Yüreğinde Közü Eksik Olmayan İnsanların Öyküleri – Sadık Güvenç

közlü_yüreklerMüslüm Kabadayı’nın yeni öykü kitabı “Közlü Yürekler”, Phoenix Yayınevi tarafından 2016’da yayımlandı.142 sayfa.

“Salkım Saçak Keldağ” adlı ilk öykü kitabıyla (Salkım Saçak Keldağ, Phoenix Yayınevi, Ankara, 2013) öykü dünyasına merhaba diyen Müslüm Kabadayı, “Közlü Yürekler” kitabında da aynı tutumunu sürdürüyor ve günümüz dünyasının sorunlarını sorgulamaya devam ediyor. Tarih bilinciyle geçmiş ve günümüz arasında köprüler kuruyor. Dili yalın. Kimi öykülerinde Hatay yöresine özgü ağız özelliklerine rastlıyoruz. O da öykünün doğal akışı içinde. Bozmuyor, akıcılığa zarar vermiyor. Bir edebiyat öğretmeni olarak dilin olanaklarından yararlanması kaçınılmaz. Yerel sözcük ve deyimlerin yanında kendi önerdiği sözcüklere de rastlıyoruz öykülerde.

Suriye ve Hatay çevresinde yaşayan insanların gündelik yaşantıları, mücadeleleri gerçekçi bir gözlemcilikle dile getiriliyor.
Suriye’de yaşanmakta olan iç savaşın nasıl bir vahşet içinde sürüp gittiğine tanık olmaktayız ne yazık ki. Artık bir macera filmi izler gibi izliyoruz televizyonlardan insanlık dramını. Daha beterini sınırın bizden yanında Diyarbakır, Şırnak, Cizre… ve diğer yerlerde yaşamaktayız. Bombalar patlıyor, keskin nişancılar bir yerlere saklanmış insan avlıyor, otomobiller havaya uçuruluyor. Bu toz dumanın, bu yangının içinde yaşayan insanlar kimlerdir? Nasıl yaşarlar? Nelere sevinirler, nelere üzülürler? Onların yürekleri hangi olaylar için yanar?
Emperyalistlerin yurdu işgal ettiği yıllarda Kürt, Türk, Arap, Süryani, Alevi, Sünni demeden birlik içinde girişilen mücadeleyi dile getirdiği öyküleri mezhep kışkırtıcılığından rant elde etmeyi planlayanların beynine nasıl etsek de boşaltsak bir daha?
Birbirlerinin dilini yarım yamalak bildikleri halde birbirlerinin dertlerine ağlayan insanlar bugün nasıl böyle düşman olabilirler, nasıl silah doğrultabilirler birbirlerine?
“Menetli Ebu Abdullah, gözyaşlarına bir türlü hâkim olamıyordu ve göğsü hızla inip kalkıyordu. Değirmenciler de onun bu haline dayanamayıp gözyaşı dökmeye başladılar. Kandil vadisini derin hıçkırıklara boğmaktaydılar. “ ( Közlü Yürekler, s.9-10)
Menetli Abdullah, yaşlı bir gezgin satıcıdır. Bir yaylaya kumaş satmak için giderken katırını kurtarmak için, katırın sırtındaki yükü suya atmak zorunda kalmıştır. O şimdi yolunu gözleyen insanlara mahcup düşeceği için ağlamaktadır. Değirmenciler ise onun çığlıklarına koşup gelen insanlardır.
Savaşları çıkartanların yüreklerinde insan sevgisi var mıdır? Birilerinin kahraman olması için kaç ocak sönecek? Cıvıl cıvıl olması gereken okul bahçeleri kan gölüne dönüşecek, güzel günler görmesi gereken gözler vahşete tanık olacak!
“Halkımızın çoğunluğu topraklarına bağlıdır ve işgale karşı yurdunu savunur. Bundan şüphem yok; benim kaygım dışardan sokulan kancaların, zamanla insanlarımızı birbirinden koparma tehlikesidir. Şüphesiz asalak yaşama eğilimi güçlü olan dinlendiren otu, bizim topraklarımızda da bitebilir. Şimdi kardeşlerinin en büyüğü olarak, bana söz vermeni istiyorum. Ne olursa olsun, komşu Nusayri, İsmaili ve Türkmen köyleriyle dostluğumuzu hiç bozmayacaksınız. Topraklarımızı hep birlikte savunmak için yan yana yürüyeceksiniz. Her şeyimizi sıtırlayan toprak adına söz mü?” (s.15)
Halklar, birlikte barış içinde yaşamayı savunur. Ne var ki “dışarıdan sokulan kancalar” bu birlikteliği yok etmek, komşuyu komşuya düşürmek için her şeyi yapar.
“Okulun kapısına yaklaştığında köpüklenmiş kanların dışarı doğru sızmakta olduğunu görünce, midesi bulanmaya ve başı dönmeye başladı. Güçlükle ayak parmaklarının üzerinde yükselerek köye doğru baktı. Okula doğru bağırarak koşan kadınlı erkekli köylülerine avazı çıktığı kadar haykırmak istedi. Ancak, ağzından çıkan hiçbir şeyi kulakları duymadı. Elleriyle havada feryat figan işaretleri yaptıktan sonra, okulun içine daldı.
Ve İbn Garip için o dalış, tüm çocuk ölümlerinin boğucu kan denizine dalış oldu. Kardeşi Fariz’in cansız bedeniyle karşılaştı, gözünden vurulmuştu. Üstez Cafer’in yüreğinin deşildiğini fark edince de gözleri karardı, başı döndü ve arkadaşlarının cesetlerinin üzerine yığılıverdi.” (s.17-18)

