Yitirilenle Derin Söyleşiler

“Bu dünyanın insanı irkilten yanı korkunçluğu değil, olağan görünüşüdür” der Adorno. Biliyor musun, Naziler bir süre sonra gaz odalarına gönderecekleri kurbanlarıyla maç yaparlarmış, bunu bilen seyirciler maçı alabildiğine bir heyecanla izler ve tezahürat ederlermiş.

Gaz odalarından daha da korkunç olanı ne biliyor musun? İzleyicinin veya sıradaki olası kurbanın maçı büyük bir “normallik” içinde izlemesindeki tavrıdır. İktidarın seyirciyi kıyıma “normallik” mizanseniyle ortak etmesidir.

Günümüzü kavramak, anlamlandırmak ve bir kuramsal çerçeve içinde izah etmek istiyorsak erkin özneyi hangi dolayımlarla kendi girdabına çektiğini anlamak zorundayız.

Demek ki, cehennem sadece zebanileri için değil kurbanları için de olağan görünüşlü bir yer olabiliyor. Hayat bize cehennemi yaratma gücümüz olduğunu gösteren bir şey mi Azra?

Desem ki sevgilim, hepimizin bir ilki vardır. Desem ki insan, dünya üzerinde gökteki ya da cennetteki gerçek arketipinin bir yansımasıdır; gerçek doğası hala cennettedir, bu dünyada değil.

Yeni orta çağda, insanı Orwell evreninde bir “inhuman” olarak düşün. Gerçi hala umut var, çünkü sistemin gizli patolojisinden zevk alanların yanında onun ruhu sayrı kılan işleyişine meydan okuyanlar da var.

“Nihai çözüme” giden yolun başındayız; orji sonrası sarhoşluğu içinde yaşayan o primat aslında kendi türü için sofistike “Endlösüng”lar tasarlamaktan hiçbir zaman vazgeçmedi.

Mesela Yahudi pogromunu, dinsel içeriğinden soyulmuş tanrıya adanan bir sunak, bir kan ritüeli olarak düşün; tanrılar kana doymadı hiçbir zaman.

Hayatın bağrına sapladığımız kaç tane saçmalık var Azra? Tanrı’nın us dışılığını kabul etmek için uğrunda işlenen daha kaç tane cinayete katlanmamız gerekecek?

Zıt yönlerde başı çeken, ekonomik küreselleşme ve kültürel kabileleşmeye, uygarlık ve barbarlığa, şiddetle barışa aynı anda tanıklık ediyoruz, çünkü bu olgular birbirlerinin hem varlık nedeni iki eski müttefik hem de birbirlerinin yokluk nedeni antagonistlerdir.

Her gün gerçeği öldürmek için kusursuz cinayetler kurgulanıyor. Sen aramızdan ayrıldıktan sonra da çocuklar her gün tanrının varlığını sorgulatacak bir zalimlik ve vahşette öldürülüyorlar.
Medeniyetin kapsadığı varlık yükünün bir kurucu/tasarımcı aklı yok ama bu varlık yükünün içimizdeki güç tutkusuyla çok yakından bir bağlantısı var. Güç tutkusunu baskılamak yerine ona yararlı çıkış yolları sağlamış toplumların medeni varlık kapsamı (kültür, sanat, edebiyat, bilim, felsefe, vb.), güç tutkusunu baskılayanlara göre çok daha geniş.

Biz hâlâ medeniyetle ilgili zihnimize olumlu çağrışımlar vurdurup bize geri yansıyanın fotoğrafını çekiyoruz; ama o kadrajın içine daha çok kemik kalıntıları, barut ve et kokusu düşüyor.

Çünkü W. Benjamin’in de dediği gibi, “kültür ve uygarlık alanında hiçbir belge yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi niteliği taşımasın.”

Adorno’nun o çok tanıdık cümlesini aşka uyarlayarak ifade edeyim: “Auschwitz’den sonra (şiir yazmak) aşk barbarlıktır.” Bence şiir asıl Auschwitz’den sonra ısrarla yazılmalıdır.

