Zamane canavarları zombiler: “Onlar biziz”

“Tek modern mit, zombi mitidir,” der Deleuze ve Guattari.i Vampirler, kurt adamlar, mumyalar gibi klasik korku canavarlarının altın çağının gerilerde kaldığı 21. yüzyılda zombi miti, peş peşe çekilen filmler ve dizilerle adeta çığ gibi büyüdü. Zombiler, sadece beyazperdede, TV ekranlarında, bilgisayar oyunlarında boy göstermekle kalmayıp dünyanın dört bir yanında düzenlenen zombi yürüyüşleriyle sokaklara dahi taştı. Öyle ki ABD hükümetine bağlı Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi bile hazırladığı bilgilendirme kitapçığında salgın durumlarında alınacak tedbirlere dikkat çekmek için zombilere başvurmadan edemiyor.ii Küresel salgınların ve ekolojik felaketlerin insanlığı tehdit ettiği günümüzde zombi istilası, popüler kültürde en sık karşılaştığımız kıyamet senaryolarının başında geliyor. Corona virüs salgınıyla boğuştuğumuz bugünlerde insanları zombiye dönüştüren bulaşıcı bir hastalığın kasıp kavurduğu post-apokaliptik bir dünyada geçen zombi filmleri her zamankinden daha da revaçta.

Hayaletler, vampirler ve Frankenstein’ın canavarının aksine zombiler, Gotik edebiyattan beyazperdeye transfer olan canavarlardan değil. Kökeni, Haiti’nin Afrika menşeli geleneksel vudu inancına dayanan zombinin beyazperdedeki ilk örnekleri, vudu büyüsünün etkisiyle ölüme benzer hipnotik bir trans haline giren insanlardır. İtaatkâr birer köleye dönüşen bu kara büyü kurbanları, bildiğimiz zombilerle en küçük bir benzerlik taşımaz. Hem Haiti’de geçen sinema tarihinin ilk zombi filmi White Zombie’nin (1932) hem de Batı Hint Adalarındaki bir şeker kamışı plantasyonunu mesken tutan Bir Zombi ile Yürüdüm’ün (I Walked with a Zombie, 1943) merkezinde, zombileşmiş Batılı beyaz bir kadın yer alır. Zombilerin canavar değil, bilakis kurban konumunda olduğu bu filmler, egzotik coğrafyalarda geçen, gizem dolu hikâyeler anlatır.

Zombiyi vudu inancına bağlayan köklerinden koparıp insan eti yiyen mezardan kalkmış ölülere dönüştürense, “zombi filmlerinin babası” lakaplı George A. Romero’dur. Hatta denilebilir ki modern zombiler hakkında bildiğimiz hemen her şeyi, “Yaşayan Ölüler” üçlemesiyle korku sinemasında çığır açan Romero’ya borçluyuz. Romero’nun üçlemesinin ilk filmi Yaşayan Ölülerin Gecesi (Night of the Living Dead, 1968), sebebi net olarak açıklığa kavuşmayan bir zombi salgınının patlak verdiği küçük bir Amerikan kasabasında geçer.iii Bir çiftlik evine sığınarak hayatta kalmaya çalışan bir avuç insanın mücadelesini konu alan film, salgına müdahale eden kolluk kuvvetlerinin de en az zombiler kadar tehlikeli olduğunu ima eden karanlık bir finalle noktalanır. Üçlemenin diğer filmleri Ölülerin Şafağı (Dawn of the Dead, 1978) ve Zombi: Ölüm Günü’nde (Day of the Dead, 1985) zombi salgınının gitgide kontrolden çıkarak tüm ülkeyi, hatta dünyayı teslim aldığına tanık oluruz. Zombilerin insanları vahşice parçalayıp yediği kanlı sahneleriyle istismar sinemasına yakın duran bu filmler, kâh ABD’deki ırk ilişkilerini kâh tüketim kültürünü kâh militarizmi hedef alan politik mesajlar da içerir.

