Yazma Üzerine Sohbetler – Ursula K. Le Guin

Kurmaca, şiir ve kurmacadışına odaklanan üç ayrı söyleşiden oluşan bu sohbetlerde, yazmanın zorluk ve ödüllerini, inceliklerini ve püf noktalarını tartışıyor Ursula K. Le Guin. Bunu yaparken de, hem yazar olarak birikiminden hem de “yaşanan bilgelik” haline gelmiş tecrübelerinden bekleneceği üzere pek çok konuya değiniyor. Yazma zanaatının teknik detaylarından dilin ahlaki meseleleri yansıtma ve kullanma biçimlerine, yazının ritminden şiirin müziğine, yayıncılık piyasasından kadın yazarların edebi kanondan dışlanmasına, “öteki”nin perspektifinden yazmaktan siyaset, bilim ve doğaya uzanan geniş bir yelpaze bu.

“İyi bir söyleşinin hiç bitmemesini istersiniz,” diyor Le Guin. Nitekim yazarın kendi eserlerinin yanı sıra, etkilendiği ve ilham aldığı bazı eserlerden alınan pasajlarla da zenginleştirilmiş olan bu sohbetlerin tadı okurun damağında kalıyor. Hayranlarına Le Guin’i daha iyi tanıma fırsatı sunan bu kitabın, yazarı henüz tanımayanlar için de güzel bir tanışma vesilesi olacağını umuyoruz.


OKUMA PARÇASI

s. 17-19

“Çocuklar tek boynuzlu atların gerçek olmadığını tabii ki bilir,” diyor Ursula K. LeGuin. “Ama öte yandan tek boynuzlu atlar üzerine yazılan bir kitabın, eğer yeterince iyiyse, hakiki bir kitap olduğunu da bilir.”

Büyüme çağımda Yerdeniz Öyküleri’ni okurkenki deneyimim tam da buydu. Yerdeniz’de büyü sıradan bir şeydi. Yeryüzünde büyücüler dolaşıyor, göklerde ejderhalar uçuyordu. Ama beni “gerçeklik”ten ne kadar uzağa götürürlerse kendimi gerçek olana o kadar yakın hissediyordum. Yüreğinin derinliklerinde Ursula K. LeGuin bir yazar; sadece kurmaca yazarı değil, hayal gücünün yazarı. Ve ona göre hayal gücü yalnızca boş zamanlarımızda kullandığımız bir şey, bir tür avarelik değil, bilakis bizi biz yapan melekenin ta kendisi. Öyle ki bizi uyarıyor: “Ejderhaların varlığını inkâr edenler genellikle ejderhalar tarafından yenir. Kendi içlerinden.”

Küçüklüğümden beri LeGuin’in hayal gücünün kanatları üzerinde yolculuk ettiğimden, “gerçek” Ursula K. LeGuin’le tanışmanın nasıl bir şey olacağını düşünmekten kendimi alamıyordum: Hayalimdeki yazar –Yerdeniz Öyküleri’nin büyülü âlemini, Karanlığın Sol Eli’nin müphem cinsiyetli gezegeni Gethen’i, Mülksüzler’in anarko-sendikalist toplumu Anarres’i ve daha nice âlemi yoktan var eden büyücü– Portland-Oregon’daki o gerçek, etten kemikten kadına, benim yürüdüğüm sıradan sokaklarda yürüyen, birazdan kurmaca eser yazma zanaatının somut detayları hakkında söyleşi yapacağım kadına ne kadar benziyordu acaba?

Söyleşiyi yapmak için, Portland’ın doğu yakasının iç kısımlarında bulunan ve büyük ölçüde gönüllülerin desteğiyle varlığını sürdüren halk radyosu KBOO’nun stüdyosunda buluştuk. LeGuin’e dair ilk izlenimim, ayakları yere basan gerçekçi biri olduğu yönündeydi. Budalalara müsamaha göstermeyen biri. Zengin tecrübeleri, iyi yaşanmış uzun bir hayat boyunca sadece birikmekle kalmayıp bambaşka bir şeye dönüşmüş, simya marifetiyle bir tür “yaşanan bilgelik” haline gelmiş olan biri. Ve bu bilgeliğin maskelere, sahte tavırlara tahammülü yokmuş gibi görünüyordu. Konuşmamız ilerledikçe bu sezgilerim tekrar tekrar doğrulandı ve ona dair ilk izlenimim kalıcılık kazandı.

