Platon bunlar üzerinde uzunca durur. Esas amaç idealan bilmek olduğuna, ve güzellik ideası da önemli bir yer tuttuğuna göre insan bekler ki sanat eserindeki güzellik, güzellik idea-sma (to kalon) bir basamak teşkil etsin. Oysa Platon bu noktayı geliştirmiyor. Yer yer sanatın güzelliğinden övgüyle söz ederse de bu daha çok mimarî ve heykeltraşlık sanatları içindir. Güzellik nedir? sorusunu tam olarak cevaplandırmaz ama genellikle orantı, ölçü, denge gibi özelliklerin güzelliği sağladığı inancındadır- Edebiyat ise bu açıdan ele alınmaz, topluma etkisi bakımından ele alınır. Zaten o çağlarda ‘sanat’ ve ‘sanatçı’ kavramları bugünkü anlamlarını taşımıyordu. Sanat eserinin güzelliği sayesinde estetik zevk uyandırması düşüncesi gelişmemişti. Gerçi insanoğlu ilkel çağlardaki mağara resimlerinden tutun da çeşitli çağlarda yaptığı eşyada, âletlerde, taş oymalarmda, çömleklerde, kumaşlarda büyük bir sanat anlayışı, biçim endişeleri göstermiştir ama bütün bu eserler belli bir işte kullanılmak üzere yapılırdı; sırf güzelliğinden zevk alınacak bir sanat eseri kavramı henüz belirmemişti bile. Mısır sanatı üzerinde yetkiyle konuşanlar, Mısırlıların yarattıkları sanat eserleriyle sanat açısından ilgilenmediklerini söylüyorlar.
Bunlar mezarlara konan, ya da insanları ölümsüz kılmak için yapılan şeylerdi. Eski Yu-nan’da da sanat eserinin uyandırdığı estetik yaşantının, sanat eseri yaratmak için yeterli bir sebep olabileceği düşüncesi henüz başlamamıştı.
Platon da edebiyatın toplumdaki rolünü ve yaptığı etkileri önemli bulur. Devlet’in üçüncü kitabında gençlerin nasıl yetiştirileceğini ve eğitileceğini tartışırken şiirlerde ve masallarda zararlı etkiler yaratabilecek parçalar üzerinde durur. Tanrıların ve büyük kahramanların onlara yakışmayacak davranışlarda bulunmaları, ağlayıp sızlamaları, yalan söylemeleri, ahlâksızlık etmeleri, kötü insanların mutluluğa kavuşmaları gençlere fena örnek olur- Bu gibi parçalar eserlerden çıkartılmalıdır.
Platon eserlerde yer alan bu uygunsuz parçalardan başka bir de belli türlerin zararlı olduğu kanısındadır. Şiirleri anlatım yöntemi bakımından üçe ayırır. 1) Şair söyliyeceklerini kendi ağzından söyler, anlatır. O çağdaki dithyramb’lar bu türe örnektir. 2) Mimesis yöntemine dayanan eserler, yani tragedya ve komedya. Bunlarda şair, kendi ağzından konuşmaz eserdeki kişilerin ağzından konuşur, onları taklid eder. Burada mimesis çok daha dar anlamda, başka birini temsil etme (impersonation) anlamında kullanılmaktadır. 3) îki yöntemin karışık olarak kullanıldığı destan (epos) türü. Bu defa şair kâh kendi anlatır hikâyeyi kâh kişileri konuşturur9.
Son iki türü zararlı bulur Platon, çünkü bunlarda taklid işe karışmaktadır ve taklid edilen kişiler, çoğunlukla özenüecek kişiler değüdir. Korkakları, sarhoşları, köleleri, delüeri taklid ede ede taklid edilen şeye alışır. «Bu alışkanlık da bedeni, konuşmayı, görüşleri değiştiren ikinci bir tabiat olur» 10. Bundan ötürü bu gibi eserleri yazanın da, oynayanın da, seyredenin de, okuyanın da kişiliği zarar görür.