Öyle ya da böyle biter savaşlar. Hiçbir savaşın kazananı yoktur aslında. Savaşların kaybedenleri de yine o savaşları yaşayan halklardır. Binlerce, on binlerce insan ölür, evler yakılır, yıkılır, şehirler viraneye dönüşür… Biter mi felaket? Bitmez. Savaşın kaybedeni olarak sürgünler, göçler, mübadeleler devam eder gider. Bir gün gelir kapınıza dikilir jandarmalar. Tasınızı tarağınızı yüklenip çekip gitmeniz istenir iki üç gün içinde buralardan. Gidersiniz, başka da seçeneğiniz yoktur. Ya anılarınız? Ya atalarınızın mezarı, arkadaşlarınız, komşularınız, bağınız, bahçeniz… Ömür boyu özlem duyarsınız geride bıraktıklarınıza. Bir gün geri dönüp hasret giderecek gücü bulamasanız da evlatlarınız, torunlarınız sizin yerinize dönüp gelirler terk edilmiş sılaya. Ama öyle ama böyle…
“O zaman otuzlu yaşlarını süren Şanverdi, kadının Ermeni aksanıyla Türkçeyi konuştuğuna kani olunca, “Trabzon’dan tanıdığınız kimse var mı teyze?” diye sormuştu. “Nemlizâdelerden Raziye Teyze vardı görüştüğümüz. İnce uzun boylu, beyaz tenli ve konuşkan bir hanım olarak aklımda kalmış. Batum’a geldikten sonra annem, sık sık onu anardı. Zarafetinden övgüyle söz ederken gözleri nemlenirdi,” diye yanıtlarken, sesi titremeye başlamıştı yaşlı kadının. Annesinin Trabzon özleminin ne kadar yoğun depreştiğini çok iyi bilen Marya, hızla hareket ederek kafeden şişe suyu getirmişti. Bir yudum içip derin nefes alan yaşlı kadının rahatlaması için Şanverdi, “Annem, Raziye Hanım’ın yeğeni teyze. Onun çok yetenekli bir hanım olduğunu sürekli anlatır bize. O zamanlar Trabzon’da piyano çalan birkaç kadından biriymiş,” demişti.” (s.21)

Yürek Çatlağı adlı öyküsünde “Düşmanlaştırmanın zulmünü, kardeşleştirmenin kırmızı karanfiline dönüştürmek istemiştik. Bu isteğimizi tamamına erdiremediğimize yanıyorum,” “Şimdi, hangi zamandır uy Karadeniz’in uşakları? Yürek çatlağından gelen ışıldak, daha kaç şimdide deniz diplerini aydınlatacak? Bizimki yetmez mi?” soruları Şanverdi’nin, peş peşe Çömlekçi’de yankılandı. (s. 25) dedirtiyor kahramanına yazar.

İnsanın yüreğinde niye köz olur? Gezsin, tozsun, yesin, içsin, eğlenmesine baksın. Dert mi ona havanın niye bulutlu olduğu, camekânın önündeki çiçeğin niye solduğu? Yok ama eğer yüreğinde varsa birazcık köz, için için yanar durur.