Bu dünyaya ait olan bu gerçek LeGuin ile başka bir dünyaya ait olan hayali LeGuin arasında bir çelişki var mıydı? Tuhaf bir şekilde, yok gibiydi. Gerçek olanla hayali olan ayrılmaz bir bütündü: kökleri yere sağlam tutunmuş, hayal gücüyse göğün zirvesine doğru dallanıp budaklanan bir yazar. Ama LeGuin’in kitapları dışındaki dünyada izlediği yol hakkında daha çok bilgi edindikçe, gerçeğe can veren şey kitaplarındaki o görünmeyen, hayali unsurlarmış gibi gelmeye başladı bana, tersi değil.

Dünya çapındaki prestijine rağmen –Amerika Bilimkurgu ve Fantazi Yazarları Derneği onu “Bilimkurgunun Büyük Ustası”, Kongre Kütüphanesi ise “Yaşayan Efsane” olarak nitelemişti – LeGuin, Oakland’daki anarşist PM Press ve Seattle’daki feminist bilimkurgu yayınevi Aqueduct Press gibi küçük bağımsız yayınevleriyle çalışmaya devam ediyor. Ayrıca KBOO gibi, onun toplulukçu ruhunu ve marjinalleştirilen, gereğince temsil edilmeyen insanların sesini duyurma kaygısını paylaşan kanallarda çıkıyor. Bense şunu düşünmeden edemiyorum: Belki de Yerdeniz, Gethen ve Anarres gibi hayali dünyalar, bireylerin birbirleriyle ve toprakla olan ilişkilerine dair hayal edilen bu alternatif varolma biçimleri, LeGuin’in gerçek dünyadaki bu davranışlarının arkasındaki (görünmez olsa da) asıl itici güçtür.

Ve çok geçmeden keşfedecektim ki dilbilgisi, sözdizimi, cümle yapısı gibi en sıradan şeyler bile arkalarındaki ve ötelerindeki görünmez, tabiri caizse büyülü bir şey tarafından hayata geçiriliyordu. Cümlelerimizin uzunluğu, temposu, tınısı, kullandığımız kipler, bakış açıları, zamirler – bunların hepsinin kendi tarihleri, kendi hikâyeleri, siyasi ve kültürel içerimleri vardı ve her biri, hayal edilen bir geleceğin inşasında iyi ya da kötü yönde birer yapıtaşı, somut birer adım olabilirdi.

– David Naimon


ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER
Emek Erez, “Ursula K. Le Guin ile yazma üzerine dost muhabbeti”, Gazete Duvar, 26 Haziran 2020

“Söyleşi yapan kişiler içinde en çok korktuklarım, yayınevinin halkla ilişkiler yetkililerinin kitabınız hakkında söylediklerini –ve metinden cımbızlanmış bazı kullanışlı alıntıları- okumuş olanlardır. Bunlardan birini yüksek sesle okuyup samimi bir şekilde şöyle derler: “Burada söylediklerinizi biraz açar mısınız?” Ursula K. Le Guin’in şiir, kurmaca ve kurmaca dışı hakkında fikirlerinin yer aldığı Yazma Üzerine Sohbetler adlı kitap böyle başlıyor, Metis Yayınları’nın “Diyaloglar” serisinden Özde Duygu Gürkan çevirisiyle basılan metinde, David Naimon ile yapılan söyleşilere yer verilmiş.