Mitolojiler, söylenceler, tarih yorumu, şiddeti yücelten siyaset dili, meta ahlaka dayalı insan ilişkileri, aşkı ve cinselliği kriminalize eden erk dili, spor aracılığıyla biriktirilen gerilim, kısacası içinde habis enerjilerin uyukladığı o mikro kozmosun ruhumuzu unutuşa ve şiddete hazırlayan düşünsel zeminini kırmak için ısrarla yazılmalıdır şiir; ısrarla aşka ve şiire sığınmalıyız.

Zira ölüm kamplarının sadece sonuçlarını değil, onu hazırlayan kültürel yapıyı ve sonrasındaki geçiştirme telaşını sorunsallaştıran yaklaşım bunu gerektirir.

Çünkü inanıyorum ki, insanın yaptığı iyi ve güzel olan ne varsa, bunların hepsi usuna rağmen vardır; onun sayesinde değil.

Aşk, devrimi her yönüyle besleyen bir şey; hayatın, sadece soyun devamı için değil de kendi durağanlığını kırıp yeniden akışı sağlamak için cephe gerisine yığınak yaptığı dönüştürücü bir enerji.

Biraz da Schopenhauer’ı da anarak aşırı bir savla aşk için, hayatın varlığını sürdürmek için insanları geliştirip incelten bir alanda tuzağa düşürdüğü bir şeydir, diyebiliriz.

Dünyanın hümanizm, aşk ve bağışlamak gibi sağaltıcı, iyileştirici ve direngen güçlere ihtiyacı var. Bu coğrafyaların utanmayı yeniden keşfetmeye ihtiyacı var; belki de dünyayı utanç duygusu kurtaracak.

“Jour des morts” (Ölüler Günü) denen günde babamın mezarını ziyaret ettim. Dışarıya hiçbir çığlığın sızmadığı ölüler dünyası derin bir sükunete bürünmüş. Anlamı kalabalığın sürüklediği seste değil yalnızın sığındığı sükunette arıyorum.
Ölüler Hades’in yeryüzünde olduğunu anladıklarından beri sonsuzluğa gitmiş olmaktan hiç pişman değillermiş gibi görünüyorlar.

Ya sen, buralardan ayrılmış olmak yüzünden pişman mısın Azra?

Bütün insani yenilgilerin gerçek yeridir ölüm; içsel dinginlikten sürülmüş olanın geri döndüğü mekandır, toprağın kapattığı ve derin uykuyla betimlenen karanlık yaradır sevgilim.

İnsan yıllar boyu bir boşluğu imgelerle, bulutlarla, kıyılar, köprüler, acılar ve gülücüklerle, şehirlerle, krallıklarla, denizlerle, gemilerle, balıklarla, yıldızlarla, atlarla, gökkuşağıyla, amaç ve tasarımlarla, kavuşma umuduyla, ütopyalarla, yüce hedeflerle ve en önemlisi insanlarla doldurmaya çalışır.

Ölümünden az önce ise, bu usanmaz içe yolculuğun kendi yüzünün imgesini oluşturduğunu anlar.

Ne kadar uzun ve karmaşık olursa olsun, her yazgı gerçekte bir tek an içerir Azra; o da bu dünyadaki kısa misafirliğin bittiğini anladığımız an.

Başkası ölür, onunla birlikte ben’in ebediyeti de ölür, fakat hayatın dönel akışı içinde çembersel olarak kendi üzerine kapanmayan, ama ayrı bir varlığa yer açmak için varlık evreninden çekilen bir sonsuz, tanrısal olarak var olmayı sürdürür.

Yönelimselliği o’nun aracılığıyla hep kendine dönen bir geri çağırmanın devinimi olmak ne onur verici bir şey.

“En gönüllü ölüm, ölümlerin en güzelidir.” der Montaigne; ben de diyorum ki, ölümlerin en acı vereni bir ‘son’u olmayanıdır.

Benim için en sarsıcı anıklık ne biliyor musun, mutlu ya da kötü bir sonun olup olmaması değil, hiçbir sonun olmaması durumudur; bu biteviye sürükleniştir Azra.