Havuza Düşmesem Ayıkmazdım adlı öyküde Samandağ’da yaşayan bir arkadaşının düğününe davetli dostumuzun yüreğindeki közlerden birine daha tanık oluyoruz:
“Paranın saltanatının ormanlarını, sularını yağmaladığı bitken topraklarımızın giderek çoraklaştığı bir dönemden geçiyorduk. Üretmeyi ve paylaşarak güçlenmeyi bilmeyenler, birbirlerini yiyen değirmen taşlarına dönüşüyorlardı. Bu içimizi acıtıyor, yüreğimizi kanatıyordu. Yaşı seksene yaklaşan Çağlar Ağabey, sinema ve edebiyat alanlarında üretmeye, gazete ve dergilerdeki yazılarıyla meraklı okurların duygu ve düşüncelerini harekete geçirmeye çalışıyordu. Güncel politik mücadeleden ayrı düşmeden sanat ve edebiyatın toplumcu siyasetine sürekli buğday tanesi taşıyorduk. Unumuz paylaşılıyor, sanat ekmeğimiz çoğalmaya devam ediyordu.” (s.28)
Her şey hızla değişiyor. Para hırsına kapılmış kapitalistler, elimizdeki her güzel şeyi hızla kendi çıkarlarına gelir getirici nesneye dönüştürüyorlar. Bugün böyle olan şey, yarına bambaşka bir kılıkta çıkıyor. Gel de yüreğin yanmasın!
“Burası yeni yapılmış anlaşılan,” diyerek araçtan indiğimde sahilin her yanından gökyüzüne yükselen ışık demetlerinin çoğaldığını fark ettim. “Otuz beş yıl önce buralar portakal, mandalina ve sebze bahçeleriydi. Ülkenin tüm sahilleri gibi bu verimli toprakları da cama betona boğdular,” dedim dostlarıma. “Ne yazık ki!”, “Doğal neyimiz kaldı ki…” cümleleri eşliğinde düğün yerine ilerlerken, çelişkileri ne kadar yalın ve sık yaşadığımızı düşündüm.” (s.30)

Keldağ, Yayladağı, Samandağ, Maaf Dağı ve çevresindeki köylerde geçiyor öykülerde ele alınan olaylar. Bu çevrenin insanının mücadelesi, yaşama bağlılıkları dile getiriliyor. Öykülerinin kahramanlarını ve onların yaşadıkları yerleri iyi biliyor yazar. İnsan ve doğanın bir bütün olarak yaşanan vahşetten utandığını söylüyor şu cümlelerde:
”Keldağ, bu şirin kasabasına, güzel evine bakıp bakıp başını öne eğerken, eteklerine her ateş düştüğünde, yüreği sanki hançerle çiziliyordu. Orada tanıdığı Ani Teyze’nin buruşmuş elleriyle toplayıp kendilerine meyvesini armağan ettiği incir ağacını düşündü. Rupen Usta’nın torunu Stefan’ın bahçenin kenarından topladığı sumakların kadife kızıllığı canlandı gözünde. Şimdi sabahın köründe o güzel evin bitkileri, içinden fışkırdıkları toprakla birlikte havalanıp ölüm kesiliyorlardı. Ya o “güzel ev”in insanları… Cihatçı katil sürüleri, yüzyıl sonra Kesab’ın köküne incir ağacı dikiyorlardı işte.” (s.37-38)

Bu kanlı savaşın nedenlerini sorguluyor. Yüreğinde köz olan öykü kahramanlarından Turabi ve Ebu Temim az sonra çatışmaya girecek arkadaşlarına şöyle anlatıyorlar düşmana karşı koyma nedenlerini:
(…)Turabi. “Kardeşlerim, bu topraklar ayaklarımızın altından kaymayacak kadar bizim etimiz ve tırnağımızdır. Burada var olmamız, toprağımızın geleceğidir. Yok olmamız ise, tüm Batıasya’nın kötürümleşmesi demektir,” dedi. Bu dokunaklı olduğu kadar insana güven ve heyecan veren sese, derin bir soluk çekerek güç kattı Ebu Temim: “Petrol şeyhlerinin paralı katillerini buradan püskürtmemizin, ülkemizin olduğu kadar komşularımızın da bağımsızlığı için şart olduğunu biliyorum. Bölgemizin enerji kaynaklarını daha derinden sömürmek için bizim sahillerimize ulaşmaları şart. Onun için Türkiye Hükümeti, halk karşı çıkmasına rağmen yangına körük taşımaya devam ediyor. Bizim burada denizi tutarak direnmemiz, cihatçı katilleri püskürtmemiz çok önemli kardeşlerim!” (s.38)

