‘Yeraltından Notlar’: Yeraltı insanı kimdir? – Emek Erez

Dostoyevski’nin ünlü metni “Yeraltından Notlar” üzerine çokça yazılmış, neredeyse her bölümü sorunsallaştırılmış, yorumlanmış bir metin. Kitabın ilk bölümü bir manifesto gibi algılanıyor bile diyebiliriz modern bilim ve yaşama getirdiği eleştiri, modern insanın bireysel kaygıları, varlık ve hiçlik arasındaki sıkışmışlığı, her okurun kendisinden bir şey bulup özdeşleşmesine sebep olurken, metni yazardan ayrı tutamayan eleştirel okumalarla da sıkça karşılaşıyoruz. Benim fikrimce bu kitabın başarısı bir tip olarak “yeraltı insanını” ve mekân olarak “yeraltı”nı yaratması. Bu güçlü yaratımın etkileyiciliği sanatsal yapıtın her alanında karşılığını bulmuştur çünkü “yeraltı insanı” günümüz insanının olduramadığı kaygılı varlığının tezahürüdür bir bakıma. “Yeraltı insanı” denince, edebiyatta da çok sık karşılaştığımız özne özellikleri gelir akla; yabancılık, yalnızlık, gücenmişlik, gurur, hırçınlık, yüzleşememe, uyumsuzluk… Bu da metnin en çok tartışıldığı konular olarak karşımıza çıkar.

“Yeraltı İnsanı”nda dikkat çeken özelliklerden biri sıradanlık ve kahramanlık arasında sıkışıp kalmadır, metinde bu konudaki serzenişlere çok sık rastlarız. Bir yandan bazen “tiksinti” duyduğu o sıradandır karakter, diğer yandan birilerini kurtarmayı uman, kahraman olma arzusunu gizleyemeyendir. Bir yandan “soylu ve yüce” olanı olumlar diğer yandan buna has olan her şeyden nefret edermiş gibi görünür. Bir yandan otoriteye bir omuz atıp yıkıp geçmek, diğer yandan güç eline geçtiğinde efendi olarak kendini kurmak ister. Yaşamında dönüp dolaşıp geldiği yer ise kendisiyle bitmeyen sorunu olur. Bu kendi olmaya dair olan ise kurulmuş bir öznelliğe başkaldırı olmaktan çok, diğerleri ile kuramadığı ilişki ile ilgilidir bu nedenle istediği kişi olamadıkça hırçınlaşan ve bundan duyduğu suçlulukla baş edemeyen bir tip olarak edebiyat tarihinde yerini alır “yeraltı insanı”. Geriye kendi içinde kaybolmuş, öfkesine yenik düşmüş, onaylanmadıkça hıncı artmış, kendi dışında kalan dünyayla arasına sınır çizerek yabancılaşmış bir temsil kalır.

SORUN OTORİTE Mİ?