Yığın Toplumunun Canavarları

Romero’nun zombileri korkunç olmasına korkunç ama bir o kadar da acınası yaratıklardır. Beceriksiz, ağır aksak yürüyüşleriyle, bir kuklayı andıran mekanik hareketleriyle, morarmış, deforme olmuş yüzleriyle enikonu gülünç bir halleri vardır. Klasik korku canavarlarının aksine zombiler ne olağanüstü güçlere saniptir, ne de keskin bir zekâya. Onlar güçlerini sayılarından alır. Tek bir zombinin hakkından gelmek nispeten kolaydır, ancak kalabalık yığınlar halinde hareket eden zombilerin önünde kimsecikler duramaz. Neticede yığın toplumunun canavarlarıdır onlar. Ne de olsa her çağ kendi canavarlarını yaratır. Çok değil, bundan yetmiş beş, seksen yıl öncesine kadar burjuva toplumunun korkularını iki isimle özetlemek mümkündü: Frankenstein’ın canavarı ve Kont Drakula. Franco Moretti’nin dediği gibi her ikisi de 1810’larda, “sanayi devriminin doruk noktasında doğan” canavar ve vampir, “birbirini tamamlayan” figürlerdir, “tek bir toplumun iki korkunç yüzü[dür]… zavallı hilkat garibesi ile servetini fütursuzca genişleten mülk sahibi. İşçi ile sermaye.”iv Yoksulların cesetlerinden çalınan parçaların birleştirilmesiyle vücuda getirilen canavar ve ölü olduğu halde asalak misali yaşayanlardan emdiği kan sayesinde yaşamını sürdüren vampir, kapitalist toplumu oluşturan iki sınıfı temsil eder. 20. yüzyılın başlarında sinemayı da fetheden Frankenstein’in canavarıyla Kont Drakula, cazibelerini yitireli epey oluyor. Tüketim toplumunun yükselişiyle birlikte yıldızı parlayan zombiler, neoliberal çağımızın korkularını daha iyi özetleyen canavarlar artık.

Bedensiz bir ruh olan hayaletin tam aksine zombi, ruhsuz bir bedenden ibarettir – insanlara şuursuzca, içgüdüsel olarak saldıran, bilinçten yoksun, ne tam anlamıyla ölü ne de diri bir beden. Zombileri harekete geçiren yegane güdü, insan etine duydukları dinmek bilmez açlıktır. Hal böyleyken zombilerin –Herbert Marcuse’un kullandığı anlamda– “tek boyutlu” düşünce ve davranış kalıplarına hapsolmuş, durmaksızın tüketmeye, hep daha çok tüketmeye programlanmış kitleleri andıran bir yanı yok mu? Nitekim Romero, Ölülerin Şafağı’nda alışveriş merkezlerini dolduran tüketicilerle zombiler arasında açıktan açığa paralellik kurar. Filmin tüketim kültürünü hicveden meşhur sahnesinde bir alışveriş merkezini istila eden zombilerin, vitrinlerinde hâlâ son moda kıyafetlerin sergilendiği dükkanların arasında dolaştığını, yürüyen merdivenlerde dengelerini güç bela koruyarak üst katlara çıktığını görürüz. Ölülerin Şafağı’ndaki karakterlerden birinin zombileri kastederek “Onlar biziz” demesiyle bu benzerlik açık açık dile getirilir.

Fransız kuramcı Jean Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde ya da Toplumsalın Sonu adlı kitabında teknolojinin ve medyanın hâkimiyeti altındaki tüketim toplumunda artık toplumsallığın yok olduğunu, geriye sadece sessiz yığınların kaldığını söyler. Politik bir eylemde bulunmaktan aciz bu tepkisiz ve sessiz yığınlar, kendilerine sunulan metaları, popüler kültür ürünlerini ve medya simülasyonlarını açgözlülükle tüketirler; Baudrillard’ın deyimiyle kara delik misali her şeyi sünger gibi emip yok ederler. Öyle ki geriye anlamdan, bilgiden, kültürden, toplumsallıktan eser kalmaz. Baudrillard, sessiz yığınları tarif ederken öyle bir dil kullanır ki insanlardan değil, dünyada en küçük bir canlılık belirtisi bırakmayıncaya dek herkesi, her şeyi yiyip yok etmeye güdülenmiş zombilerden bahsediyordur sanki. Kısacası Slavoj Zizek’in dediği gibi “hepimiz zombi olduğunun farkında olmayan, bilinçli olduğunu sanan zombileriz.”v

