1914 Öncesi Ermeni Köy Hayatı / Anlatılar ve Fotoğraflarla – Mary Kilbourne Matossian, Susie Hoogasian Villa

20. YY başlarında Anadolu?nun kırsal bölgelerinde yaşayan Ermenilerin gündelik hayatını konu alan bu inceleme, Anadolu?nun çeşitli yerlerinde dünyaya gelmiş olan kırk sekiz Ermeni?yle yapılmış kapsamlı görüşmelere dayanıyor. Halkbilimci Susie Hoogasian Villa ve tarihçi Mary Kilbourne Matossian, Ermeni köy hayatının çeşitli yönlerini akademik bir titizlikle ele alırken, geniş aile yapısı, konut mimarisi, tarla ve ev işleri, yiyeceklerin hazırlanması ve saklanması, giyim alışkanlıkları, nişan ve evlilik âdetleri, bebeklerin bakımı ve çocukların eğitimi, dinsel uygulamalar, halk hekimliği, batıl inançlara ilişkin son derece canlı ve ayrıntılı betimlemeler sunuyorlar. Anadolu?da yaşamış ve yaşamakta olan çeşitli halkların günlük hayatları arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları gözler önüne seren bu betimlemeler, kitabı halkbilimi, tarih, antropoloji gibi disiplinlerde çalışan araştırmacılar için olduğu kadar, farklı kültürlerde kendi geçmişinden izler arayan okurlar için de değerli kılıyor. Türkçe çevirisi, açıklayıcı dipnotlar, ek bölümler ve derlenen fotoğraflarla zenginleştirilmeye çalışılmıştır.

Marianna Yerasimos – O Köy Ki, Hepimizin Köyü
Yazar: Marianna Yerasimos
Başlık: O Köy Ki, Hepimizin Köyü
Yayın: Radikal Gazetesi
Tarih: 13.04.2007
1914 Öncesi Ermeni Köy Hayatı, Anadolu’nun çeşitli yörelerinde doğup büyüdükten sonra yaşamlarını Amerika’da sürdüren kırk sekiz Ermeni ile yapılan görüşmelere dayanan bir anlatı kitabı. Halkbilimci Susie Hoogasian’ın 1960’ların ortaları ile 1970’lerin başında sözü edilen kişilerle yapmış olduğu sözlü tarih çalışmaları sonucunda topladığı malzemeyi, onun erken gelen ölümünden sonra (1978) tarihçi Mary Kilbourne Matossian konuyla ilgili yazılı kaynaklardan da yararlanarak yayıma hazırlamış.
Kitap, on dokuzuncu yüzyıl Anadolusu’nun kırsal toplumuna ve gündelik yaşamına bu toplumun önemli bir parçası olan Ermenilerin penceresinden bakmasına rağmen, dönemin çok dinli, çok etnik karakterli Anadolu dünyasının tümü hakkında ilginç bilgiler içeriyor.
Yazar, farklı din grupları ile etnik grupların yaşamlarındaki paralelliği ortak coğrafya ve doğa koşullarına bağladıktan sonra, bu halklar arasındaki ayrımları yaratan unsurlara ve başta din farklılıklarına ve çatışmalara değiniyor ve Anadolu’da yaşamış (ve yaşamakta olan) halkların tarihinin incelenmesinin, “romantik/gerçek dışı bir geçmiş kurgusuyla değil, nesnel tarihsel veriler ışığında ele alındığı analitik, kapsamlı araştırmalarla mümkün” olacağının altını çiziyor.