Yaptıklarımız kadar yapmadıklarımızdan da sorumluyuz. Bir köşeye çekilip etliye sütlüye karışmadan oturmak da var, kimin ne derdi varsa yanında olup elinden geldiğince yardımcı olmak da var. Bu öykünün kahramanlarından Turabi’den hareketle yazar, bir liderde olması gereken özellikleri sıralıyor, liderin rast gele ortaya çıkmayacağını, bir yaşam boyu çevresinde güven kazanan, dil, din, ırk ayrımı gözetmeyen, sevgideğer birinin toparlayıcı olabileceğinin altını çiziyor:
“Kesab’ın işgalinden kurtularak Nabayn’a gelen Ermeni gençlerin de katıldığı direniş müfrezelerinin sayısı hızla artmıştı bir hafta içinde. Bunların eşgüdümünü Komutan Turabi sağlıyordu. O, yöreyi avucunun içi gibi bilmenin yanında uzun yıllardır Bayırbucak Türkmenleri, Kesab Ermenileri ve Araplar tarafından emin olunan, güven duyulan biriydi. Çevresindekilerin kim olduğuna bakmaksızın, itinin ayağına diken batsa koşup çıkaran bir özveri anıtıydı.” (s.39)
Köpeğe Kahkaha adlı öyküde yazar insanın her şeyi kendine benzetme çabasını eleştirmektedir. “Ben bilirim, ben yaparım” mantığı ne kadar da yanlış bir şey. Her şey bize benzediği sürece güzel, değilse ölümü hak ediyor… Kırk yıllık komşuların Maraş’ta, Sivas’ta yaptıkları nedir? Kendilerine benzemeyen diğerleri ölsün daha iyi mantığı… Köpek de olsa sahibi nasıl düşünüyorsa, nasıl istiyorsa öyle davranmalı…
“Ağzındaki bebeğiyle kadının bacaklarının arasından hızla fırlayıp koridora çıkan köpeğe şaşkın ve sevimli gözlerle bakarak, avazının çıktığı kadar kahkahasını attı Diyabijan. Bu kez dışındaki ses, “Bu kadar insan varken, köpeği insanlaştırmak niye? O kendisi gibi olsun bari,” dedi.
Koridorda koşuşturmanın zevkini çıkaran köpeğe tebessümle bakan Bavebijan ise, “Bu kadar insanın köpekleştirildiği bir dünyada, insanlaşan köpekleri görmek bir harika!” diye haykırdı.” (s.44)
Onun yüreğindeki sevgi közü hiç eksilmeyecek cinsten…
Nişadır Yangını adlı öyküde Gülerlerin Ali’nin doğallığı, saflığı dile getiriliyor. Yoksulluk, çaresizlik ve bilgisizlik birleşince ortaya da gülsek mi ağlasak mı durumları çıkıyor.
Kelebek Türküsü adlı öyküde Aşkar Mehmet’in aslında bozulmayan, değişmeyen direnci dile getirilir. Köy hayatına alışmış Aşkar Mehmet’in şehir hayatına uyum sağlayamaması ve köye dönüşü, aldırış etmediği hastalığın onu yavaş yavaş eritip yok edişi, ayar veremediği sivri dili yüzünden yalnız kalışı anlatılır bu öyküde. Dedik ya biz insanlar, ancak kendimize benzeyen insanlarla anlaşmayı tercih ediyoruz. Kendimize benzetemediğimiz insanları da işte böyle dışlıyoruz. Dahası da var, dışlamakla kalmıyor fırsatını bulursak öldürüyoruz…
Gani Çavuş ile Rüstem Bekir cephelerde yararlılıklar göstermiş iki arkadaştırlar. Çiftçilik yapmaktadırlar. Memleketi Fransız askerlerinin işgal haberi bu iki arkadaşı yeniden hareketlendirecek ve nice isimsiz kahraman gibi onlar da soluğu çetelerin yanında alacaklardır. Saklıdam adlı öyküde Müslüm Kabadayı, Kurtuluş Savaşı yıllarında işgalci güçlere karşı omuz omuza mücadeleye girişen yöre halkının kahramanlıklarını anımsatıyor. O zor günlerdeki dayanışmayı, birlikte yaşamak için düşmana karşı girişilen amansız mücadeleyi anımsatıyor.
Köz, her zaman her yerde var. Adana sıcağında pamuk toplayan ırgatın gökten inen közü yetmezmiş gibi bir de yüreğinde köz olur ki deme gitsin… Geçimini pamuk toplayarak sağlayan köylülerin anlatıldığı Çubuk Bükümü adlı öyküde yatılı okul kazanan iki çocuktan söz ediyor yazar. Bunlardan biri yetim ve öksüz Mustafa’dır. Biri de yazar. Öyküde her zaman her yerde rastlayacağımız “bizden değilse boş ver” zihniyetindeki milli eğitim memurlarının karşısına çıkan “hökümet” kadın, bana biraz Fakir Baykurt’un Irazca’sını anımsattı. Kadının müdüre diklenmesiyle bir sonuca ulaşılabilecektir çünkü. Mustafa’nın amcası işlerin çok olduğunu öne sürerek çocuğu okula göndermeye yanaşmaz. Memleket gerçeği budur işte. Bir yanda gelecek kaygısı, bir yanda gündelik geçim derdi. Hele bir de öksüzlük, yetimlik varsa serde…
“Kısa boylu tıknaz olan Şaban Amca, tarladan yuvarlanıyormuşçasına pamuk hatlarını tepeleyerek yanımıza geldiğinde, arkasından da Mustafa’nın nefes nefese koştuğunu gördüm. Hemen ona doğru âdeta uçarak koştum. Kucaklaştık. Özlem giderdik. Mustafa’nın yüzü kurak toprak gibi çatlamış, burnunun derisi soyulmuştu, Adana sıcağında çalışmaktan. Sonra parmaklarına baktığımda şakam şakam nasır bağladığını, tırnaklarıyla etinin açıldığını fark ettim. Bir yandan yetimlik ve öksüzlük vururken arkadaşıma, diğer yandan da pamuk ağaları kan kusturmuştu. Çok zoruma gitti o manzara, çok…” (s. 80)