Kapitalizmin insanları zombiye dönüştürdüğü fikri, Deleuze ve Guattari’nin iki ciltlik eserleri Kapitalizm ve Şizofreni’de de karşımıza çıkar. Ne var ki Deleuze ve Guattari’nin zombiden kastı, tüketim çılgınlığının esiri olan yığınlar değil, kapitalist sistemin sakatlayıp yaşayan ölülere dönüştürdüğü ezilen emekçi kitleleridir. Son tahlilde ister emekçi olsun ister tüketici, kapitalist sömürüye maruz kalan, kapitalist ideolojiyle beyni yıkanmış yığınların yaşayan ölülere benzetilmesi sıkça rastlanan bir durum. Zira “zombilik, diğer bir deyişle yaşarken aynı zamanda ölü olma hali, kapitalizmin içsel mantığının mükemmel bir alegorisidir… Kapitalizm, insanların hayatını gasp ederek onları öldürür, sonra da ölümün bağrından hareket ve değer –sahte bir yaşam– devşirir.”vi

Zombilerin derdi ne?

Aslına bakılırsa zombilerin, birbirine taban tabana zıt iki sembolik işlevi olduğu söylenebilir: Bir yandan er ya da geç dünyayı yıkıma sürükleyecek vahşi kapitalizmin sınırsız tüketim mantığını temsil ederler. Öte yandan da kontrolden çıkıp ayaklandığı takdirde yığınların önünde kimsenin duramayacağını, yığınların tüm düzeni alaşağı edecek bir gizilgüce sahip olduğunu gösterirler. Bu açıdan baktığımızda zombileri, tüketmeyi reddeden tüketicilere, çalışmayı reddeden emekçilere, ezenlere başkaldıran ezilenlere benzetebiliriz. Sözgelimi Romero, orijinal üçlemesinden yıllar sonra çektiği dördüncü zombi filmi Ölüler Ülkesi’nde (Land of the Dead, 2005) zombilere handiyse devrimci bir rol biçer. Zombi istilasının ardından hayatta kalanların sığındığı etrafı elektrikli tellerle çevrili bir şehirde geçer film. Şehrin sakinleri arasında sınıfsal bir uçurum göze çarpar; imtiyazlı azınlık lüks içinde yaşarken yoksul halk açlık çekmektedir. Diğerlerine nazaran daha bilinçliymiş gibi gözüken siyah bir zombinin öncülük ettiği zombi yığınları şehre saldırdığında doğrudan imtiyazlı azınlığı hedef alır, böylelikle şehrin yoksul halkı da baskıcı bir rejimin altında ezilmekten kurtulmuş olur.

Zombileri yok edilmesi gereken canavarlar olarak resmetmekten kaçınan bir diğer zombi filmi Tüm Sırların Sahibi Kız’daysa (The Girl with All the Gifts, 2016) insanlığın sonunu getiren zombi salgını, insan-zombi melezi çocukların yepyeni bir dünya inşa etmesine zemin hazırlayan bir fırsata dönüşür.

Zombilere bu derece olumlu yaklaşan filmlerin sayısı pek azdır gerçi. Hatta 2000’lerden sonra beyazperdede boy gösteren zombilerin büyük çoğunluğu Romero’nun görece sempatik yaşayan ölülerine kıyasla çok daha vahşi, çok daha hızlı, çok daha öfkelidir. Bu yeni nesil zombilerle bizi tanıştıran 28 Gün Sonra (28 Days Later, 2002), terk edilmiş bir hastanede komadan uyanan bir adamın post-apokaliptik Londra’nın ıssız sokaklarında dolaştığı etkileyici sahneleriyle hafızalara kazınmıştır. Aslına bakılırsa bu filmdeki canavarların gerçek anlamda zombi oldukları bile tartışılır, zira onlar yaşayan ölü değil, insanları bir anda gözü dönmüş, zombivari canavarlara dönüştüren “öfke virüsü”yle enfekte olmuş hastalardır.vii