Aynı adetler, ritüeller
Bir zamanlar Osmanlı Anadolusu’nda farklı halklar, dini cemaatler halinde tarıma dayalı geleneksel bir dünyada yan yana yaşıyorlardı. Müslüman olmayan, yani zimmi cemaatler -özellikle son dönemlerde- kendi içine kapanık olmakla birlikte Müslümanlarla ve diğer cemaatlerle yüzyıllar boyunca birlikte yaşamayı becerdiler. Bu beraberlik belki Yılmaz’ın da belirttiği gibi her zaman ‘toz pembe’ ya da ‘can ciğer kuzu sarması’ misali değildi, ama kuşaklar boyunca sürmüş bir beraberlikti ve Anadolu halklarının maddi ve manevi ortak özelliklerini, ortak inanışlarını, beslenme alışkanlıklarını, âdetlerini -coğrafi koşulların ötesinde- belirlemiştir. Kitapta bu etkileşimin verilerini ve izlerini özellikle düğünlerin, çocuk eğitiminin, pagan halk inanışlarının ve kehanetlerin ele alındığı bölümlerde bulabilirsiniz.
Örneğin evlendikleri andan itibaren köylü Ermeni gelinlerinin ‘dilsiz’leşmesi ve eşinin ailesine dahil olma sürecinde birtakım küçük düşürücü işlere koşulması âdeti, Hıristiyanlarda olduğu kadar Müslümanlarda da görülen bir uygulamaydı. Ayrıca çocuk ilk dişini çıkardığında diş buğdayı pişirip komşulara dağıtma âdetini okul çağına gelen çocukları ‘eti senin kemiği benim’ diyerek öğretmenlere teslim etme âdetini kutsal sayılan ağaçların dallarına kumaş parçaları bağlayarak dualarının kabul olacağı ya da elbiselerden bir parça yırtıp asarak ateşli hastalıklardan kurtulacağı inancını Harput’ta Akhor köyündeki Akhor Bab kilisesinin “Hıristiyanlar kadar Türklere ve Kürtlere” mucizevi şifalar verdiği inancını nazarın kişiye zarar verdiğini özel günlerde harisa pişirme âdetini Anadolu’da hâlâ varlığını sürdüren loğusalara musallat olan ‘al karısı’ efsanesini ve saymakla bitiremeyeceğim kadar çok ortak inancı ve kültürel öğeyi bulabilirsiniz.
Fakat bence etkileşimin en çarpıcı verilerinden biri Harputlu Hıripsime Hanım’ın anlattığı, evlat edinme ile ilgili ritüeldir. “Bir bebeği evlat edinen kadın onu boynunun hemen altından, elbisesinin içine koyar, aşağı doğru kaydırır ve elbisenin altından dışarı çıkarırdı. Doğumu temsil eden bu ‘gömlekten geçirme’ işlemiyle evlat edinme işi bir tür resmiyet kazanırdı. “Pertev Naili Boratav” evlat edinme törenini işaret eden bu deyimin Dede Korkut kitabında da yer aldığını yazıyor.
Toplumsal hafızanın yok edilmesi için yoğun uğraşların verildiği bu dönemde, on dokuzuncu yüzyıl ortalarında Anadolu’nun gündelik kültürünü Ermeni köyü düzeyinde ele alan bu kitabı okuyanlar, eminim Anadolu’nun çokkültürlülüğü hakkında pek çok yeni bilgiler edinecekler ve ‘Ermeni kimdi, diğer Hıristiyanlarla, Müslümanlarla benzerlikleri, farklılıkları neydi’ sorusuna daha kolay yanıt bulabilecekler.

Serpil İlgün – Ermeni Köy Hayatına Yakından Bakmak
Yazar: Serpil İlgün
Başlık: Ermeni Köy Hayatına Yakından Bakmak
Yayın: Evrensel Gazetesi
Tarih: 06.04.2007
“Evet, bu topraklarda gözümüz var” demişti Hrant Dink, “Ama üstünde değil, altında gözümüz var!” Hayatı boyunca bu duyguyu anlatmak için çabalayan Hrant’a göre, en çok da bir arada yaşadığı halklar anlamalıydı “toprağın altında gözü olmanın” aslında ne kadar ağır bir şey olduğunu…
Hrant’ın istediği kadar değil belki ama o aşağılayıcı-düşmanlaştıncı resmi dilin yaralamaya devam ettiği Ermenilerin ne yaşadığını merak edenlerin sayısı giderek çoğalıyor.