Heykel konuşur mu? Konuşur. Ankara Garı önündeyse ve barış istemek için toplanan insanların bombayla göğe savruluşuna tanık olmuşsa konuşmayıp da ne yapacak? Müslüm Kabadayı, o lanetli olayı kanatlı aslana ters bindirilmiş Nasreddin Hoca’nın ağzından anlatıyor “Vicdanların Patlaması” adlı öyküsünde. O patlamada yaşamını kaybedenlerin izlerini sürüyor.
“Siz, her gün kanatlı aslana ters binmiş heykelimdeki duruşuma bakmadan, yine gelip geçeceksiniz. Ben, sizin vicdanlarınız kararmasın diye AnGARa Meydanı’ndaki lime lime olan bedenleri, yekvücut olarak kara güldüşünlerimle yaşatmaya devam edeceğim. İzzettin Öğretmen’in çakmaklaşan gözlerinin, kararan vicdanları bir gün aydınlattığını göreceğim.” (s.89)
Aynı zamanda bir dilci olan Kabadayı, “fıkra” sözcüğü yerine “güldüşün” sözcüğünü kullanıyor. Acaba bir eleştiri mi var burada biz okurlara? Yalnızca gülüyoruz bazı şeylere, düşünme kısmını es geçiyoruz ya, ondan mı dersiniz?

Akdeniz yöresi insanının yaşantısından değişik kesitler sunuyor yazar. Bir öyküsünde pamuk tarlasındaki ırgatlardan söz ederken bir başkasında vatanı için ölümü göze alan direnişçilerden söz ediyor. Ekmeğini taştan çıkartan işçilerden, gündelikçilerden, balıkçılardan söz ediyor başka başka öykülerinde. Gözlem yapıyor, çağına tanıklık ediyor.
“Şaşkınlığım, bir dil gibi içeriye uzanan koyun iki yakasındaki binaların estetik görünümleriyle artarken, balıkçıların teknelerinde yaptıkları hazırlıkları izlemeye başladım. Balık artıklarının içine atıldığı küçük tenekelere uzanan kedileri fotoğrafladım. Yan tarafa baktığımda yüksek sandalyeye oturmuş, sol elinin kopukluğunu hissettirmeyen bir beceriyle sağ eliyle balık kızartan kadını gördüm. Kalın sesiyle yanındaki erkeklere yapmaları gerekenlerle ilgili talimatlar veren kadın, ayaklarına dolanan kedilere çok munis davranıyordu. Fotoğrafladığımı fark edince de, gözümün içine dik dik bakarak, “Deklanşöre basıp çekmek çok kolay kardeşim. Sen gel buraya otur da, her gün bunca kedinin kahrını çek bir bakalım!” dedi.” (s.92)