Baştaki alıntıyı yapma sebebim asıl konuya yani söyleşiler bölümüne geçmeden, söyleşi yapma üzerine biraz düşünmek. Okumayı sevdiğim bir tür söyleşi ama son yıllarda teknolojik imkânların yaşamımıza daha çok dâhil olmasıyla birlikte söyleşilerde o sohbet hissi biraz kayboluyor. Sosyal medya kanalları üzerinden söyleşi yapmak çağın getirisi, benim de başvurduğum bir yöntem hele ki salgının yaşamı esir aldığı bugünlerde oldukça da kolaylık sağlayıcı. Ama yine de başta alıntıladığımız Le Guin cümlelerinin hatırlattığı gibi ve çok sık duyduğumuz “Biraz açar mısınız?” sorusu ve yayınevlerinin ticari kaygısıyla oluşmuş söyleşiler üzerine düşünmekte fayda var. Öncelikle, “Biraz açar mısınız?” sorusuna bakalım, yazara yönelik bu soru zaten açılmış ve yazarken yeterince üzerine düşünülmüş bir konunun tekrar açıklanması talebini içeriyor; bu da en başta diyalog kurmanın önüne geçiyor. Çünkü yazarla değil metinle konuşuyoruz, araya bir nesne giriyor, söyleşiyi yapanın fikrini de görmüyoruz. Bana kalırsa, söyleşiyi yapanın metnin onda yaratmış olması beklenecek etkiyi veya metinden alınan ilhamı hissedebileceğimiz sorular kurması, yayınevinin beklentisini karşılamak amacıyla metnin en cilalı paragrafını öne çıkarmaktan daha iyi olabilir. Sanırım bunun için de okurken başka metinlerle diyalog kurmak, metnin bizde yarattığı etkiyi, bakış açısını, üzerine düşünmemizi sağladığı konuyu iyi gözlemlemek gerekiyor. Ara ara bir özne olarak, yaşamda başka kaygıları da olan yazarı işe dâhil etmek, yazdığı metinle onun benliği arasında bir diyalog oluşturmak da kurtarıcı olabilir. Elbette bu konuda bir kural oluşturmak çabası değil kast ettiğim ancak Le Guin’in şu cümlelerinde söylediği üzerine düşünmekte yarar var: “İyi söyleşi iyi bir badminton maçına benzer: O topu birlikte havada tutabileceğinizi hemen anlarsınız, tek yapmanız gereken topun uçuşunu izlemektir.” “Topu birlikte havada tutmak”… Bunu yapmak hem soruyu soran, hem de sorunun muhatabı arasında daha eşit bir ilişki anlamına gelebilir. Böylece, sorular ve cevaplar hiyerarşisini aşındıran, sohbet duygusunu alabileceğimiz söyleşi metinleriyle daha sık karşılaşabiliriz.

Taklit etme ve sesini bulma

Başta bahsettiğimiz gibi metin, Le Guin ile kurmaca, kurmaca dışı ve şiir üzerine yapılmış söyleşilerden oluşuyor. Kurmaca üzerine olan söyleşinin başında Naimon, yazarı “hayal gücünün yazarı” olarak tanımlıyor, ki bu bana kalırsa onun için kullanılabilecek en iyi tanım. Ben de “başka dünyayı” en iyi yaratan yazar diye düşünürüm, ki bu da hayal gücü olmadan olmazdı. Kurmaca konulu söyleşide, taklit etme, dil bilgisi, dil kullanımı ve ahlâk arasındaki ilişki, Taoizm, Woolf ve Tolkien gibi farklı yazarların yazı deneyimleri, metinde ses, hikâyede ritim gibi farklı noktalara değinen bir sohbet ile karşılaşıyoruz. Burada dikkatimi çeken konulardan biri, taklit etme. Yazarken taklit etmenin olumsuz bir çağrışımı var ama fikrimce yazma çabası olan pek çok insan bir şekilde bu yola girmiştir, ilham aldığımız isimler gibi yazma arzusudur bu, neden olumsuz olsun ki? İşte, kurmaca konusundaki muhabbet bu konu ile açılıyor. Naimon, çoğu sanat biçiminde öğrenmenin bir parçası olarak taklit etmenin, Le Guin tarafından tavsiye edilmesi hakkında bir soru soruyor. Şöyle cevaplanıyor soru: “Sanatta taklit, onu icra eden kişi tarafından bir öğrenme yöntemi olarak görülmeli; aksi halde intihal olur. Sadece öğrenme için taklit edersin, ortaya çıkan şeyi de yayımlamazsın. Veya yayımlarsan şöyle dersin: ‘Bu bir Hemingway taklidi.’ Ama internet ve üniversitelerdeki rekabet taklitle intihal arasındaki çizgiyi bulanıklaştırıyor ve bu bulanıklık da öğretmenlerin, öğrencilerine başkalarını taklit etmeme uyarısında bulunmasına neden oluyor -çok saçma.” Le Guin taklit etmeyi bir öğrenme yöntemi olarak görüyor. İntihal ile ilgili söyledikleri de doğru ancak bence bir yazar gibi yazmak istemek ve onun üslubunu benimsemek intihal olarak düşünülmemeli çünkü direkt emeği çalmakla, özenme ve benzeme çabası farklı. Bu nedenle de yazarın söylediği gibi, devamlı “özgün ol” çağrısı yapmanın saçma bir yanı var ki taklit etmeyi bir öğrenme süreci olarak düşündüğümüzde, kendi sesimize giden bir yol olarak görebiliriz.