Yakın tarihin en büyük kıyımlarından birine uğramış, binlerce yıl biriktirdikleri ne varsa geride bırakıp göç yollarına düşmüş bir halkın örselenen aidiyet duygusunu, korkularını ve öfkelerini anlamaya çalışmanın kaynakları da…
Ermeni halkbilimci Susie Hoogasian Villa, Detroit’in güneybatısındaki bir Ermeni yerleşim bölgesi olan Delray’da geçen çocukluğunda, babası Harputlu Ğazar Ğugusyan’nın dünyaya geldiği küçük Ermeni köyü Akhor’da geçen o güzel günlere ilişkin anlattığı hikayelerle büyür. Babasını ziyarete gelen ve her seferinde Türk kahvesi ikram edilen komşuların bazen saatlerce süren sohbetlerinin konusu da, terk etmek zorunda kaldıktan o ‘eski dünyaya’ ait anılardır. Villa, bu anıların ne kadar kıymetli olduğunu, çok sonraları Ermeni halk hikayeleri üzerine bir çalışma yapmak istediğinde anlayacaktır. Zira, Anadolu’daki Ermeni köylülerinin 19. yüzyıl sonlarıyla, 20. yüzyıl başlarındaki köy hayatını ortaya koyacak veriler oldukça sınırlıdır. Babası ve arkadaşlarının yaptıklan sohbetleri anımsayan Villa, Van’dan Bursa’ya yaşadıktan farklı bölgeleri, uğradıkları baskı ve katliamlar nedeniyle terk etmek zorunda kalarak Amerika’ya gelen, yaşları yetmişle seksen arasında değişen 48 Ermeniyle görüşmeye başlar.1960 ile 1970 yılları arasında yaptığı görüşmelere dayandıracağı çalışmasını tamamlayamadan hayatını kaybeden Villa’nın topladığı malzemeler ve kitap için hazırladığı taslak, tarihçi Mary Kilbourne Matossian’a teslim edilir. Villa’nın hazırladığı taslağı, konuyla ilgili Ermenice ve Rusça kaynaklar ışığında yeniden düzenleyen Matossian, böylece 20. yüzyıl başlanndaki Ermeni köy hayatının panoramik bir fotoğrafını çekmeyi başarır.
Aras Yayıncılık tarafından ABD’dekı ilk basımından 25 yıl sonra Türkçeye kazandırılan “1914 Öncesi Ermeni Köy Hayatı”, işte bu yoğun emeğin ürünü.
Kitapta, Ahılkelek (Gürcistan) ve Kesap (Suriye) dışında, bugün Türkiye Cumhuriyeti sınırlan içinde yer alan bölgelerde yaşamış Anadolu Ermenilerinin toplumsal ve kültürel hayatlarına ilişkin aile ve aşiret örgütlenmesinden, günlük ev işlerine nişan-düğün törenlerinden, konut mimarisine kadar olan birçok aynntı ele alınıyor. Doneme ilişkin fotoğraflar ve anlatımlanna başvurulan 48 kişinin yaşadıkları yerlere ait bilgilerin de yer aldığı kitapta işlenen dini ritüeller dışındaki pek çok geleneğin ve günlük hayat pratiklerinin, aynı coğrafyayı paylaşan komşu halklarla taşıdığı benzerlikler dikkat çekiyor.
Saldırılar ve ulus bilinci
19. yüzyıl sonunda Osmanlı imparatorluğu ile Çarlık Rusya’sı arasında bölüşülen topraklarda tarım ve hayvancılık yaparak hayatlannı sürdürmeye çalışan Ermeni köy aileleri, yiyecek ve giyeceklerini, kullandıkları alet ve mobilyaların tümünü kendisi üretebiliyor ve büyük oranda kendi kendilerine yetebiliyorlardı. Susie Villa, kitap için yazdığı önsözde, bu yeterliliğe rağmen, Ermenilerin siyasi olarak boyunduruk altına girmekten kurtulamadıklarını söylüyor. Yaşadıkları coğrafyayı tarihlerinin çok erken bir döneminden itibaren Kürtlerle paylaştıklarını anımsatan Villa, baskınlar ve yayla rekabetlerinin sürekli yaşanmasıyla birlikte, Ermenilere karşı asıl örgütlü saldın ve siyasi baskılann Kürtlerden değil, komşu devlet ve imparatorluklardan geldiğini ifade ediyor. Villa’ya göre 14. yüzyıla kadar Persler, Romalılar, Bizanslılar, Araplar, Memluklar, Selçuklu Türkleri ve Moğollar arasında el değiştiren hakimiyet, son olarak Osmanlı imparatorluğu’na geçtiğinde de devam eden ayınmcılık ve baskılara karşın Ermeniler, ulus kimliği bilincini hiç yitirmediler.