Politik yüklerinden arındırılmış bir dilin insanlığın serüvenine eşlik eden kanlı kapışmalara tanıklık edemeyeceğine inanırdı babam. Zamanın öteki yakasından hala yazmaya çalışır bana. Nice sonbaharlar geçti üzerinden. Yaprağın üst üste yığıldığı bir güz mezarı tepeciği oluşmuş üzerinde; solucanını izliyorum, toprağın hafızasını taşıyor kuyruğunda.

Kadim zamanlardan bu yana dinmeyen bir utanç halinde insanlığın derin travmasını anan yol arkadaşları oldu babamın. O insanlar ki, zulmün ve unutuşun tahrif ettiği silinmiş ve gölgelenmiş yüzlere ışık tuttular.

Babamın yol arkadaşları, kötülük problemini bütün tarihi tarayarak toplumcu bir paradigma içinden sorgulayan, kültür ve medeniyetin kendisiyle dipsiz bir hesaplaşma içine giren güzel insanlardı.

Onlar kamucu bir mutluluğun olanaklı olduğuna inanmışlardı. Camus’yu haklı çıkaracak şekilde, “bu çağda bir insanın tek başına mutlu olmasının utanılacak bir şey olduğunu” düşünüyorlardı.

Önümüze diktikleri büyük hakikat anlatısının ana fikri buydu: Başka bir dünya mümkün.

Baksana, tüketim ve “phallus” toplumunun bize sunduğu dünya daha da gayesiz, daha da anlamsız değil mi? Kapitalizme göre insanın ruhu ve eti, gelişimi, ümitleri, korkuları, aşkları ve inançları alınıp satılabilen birer meta değil mi?

Bu meta gerçekliğin üzerinde, bu kaçınılamaz ümitsizlik ve nihilizmin temelleri üzerinde bir ruh sence bundan böyle güvenle ikamet edebilir mi?

O kutsal insanlar ki, özgür iradeleriyle direndiler. Çünkü biliyorlardı ki, özgür irade, insanca yaşamanın olası tüm biçimlerinden yana tavır konulsun diye verilmiştir. Biliyorlardı ki, özgür istenç, insanlara köleliklerini sevdirme konusunda yazgı, rıza ve biatle iş birliği yapan umutsuzluğa karşı koymak için verilmiştir.

Anlamdan yoksun bir evrende, onu anlamlandırma peşinde, bitmek tükenmek bilmeyen bir koşudur aslında yaşam.

Her türlü a priori’den daha yaşlı bir a posteriori sunan, deneyime geri götürülemeyecek kadar kadim çağlardaki unutulmuş ardışık zamansal sıra düzenine boyun eğen bir yasa var Azra; o da içinde iki kez yıkanamayan hayat nehrinin diyalektik devingenliğidir.

Onlar yaşamı ve insanı yücelten bir akışın içinde bir su damlasıydılar belki ama hayatın nehrini kovalayıp büyük denizine akmayı başardılar. Çünkü onu kovalayan ve bundan asla vazgeçmeyen insana hayat, bu kovalamaca sırasında yüzlerce yeni, hayret verici yanını ifşa eder; bu yüzlerce çeşidin hepsini bıkıp yorulmadan kovalayan insan da aynı şekilde devinir ve dönüşür.

Yeni doğmuş bir bebeğin ilk hatası müdafaadır. Annenin yumuşak ve korunaklı evreninden bambaşka bir dünyaya geçiş yapan bu küçük canlı için ağlamak bir savunma biçimidir. Belki de bizim en büyük yanılgımız, bir yeni doğan itkisiyle hayata karşı hep savunma pozisyonlarında olmaktı; değişen evrenlere sert geçişler yaparken kenarlı olmak yüzünden kırılmaktı.

Ne günah işlediysek hepsi unutmak yüzünden; hepsi kalbin bellekle sonsuz boğuşması yüzünden değil mi sanki?

Unutkanlık nasıl ki bulaşıcıysa, deneyimlerin katmanlaştığı kolektif hafıza da güçlü olsaydı, insanlar faşizm gibi birçok sosyal felakete dair sessiz, gizil ve süreğen bilgiyi başka kuşaklara aktarabilseydi, belki o vakit sosyal felaketler tekrarlanmazdı.