**L Platon’un son bir itirazı daha var edebiyata. Edebiyat bizim duygusal yanımıza hitab eder. Coşkun heyecanlarla davranan kişiler bizi çeker ve heyecanlandırır. Oysa dengeli insan, bilge kişi, aklını kullanarak duygularını dizginlemesini bilen kişidir. Bir felâketle karşılaştığımızda acımızı belli etmemek için dişimizi sıkarız, çünkü erkek adama yaraşan budur. İşte bundan ötürü duygu yanımızı coşturan edebiyat kişiliğimizi bozar. «Tutku gibi, öfke gibi içimize hoş veya acı gelen ve ister istemez gündelik hayatımıza giren duygular şair benzetmesinin etkisi altında kalmaz mı? Benzetme bu duyguları kurutacak yerde sulayıp besler, dizginlenmesi gereken tutkulara içimizin dizginlerini verir, böylece de iyi ve mutlu olmamıza değil, kötü ve mutsuz olmamıza yol açar»ii-Edebiyatın, tiyatronun insanlar üzerinde derin etkileri olduğunu bildiği içindir ki Platon Devlet diyalogunda ideal bir toplum kurmağa çalışırken bunların eğitimde nasıl bir rol oynayacağını inceden inceye araştırır. Sonunda, ancak Tanrıları ve iyi insanları öven eserlere yani güdümlü bir sanat faaliyetine razı olarak, daha önemli saydığı amaçlar uğruna, ne kadar hoş olursa olsun mevcut sanata kapıları kapatır. Kısacası Platon’a göre zamanındaki edebiyatın işlevi kötüye işlemektedir ama sanatçılan sansüre tâbi tutarak, güdümlü bir sanat sağlanabilirse o zaman edebiyatın işlevi de hayırlı olur.
Platon’un edebiyata itirazlarını özetlemek istersek bunların başlıca iki yönden yapıldığım söyliyebiliriz: 1) Bilgisel yönden. 2) Ahlâk yönünden. Bilgisel yönden itirazı iki temele dayanıyor:
a) Şair , bizi, asü gerçekliği teşkil eden idealardan uzaklaştırır.
b) Şairin yetkiyle konuşacağı hiç bir konu yoktur. Ahlâk yönünden olan itirazları da üç temele dayanıyor :
a) Eserlerde gençlere fena örnek olacak parçalar var.
b) Tragedyalarda ve destanlarda kötü kişileri tak-lid ederek temsil etme fena etkiler bırakır.
c) Edebiyat, dizginlememiz gereken duygusal yanımızı coşturur.

SANAT GENELİ VEYA ÖZÜ YANSITIR
Platon’un öğrencisi Aristoteles bugün hâlâ önemini sürdüren Poeüka eseriyle, edebiyat kuramı konusunda büyük bir adım atmıştır, Tragedyanın yapısı üzerinde çok önemli şeyler söylemişse de, biz yine ana çizgimize bağlı kalarak edebiyatın özü ve işlevi sorunlarına bakalım.
Şairin ödevi, gerçekten olan şeyi değil, tersine olabi-ttr olan şeyi, yani olasılık veya zorunluluk kanunlarına göre mümkün olan şeyi ifade etmektedir. 
Tarih yazarı ve şair, biri düz yazı, öteki nazım yazdığı için birbirlerinden ayrılmazlar, çünkü Herodotos’un eserinin mısralar haline getirilmiş olduğu düşünülebilir; bununla birlikte, ister nazım, ister düz yazı halinde olsun, Herodotos’un eseri bir tarih eseridir. Ayrılık daha çok şu noktada bulunur: tarihçi daha çok gerçekten olan şeyi ifade eder, şair ise olabilir olan şeyi ifade eder.
Bunun için şiir, tarih eserine göre daha felsefî olduğu gibi, daha üstün olarak da değerlendirilebilir; çünkü şiir; daha çok genel olanı, tarih ise tek olanı tasvir eder. Genel olan deyince de olasılık veya zorunluluk kanunlarına göre, belli özellikteki bir kimsenin böyle veya şöyle hareket etmesini anlıyoruz.12
Platon’a bir cevap sayılabilecek bu cümleler tarih boyunca farklı yollarda yorumlanmıştır; fakat biz Aristoteles’in ne demek istediğini, ayrıntıları ve tartışmaları bir yana bırakarak açıklamağa çalışalım.