Ev içindeki yetki diginin
19. yüzyıl sonunda Ermeni nüfusunun büyük bir kısmı çekirdek aileler (ındanik) halinde yaşıyordu. Ermenilerdeki en geniş akrabalık birimi olan ve önemini Birinci Dünya Savaşı’na kadar koruyan Kertastan’nın en güçlü olduğu yerler dağlık bölgeler ve dağ eteklerindeki ormanlık alanlardı. Köylülerin kişisel olarak toprak sahibi olduklan bu yerler, merkezi hükümetlerin en zayıf, kendini koruma ihtiyacının ise en yoğun olduğu bölgelerdi. Aşiretlerde dördüncü dereceye kadar akraba evlilikleri kesin yasaktı ve yaşa ve cinsiyete dayalı bir iş bölümü uygulanırdı. Erkekler kadınlardan üstündü ve evin reisi ailedeki en yaşlı erkek (nahabed) olurdu. Evin günlük işlerini idare eden kişi ise nahabed’in karısıydı (dan digin).Çocukların yetiştirilmesinden yiyecek ve dokuma üretimine bütün işler dan diginin otoritesi altında yürütülürdü.
Beslenmeden evdeki iş bölümlerine Ermeniler için oldukça önemli olan tandırın kullanım biçimlerinden, yiyeceklerin saklanma tekniklerine hamilelik ve doğumdan çocuk yetiştirmeye kadar pek çok başlığın ayrıntılandırıldığı konulardan biri de nişan/evlilik törenleri. Kız çocuklan, genellikle (Müslümanlardan korumak için) küçük yaşlarda evlendirilir ve bu küçük kadınlar yaptıklan evliliklerle birlikte “dilsizleşir”di. En az bir yıl yüzünün alt bölümünü örten ve yalnızca çocuklarla konuşabilen yeni gelinlerin bu durumu, 1908’den sonra zorunluluk olmaktan çıkar.
Cumanın uğursuzluğu
Kitapta, Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul eden ilk ulusal topluluk olan Ermenilerin, eski pagan inanç ve uygulamaların izlerini taşıyan adetlerine de yer veriliyor. Örneğin Ermeniler için taş, toprak ananın yoğunlaşmış haliydi ve taşlann tamamen ortadan kaldınlmasının, toprağın gücünü yitirmesine neden olacağına inanılırdı.
Çarşamba ve cuma günleri çalışmak Ermeni kadınlar için tabuydu. Özellikle cuma günleri suyun “Fatima”ya ait olduğuna inanıldığı için o gün çamaşır yıkamaktan kaçınırlardı.
Kırsal bölgelerde yaşayan Ermenilere göre hastalıklar, ya kem gözden, ya kötü ruhlardan ya da yanında başkasını da götürmek isteyen yeni ölmüş bir kişiden kaynaklanırdı. Her ruhun uğurlu veya uğursuz bir yıldızla bağlantısı olduğuna inanılır kişinin yaşamı kötü gittiğinde yıldızı sönükleşir, ölen insanın yıldızı ise gökten düşerdi…

Z. Nilüfer Nahya – 1914 Öncesi Ermeni Köy Hayatı
Yazar: Z. Nilüfer Nahya
Başlık: 1914 Öncesi Ermeni Köy Hayatı
Yayın: Kırkbudak Dergisi
Tarih: 01.03.2007
Kitap, Susie Hoogasian’ın kırk sekiz Ermeni ile 1960’ların ortalarıyla 1970’lerin başında gerçekleştirdiği görüşmeler sonucunda oluşturulmuştur. Hoogasian, 1978 yılında vefat etmeden önce elindeki dokümanları yayıncısına teslim etmiştir. Bu taslağı ve dokümanları ise yayın evinden, tarihçi Mary Kilbourne Matossian almış ve o da Ermenice ve Rusça kaynaklardan yararlanarak kitabı son haline getirmiştir. Ancak kitabın Türkçe baskısında çevirmenin faydalı açıklamaları, fotoğraflar, iki ek bölüm ve bir dizin yer almaktadır.