Kanımca insanın zamana karşı savaşımı, biraz da belleğin unutuşa karşı savaşımıdır; unutmadan ama her defasında bağışlayarak.

Gündüz geceye ne kadar muhtaçsa, protagonistleri ile antagonistlerinin bu kadar iç içe, bu denli zımni bir iş birliği içinde olduğu, kurban ile celladın, av ile avcının, acıyla sevincin, unutmakla anımsamanın, kül ile ateşin, direnç ile köleliğin, zulüm ile özgürlüğün zıtların birliği diyalektiğinde bu kadar çok devindiği başka bir coğrafya var mıdır acaba?

O güzel insanlar kurban ile celladın bu zımni ittifakının sonuçlarıyla baş edemediler ve her unutuluşun sonunda yeniden ölüyorlar.

Kavram ve kelimelerin anlamlarını her erozyona uğrattığımız oranda biz de biraz ölüyoruz.

Düş, sezgi, günah, yenilgi, iktidar, af, suç, korku, arzu, ölüm, şiddet ve teslimiyet gibi karanlık ontik halleri zihne açan felsefe soğurduğu anlamlarla özne üzerinde etkili olur. Geçmiş ve gelecek, orası ve burası, baktığım dünya ve ben, ölüm ve doğum, kaos ve matematik, söylence ve gerçek, boşluk ve mekân ve dinmez bir devinimle süren bu diyalektik; felsefeyle sorguladığım şeyler bunlardı.

Anlamsızlık bulutları kuşatmıştır etrafını. Apansız bir anıklık, anlamın kurucu paradigmasında değişmeye neden olur, hayatı sorgulamaya başlarsın. Anlamın içinde varlık alanları kurmaya başlarsın. Kuşatıcı anlamın dar kılıfını yırtan bir ütopyan olur sonra.

Yaradılışımızda bir boşluk var. Kendi hakkımızda olanaksız bir köken düşüncesine dalarak kalıcı bir yuva arıyoruz kendimize. Kökenimiz oysa, gayenin temsil ettiği, düşlerimizin ürettiği bir sahnededir. Bu nedenle düşün işaretidir anlam, ki o da aslında, hayat denen sahnenin ihtiyaç duyduğu bir işarettir.

Gerçi ideolojilerin kapatmaya çalıştığı gedik fiziki olandır; duygusal, sezgisel, ahlaki olanı, metafizik olanı hiçbir zaman kapanmaz. Şiir, aşk ve tanrılar bu metafizik gediğin kapandığı yanılsamasını bağışlarlar bize.

Antropolojik ve sosyolojik açıdan insanın tarihsel serüveni doğayla ve Öteki’yle bir gerilim ilişkisidir.

Işığın ve tarihin derisinin dışına taşan metafizik genişleme, ben’i ihlal ederek ötekinde vücut bulur; başkası dışarısı olur ve biz ona doğru saçılırız; düşüncenin bütünselliği kum tanelerine parçalanır, kendimizi dışarıya bıraktığımız melankolik ve sisli bir gün ışımasında yaşarız.

Dünyaya savrulmuş olmanın sonuçlarıyla yüzleşen, Levinasçı deyişle bu çarpıcı anıklık karşısında çıplak duruma düşmüş yüzün karşısındakini soyduğu, zamanı tahrip edip yeniden onarmaya çalışan, anlam alanlarına saldıran hiçlik, sonsuz umarsızlık içinde didinen Sisyphus ve zamanın içindeki onulmaz boşunalık…

Bugüne dek hayatın hiçliğine, anlamsızlığına, boşunalığına ile dünyanın soysuzluğuna karşı en büyük itiraz neydi? Sence de aşk değil miydi?

Aşkı dünyada evsiz olduğumuz düşüncesinden yola çıkarak, dünyayı birlikte yaşayabileceğimiz ortak bir alanın yaratımı olarak tasarla.

Hayatı, aşk ve ölüm olmadan hoyratlığının ve boşunalığının ruhumuzu yıprattığı, isteklerini bir hayvanın yumuşak başlılığıyla yerine getirdiğimiz, kıytırık eğlentilerden oluşan bir uğraşı olarak düşün.

