Yazmak ve Okumak Eylemi Üzerine – Erinç Büyükaşık

Yıllar öncesinde bir gazete manşetinde yansıyan küçük bir haber dikkat çekiciydi. AVM?lerin birinde öğrenciler kitaplarını açıp özgün sayılabilecek okuma ?eylem ?i düzenlemişlerdi habere göre. Herbirinin elinde MEB?ce onaylanmış 100 temel eser örnekleri bulunuyordu. Eylemin alt metni tüketim alışkanlıklarını sorgulamak değildi kuşkusuz; daha çok kendince AVM?lere kültürel bir anlam yüklemekti. Bireyin okur yazarlığının sadece kitabın özetini çıkarmaya veya anafikri öğrenmeye indirgendiği günümüzde, söz konusu ?oku, ne okursan oku? iletisi yazmak ve okumak arasındaki etkileşimi ve okurun metinden yola çıkarak yaşadığı çok katmanlı dönüşümü göz ardı edecek sığlıktaydı kuşkusuz. Özellikle okullarda ?100 temel eser? şeklinde tuhaf bir belirlenmişlikle süregiden ?okuma? eylemi anlaşılmaz bir biçimde okur -yazar etkileşimini yok sayacak derecede dayatmacılığa ulaştı ve ulaşmaktadır bu anlamda. Üstelik okuma ve yazma eyleminin başlıbaşına ideolojik oluşu söz konusuyken bir yandan kitapçılarda sergilenen ?Popüler? kitaplar, diğer yandan eğitim sisteminin dayattığı okuma önerileri yazar-okur etkileşimini baltalayacak nitelik taşımaya başlamıştır.

Göstergebilimin dilin mantıksal sözdizimi ve yazılı metindeki göstergelerin iletinin alıcısında yarattığı dönüşümü irdelediği 20. yüzyılın düşünce dünyasında kitap tüketim ideolojisinin kodları tarafından cilalanarak yazarıyla birlikte önemli bir metaya dönüşmekte ve pazarlanmaktadır. Kitap, stadyumlarda dev kalabalıklarca ?okuma şölenleri? dahilinde bir gösteri nesnesine de dönüşürken okumak da anlama ve anlamlandırma ve değiştirme çabası olmaktan çıkmaktadır. ?Saussure?den Roland Barthes?e kadar birçok felsefecinin metindeki göstergelerin okuma sürecini ?derin metin?, ?yüzeysel metin? ikilemi ekseninde irdelediği göz önüne getirildiğinde bugünkü okuma eyleminin çoğunlukla da ?yüzeysel metnin? tüketiminden öteye okuru taşımadığı da görülebilir. Peki yazmayı ve okumayı bilinçli bir eylem alanı olarak ilişkilendiren süreç ne kadar tartışılabilmektedir, kitabın okunduktan sonra kitap raflarında unutulduğu ve görsel algılamanın ötesinde metnin işlevi, insanın dilsel gelişimi doğrultusunda oluşturduğu ideolojik ve düşünsel etkileşim çok da tartışılmış bir başlık değildir bugünün okuru ve yazarı için.

