12 Eylül ve Yenilikçi (avant garde) Roman – Berna Moran

“1980’li yıllarda Türk romanının geçirdiği radikal bir değişime tanık olduk; yalnız içerik bakımından değil, roman anlayışı bakımından da. Nedenlerini toplumsal ve yazınsal olmak üzere iki başlık altında toplayabiliriz sanırım.
Toplumsal deyince, tabii, her şeyden önce 12 Eylül darbesinin etkileri geliyor akla. Darbenin başta gelen hedefi , ülkede 1960’lardan beri ciddi bir tehlike olarak görülen soldu. Askeri cunta darbeye gerekçe olarak işlemeyen ve sorunların altından kalkamayan parlamentoyu gösteriyor, beliren iç savaş tehlikesini önlemek için iktidara el koymanın zorunlu hale geldiğini iddia ediyordu.
12 Mart darbesi de solun nefesini kesmek için korkunç bir baskı rejimi uygulamıştı ama toplumu sindirmekten öte kalıcı bir etki bırakmamıştı. 1980’deki müdahalenin amacı ise yalnızca solun elini kolunu bağlamak, toplumu yıldırmak değil, aynı zamanda topluma yeni değerler içeren bir dünya görüşü aşılayarak sol ideolojiyi temelden çökertmekti . Bu hedefe varmak için üniversiteler ve basın denetim altına alında, ilerici aydınlar susturuldu, toplum depolitize edildi.
Doğrusu devletin amacına büyük ölçüde ulaştığı, solu dağıttığı, yaşamdan beklentileri çok farklı olan yeni tip bir insan yetiştirdiği inkar edilemez. İdealizm, özveri, eşitlik , bozuk düzene karşı savaşım, bunlar eskiden özellikle sol öğrenci ve aydın kesiminde önemli sayılan inanç ve davranışlardı . 1980’lerde erdem kavramı değişti ya da değiştirildi. Daha önce erdem sayılan şeyler şimdi geri kafalılık aptallık sayılır oldu. Hele sol ideolojiyi savunmak çağdışı kalmak anlamına geliyordu.
Buna karşılık iş hayatında başarı , köşeyi dönme gibi toplumun değil, bireyin çıkarını gözeten faydacı bir felsefe kabul görürken, radikal sayılan ideolojilere, siyasal tutumlara sırt çevirmek akıllıca davranışlar olarak nitelendirildi .
Türkiye’de 12 Mart’ta solun yenilgisi , halktan kopuşu ve sürdürülen anarşinin verdiği huzursuzluk , toplumun her şeyden önce güvenli bir yaşam aramasına neden oldu. Bu yüzden askeri diktatorlük kendisini destekleyen bir ortam buldu, hiç değilse başlangıçta.
Solun bozguna uğraması yalnız Türkiye’de değil, dış dünyada da yaşanıyordu. Sovyetlerdeki rejimin de çöküş işaretleri verdiği 1980’lerin ilk yıllarında sosyalizmi savunmak güçleşmişti .
Bu durum Türk romanını da etkiledi . 1950’lerden bu yana yazarların hemen hepsi toplumcu ya da en azından ilericiydiler ve roman yazarken belli bir dünya görüşüne yaslanıyorlardı .
Temelde Marksist olduğunu söyleyebileceğimiz bu dünya görüşünün toplumsal ve ekonomik sorunlara , sömürü düzenine çözümleri hazırdı . Ne ki 1980’lerde durum çok daha karmaşıklaşmış ve ideolojik hazır çözümler geçerliliğini yitirmişti . Devletin amaçladığı kapitalist modele ve serbest piyasa ekonomisine karşı alternatif bir sistem üretecek hali yoktu solun. Bu açıdan romancı da boşlukta buldu kendini.
Yazarın hem toplumsal sorunlardan hem de gerçekçilikten uzaklaşmasında bu durumun önemli bir etken olduğunu sanıyorum. 12 Mart darbesinden sonra da sol hareket yenilgiye uğramıştı, ama suç sol ideoloji’nin kendinde değil, halktan kopmuş ve serüvenci devrimcilerin silahlı kavgaya atılmalarındaydı . Ayrıca Türkiye dışında sol hâlâ canlıydı ve ilerisi için bir umut olma imkânını kaybetmemişti. Bu koşullar altında 12 Mart romanı da devrimci çizgiyi sürdürmekten geri kalmadı. Yukarıda gördüğümüz gibi Şafak’ın iki ana kişisi, Oya ve Mustafa, işçi ideolojisine sahip çıkabilmekte bulurlar kurtuluşu.