Hazır söz açılmışken hemen burada konuya “kendi sesini bulma konusuna” söyleşisi üzerinden de değinebiliriz. Dilin sesinin her şeyin başlangıcı olma fikrine dair soruyu şöyle cevaplıyor yazar: “Ben yazdıklarımı duyarım. Şiire çok geç başladım. Şiiri hep kafamda duydum. Yazmak hakkında yazan birçok insanın, yazdıklarını duymuyormuş gibi göründüğünü fark ettim; yazdıklarını dinlemiyorlar, algıları daha teorik ve entelektüel. Ama bu şey bedenin içinde oluyorsa, yazdıklarını duyuyorsan, o zaman doğru ahengi yakalamak için dinleyebilirsin. Dinlemek cümlenin berrak bir şekilde akmasına yardımcı olacaktır. Genç yazarların daima bahsettiği şeye -‘kendi sesini bulmaya’- gelecek olursak, eh, dinlemezsen kendi sesini bulamazsın.” Le Guin’in yazma deneyiminde “ahenk” ve “cümlenin berrak bir şekilde akması” meselesinin çok önemli olduğunu biliyoruz. Bir yerde sadece karakterin isminin ahenge uyması için çok zaman harcadığından da bahsediyordu, bu açıdan bakıldığında Le Guin’in yazma sırlarından biriyle karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliriz. Yazdıklarımızı dinlemek, bedenin içinden yükselenin sese dönüşümünü duymak… Bunun benim açımdan çok ilham verici olduğunu söyleyebilirim. Bu söyleşiden, onun yazısında sesin, ahengin, ritmin, noktalama işaretlerinin, seçilen konunun, yaşamında yer etmiş Taoizm ve Budizm gibi fikirlerin hepsini iç içe geçiren bir bütünün parçaları olduğunu fark ettim. Hepsi tek tek düşünülmüş ama okura dikte edilmemiş bir ses bize ulaşan, bu da sanırım yazarın kendini dinlemesiyle ilişkileniyor.

Şiirli tefekkür

David Naimon, şiir üzerine yapacakları söyleşinin girişine yazdığı yazıda, “kurmacada nasıl hayal gücü varsa Le Guin’in şiirlerinde tefekkür var” tespitini yapıyor. Katılabileceğimiz bir tespit. Le Guin’in şiirlerinde yaşam, ölüm, doğa, başka türler ve toprakla ilişkimiz üzerine düşünmelere rastlayabiliyoruz. Bana kalırsa özellikle doğa ve başka türlerle ilişkimiz onun şiirlerinde belirleyici bir yer tutuyor, doğanın tüm şeyleriyle bir ilişkilenme yaratmayı başarıyor yazar. Le Guin, bu şiir konulu söyleşide ritmin yanına müziği ekliyor ve özellikle Rilke’nin şiirlerinin bizi o müziğe götürebileceğini söylüyor. Ayrıca şiiri bilgiden çok duyguyla yazdığını da seziyoruz, bilim-kurgu ve fantezi ögelerini şiirinde kullanmıyor, şiir konusunda zihninin farklı işlediğini belirtiyor. Ölçülü ve kafiyeli şiir yazmanın özgürleştirici olabileceğini savunuyor, sanırım bu nasıl başlayacağını, ne yapacağını bilme hissi vermesiyle ilgili. Şiire dair söyleşide ilgimi çeken bir ayrıntı, Le Guin’in okumak istediği şairi kendi çevirisiyle okuması. Örneğin; Gabriela Mistral’i çevirmenin neden cezbedici olduğunu ve onun şiirlerine âşık olma nedenini şöyle anlatıyor: “Tam olarak ilk görüşte aşk değildi. Onu ilk okumaya başladığımda pek İspanyolca bilmiyordum. Arjantin’deki arkadaşım Diana Bellesi bana Mistral’in bazı seçilmiş şiirlerini gönderip, ‘Bunları okuman lazım’ dedi, ben de İspanyolca sözlüğümle şiirleri zar zor okumaya koyuldum ve âşık oldum.” Le Guin’in Ursula K. Le Guin Yorumuyla Lao Tzu: Tao Te Ching (2018, Metis) adlı metni de benzer bir özveriyle çevirdiğini biliyoruz, sanırım bu da onun hakkında konuşmaya değer konulardan. Merak ettiği bir düşünceyi veya yazarı kendi dilinden okuma ve bunu sözlük yardımıyla becerme, onun dünyayı kavrayışıyla da yakın ilişkili.