Öncelikle dilin yazıyla ifadesinin bile ilkçağdan itibaren ideolojik görünümlü olduğu bilinmelidir. M.Ö 3500?lü yıllardan başlayarak simgesellikten fonetik dile evrilen harflerin bile toplumların ?iktidar? algısıyla bağı kolaylıkla ortaya çıkmaktadır. M.Ö 1300?de hiyerofiklerden alfabeye geçiş, tabletlerden oluşan kütüphanelerin oluşması, M.S 105?ten itibaren Çin?de kağıt ve mürekkebin kullanılmaya başlanması üretim koşullarının ve sınıfsal ilişkilerin birer sonucudur. Yazılı metin bu açıdan seçkinlerin buyrukları, otoritenin dili ve yasaların inşası için önem taşırken, geniş yığınlar sözlü geleneğe terk edilebilmiştir. Bu anlamda yazma uğraşı da okuma uğraşı da başlı başına ?seçkinci? bir süreç olarak önem kazanır. Babil?de, Hitit?te, Asur?da kölelik, yurttaşlık, vesayet, mülkiyet ilişkilerini belirleyen yazma süreci, okurunu da ?seçkinci? ve ?sınıfsal? karakterli çizgide inşa etmiştir. Ortaçağ?da yazının ve metnin dinselliği de tam da benzer noktada ?feodal? ve ?Ruhban? için gereklidir. Okumanın dönüştürücü süreci de iktidar aygıtının belirlediği çizgide vücut bulur. Zamanla Eski Yunan?dan başlayarak bilim, felsefe, edebiyatın kendine özgü dilsel göstergelerinin oluşturduğu metin ve bağlam kuşkusuz bu ideolojik kuşatmayı da kırabilir hale gelmiş, Rönesans?la başlayan ?Aydınlanma? burjuvazinin ?entelektüel?i keşfiyle metnin birey-okur-yazar bağına işaret eder olmuştur. Bugün okuma eyleminin tüketim ideolojisiyle sıkı bağı da kitabın bir tüketim nesnesine dönüşmesiyle ilgilidir kuşkusuz. Okur bir tüketici, yazar müşteri memnuniyetini önceleyen ?müteşebbis?e dönüşebilmiştir günümüzde. Metnin ideolojisini besleyen ve belirleyen bu durum, Terry Eagleton?dan yapacağımız şu alıntıyla da gelinen evreyi açıklar niteliktedir:

?İdeoloji, belli insan özneleri arasında, dilin belirli etkiler yaratmak amacıyla fiilen nasıl kullanıldığıyla ilgili bir şeydir. Bir önermenin ideolojik olup olmadığına, söz konusu önermeyi söylemsel bağlamından kopartılmış bir halde inceleyerek karar veremezsiniz; tıpkı herhangi bir yazının edebî eser olup olmadığına aynı yöntemle karar veremeyeceğiniz gibi. İdeoloji, bir ifadenin içerdiği dilsel özelliklerden çok, kimin kime hangi amaçlarla ne söylediğiyle ilgili bir meseledir.?

Okur-yazarlığın verili egemen dilin söylem alanının ötesine çıkamadığı düşünüldüğünde metni algılama biçimimiz ve metne bakışımız düz bir okuma eyleminden veya ?Yüzeysel metin? okuru olmaktan ötelere taşınmak zorundadır. Bir kitabı neden yazar ve neden okuruz? Yazmak içsel bir zorunluluktan öte okurun belirlediği tüketim eğilimin sonucunda mı ortaya çıkar? Bu sorular irdelenmesi, tartışılması gereken başlıkları sunmaktadır bizlere. Metinlerdeki cinsiyetçilik/ ayrımcılık çözümlemesi bile bu soruların ışığında yapılmalıdır. Sovyet düşünür Volişenov?un şu sözü insan bilinci, ideolojik aktarım aracı olarak metin ve bunların etkileşimini açıklar niteliktedir:

?dilin gerçek üretim süreci şu düzeni izler: Toplumsal ilişkiler üretilir (kökü altyapıdadır); bu ilişkide dilsel iletişim ve etkileşim üretilir; etkileşim içinde söz edimi biçimleri üretilir; son olarak, üretim süreci dil biçimlerinin değişiminde yansımasını bulur.?

Dil ve ideoloji ilişkisi ezilenlerin ve muktedirlerin dilinin çoğu kez çatışan ve yer yer kesişen ilişkilerinin birer sonucu olarak belirginlik kazanmıştır. Bu anlamda metin yazılı bir göstergeler bütünü olarak hem yazan hem de okuyan adına kimi noktada ataerkil ilişkilerle kadın ve erkek kategorileştirmesini, kimi zaman da inanç-özgürlük-toplumsal değer çatışmasını yaratır ve besler. Sözcük, egemen ideolojinin yansımasıyken, sözün muhalif kimliği de metne dair aykırı bir ideolojik dili inşaa edebilmiştir. Kuşkusuz bunun da gerekçesi metni ortaya çıkaran diyalektik süreçtir. İşte okuma sürecini besleyen de dönüştüren de egemen dilin, sözcük seçimlerinin, yazar ideolojisinin toplamı olarak çıkar karşımıza. Bu anlamda ?popüler? kategorisi de egemen dilin inşaa ettiği ve okura dayattığı bir ?entelektüellik? çerçevesinde ortaya çıkmaktadır. Dildeki egemen ideoloji ?cinsiyetçi/ayrımcı? metinlerle okur tarafından tüketilir, okuma eylemi bir ?meta ? olarak kitabı bu açıdan da kendi söylem alanında tutsak kılabilir.