1980 sonrası yazarların bu konulara eğilmekten vazgeçmeleri yasayan bir kişi olarak depolitize oldukları anlamına gelmez. Yalnızca romancı olarak bu konulara yönelik anlatılır yazmanın yersiz olduğuna inandıklarını gösterebilir.
Ama daha önceki dönemlerde işlenen “haksız düzen”, “sömürü” gibi tema’lar güçlerini yitirdiler. Tüm dünyada solun gerilemesi , sağın alternatifsiz kalması, Türkiye’de yazarları boşlukta bıraktı ve yeni bir tür anlatı ihtiyacı belirdi .
1980’lerin romanında gerçekçi bir yaklaşımla dış dünyayı yansıtmak artık kimi yazarlara ilginç gelmiyordu ve bunun tek nedeni yukarıda sözünü ettiğimiz toplumsal ve siyasal değişimler değildi, yazınsal nedenleri de vardı.
Türk romanı, bazı istisnaları bir yana bırakırsak, gerçekçi çizgiden pek ayrılmamıştır. Eleştirmenler de, çoğunlukla , gerçekçi yöntemi övüyor, romanın başarısı için vazgeçilmez bir yöntem sayıyorlardı. Egemen görüş sanatın sanat için değil toplum için olduğu görüşüydü ve hele 1960’lardan sonra, L. Lukacs’dan yapılan çevirilerin de etkisiyle klasik gerçekçilik yetersiz görülmeye başladı ve toplumcu gerçekçilik gözde yöntem oldu. Ancak 1980’lerde ortaya çıkan yenilikçi roman bu durumu değiştirdi.
Roman anlayışındaki bu değişikliklerin nedenlerini araştıracak olursak, diyebiliriz ki, belli bir dönemdeki okur, yasadığı dönemin tarihsel , toplumsal, kültürel koşullarının belirlediği bir çerçeveden bakar yapıta. Başka şekilde söylersek okurun bir “beklentiler ufku ” ya da beklentiler yelpazesi vardır. Hans-Robert Jauss’un konumuzla ilgili bu görüşlerini, Edebiyat Kuramları ve Eliştiri kitabımın sekizinci baskısında açıklamaya çalışmıştım. Orda söylediklerimin bir özetini vermekle konuya daha bir açıklık getirmiş olacağımı umuyorum .
Jauss tarih boyunca edebiyat zevkinde meydana gelen değişimleri de bu yolla açıklıyor. Şöyle ki, yenilik getiren yani beklentilere uymayan bir yapıt o dönemin okurlarına yeni bir ufuk açar ve estetik ölçütlerin değişmesine neden olur. Ne ki, zamanla bu yeni beklentiler de kanıksanır , aşınır ve o zaman Rus biçimcilerinin dediği gibi alışkanlığı kıracak yeni formlar, yeni bir şiir dili, yeni stratejiler yaratılır. O halde yapıtın tek ve değişmez anlamı yoktur, okurların değişik beklentilerine göre dönemden döneme değişen anlamları vardır. Eleştirmen yapıtta hangi beklentilere cevap arandığını saptayarak o dönemdeki okurların tepkilerinin açıklamasını yapar.
Jauss bir yandan yapıtı tarihsel ve toplumsal bağlamına yerleştirmeyi şart koşuyor ama edebiyat formlarının gelişmesini ekonomik ve toplumsal koşullara değil aşınan edebiyat öğelerinin yenilenmesi gerekliliğine bağlıyor. Bunu yapan da radikal yenilik getiren yapıtlardır diyor. O halde Jauss’a göre bir edebiyat yapıtı hem yazıldığı tarihsel dönemin (beklentilerinin) ürünüdür ve bu yönüyle edilgendir , hem de, yenilikçiyse tarihi etkiler çünkü yeni beklentiler yaratarak ilerdeki dönemlerin toplumsal bağlamlarını belirtmekle etkin bir rol oynar. Bu durumda Jauss’un yapıtları değerlendirme ölçütü de doğal olarak okurun beklenti ufkuyla yapıt arasındaki uzaklık ve yakınlık derecesine dayanır . Eğer bir yapıt yazıldığı dönemden daha önceki bir dönemin beklentilerine yakınsa o modası geçmiş bir yapıttır. Yok eğer yazıldığı dönemin beklentilerini karşılamakla yetiniyorsa zamanına ya da “modaya uygun” demektir. Ama daha ilerki bir dönemin beklentilerinin habercisi olacak kadar döneminden uzaksa ve ileri ise o yapıt zamanında anlaşılmamış ve “zamanından önce” gelmiş bir yapıttır.