Dostoyevski’nin Yeraltı Adamı kendini var etmek için etrafındaki her şeyle mücadele verir, bir otorite olarak gördüğü ve varlığını umursamadığı için kafayı taktığı subay meselesini hatırlayalım, Nevski Bulvarı’nda karşılaştığı subaya herkesin yol vermesi, subayın gördüğü saygı karşısında kendisini görünmez hissetmesi, karakteri günlerce onu alt etmenin yolunu aramaya iter. Burada başlangıçta otoriteyi yıkıp geçme isteği hissedilse de başarısız olunca konunun aslında otoriteden çok kendi varlığıyla ve “onurunu kurtarmakla” ilgili olduğunu görürüz: “Bir santim bile yana çekilmedim, onunla tam bir eşitlik içinde geçtim gittim! Herif başını çevirip bakmadı bile. Beni gördüğü halde görmezlikten gelmişti, bunu adım gibi biliyordum. Şu ana kadar da bundan zerrece kuşkulanmadım. Benden daha güçlü olduğu için çarpışmadan gene ben zararlı çıkmıştım, fakat bunun ne önemi vardı! Amacıma erişmiş, bir adım bile yana çekilmeden, herkesin gözü önünde kendimi onunla aynı düzeye çıkararak onurumu kurtarmıştım ya!…” “Kendini onun düzeyine çıkarmak”, burada sadece görülme arzusundan kaynaklı kaygıyla karşılaşmıyoruz bana kalırsa, burada aynı zamanda onun gibi olma arzusuyla karşılaşıyoruz. Yani bir yıkıcılıktan çok benliğinin tanınması, onaylanması, gözünde üst olarak gördüğüne erişme çabası var. Bu nedenle Yeraltı Adamı’nın kendilik kaygısı onun kurulmuş özneliğine bir karşı çıkış olmaktan çok bir üst figür olarak kurduğu otorite ile eşitlenme kaygısıyla daha çok ilişkileniyor. “Onurunu kurtarmış” gibi hissetse de yüzleşemediği ve yıkamadığı otorite karşısında güç kaybı yaşadığı gerçeği bir yerde asılı kalıyor. Çünkü arzu edilene ulaşamama varlığını derinden etkiliyor, benzer durumları daha sonra da görüyoruz, tatmine erişemeyen kendini “onurunu kurtarmış” olmakla oyalayan hâli, benlik kaygısı olarak devam ediyor.

BEN VE DİĞERLERİ

“Yeraltı Adamı”nın benliği ben ve diğerleri arasında kalıyor. Kendisiyle yüzleşememenin de getirisiyle, dünyaya karşı bir ben tahayyül ediyor: “En küçüğünden en büyüğüne kadar dairedekilerin hepsinden nefret ediyor, onları bir yandan küçümserken, bir yandan da onların karşısında ürkeklik duyuyordum. Daire arkadaşlarımı kendimden üstün gördüğüm de oluyordu. Bu hal durup dururken geliyordu başıma. Onları ya küçümsüyor ya da kendimden üstün görüyordum.” Kendisi ve diğerleri arasında sıkışıp kalan benlik kaygıyı kaçınılmaz kılınca karakterin “ben ve diğerleri” olarak kurduğu düşünce de aşınıyor bir bakıma. Çünkü bu düşüncenin yaşadıklarında karşılığı yok onun diğerlerine duyduğu öfke ve “kendini bazen üstün hissetme” sadece rahatlatıcı bir işleve sahip. Burada asıl mesele, olmak istenen ama becerilemeyenin ironisi ki bu aynı zamanda metnin tamamında karşılaştığımız bir durum. Eleştirilen şey genellikle olunmak istenenle ilişkileniyor. Subay ile girdiği ve beceremediği yüzleşmede olduğu gibi, farkına varılmak, saygı görmek, varlığının başkaları tarafından kabul edilmesi isteği. Bunun olmayacağını bildiğinde ve başaramadığında dünya ve ben olarak tezahür eden, tamir edilmeye çalışılan benliğin daha da yaralanması.

Benzer bir durumu kitabın üzerine epey konuşulan bölümlerinden olan davette de görürüz. Çok sevmediği, hattâ tiksindiği bile söylenebilecek bir arkadaşının vedası için verilen yemeğe kendisini zorla davet ettirdiğinde, kahramanın kaygısı, istenmediğini bile bile gideceği bu yerde kendi benliğini varetmek olarak çıkar karşımıza. Yine bir kabul görme ve tanınma arzusuyla kendisini bu karşılaşmaya hazırlar. “Çok sevinmiş demesinler diye erken gitmemeye” gayret ettiği toplantının daha başında saatin değiştiğinin kendisine haber verilmemesi, topladığı tüm gücünü kaybetmesine, dışlanmışlığın getirdiği öfke ile birlikte ukalaca davranmasına neden olur. Ancak hâlâ orada kalması, her şeye rağmen “onlardan” olma arzusunu yıkamadığını gösterir, “bir omuz vurup” geçilemeyen burada da karşımıza çıkar ve ferdi ben’in dürtüsel davranışıyla karşılaşırız. Mead’e göre: “Dürtüsel davranış kontrolsüz davranıştır. Burada ‘sosyal ben’in yapısı, “ferdi ben’in ifadesini belirlemez. Freudyen bir tabirle ‘sosyal ben’ bir sensör işlevi görür.