Metin-yazar ilişkisinde okuma da yazmak kadar çok katmanlı bir süreçtir. Egemen dilin tekleştirici yanına karşı yazarın okura yeni bakış açılarıyla bakma özgürlüğünü yine yarattığı yeni dil ve kurmaca dünyasıyla verebildiği örnekler de söz konusudur: bu durum tektipleşmeyi, yüzeyselliği kırabilmekte. Tüm bu değerlendirmeler ışığında bir dönem okuma ?süreci?nden geçirdiğim ve yeniden okumayı güncelleme gerekliliği duyduğum Ferit Edgü?nün ?Yazmak Eylemi? adlı kitabını anmamız yararlı olacaktır. 14 Şubat 1980 yılında İstanbul?da (?anarşist, terörist, eylemci?) bu adlandırma yazar tarafından göreceli ve yorumsal kılınmıştır, illegal bir örgüt, esnafa kepenk kapatmaları için rica eder ya da baskı yapar. Baskı aygıtının sorgulandığı ve söz konusu baskı aygıtının farklı cephelerden ?muktedir?liğinin tartışıldığı bir metne dönüştürür bu olayı Ferit Edgü. Bir yazma eyleminin farklı kesitleri, söz konusu okuma eylemine de çok katmanlılık getirecektir sonuçta. Okur metne sunulan ve belirlenmiş olanın dışında oldukça zorlu bir yol öyküsüyle ulaşabilir bu kitabın bağlamına. 101 kısa metinle kurulmuş olan kitap dilin olanaklarını genişleterek 101 anlatım çizgisini sunar okura. Birinci, ikinci, üçüncü tekil anlatımlardan iç konuşma, eğretileme ve simgesel anlatıma kadar çeşitlilik söz konusudur kitapta. Egemen dilin sunduğu tek tip okuma sürecinin kırıldığı yerle bir olduğu yeni bir yazma ve okuma eylemini önerir okuruna yazar. Yazmayı söz konusu belirlenmişlikler, alışkanlıklar ve kuşatmalar dışına çıkarmak adına yazarca bir direniş gibidir bu durum. Kitaptan kimi alıntılar bu ifadeleri destekleyecektir:

?TEKİL KİŞİ (sayfa 14)

Çıktım. Dolaştım. Ara sokaklarda. Ana caddede. Hemen hemen tüm dükkânlar, mağazalar kapalıydı (bir hazır giyim mağazası dışında). Yalnız bankalar ve sinemalar açıktı.
Ben de bir sinemanın 14:00 matinesine gittim. Berbat bir filmdi.
Sinemadan çıktıktan sonra, Ahmet?le karşılaştığımda öğrendim kapatma eyleminin nedenini.
Ayrıldıktan sonra kendi kendime sordum: Bu Ahmet de, onlardan mı, yoksa polis mi? Yalnız nerde ne olduğunu değil, ne olacağını da bilir her zaman. Bu kaçıncı!??

?EĞRETİLEME (Sayfa 33)
Kaptansız bir gemideyiz. Hiç kimse nereye gideceğimizi bilmiyor.
Amaçsızca gökboşluğunda kanat çırpan kuşlar gibi ordan oraya gidiyoruz. Ama çaldığımız tüm kapılar kapalı. Vardığımız her yer, boyumuzu aşan bir duvar. Deliksiz taş bir duvar. Ardında neler olup bitiyor, bilen yok.??

?SİMGESEL (sayfa 63)

Büyük bir mezbaha bu kent. Her gün büyükbaş, küçükbaş hayvanlar kesiliyor. Binlerce kilo et, sakatat dağıtılıyor ve bunlar tükeniyor. Sonra yenileri geliyor. Bu kesimin, kan dökümünün sonu gelmiyor. Halkın hemen hemen tümünün etobur olması dolayısıyla kentin mezbahaları ve kesimler yetersiz kalıyor.
Kendi büyük bir mezbaha olan bu kentin bir çok yerindeki dükkânlar bir gün kapanı verdi. Kendiliğinden, sanki sihirli bir el değmişti.caddeler, sokaklar, sessizliğe büründü. Vitrinler aydınlanmadı. Sokağa çıkanların sayısında bile bir azalma olduğu söyleniyor. O gün, kentin mezbahalarında ne kadar kan aktı bilmiyoruz. Ancak, dükkânların kapalı olması dolayısıyla et, kelle, yürek, beyin satışlarının durduğu bir gerçek.?