Reşat Nuri Güntekin kendi döneminin yazarıydı, örneğin. Okurun “beklentiler yelpazesi”ne cevap veren romanları yazdığı yılların zevkine uygundu ve bundan ötürü de çok sevilen bir yazar olmuştu. Ama yenilikçi değildi, gelecek dönemlerde yeni beklentiler yaratacak yapıtlar vermedi. Buna karşılık romanları postmodern öğeler taşıyan Oğuz Atay döneminin ilerisinde bir sanatçıydı ve bundan ötürü romanları 1970’lerin gerçekçi ve toplumcu yapıtlar bekleyen, karmaşık biçim oyunlarına kuşkuyla bakan okurunca pek anlaşılmadı. Diyebiliriz ki Oğuz Atay 1980 döneminin habercisiydi.
Ne ki o dönemin gerçekçi yönteme bağlı, toplumculuğa sarılmış 12 Mart romanları da zamanla aşındılar, yeniliklerini yitirdiler.
Yukarıda söylediğimiz gibi 12 Eylül darbesinden sonra yazarın toplumsal sorunlara eğilmesi güçleşmişti. Dış dünyayı, toplumu yansıtmak ve bunun için gerçekçi yöntemi kullanmak artık yazarları fazla ilgilendirmiyordu . Böylece toplumsal değişimlerle yazınsal gelişimler 1980’li yıllarda yeni arayışlara girişen yenilikçi (avant garde) yazarların Türk romanında köktenci bir değişiklik yaratmalarına neden oldu. Nazlı Eray’ın, Latife Tekin’in, Orhan Pamuk’un, Bilge Karasu’nun yapıtları ve Pınar Kür’ün son iki romanı daha önce Turkiye’de yazılmış romanlara hiç benzemiyordu. Bu romanlara postmodern romanlar demek mümkün ama postmodern kavramı kaypak ve anlamı tartışmalı olduğu için şimdilik bunların ortak bir özelliğini belirtmekle yetinelim . Sözünü ettiğimiz romanların bu ortak yanı gerçekçilikten kaçıştır.
Ancak şunu söylemek gerek ki 1980 sonrası bu yeni roman Türk yazarlarının yarattığı bir anlatı türü değildir; Batı’da ve Amerika’da 1960’larda ortaya çıkmış ve hızla yayılmıştı . Bundan ötürü yenilikçi Türk romanını anlamak için Batı?daki gelişmelere bakmak yararlı olacaktır.
19. yüzyılın ikinci yarısında Balzac ve Tolstoy gibi yazarlarla doruğuna varmış olan klasik gerçekçi roman, materyalist, pozitivist ve iyimser bir dünya görüşünün mümkün kıldığı bir anlatı türüydü. Gerçekçilik sağduyuya uygun birtakım varsayımlara dayanıyordu. İnanılıyordu ki dünya bilinebilir, betimlenebilir bir dünyadır ve dil bu dünyayı bize tanıtabilir, hakkında doğru bilgi verebilir, yani gerçek olanı kopya edebilir. Dilin aktardığı bilginin doğru olduğuna inanabilmemiz için aradaki gereç saydam bir pencere gibi görünmez kılınmalıdır ki dilden bağımsız bir dünyaya doğrudan doğruya baktığımızı kabul edelim.
Yazarların toplum ve birey konusunda da, temel normlar konusunda da okurlarıyla paylaştıkları inançlar vardı. Toplumun anlamı ve değeri, bireyin toplumdaki yeri ve insan tabiatının niteliği üzerinde örneğin.
Ne ki gerçekçilik hakkında yerleşmiş bu görüşlerin geçerliliği, ilk önce 20. yüzyılın başlarında, daha sonra ikinci kez 1960’larda sorgulandı .