Gerçi yazar hayatı, insanları, onların tutkularını, özelliklerini anlatır ama, bu, gerçek hayatı olduğu gibi anlatmak değildir. Yazar bir adamın hayatını günü gününe en küçük ayrıntısına kadar anlatsa, sanat yapmış olmaz. Her gün yediği yemekleri, yaptığı işi, bütün konuştuklarını, çeşitli duygularım anlatsa meydana getireceği oyun, hikâye veya şiir karmakarışık, çorba gibi bir şey olur. Bunların hepsi gerçek hayattan alınmış da olsa bize hayatın anlamı hakkında pek bir şey bildirmez. Bir adamı olduğu gibi anlatmak tarihin işidir sanatın değil. Sanatçının hayatı, insanı, dünyayı yansıtması başka anlamdadır. O bir tek adamın hayatını doğru olarak anlatmaya kalkışmaz, bir adamın hayatında genellikle hayatı, insanoğlunun hayatım, yani hayatta evrensel olan unsurları yansıtır. Olanı değil, olabilir olanı. Bunun için de anlatmak istediğinin özüne ait olmayan unsurları, ayrıntıları, tesadüfi olanları atar, gerekli olanı ayıklar, seçer ve bunlann arasında bir bağ gözeterek olaylar örgüsünü bir tek çizgi üzerinde kurar- Seçme işi hem esere yapı bakımından bir birlik, hem de insan dünyasıyla ilgili bir anlam sağlar. Eğer hayatı aynen kopya etseydi, bir sürü gereksiz ayrıntı, anlamsız olaylar, konuşmalar işe karışacak, tek olanı yansıtmaktan ileriye gidemiyecekti yazar. Oysa seçme sonucu, kişiliğin ne gibi olaylara yol açtığım, durumların kişiliği nasıl etkilediğini, bir durumun nasıl gelişebileceğini göstermekledir ki, yazar, tek-olanm altında genel-olanı açıklar. Aksi halde adamın hayatındaki olaylar bir çuvala doldurulur gibi bir araya toplanacak, ve açıklanmak istenen önemli neden-sonuç bağları bulanacak, açıkça belirmeyecektir. Bundan ötürü Aristoteles için olay örgüsü çok önemlidir, çünkü bir durumun nedensellik ilkesine göre oluşumunu ve gelişimini gösterir. Tarihçi, olmuş olanla yetinmek zorundadır, sanatçı ise bir hikâyeyi kullanır veya uydururken olayları öylesine bir düzene sokar ki bu düzendeki olabilirlik, bilimsel bir genellik taşır. îşte bundan ötürü edebiyat tarihten daha felsefîdir ve daha genel bir hakikati yansıtır. Söz gelişi, hayatta talihin oynaklığını, felâketlerin insanı daha bilge bir insan yaptığını, veya bir «insanın başına gelen olaylarda kişiliğinin nasıl bir rol oynadığım açıklar.
Platon, sanatçının tek-olanı yansıttığım ve dolayısıyla okura gerçeklik (hayat) hakkında bilgi veremiyeceği-ni ve zaten şaire özgü bir bilgi alam olmadığını iddia etmişti. Aristoteles, şairin (yazarın) hayatı, insan yaşantısının anlamını bildiğini söylemek istiyor. Bir bakıma söz konusu olan insan psikolojisidir. Onun için sanatçı, Pla-ton’un sandığı gibi bizi gerçeklikten uzaklaştıran, sahte bilgiler sunan bir adam değil bize hayatı açıklayan bir adamdır . 