Levinas, “bir şeyin anlamı başka bir şeyle ilişkisinde yatar” der. Varlığım sadece seninle bir anlam ihtiva ediyor.

Şimdi hiçbir dilsel tanıklığın kapatamayacağı bir yaşantı yarığı var içimde. Bu yarığı kapatmak için şiir yazıyorum ama bu yarık kapanmıyor, kapanmayacak biliyorum.

Benlikten ıskat edilmiş kendilik parçalarını tekrar benliğe geri çağırmayı ne başarabilir ki?

Gidişini her anımsadığımda, kaçınılmaz sonda yeniden ve sil baştan yeni bir yaşamsallığa kavuşan bir travma somutluk kazanır.

Bu çağın en akılcı davranışı delirmemeyi başarmaktır. Bu ağır travma karşısında bana delirmek dışında başka bir (soylu) başkaldırı seçeneği kalmıyor.

Hatırlar mısın, seninle uzun uzun deliliği konuşmuştuk; şu dünyayla barışmışların coşkuyla andığı o orta sınıf cehennemini, konforu, sağlamcı aklın öldürdüğü masumiyetle kendilindenliği, küçük kız çocuklarının üstüne basan hayatı, sanılar karşısında Faust’a ruhunu satanları konuşmuştuk.

Anımsadın mı, “Faust bütünlüklü bir bilgi karşılığında, Mephistopheles’e ruhunu satmıştı” demiştin. Ben de Mephistopheles elbette bütünün bilgisine sahip değildi, sadece öyle bir bilginin erişilebilir olduğu sanısını satmıştı Faust’a, diye eklemiştim.

Çoğumuz duygusal ve sarsak düşlere kapılmış ruhumuzu, demonlara, Mefistolara, Faustlara küçük yanılsama ve sanılara (aşk ve mutluluk yanılsamaları) karşılık çekincesiz satmıyor muyuz?

Kim bilir belki deli dedikleri, Faust’a direnen tek kişilik bir azınlıktır Azra.

Şiir ve aşk zamanın kendisidir Adonis için. Bence aşk yaralı bilincin avunduğu yerdir. İnsanın yaşamla olan sallantılı bağlarını güçlendirmesi sevmekle mümkündür; sen beni unutup yeniden sevebilirsin.

Yaşamı horlayıp ondan vazgeçmek yerine ona tutunmaya çalış. Bugün’ü geçmiş ve gelecek arasındaki fay hattı, bir yırtılma anı, yepyeni bir başlangıç vaadi olarak düşün.

Zira intiharın döllendiği rahim, biriktiği bataklık (hayattan) vazgeçmek ile (gidenden) vazgeçmemek arasındaki kesişme kümesindedir.

Ruhunu unutuşa hazırlayan düşünsel zemini kurmaya çalış. Senden tanrısal davranmanı bekleyemem ama olana direnmek bence şeytanla aynı safta yer tutmuş bir kader inancıdır.

Tanrıların tutuşturduğu yangında yakıp yok edilmiş güzellik adına ne varsa küllerini deş; o küllerin içinde küçük bir kıvılcım hâlâ mutlaka vardır.

Sen umutla içe bakışın varılabileceği son noktaya var; o geri kalan yol için (!) elini şefkatle tutacaktır.

Uzun ve zorlu bir yolculuğun ardından varılan uçurum kenarının dehşete düşüren vasfı nedir bilir misin? Bence bir sonraki adımı engin bir boşluğa atacak olmanın verdiği ürperti değil, yolculuğun kendisinin bitmiş olması ve artık hiçbir öneminin kalmamış olmasıdır.

Ben de yolun sonuna geldim Azra.

Bazen hayatın kendisiyle değil, sadece gölgesiyle oyalanırız. Bu, rıza gösterdiğimiz bir yanılsamadır. Ben senin gölgelerinle senelerdir oyalanıp durdum. Onlara seslendim ama yanıt vermediler.

Benim gibi pek çok insan için gerçeklik, daha önce ne idiyse o olarak kalmaya devam etti; sert, sağlam, dirençli ve haşin.