20. yüzyılın başlarında gerçekçi klasik romanı mümkün kılan koşullar, ortadan kalkmıştı. O yıllar belirsizlik , güvensizlik, karmaşıklık yılları olmuştu. Eski değerler kaybolmuş, gerçekçilik parçalanmış , toplumun ve yazarın paylaştığı doğru anlayışı, ahlâksal normlar silinmişti . Anlamını, ahengini , tutarlılığını yitirmiş, iyimserliğe pek yer bırakmayan bu yenidünyada, kaybolan ahengi, anlamı ve tutarlılığı yarattıkları sanat yapıtlarında gerçekleştirmek yolunu seçtiler modernist yazarlar. Simgeler , imgeler , ritim gibi öğelerle, mitoslarla birtakım örüntüler kurarak anlamlı bir estetik bütün yaratmak çabasıydı bu.
1960 ve 1970’lerde, yani postmodern diye adlandırılan dönemde gerçeklik anlayışı ikinci bir kez sarsıldı . Postmodern yazarlar gerçekliğe daha da köktenci bir şüpheyle bakıyor ve modernistlerin bu soruna fazla basite indirgeyerek aslı olamayan bir umut ışığı tuttuklarına inanıyorlardı.
Yapısal dil kuramı büyük bir rol oynadı bu köktenci değişiklikte çünkü dil ile anlam ve gerçeklik arasındaki ilişkiyi tersyüz etmişti. Yapısal dil kuramı üzerinde durmamıza olanak yok ama bir iki noktayı kısaca anımsatmak yararlı olacak yine de. Sağduyuya uygun, Saussure’den önceki dil anlayışına göre dil, var olan nesneleri adlandırır. Yani sınıflara ayrılmış, düzene sokulmuş hazır bir dış dünya vardır ve bu gerçekliği biz dil ile aktardığımıza göre, dil, bu dünyayı yansıtmaya yarayan bir araçtır . Saussure bu dil anlayışını köktenci biçimde değiştirdi ve durumu tersine çevirdi diyebiliriz. Saussure’e göre dil zaten mevcut olan nesneleri, kavramları sonradan etiketleyerek bir çeşit katalog oluşturmaz, çünkü dil kavramlardan önce vardır. Bu iddiayı biraz daha açalım. Yapısalcı dilbilime göre dış dünya, kesintisiz bölünmemiş büyük bir yığın , bir bütündür ve dil bu yığını anlaşılır kılmak için böler. Örneğin dilden önce taş, kaya ve maden ayrımı yoktur ama biz bütünü, taş sınıfı, kaya sınıfı, maden sınıfı olarak birimlere ayrıştırır ve böylece dünyayı kavranılır, anlaşılır hale sokarız. Bunu yapmasaydık zihnimiz karmakarışık bir duyumlar yığını olarak kalırdı.
Bu kurama göre dil gerçekliği aktarmaz, bir anlamda yaratır. Başka bir deyişle, gerçeklik bizim kurduğumuz bir kurmacadır , çünkü anlam dilden önce var olamaz ve kurmaca gerçekliğin bir kopyası değil BİR GERÇEKLİKTİR.
Yapısal dil kuramının öne sürdüğü görüşlerden sonra dilin edilgin olarak anlamlı ve tutarlı bir gerçekliğe ayna tutan bir gereç olduğu inancı terk edilmek zorundaydı.
Böylece gerçeklik hakkında 19. yüzyıldan kalma görüşler inanılır olmaktan çıkınca da düzenli gerçekliğe uygun düşen klasik gerçekçi roman formunun da kimi yenilikçi yazarlar (Jorge Luis Borges, Gabriel Garcia Marquez, Italo Calvino, John Barth, Kurt Vonnegut, Donald Barthelme vb. ) tarafından bir yana bırakılması doğaldı.
Artık romanda kronolojik bir zaman akışı içinde gelişen, iyi hesaplanmış bir olay örgüsüne , her şeyi bilen bir anlatıcıya, kişiliklerine uygun davranan karakterlere, olayların neden-sonuç ilişkisini gözeterek sıralanmasına ihtiyaç yoktu. Ne de dile saydam bir pencere gibi bakılabilirdi artık.