Aristoteles’in öğretisini felsefî dille açıklayacak olursak kendi metafiziğine dayanarak şöyle yorumlayabiliriz. Platon’un duyu dünyasının dışında var olduğunu söylediği idealar (formlar) Aristoteles’e göre duyu dünyaşındadır. Madde ve form daima bir aradadır ve bunların birleşmesidir ki duyu dünyasındaki nesneleri meydana getirir. Bundan ötürüdür ki sanatçının yansıttıkları (taklid ettikleri) duyu dünyasından olmakla beraber genel-olanı açıklayabilir. Ancak sanatçı genelolanı yansıtmak için, formu belirtmeye yarıyacak şeyleri seçerek gereksiz ayrıntıları atar ve öyle bir olaylar dizisi kurar ki bunların birbirini zorunlulukla izlemesi, belli bir formun nasıl geliştiğini, nasıl bir sonuca yöneldiğini gösterir.

İŞLEV
Sanatın işlevi, etkileri, yararlan, zararları konusuna gelince, Aristoteles bu konuda Platon’dan başka türlü düşünmektedir . Tragedyanın tanımım yaparken, «acıma ve korku duygularım uyandırmak suretiyle bu duyguların arınmasını (katharsis) sağlar» diyori3. Aristoteles katharsis kavramını daha fazla açıklamadığı için tam ne demek istediği üzerinde bugüne dek süre-gelmiş tartışmalar doğmuştur. Genellikle kabul edilen bir yorum, tragedyanın seyircide bu duyguları uyandırmak ve harcatmak suretiyle onu daha sakin ve psikolojik bakımdan daha sağlıklı bir duruma getirdiğidir. Bir başka yoruma,göre bu duygulardan kurtulmak değildir söz konusu olan; bu bencil duyguların tragedyayı seyrederken yücelmesi ve değerlenmesidir. Son zamanlarda çok değişik bir yorum daha atılmıştır ortaya, Bu yorumu yapan G. F. Else’e göre arınma seyircide meydana gelmez, eserde bu duyguları davet eden olayların (davranışların) arınmasıdır. Oğlun babasını öldürmesi, anasıyla evlenmesi gibi hareketler, temizlenmesi gereken yasak hareketlerdir.

Katharsis’in yorumu ne olursa olsun, Aristoteles, hiç şüphe yok ki Platon’un aksine tragedyanın ahlâk bakımından yararlı olduğuna inanıyordu. Böylece Aristoteles edebiyatın hem bilgi kazandırdığım söylemek, hem de yararlı psikolojik etkisine işaret etmekle Platon’dan ayrılmakta ve sanatı savunmaktadır. Batı’da sanatın yansıtma olduğu fikri, Rönesans’dan sonra tekrar canlanmış ve neo-klasikler Aristoteles’i izlerken onun görüşünü kendilerine göre bir kaç şekilde yorumlamışlardı. 
Burada bunlardan en önemlileri olan iki kuram üzerinde duracağız: 1) Sanat genel tabiatın yan-sıtılmasıdır. 2) Sanat idealleştirilmiş tabiatın yansıtılma-sıdır. # Her iki kurama göre de sanat yansıtmadır fakat yansıtılan gerçeklik aynı değildir. Aristoteles, «şairin ödevi gerçekten olan şeyi değil, tersine, olabilir olan şeyi» yansıtmaktadır demişti. Bu iki kuram da Aristoteles’in bu sözüne dayandırılabilir. ilk önce birinci görüşü alalım. «Sanat genel-tabiatm yansıtılmasıdır» sözü ile dile getirilen bu görüşte ‘tabiat’ deyince yalnız ağaçları, dağlan, kırları kastetmiyorlardı şüphesiz; özellikle insan tabiatını, insanların davranışlarını, gelenekleri, uygarlığı düşünüyorlardı. Genel-tabiat, görünenin altında yatan gerçeklikti.