Sergilenebilecek ifade türünü belirler, sahneyi kurar ve repliği verir. Dürtüsel davranışta ise ‘sosyal ben’ bu kontrolü sağlamaz. Benliğin diğerleri karşısında kendini savunduğu bir durumu düşündüğümüzde, duygusal baskı öyle şiddetlidir ki kabul gören davranış kalıplarını yıkar ve böylece birey kendini sert bir şekilde ifade eder” (2017: 226). Bu sahnede durum buna evrilir, yüksek düşünceleri, yadsınamaz nükteciliği ile Zverkov’u bir köşede unutturup, kendini sevdirme hayali kuran Yeraltı Adamı durum tersi yönde gelişince “duygusal baskının şiddeti” ile davranış kalıplarını yıkar, belki hiç olmadığı kadar cesurca masadaki varlığını olaylı hale dönüştürür, erken gelmesi nedeniyle kendisine alaycı bir biçimde; “keşke kendinize bir şeyler getirmelerini söyleseydiniz ya da bizi beklemeden oturup yemeğinizi yeseydiniz!” diyen Zverkov’a hırçın bir sesle; “sizden izin almadan da öyle yapabilirdim!” derken, kendisine bir güç alanı yaratmak istese de içten içe düştüğü durumu bilmesi yine o alanı koruyamamasına sebep olur. Gece boyunca da kendisine varlık imkânı verecek o alanı kovalar, başarısız oldukça hırçınlaşır ve âdeta istenmediği, onay beklediği, sevilme hayali kurduğu topluluğa yapışır. Bu da öznenin varlığını değerli görme isteğinde grup kimliğinin önemine işaret eder, grup içinde kabul görmeme varlığın kendisini “hiç” olarak kurmasına neden olur. Böylece, “ben” ve “diğerleri” arasına çekilen sınır, karakterin kendini kibirle ve üstünlükle varetme çabası boşa çıkar, metin boyunca kurulan herkese karşı kendim tavrı yara alır çünkü tüm bunların altında yatan tanınma ve kabul görme arzusudur ve tatmin olmadıkça çıkmaza sürükler.