Gözlem yapmaya devam ediyor yazar. Bu kez Antep’teyiz, huzurevinde kalmayı reddeden Sultan Teyze’nin yüreğindeki közle ısınıyoruz. Onun yüreğindeki köz, düzenin, geleneğin, toplumun yaşlılara vermediği değere karşı koyan bir közdür. Huzurevinde ölümü beklemeye karşıdır o. Bu yüzden yüreğindeki sese kulak vermiş ve terk etmiştir huzur evini. Sokakta kalma pahasına da olsa. Her günkü yolculuklarından birini daha yapmaktadır yaşlı kadın. Her gün aynı yerden aynı dolmuşa binip aynı yere giden ve oradan şehri seyrederek belki de çocukluğunun özgürlük günlerini düşleyen sıradan milyonların içinden biridir burada öyküsü anlatılan kadın.
“Bu satırları okurken, Sultan Teyze’nin niye huzurevine gitmediğini düşündüm. O, çocukluk ve gençliğinin biçimlendiği yükseliş döneminin kent kültürünü, daracık bir yere hapsetmeyi düşünmüyor olabilirdi. Bağların, bahçelerin betona boğulduğu türeme mahallelere, tugayın ağaçlık tepesinden bakarak kent şenliğini serpiyordu sanki. Her şeyin kurumuş kenger yaprakları misali ortalığa savrulduğu bugünlerde, cadde ve sokaklara özgürce kök salan ağaçlar gibi olmak istiyordu belki de. Çöküşe kilitlenmiş kent insanlarına karşı isyan kadını olan Sultan Teyze, belleğime eskimeyen çivi gibi saplandı.
Kentleri, ortaklaşa özgürleştirecek insanların yükseliş timsaliydi belleğimdeki Sultan Teyze artık…” (s.99-100)
Sokakta yürürken tezgâhta gördüğü bir gramofonu seyreden yaşlı adamın çocukluk anılarına gidişine tanık oluyoruz Tezgahtaki Gramofon öyküsünde. Yine pamuk tarlalarında yoksulluk içinde geçmiş bir yaşam.
“Ters çevrilmiş semer gibi iki tepenin arasına yerleşmiş bir köyde geçmişti çocukluğu. İnsanlar yoksuldu, topraktan geçinemedikleri için köylülerin birçoğu pamuk çapalamaya, toplamaya giderlerdi. Irmak suyu içer, sivrisinekle boğuşurlardı. Köye döndüklerinde de sabahın köründen güneş batıncaya kadar sıcağın altında kazandıkları paralarla ya çocuklarını evlendirir ya da bir yıllık ihtiyaçlarını giderirlerdi. Köyde lüks denebilecek nerdeyse hiçbir şey yoktu, iki üç evde büyük bataryayla çalışan radyo dışında.” (s.101)
Urçinsnenan (ayı yavrusu) adlı öykü İkinci Dünya Savaşı yıllarında yaşanan yoksulluk günlerine götürüyor okuyucuyu. Ormana odun toplamaya giden yaşlı kadının ayı yavrusunun ayağındaki kıymığı çıkarması, ayı yavrusunun yaşlı kadına teşekkürü konu ediliyor.
“İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Birkaç yıl önce yöredeki altı köyde yaşayan Ermeniler, Suriye ve Lübnan’daki Ermenilerin yaşadıkları yerlere göçmüşlerdi. Başka yerlere gidenler de olmuştu. Bu kopuş, yöreden göçmeyen Vakıflıları derinden yaralamıştı. Bu acılar yetmiyormuş gibi şimdi de açlık ve savaş korkusu belini bükmekteydi köylülerin. Bu çalı ve murçları evine götüremezse, çocukların karnını neyle doyuracaktı? Bu kaygılar içinde bilinci dağılan Araksi Ana, yavaş yavaş kendini toparladı ve ayıyı sessizce izlemeye başladı.” (s.106)
Yazar, geçmişle günümüz arasında köprü kuruyor. Her bir öyküsünde barışın önemini dile getiriyor. Bu topraklar herkese yeter. Adam gibi paylaşım olduğu sürece… Adam gibi paylaşım olmayınca da yoksulluklar, hastalıklar alıp başını gidiyor. Hasta teyzenin sağlıkla ilgili işlemleri için otobüs durağında bir yakınını beklemekte olan yazar, Harbiye Durağı adlı öyküde caddeyi dolduran insanların koşuşturmaları üzerine fikir yürütmektedir.
“Ülkede insanların neden bu kadar çok hastalandığını, özellikle şeker ve tansiyonun neden bu kadar yaygın olduğunu düşünüyordu. Dengesiz veya yetersiz beslenme başta olmak üzere yoksulluk ve işsizliğin giderek arttığı, okuma ve aydınlanmanın önüne birçok engelin dikildiği bir dönemde, başka türlüsünün şaşırtıcı olacağını beyninden geçiriyordu.” (s.111)