Edgü?nün Çığlık adlı öyküsünde zorbalığın diline dair ?çığlık? atma istemi aynı gerekçeden kaynaklanmıştır. Sözünü ettiğimiz kitaba benzer bir biçimde anlatıcının sorgulandığı, şiddetin yargılandığı, yasa adamlarınca uygulanan şiddetin aktarıldığı dilsel bir karşı çıkış söz konusudur. Kimi zaman anlatıcı yenilgiyi onaylamış olsa da attığı çığlık yenilginin karşısında yeni bir dilin kuruluşuna işaret eder. ?Kentin Üzerindeki Dayanılmaz Bir Koku? adlı öyküsünde darbelere, vicdanın da yitirildiği zor gücünün egemenliğine karşı ses verme ihtiyacı duyulur, katilin kurbanının ikinci kez öldürmesi örneğini bir ?12 Eylül? metaforu olarak sunması yeni bir anlatı ve dil evrenini oluştururken politik bir farkındalık yaratma gereğinden doğmuştur. Okuru da bu farkındalığın içine sürükler yazar. Yargıç ya da tanık olmaktan çok anlatıcılığın çok katmanlı yönü metnin söz konusu politik gücüdür belki de. Yazmak Eylemi?nin sonlarındaki şu ifadesi yazarın bu farkındalığı yaratma kaygısını ortaya koymaktadır. Aynı olayın 101 anlatım şekli ve bakış açısıyla yansıtılmış olması da okurun algı dünyasında yazarı tanrısallaştıran ve yazmak-okumak eylemini kesin kurallara bağlayan bir yaklaşımın reddi olarak da görülebilir.

?Ben herhangi bir yorum yapacak değilim.
Ama yazabilirim. Korkularımı, kaygılarımı, düşlerimi, düşüşlerimi yazdığım gibi bu eylemi de yazabilirim. Çünkü yazmak da bir eylemdir.?

Öznellik-nesnellik, anlatıcıdaki değişkenler, anlatım biçemleri yazarın yazma sürecini belirlerken, Edgü yazımızın başındaki kimi soruların da yanıtını verir gibidir. Yazar, ne derece egemen ideolojinin anlatıcısı konumuna taşınmış ve tüketim ideolojisi kitabı ?nesne?leştirmiş olsa da okur ve yazar arasındaki bağın kendine özgülüğü bulunmaktadır.En önemlisi yazma eyleminin yazar ve okur adına ?özgürlük?le kurduğu bağ yazmak ve okumak eylemlerini ?sığ sular?da boğulmaktan kurtaran ve açık denizlere ulaştıran itici ve yaratıcı gücü olabilmiştir. Bugün sanıyoruz hem okur hem de yazar olarak ?Yaramaz? çocuk olmanın zamanı da gelmiştir bu anlamda. Bu ?yaramazlık? hali yazarı ve okuru boğan ?iktidar? dilinin de sarsılması ve yıkılması demek olacaktır.

Erinç Büyükaşık

Yararlanılan Kimi Kaynaklar:
Ferid Edgü, Yazmak Eylemi, Sel Yayıncılık, İstanbul, 1995
Roland Barthes,Yazının Sıfır Derecesi, YKY Yayınları, İstanbul, 2010
Terry Eagleton, Estetiğin İdeolojisi, Doruk Yayınları, İstanbul, 207

Yazmak ve Okumak Eylemi Üzerine – Erinç Büyükaşık” üzerine bir yorum

  1. Yazın çok güzel olmuş.Anlaşılır olduğu kadar derinlikli ve de akademik.Çok beğendim.

Yorum yapın

Daha fazla Edebiyat Haberleri, Makaleler
Gönüllü Kölelik Yerine Gönüllü Anarşizm – Elif Kutlu

Ne kadar çok yasa ve kısıtlama olursa, O kadar yoksullaşır insan, Ne kadar keskinse silahlar, O kadar sorunlu olur ülke,...

Kapat