KAHRAMAN OLMA ARZUSU

En başta bahsettiğimiz gibi Yeraltı Adamı’nın sıradanlığı kabul edemeyip bir kahramana dönüşme arzusu olduğu da inkâr edilemez. Bunun yansımasını Liza ile olan ilişkisinde görürüz. Sadece genel ev olduğunu tahmin ettiğimiz bir yerde çalıştığı için onu “kurtarma” misyonu biçer kendisine. Sonunda kendisinden daha güçsüz birini bulduğunu düşünür. Sözde eleştirdiği baylara, aydınlara dönüşme imkânını yaşamı üzerine ahkâm kesebileceğini düşündüğü Liza üzerinden gerçekleştirmeye çalışır. “İstediği biçime sokabileceği maden” olarak gördüğü Liza’ya hayatının nasıl bir çıkmazda olduğu hakkında süslü cümleler kurarken; “ne mutlu, huzurlu ve namuslu bir yaşam!” diyerek onun hayatını ahlâkçı bir üslupla yargılarken, kendisini kahraman hissetme duygusuna kapılır. Ama bilir ki aslında “sıradandır”, hâttâ hayatı Liza’nın ona göre sefil hayatından daha sefildir. Burada ayrıca gerçekten o kadına dair bir “kurtarma” hissi de görmeyiz. Yeraltı Adamı aslında yine kendi derdindedir, sonrasında Liza her şeyi bırakıp geldiğinde, ona çektiği nutuk iyice değersiz hâle gelir. Liza’nın onun yaşadığı şartları görmesi daha da küçük hissetmesine ve kendini kaybedip, günlerce yolunu gözlediği hâlde ona kötü davranmasına sebep olur. Çünkü Yeraltı Adamı kendi dışında kalana, başkasına dair olana yabancılaşmıştır, -“ ‘Bana çay içmek mi istersin, yoksa dünyanın batmasını mı?’ diye sorsalar, hemen ‘Dünyanın batmasını isterim!’”- kendi düşeceği durumların üzerine düşüne düşüne kaybolmuştur. Bu nedenle zaten başkanın sesine kapalıdır anlatı; bir ben vardır tamir edilmeyi bekleyen, bir de ona karşı herkes. Şimdiden bakınca Yeraltı İnsanı bana, Salecl’in şu cümlelerini hatırlatıyor: “Kişiliğimiz konusunda suçluluk duymakla ve sürekli kendimizi ‘geliştirmeye çalışmakla meşgulken, herhangi bir toplumsal değişim başlatmak için gereken perspektifi kaybediyoruz. Kendimizi geliştirmek için bu kadar uğraşırken, herhangi bir toplumsal değişime katılacak enerji ve beceriyi kaybediyoruz ve bir şekilde başarısız olduğumuzda kaygılanıp duruyoruz” (2014: 16). Yeraltı İnsanı kendi içinde o kadar boğulmuştur ki devamlı hata yapıp, sonra onun suçluluğunu duymaktan, kendisini onaylatma çabasından ne kendisine ne de başka bir şeye dair değişim başlatamayacak hâle gelmiştir, eleştirel baktığını düşünebileceğimiz toplumla olan derdi aslında onun gözetimiyle, yaşamını belirlemesiyle değil, onun tarafından kabul görmemesiyle ilişkilidir. Bu keşmekeşte sıkışıp kalır, eleştirdiği şeyden kaçamaz tam tersine o olma arzusunu sonuna kadar hisseder. Mesela, efendilerle derdi varmış gibi görünen Yeraltı Adamı’nın uşağı olarak gördüğü Apollon’a tavrında gördüğümüz üst olma isteği bu açıdan değerlendirilebilir: “ ‘Aylığını vermek istemediğim, evet yalnızca vermek istemediğim için vermiyorum!’” diyecektim. Çünkü efendisinin canı böyle istiyordu, çünkü bir uşak efendisine karşı saygısız, terbiyesiz olmamalıydı”.

Uşağından, kendisini efendi hissettirecek saygıyı göremiyor, sevdiğini düşündüğü kadının “kurtarıcı”sı olup, kahraman olmayı başaramıyor, arkadaşları tarafından benliği onaylanmıyor, eleştirdiği aydınlar gibi eline fırsat geçtiğinde “biçimleyecek maden” olabilir mi düşüncesine kapılıyor… Yeraltı İnsanı bu durumda kendilik kaygısı taşıyan, düzenle uzlaşmaz biri mi yoksa eline fırsat geçmediği için öyleymiş gibi mi davranıyor? İşte bu ironi metnin de ironisi bana kalırsa, dahası Dostoyevski’nin metninin başarısı bu, Yeraltı Adamı’na dair olumlanabilecek pek çok özelliğin, aslında modern öznenin benliğiyle, kendini gerçekleştirme kaygısıyla ilgili olması ve tüm bunları imkândan kaçış için bir kılıf gibi kullanması.

Emek Erez
emekerez@gmail.com
gazeteduvar.com.tr 23.04.2020

Kaynaklar

Salecl, R., (2011), “Seçme İkilemi”, (Çev. Barış Engin Aksoy), İstanbul: Metis.
Mead, G. H., (2017), “Zihin, Benlik, Toplum”, (Çev. Yeşim Erdem), Ankara: Heretik.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here