 Bu gerçekliği yansıtmak ancak öze inmekle yani insan tabiatında ortak tümelleri, ortak özellikleri yansıtmakla mümkündür. Deniyor ki, sanat nesnelerin ve insanların herkes tarafından bilinen ortak özelliklerini anlatmalı, nesnelerin ve insanların kendilerine özgü bireysel taraflarını konu yapmamalı. Neo-klasiklere göre insan aslında her yerde aynıdır; gerçi çeşitli ülkelerde ve çağlarda başka âdetler, inançlar, yaşayış tarzları vardır arna bunlar geçici veya o yere, o çağa özgü şeylerdir. Bütün bunların altında ortak olan bir insan tabiatı yatar, insanların tutkuları ,aşk, acı duyguları, çocuklarma sevgisi v.b. esasta birdir, değişmez, insan tabiatının özünü yansıtmak demek bu ortak yanları belirtmek, bireysel olanı, yöresel olanı, anormal olanı bir tarafa bırakmak demektir. Böylece geneli yansıtırken sanatçı özü yansıtmış olur.
 Bunu yapmasının bir gerekçesi şudur: sanat ciddî bir şeyse, konusunun da önemli olması gerekir, çünkü ancak bu şekilde bize bazı hakikatleri sunabilir. Edebiyatın bize hakikati açıklaması, bu genel doğruları (genel-tabiatı) yansıtmasıyla mümkündür, çünkü gerçek bilgi, tümel de-ğerlerin.ilkelerin ve özelliklerin bilgisidir. Duyguları ve davranışlarıyla başka insanlara benzemeyen kişiler, belli bir çağda görülen bir akım, veya belli bir zümrenin yaşayışı fazla önem taşımaz. Kalıcı şeyler olmadığı için gerçekliği bunlar teşkil etmez. 
 Ortak tümelleri yansıtmanın bir gerekçesi daha vardır, insanlar arasında ortak olan yanları yani zamana ve yere göre değişmeyen genel-tabiatı konu edinen yazar, herkesin her devirde okuyup tadma varabileceği konuları seçmiş olur. «insanların çoğunluğunun uzun zaman için hoşlanacağı şeyler, ancak genel-tabiatm doğru yansısıdır. Özel gelenekleri, âdetleri çok az kişi bilir ve bundan ötürü ne derece doğru yansıtıldığım bilenler de çok az olur» 14.
 Homeros ve Shakespeare gibi yazarlar, yöresel ve özel olana itibar etmez; savundukları  değerler, kişilerinin duyguları ve tutkuları her zaman herkesin anlayacağı cinstendir. Yazar genel-tabiatı yansıtırsa okura sadece gerçekliği sunmakla kalmaz, aynı zamanda her çağın okuruna seslenecek sağlam konuları işlemekle klasik olmak imkânım kazanır. Buna karşılık meselâ, onyedinci yüzyıldaki sofu (puritan) sınıfla alay eden Hudihras eseri bir zaman sonra ilginç olmaktan çıkar 15.
 Genel insan tabiatını yansıtmak biraz daha farklı bir yoruma da elverişliydi. Yine Neoklasiklerde rastladığımız bu yoruma göre sanatçı, kişiliği ile başkalarından ayrılan insanları değil, belli başlı tipleri ele almalıdır: kıskanç adam, cimri adam, ukalâ adam, asker, kral v.b. 
 Bunların her biri kendi tiplerinin özüne uygun çizilmeli ve ona göre davrandınlmalıdırlar. Onyedinci yüzyılın sonlarında yazan İngiliz eleştiricisi Thomas Rymer meselâ Othello’daki îago’nun tipine uygun olmadığı kanısındadır, çünkü askerler dürüst, açık kalpli olurlar, oysa Shakespeare, îago’yu yalancı, kötü, düzenbaz bir adam yapmıştır. Aristoteles’in, genelden «belli özelliktedeki bir kimsenin böyle veya şöyle konuşmasını, böyle veya şöyle hareket etmesini anlıyoruz» sözü, Neo-klasiklerce bazen işte böyle belli tiplerin alışılmış özellikleri diye yorumlanıyordu.

SANAT İDEAL TABİATI YANSITIR
 Tabiat kavramından anlaşılan başka bir anlam da «düzeltilmiş» (îdealleştirilmiş) tabiat idi. Bu yorum da Aristoteles’e dayanıyordu, çünkü Aristoteles «şairin görevi gerçekten olan şeyi değil, olabilir olanı ifade etmektir» demişti. Yine Poetika’nın başka bir yerinde de şu cümle var : «şair… nesneleri nasıl olmaları lâzım geliyorsa, o şekilde tasvir etmelidir» 16.