Kesab’da yaşanan bir çatışmada yaralanan ve canını zor kurtaran yaşlı bir kadının hiç tanımadığı Salman Koca’dan yardım dilemesinin dile getirildiği “Gerbo’nun Bayram’laşması” adlı öykü, bize insanlığın ne olduğunu anımsatır. Bir yanda birbirini tanıyan tanımayan insanların bazen bir emirle, bazen kindarlıkla, bazen din ve mezhep adına yaptıkları vahşet; bir yanda birbirini tanımayan insanların ne pahasına olursa olsun yardımlaşması ne yaman bir çelişkidir. Hangi dürtü insanı, hemcinsini öldürmeye zorlar? Hiç tanımadığı yaralı yaşlı kadını evine alıp ona acılarını unutturacak her şeyi yapan insanlar olduğu sürece, barış umudu da hiç tükenmeyecek bu topraklarda. Onların yüreklerinde yanan közün nedeni insanlıktır.
“Nerelisin bacım? Ne işin vardı burda?” diye sordu. Yaralı kadın, “Kesab’lıyım, evimiz ocağımız yandı kardaş. Amanı bilir misin, beni burda koyma!” dedi inleyerek. Yalvaran bakışlarla gözünü üzerine diken yaşlı kadına şöyle seslendi Salman Koca: “Dinimiz, dilimiz ayrı emme hep insanık bre bacım. İnsanlık öldü mü ki böyle konuşursun?”
Bu sıcak, güven verici ses tonuyla söylenen merhamet yüklü sözlerle içi rahatlayan kadın, “Şu iyi insanlar da olmasa, Dünya’nın çivisi çoktan kopucu. Bana yaptığın iyiliğin bin kat mükâfatını göresin kardaşım,” diyerek dualarını sıralamaya başladı.” (s.114)
4+4+4 adıyla ucube bir eğitim dayatması getiren kindar ve dindar zorlayıcılar acaba kendi çocuklarını hangi koşullarda yetiştirmektedirler? Her gün bir başka hezeyanlarını görüp duyduğumuz adı yüce kendi cüce kurumlardan yayımlanan bildirilerden anlıyoruz ki 4+4+4 adlı eğitim dayatması aslında eğitim için değil eğitimsizlik için alınan bir karardır. Sekiz yaşındaki çocuk örtünmelidir, yok kendi kızı kaç yaşındaysa ona cinsel istek duyarsa ne yapmalıymış gibi hezeyanların esiri zihniyetin dayatmaları bunlar. “Süt Getiren Enik” adlı kısa öykü bu trajediye parmak basıyor.
“Günde üç kez Bijan’ın körpe göğüslerine asılır enik. Memeleri uzadıkça acılar, on beş yaşındaki anneyi dağlar.
Dağlanan memelerden üç gün sonra süt damlar.” (s. 119)