Gerçekçi yazar anlattığı şeylerin kurmaca bir dünyada geçtiğini unutturmak ister okura. İster ki okur kendini gerçek dünyada hissetsin; ve bu amacını yerine getirmek için kullandığı teknik ve konvansiyonları gizlemeye çalışır, gizleyebildiği kadar. Postmodernist yazar ise romanın gerçek dünyayı yansıtmayan bir sözcükler dünyası olduğunu açıkça belli eder okura. Öyle ki romanın konusu roman kuramını incelemeye dönüşür: roman konvansiyonları, teknikleri, kurmaca dünya ile gerçek dünya arasındaki ilişki romanın temaları arasına girer. Söylemeye gerek yok ki postmodern roman denince akla gelen tek roman türü üstkurmaca değildir. Başka türler de vardır: bilim-kurgu , fantastik, büyülü gerçekçilik gibi. Gerçekçiliği reddeden bu yenilikçi roman türlerinin aralarında kesin sınırlardan söz etmek yanlış olur. Ortak yönlerine gelince, postmodernistler bu karmaşık, anlamsız çağdaş yaşam karşısında çözümü, modernistlerin yaptığı gibi, artistik tutarlılıkta, estetik bir bütün oluşturmakta bulmuyor. Onun için çeşitli türde metin parçalarını (gazete makalesi , ansiklopedi maddesi , şiir , reklâm yazısı vb.) bir araya getirdiklerini görürüz. Zaten postmodernist yazarlar yüzeyde oynamayı yeğlerler. Bundan ötürü çeşitli dünyalardan bir araya getirdikleri çeşitli imgelerin romanlarına bir karnaval görüntüsü verdiği söylenmiştir.
Bizde, 1980’lerde kimi romancılarımızın postmodern çizgide yapıtlar verdiklerini ve bunun hem toplumsal, hem yazınsal nedenleri olduğunu söylemiştim. Ancak yazarlarımızın, Batı’dakiler gibi bir gerçeklik krizi yasadıklarını söyleyemeyiz. Yeni tür bir romana ihtiyaç duyulduğu sırada postmodernist roman onlara bir çıkış yolu gösterdi ve yapılan çeviriler de (Gabriel Garcia Marquez’den, Jorge Luis Borges’den, Italo Calvino’dan, vb.) bu konuda yardımcı oldu. Bu kitapta seçtiğimiz yazarların yapıtlarını inceledikçe göreceğiz ki kimi üstkurmacaya, kimi fantastiğe, kimi büyülü gerçekçiliğe yönelmiştir , ama bu türlerin bazan aynı yapıtta rol oynadığını söylemeye gerek yok.”

Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 3, Yayına Hazırlayanlar: Nazan Aksoy – Oya Berk, İletişim Yayınları, 4. baskı, sayfa 49-59

Berna Moran’ın Yaşam Öyküsü
23 Ocak 1921?de İstanbul?da doğdu. Ortaöğretimini Darüşşafaka ve Işık Lisesi?nde tamamladıktan sonra 1941?de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü?ne girdi. 1945?te mezun olarak aynı bölümde asistanlığa başladı. 1950-51 yılları arasında İngiltere?de Cambridge Üniversitesi?nde doçentlik çalışması yaptı. 1956?da doçent, 1964?te profesör oldu. 1981?de emekli oldu. Moran, 1972?de yayımlanan Edebiyat Kuramları ve Eleştiri adlı yapıtıyla büyük ilgi gördü ve 1973 Türk Dil Kurumu Bilim Ödülü?nü kazandı. Moran, daha sonra Birikim, Çağdaş Eleştiri gibi dergilerde yazdığı çeşitli incelemeleri Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış adlı bu incelemesine esas aldı. Türk romanının doğuşunu ve o dönemin toplumsal koşullarını Batılılaşma olgusu içinde inceleyen bu kitap Türk edebiyatı eleştirisi geleneğinin en önemli eserlerinden biri olarak karşılandı. Berna Moran, 1993?de aramızdan ayrıldı.

Eserleri
Edebiyat Kuramları ve Eleştiri
Edebiyat Üzerine
Oğuz Atay’a Armağan
Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1
Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2
Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 3

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi (Maksem) Neden Görünmez? ? Celal İlhan

İstanbul?a her gidişimde, o derin tarihi dokusunun bilicimde yarattığı yankılanmalar ve yüreğimi taşkınlıklara sürükleyen doğal güzellikler yanında, içimi sızlatan görüntülerle...

Kapat