 Biliyoruz ki dünyada çirkin, kaba, hoşa gitmeyen şeyler, haksız olaylar vardır. Sanat eserinin zevk vermesi beklendiğine göre, bu hoşa gitmeyen şeyleri atması, ve yalnız güzeli, hoş olanı seçmesi, doğru olur. Şairlerin, yazarların bahsettikleri nehirler, kırlar, mis kokulu çiçekler dünyada bulamayacağımız kadar güzeldir. «Tabiatın dünyası pirinçtendir, şairlerinki altından» diyor bir Rönesans yazarı^.
 Fransızların la belle nature adını verdikleri bu ideal-leştirilmiş tabiatın yanı sıra bir de ahlâkî bakımdan ideal-leştirilmiş insan ve insan ilişkileri vardır. Pylades gibi sadık bir arkadaş, Orlando gibi bir yiğit, Aenas gibi her bakımdan mükemmel bir adam ancak sanat eserlerinde bulabileceğimiz ideal örneklerdir 18.
 Düzeltilmiş tabiatı savunanlar, böylece, bizim gördüğümüz gerçek dünyayı ve hayatı değil, hayal edilen mükemmel bir dünyanın yansıtılması gerektiğini söylüyorlardı. Buna rağmen sanat görüşleri yine de gerçekliği yansıtma ilkesine dayanıyordu. Ama tamamiyle uydurma, hayal ürünü bir eser neyi yansıtmış sayılabilirdi? Gerçeklikle ne ilgisi vardı bunun? İdealleştirmeyi savunanlar bu sorunun cevabım Neo-Platon’cu bir felsefeye dayanarak  veriyorlardı. Platon’-un kendisi gerçi şairi görünüşe saplanmış, asıl gerçekliği bilmeyen bir adam sayıyordu, fakat daha sonraları Plo-tinos (İ.S. 204-270) sanatçıyı bu aşağı durumdan kurtaran ve hemen hemen yaratıcı durumuna sokan bir dönüş yapmıştı. Sanatçı, Platon’un sandığı gibi formların (idea-larm) kopyalarını değil doğrudan doğruya formları yansıtır ve bunun içiııdir ki bizi asıl gerçeklikle karşı karşıya getirir. Tabiattaki nesnelerin taklitlerini veriyor diye sanatları hor görmemeliyiz; unutmamalıyız ki  görünen nesneleri kopya etmez sanat; tabiatın kendisinin kopya ettiği formlara (idealara) uzanır doğrudan doğruya, …Tabiatın eksikliklerini giderir. Fidias, Zeus’un heykelini yaparken duyu dünyasından bir model kullanmadı, fakat Zeus görünür olmak isteseydi nasıl bir form alırdı diye düşündü ve bunu kavradı.19
 Aristoteles, Platon’a cevap olarak yazann genel’i yansıttığım söylerken kendi metafiziğine dayanıyordu. Söz konusu düşünür ve eleştiriciler ise yine Platon’cu bir felsefe kullanarak, yazarın gerçekliği yansıttığını söylerler. Bu bakımdan Aristotelesde» önemli bir noktada ayrılıyorlar, çünkü Aristoteles sanatın gerçekliği yansıttığını söylerken, bu dünyadaki bir gerçekliği yansıttığını düşünüyordu. İdealleştiriciler ise aşkın (transcendental) bir gerçekliği düşünmektedirler. Her bakımdan mevcudun daha iyisi olan ve örnek sayılabilecek bir dünyanın gerçekliği.
 İdealleştirmek demek, bu düşünürlere göre gerçekliğe yaklaşmak demektir, çünkü dünyada görmediğimiz bu kişiler ve nesneler, daha gerçek olan idealar dünyasını yansıtır. Nesnelerin özünü vermek, bu dünyadakilerin kusurlarını silmek ve onları olduğu gibi değil, olmaları gerektiği gibi yansıtmakla kabildir. Zaten duyu dünyasında varlıkların mükemmel olmalarına madde engel olur, istenilen formun gerçekleşmesini güçleştirir. Bunun için maddenin sebep olduğu kusurları gidermek sanatçının işidir. Bundan ötürü ressam, yazar veya şair de, gördüğü gibi değil olması gerektiği gibi çizer tabiatı.