Yöre insanının yaşantısını, acılarını dile getiren öykülerinden biri de Kayaya Çakılan Teker. Yazar, çalgıcıların düğüne giderken yaşadıkları kazayı anlatırken saptamalar yapıyor, iş cinayetlerine vurgu yapıyor.
“Acılar kangrene dönüştürülmemeli. Acıları, yaşamın coşkusuyla aşmayı bilmeliyiz,” dedim son olarak. Omuzları arasına büzülmüş başını kaplumbağa gibi yukarı çıkartan Cuma, “Hâlâ hayret ederim arkadaş! O kazada gün ışıdığında bir baktım ki traktörün tekeri kayanın yarığına takılmış. Traktör orada asılı vaziyette duruyor. Sanki bu canların aramızdan alınmasının suçlusu gibi vicdan azabı çekiyordu,” dedi.
Bir eli yağda diğer eli balda yaşamak isteyen karasaraylıların kanla beslendiği bir dünyada Güneşin Çocuğu’nun bu betimlemesiyle o an büyülenmiştim âdeta. Artık, bana susmak düşmüştü.”(s. 125)

Tanımadığınız, dilini dişini bilmediğiniz bir şehirde gezginseniz ve yanınızdaki evladınız bir anda ortalıktan kaybolmuşsa ne yaparsınız, ne düşünürsünüz? “Louvre’de Kaybolan Yürek” adlı öyküde müze gezmes indeyken rahatsızlanan ve kızının kaybolduğunu düşünen babanın yüreğine düşen közü dile getiriyor yazar.
“Kırmızı Değirmen”, Almanya’da uzun süre çalıştıktan sonra Türkiye’ye dönüp kendi işini kuran Remzi Usta’nın öyküsüdür. Herkes bir hayal, bir ideal uğruna gitmişti ilk zamanlar Almanya’ya. Kimi bir traktör alacak, kimi tarla, kimi bir araba alacaktı, kimi de öğrenim görecek ve gelip burada hayallerine kavuşacaktı. Öyle oldu mu? Yok, öyle olmadı. Remzi Usta gibi gidenler hayal etmedikleri bir yaşamın içinde yuvarlanıp gittiler. Onların yüreğindeki köz gurbet ve sıla arasında yanıp durdu.
“Bundan tam yirmi dört yıl önce Almanya’ya adım atmıştım. Biraz para biriktirip mühendislik öğrenimi görmek istiyordum. Elektrikle ilgili montaj, onarım ve bakım işleri yapan bir firmada işe başladım. Bir yıl sonra elimde bir miktar para birikmişti. İkinci yıl okula kaydımı yaptıracaktım ki evden haber geldi; ev almaları için parayı onlara gönderdim. İkinci yıl da dişimi tırnağıma takıp para artırdım. Onu da eve kaptırdım. Artık mühendislik öğrenim hayalim suya düşmeye başlamıştı.
Oradaki üçüncü yılımda Alman kadın öğretmenle tanıştım. Duldu ve önceki kocasından beş yaşında bir kızı vardı. Kısa bir süre sonra evlenmeye karar verdik. Orada insanlar serbest…” (s.136)

“Kırmızı Değirmen” adlı bu öykünün, 1986’da “Yaşamın Tüm Birimlerinde Yoğunluk Sanat Kitabı”nda yayınlandığını öğreniyoruz, düşülen dipnottan. Bu öyküyle 30 yıl sonra yayınladığı “Közlü Yürekler” adlı ikinci öykü kitabını bitiriyor Müslüm Kabadayı. Gerçekçi gözlemlere dayanan toplumcu öykücülüğümüze nice katkılarda bulunmasını diliyoruz yazara.

Müslüm Kabadayı’nın eserleri:
Hatay Bibliyografyası Üzerine Bir Deneme (1999),
Hatay Halk Şairleri (2000),
Doğu Karadeniz Lehçeleri Karşılaştırmalı Sözlüğü (2001),
Amik’ten Amanos’a Alkım (2001),
Suriye Günlüğü (2007),
Hataylı İki Aşık: Kâmil Sarıateş ve Osman Telli (2009),
Salkım Saçak Keldağ (2013),
Her Yönüyle Kışlak (2013)
Közlü Yürekler (2016)
Ayrıca birçok ortak kitaba katkıda bulundu.

Sadık Güvenç

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Öykü Kitapları, Yazarlarımızın son çalışmaları
Hamlet Geri Dönüyor – Serkan Fırtına

Sıfırdan Yayınları, tiyatro oyunları ağırlıklı yayın çizgisini aralıksız bir şekilde sürdürüyor. “Türk tiyatrosunda yerli oyun yazarı yok” ya da “yetersiz”...

Kapat