28 Gün Sonra, şiddet içeren arşiv görüntüleriyle açılır – Ortadoğu ülkeleri başta olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinden gerçek savaş, işkence, polis saldırısı ve vahşet görüntüleriyle. Salgın patlak vermeden önce de dünyanın vahşetten geçilmeyen, hatta vahşetin iyiden iyiye sıradanlaştığı bir yer olduğu vurgulanır böylece. Tüm dünyayı saran bir zombi salgınını konu alan Hollywood filmi Dünya Savaşı Z’de (World War Z, 2013) resmedilen küresel kaos, göçmen dalgaları ve toplumsal kargaşa da esasen her gün haber bültenlerinde görmeye alışkın olduğumuz manzaralardan farklı değildir. Halihazırda toplumsal patlamalara gebe, kıyametin eşiğinde bir dünyada yaşadığımızı, dünyanın sonunu getirmek için aslında zombilere ihtiyaç olmadığını gösteren bu filmler, özünde yığınların ayaklanmasından duyulan korkuyu yansıtır.

Büyük bütçeli Hollywood filmi Dünya Savaşı Z’de dünyayı zombi tehdidinden kurtaran kahramanı Brad Pitt canlandırır.

Ne var ki Dünya Savaşı Z’de olduğu gibi devlet kurumlarının hâlâ işlediği ve beyaz erkek kahramanın dünyayı kurtardığı zombi filmleri nadirdir. Genelde zombilerin yol açtığı yıkım mutlaktır; insanlar kaçıp güvenli bir bölgeye sığınarak geçici bir kurtuluş umabilirler ancak. Ortada ne otorite kalmıştır ne de yetkili, artık orman kanunları yürürlüktedir. 28 Gün Sonra’nın komadan yeni uyandığı için olup bitenleri tam olarak kavrayamayan baş karakteri, ilkin buna inanmak istemez. “Artık devlet yok” denildiğinde, “Ne demek devlet yok? Devlet her zaman vardır,” diye itiraz etmekten geri durmaz. Kapitalist düzeni ayakta tutan bütün kurumların, bütün toplumsal yapıların çöktüğü bir dünyayla karşılaşırız zombi filmlerinde. Onları bu denli çekici kılan da budur belki, için için arzuladığımız, perdede görmekten haz aldığımız o mutlak yıkımdır. Çoktan miadını doldurduğu halde yaşayan ölü misali hâlâ varlığını sürdüren kapitalist sistemin bizzat kendisinin zombiye dönüştüğü bir çağda zombi filmlerinin bu denli popüler olması başka nasıl açıklanabilir ki?

NOTLAR

i Gilles Deleuze ve Felix Guattari, Anti Oedipus: Capitalism and Schizophrenia, (Minneapolis: University of Minnesota Press, 2000), 335.

ii Bu kitapçık şu linkten incelenebilir: https://www.cdc.gov/cpr/zombies/#/page/1.

iii Zombi salgınının dünyaya dönerken infilak eden bir uzay aracının yaydığı radyasyondan kaynaklandığı ima edilse de bu sadece bir tahminden öteye gitmez.

iv Franco Moretti, “Korkunun Diyalektiği”, Mucizevi Göstergeler, (İstanbul: Metis, 2004), 105.

v Slavoj Zizek, Organs without Bodies, (New York ve Londra: Routledge, 2004), 136.

vi Steven Shaviro, The Cinematic Body, (Minneapolis: University of Minnesota Press, 2006), 84.

vii İnsanları gözü dönmüş katillere dönüştüren bir virüs salgını fikri de esasen George Romero’nun The Crazies (1973) filmine dayanır.

COŞKUN LİKTOR
07 Mayıs 2020 K24

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here