 Rönesans’da canlanan bu Neo-Platonist görüş İtalya’dan Fransa ve İngiltere’ye de atlamıştı ve nnseki-zinci yüzyılda hâlâ devam etmekteydi.

ÎŞLEV
 Rönesans ve Neo-klasik çağ düşünürleri, sanatın işlevi konusunda Aristoteles’den uzaklaşmakta ve daha didaktik bir görüşe kaymaktadırlar. Horatius (İ.Ö. ?5-8) Ars Poetika adlı eserinde sanatın iki işlevi üzerinde durmuştu: zevk vermek ve eğitmek. İyi bir eser hem zevk verecek hem de eğitecektir. Rönesans’da ve Neo-klasik çağlarda da bu iki işlev şart koşuluyordu. Söz konusu zevk ne kadar ince ve yüce olursa olsun sanatın tek amacı olarak ileri sürülürse, bu amaç sanatın önemine yakışmayacak kadar ciddiyetten yoksun, önemsiz bir amaç olurdu. Onun için sanatın sadece zevk verici veya eğlendirici olduğunu savunanlar çok azdı. Eğlendirerek eğitmekti sanattan beklenen. 
 Tipik bir Rönesans eleştiricisi ve şairi olan Sir Philip Sidney’in bu konudaki fikirleri şöyledir: Sanat yansıtmadır ve amacı eğlendirerek eğitmektir. İnsanlara doğru yaşamasını öğretecek bilgilerin arasında en önemlileri ahlâk felsefesi ve tarihtir. Fakat her ikisi de eksiktir. Çünkü felsefe kuramsal olduğu için sadece bir takım soyut kurallar kor ortaya, ve bu kuruluğu  yüzünden pek etkileyici olamaz. Tarih ise somuttur, canlıdır ama alanı dardır, yalnız olmuş olanı anlatır, olması gerekeni bildirmez; çünkü insanlara Örnek teşkil  edecek, onların ders alacağı olayları ve durumları uyduramaz. Felsefe ve tarihin eksik yanlarını tamamlayarak yararlı taraflarını kendinde toplayan ancak ve ancak edebiyattır. Edebiyat hem olayları somut hale sokmakla felsefenin kuruluğunu ve sayutlu-ğunu giderir, hem de olması gerekeni telkin etmekle tarihin noksanını. Bundan başka tarih gerçeği  söylemek zorunda olduğu için insanlara fena örnek olacak olayları da nakleder. Oysa sanatçı olayları kendi yarattığı için iyiyi daima mükâfatlandırıp kötüyü cezalandırabilir. Bundan ötürü edebiyat eğitme bakımından felsefeden de, tarihten de daha etkilidir20.
 Aristoteles’in, şair gerçekten olan şeyi değil, olabilir olanı anlatmalıdır iddiası, Sidney’de bulduğumuz didaktik anlamı taşımaz. Belli kişlerin içinde bulunduğu durumların, belli koşullar altında olasılıkla (probability) nasıl gelişeceğini göstermek bakımından bir gerekliliktir bu. Neden-sonuç ilişkisiyle ilgili bir gereklilik. Rönesans ve Neo-klasik çağ  düşünürleri ise «olması gereken»i ahlâkî anlamda bir gereklilik olanak yorumlamış ve böylece edebiyatı ahlâk dersi veren eğitici bir araç saymışlardır. Başka şekilde söylersek Aristoteles’in «olabilir olan» deyimiyle ideal bir durumu kastettiği sanıldı, ve bu söz bir formun gelişmesi değil de mevcut ideal formun yansıtılması anlamında yorumlandı.