Sensiz bir sahra yatağı gibidir zaman, sert, bağışlamayı ve merhameti bilmez.

Hayatın bu büyük kukla gösterisinde herkes rolünü oynamak zorunda. İnsan neredeyse her zaman kendisini bu oyuna bağlayıp hareket halinde tutan ipi hisseder. Bence asıl önemlisi ipi fark ettikten sonra alınan tutum ile yapılan seçimdir.

Sen de hayatı sisli bir olasılıklar bulutu olarak düşün. Birini seçersen, bir başkasından vazgeçersin, biri seni seçerse, o bir başkasından.

Bir yere gitmeyi seçersen, bir başka yerden olursun, gitmezsen o yerden.

Bir şeyi yaşamayı seçersen diğerlerinden vazgeçersin, seçmezsen diğerleri senden.

Söyle Azra, hayat seçerken vazgeçmeye dair yasayla yönlendirilen bir şey mi?

Heiddeggerci “Angst”ın, diğer deyişle varoluşsal kaygı ve korkunun en önemli görünümlerinden biri (sevgiliyi) yitirme ve ondan/bir şeyden yoksun bırakılma korkusudur.

Hayat zamana yayılmış yitirme korkusuyla süreğen bir kaygı durumu mudur?

Babam, “Acı ve kırıklıklar güveni, inancı ve umudu ihlâl ettiğinde uzlaşmaz olmak benim temel ilkelerimden biri oldu.” derdi. Sen de oralarda bu kadar direngen misin?

Sen ve ben hem batış ile yenilgi hem de kurtuluş ve utku deneyimini yaşayan bir kültürden geliyoruz; biz sanki umutla hem mahvolmaya hem de yüzeye çıkmaya yazgılıydık.

Sence de doğumdan ölüme varoluşumuzun her santimi tezgâh başında bu yazgı ile pazarlık değil midir?

İnanmayı, ümit etmeyi ve bağışlamayı yitirmediğimiz sürece yenilmiş sayılmayız sevgilim, zira kılıç ruhunu yitirmiş bir dünyaya onurunu geri veremez.

Dünyanın kan çıbanın patlamadan önceki yüksek ateşi içindeyiz. Deri ve doku değiştiriyor zaman, ıstırabımı, hüzünlerimi seninle aramda beliren buzul çatlağa gömmeye çalışıyorum.

Ruhumuzun son sınırına kadar bize eziyet eden bu muazzam gerilim ve yenilgiler bizi daha yüksek unsurlara bağlıyor; umuda, aşka ve şiire.

İzin ver, Dante’nin ‘Cehennem’e atfettiği bir veciz lafı tersine çevirerek sevgi ve dostluk evreni için kullanayım: “Buraya giren herkes, bütün (umutlarını) ıssızlığını dışarıda bırakır”.

Umutsuzluk bir geri çekilmedir, yüreğin dalgalarının en alçak cezridir Azra. Ama unutma ki, her derin kışın yüreğinde bir bahar; her gecenin örtüsü altında gülümseyen bir şafak yatar.

Umudun kıvılcımını çaktığı ücra bir deniz kıyısı, dostluğa beslediğim delice aşkın beni götüreceği yerdir; orada dünyanın soysuzluğu ve zulmünün yok edemediği, yeni bir dil geliştirebilmeyi başarmış insanlardan oluşan bir ırk olacak ve ben orada seninle birlikte o ırkın bir ferdi olmaktan kıvanç duyacağım.

Bizi bir an için ikiz fotonlar olarak düşün. Tek bir hücrenin tek bir kımıltının bile evrensel dengede yeri var, ışık hem maddedir hem dalgadır ve ikiz fotonların her biri evrenin öteki ucundaki diğerinden haberlidir.

Başka bir zamansallık kökeninde var olan bir umutla yan yana duran saf yoklukla, ölümden sonraki zamanın zamansızlığıyla ilişkili hiçlikle sev beni; zıtların birliğiyle sev ve seni seviyorum cümlesindeki vaadi deşifre et bana.

Josef Kılçıksız
(Felsefe PhD öğrencisi, Tampere Üniversitesi, Finlandiya)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here