Hayal gücümüzle ötekine ulaşmak

Kitabın son metni olan kurmaca dışına dair söyleşide, yazarın hikâye ya da şiir yazarken aldığı hazzı bu metinleri ortaya çıkarırken pek almadığı seziliyor. Ama yine de inandığınız ya da düşündüğünüz şeyleri rahatça söylemeyi içermesi açısından önemsiyor: “Evet, ne düşündüğünü açıkça söylemeyi içeriyor. Etrafında dolaşıp ima etmiyorsun. Bu beni bazen… Nutuk atmaya itiyor.

Düşüncelerimi fazla açık ifade etmeme ve savunmaya geçmeme neden oluyor.” Kitabın bu bölümünde yazarın kurmaca dışı metinlerinden, yayıncılığın sorunlarından, yazarın nasıl ticari bir nesne hâline getirildiğinden, ötekinin sesi olmaya çalışırken, öznesi olmadığımız yaşanmışlıklar hakkında konuşurken düşebileceğimiz hatalardan, insan dışı öteki ile olan ilişkimizin geldiği noktadan bahsediliyor. Özellikle öteki hakkında söylediği şu cümleler bana kalırsa oldukça önemli: “…Ama bütün yapabileceğimiz, hayal gücümüzle ötekine ulaşmak. Ve her adımda, o ötekinin ağzından kendimiz konuşmamak için çok, hem de çok dikkatli olmak. Onu kontrolümüz altına alıp, sesinin nasıl olduğunu veya olabileceğini hayal etmeye çalışırken onun yerine kendi sesimizi koymamak için. Ebedi bir teyakkuz gerekli.” Çünkü kendi deneyimlemediğimiz yaşantılar ancak hayal edilebilir, ötekinin sesi olmak, onun adına konuşmak, onun derdini kendi sesimizle bastırmak gibi bir anlam bile içerebilir. Bu nedenle böyle bir durumda en fazla yapabileceğimiz onun kendi sesine sesimizi eklemek, onu bastırmadan, asıl sesi fısıltıya dönüştürmeden, onun adına söz almadan eşit bir dayanışma ilişkisi geliştirmek olmalı bence, yoksa başka türlüsü fark yarasını derinleştirmekten başka bir şeye yaramıyor ki Le Guin’in fikirleri bu açıdan kıymetli.

Yazma Üzerine Sohbetler kitabı, okurlarını Le Guin ile tekrar buluştururken, yazma çabası içerisinde olan herkese seslenen bir kitap. Farklı türlerde eserler ortaya çıkarmış, kendi sesinin yankısını dünyanın dört bir yanına dağıtabilmiş bir yazar Le Guin, daha önceden bu köşedeki “karalamaları” takip edenlerin bilecekleri gibi benim bilge tanrıçam, yine bize pek çok şey söylemeye, düşündürmeye, hayal kurdurmaya devam ediyor, elbette David Naimon’ın bizi muhabbete ortak eden sorularıyla.


Kitabın Künyesi
Ursula K. Le Guin
Yazma Üzerine Sohbetler
Çeviri: Özde Duygu Gürkan
Yayıma Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Söyleşi: David Naimon
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 2020
Metis Yayınları
128 s.


İÇİNDEKİLER
Giriş: Söyleşi Dehşeti
Kurmaca Üzerine
Şiir Üzerine
Kurmacadışı Üzerine

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here