 Aristoteles’e göre edebiyatın değeri kısmen eğitici olmasından gelir ama bu eğiticilik bilgisel anlamda, yani hayatı, gerçekliği okura göstermek anlamındadır. Söz konusu çağlar da ise edebiyat yalnızca bilgisel değil aynı zamanda erdemli hayatın yol göstericisidir. Nasıl yapacaktı bunu edebiyat? Yazar, dürüst, erdemli kişileri örnek olarak gösterebilirdi eserinde. Ama edebiyatta yalnız erdemli, iyi insanlar yer almaz, kötüler de vardır. Yazar kötüleri de nasıl bir akibetin beklediğini açıklayacaktı. Tragedya insanların zaaflarına, kusurlarına sahnede ayna tutarak kaçınılması gereken kötülükleri gösterecekti.  Talihin oynaklığını, Tanrının adaletini örneklerle gözler ö-nüne sererek uyaracaktı seyirciyi. Adalet yerini bulmalıydı eserde. Gerçi hayatta öyle olmuyordu; kötüler her zaman cezalarını bulmuyor, iyiler mutluluğa kavuşmuyorlardı. Ama madem ki yazarın bir görevi de eğitmekti öylese olanı değil olması gerekeni yansıtmalıydı yazar. Kötüler cezalarını bulmalı, iyiler mutlu sonuca varmalıydı. Scaliger, Sidney, Corneille, Dr. Johnson hep bu öğretiyi savunmuşlardır.  Bu bölümde ele aldığımız sanat anlayışını özetlersek diyebiliriz ki sanat dış dünyayı, insanı, hayatı yansıtır. Ressamın renkler ve çizgilerle yaptığım yazar veya şair sözcüklerle yapar. Sanat eseri hayata çevrilmiş bir aynadır. Gördük ki bu yansıtma en kaba anlamdaki bir kopyacılıktan tutun da, duyu dünyamızda bulunmayan fakat aşkın (transcendaental) bir gerçekliği teşkil eden idea-ların yansıtılması demek olan idealimize kadar, türlü şe Tüller almıştı.
 Bu sanat anlayışının başka bir özelliği de sanatın İtendi basma bağımsız bir değeri olmadığıdır. Sanatın değeri, bilgisel olmasından ve ahlâk alanında insanlara sağladığı yarardan ileri gelir. Kısacası, sanat daha yüksek ¦amaçlara hizmet ettiği için bir değer taşır.

Berna Moran
(Edebiyat Kuramları ve Eleştiri)

Notlar
1 Sabahattin Eyüboğlu, M. Ali Cimcoz’un çevrisi, (596 d-e).
2 Ay. es., 597 d.
3 Bk: Rene Huyghe The Discovery of Art (1959), s. 68
4 Leonardo da Vinci, literary Works ed. by Jean Paul Richter, (London, 1883) I. no. 529.
5 «Preface to Shakespeare», Johnson on Shakespeare, ed. Walter Raleigh, (Oxford) s. 11.
6 Sanat ve Sosyalizm, Çeviren Selim Mimoğlu, (Sosyal Yayınlar), s. 176.
7 Bk: Richard Mckeon, «Literary Criticism and the Concept of Imitation in Antiquity Critics
and Criticism, ed. R.S. Crane, (Chicago University Press).
8 Bk: Devlet 601a – 602c.
9 Devlet, 393a – 394c.
10 Ay. es., 395c.
11 Ay. es., 606d.
12 Poetika 1451b, Çeviren ismail Tunalı, 1963.
13 Poetika 1449b, Çeviren İsmail Tunalı.
14 Dr. S. Johnson, «Preface to Shakespeare», Johnson on Shakespeare, ed Walter Raleigh,
(Oxford), s. 11.
15 Bk: Dr. S. Johnson, laves of the English Poets, (Everyman) I, s. 122-23.
16 Poetika 1460b.
17 Sir Philip Sidney, Apologue for Poetry, ed. J. Churton Collins, (Oxford), s. 8.
18 Bk: Ay. es., s. 8-9.
19 Plotinos, Ennead’lar, V. Vm. I.
20 Bk: An Apologie for Poetry, ss. 12-21.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Sanat
2000 yılını hayal eden 1900’lü yılların çizimleri

Kapat