Kitap, Köy Halkı, Aşiret ve Hane (I), Günlük Hayat (II), Nişan ve Evlilik (III), Evlilik Hayatı ve Doğum (IV), Çocuk Büyütme (V), Ritüeller, İnanışlar ve Kehanetler (VI), Halk Hekimliği, Hastalık ve Ölüm (VII) ve Eklerden oluşmaktadır. Her bölümün sonunda, Avrupa, Kafkasya ve yeri geldikçe Anadolu’nun diğer topluluklarıyla (Türkler, Kürtler, Araplar vb.) karşılaştırmalar bulunmaktadır. Bunlar, bazı durumlarda dinler arası (İslam ve Hıristiyanlık) karşılaştırmalara da dönüşmektedir. Metin içinde verilen bilgileri örneklendirecek nitelikte fotoğraflar da her bölümün sonuna yerleştirilmiş tamamlayıcı görsel öğelerdir.
Çalışmanın ilk bölümünden (Köy Halkı, Aşiret ve Hane), aşiret isimlerinin, kurucularının vaftiz adından gelebileceğini ve dış evliliğin önemli bir kural olduğunu öğreniyoruz (2006:31). Aynı bölümde özellikle Anadolu kültüründe vaftiz anne ve vaftiz babanın, görevleri, özellikleri, toplum içindeki yeri ve bu kişilerin sanal akrabalık ilişkisi hakkında açıklamalar yer almaktadır (2006:37).
İkinci bölümdeki (Günlük Hayat) birçok veri, gündelik yaşamın yanı sıra Anadolu coğrafyasında birlikte yaşayan halkların, birbirleriyle benzer kültürel öğeleri paylaştığına en büyük örnekleri verebilen halk mutfağına dair benzerlikleri gösteriyor: örneğin sac ekmeği (sac hats), kete (kata), ayran (tan), pestil (basteğ).
Üçüncü bölüm (Nişan ve Evlilik), öncelikle ataerkil bir yaşam içinde, Müslüman topluluklardan farkı olmaksızın Ermenilerde de iş yükünün kadın üzerinde olduğunu gösteriyor. Kızların -özellikle Türk ve Kürt ailelerce- kaçırılmaması ve çok çocuk doğurabilmeleri için erken yaşta evlendirildiğini, bekâretin bir iffet sembolü olarak yüceltildiğini (2006: 120) ve Amerikalı misyonerler okullar kurana kadar okutulmadıklarını (2006: 104) öğreniyoruz. Beşik kertmesi, kına, geline kırmızı duvak örtülmesi gibi adetlerin 1914 öncesinde Ermenilerde de bulunduğunu görüyoruz. Anadolu’da ne amaçla yapıldığı bugün bile netlik kazanmayan kına âdetinin, kadınların doğurganlığının sağlanması amacıyla gerçekleştirildiği açıklaması ise dikkat çekici bir detaydır (2006:112).
Beraberinde düğünlerin (harsanik), şenlik havasında geçmesi nedeniyle Noel (Dzinunt) öncesi oruç dönemi öncesi (ki sonbahara denk gelmektedir) ile Paskalya (Zadig) öncesindeki Büyük Oruç (Medz Bahk) dönemi öncesinde (kış aylarında) yapıldığını ve Perhiz döneminde düğün yapılmasının ise kesinlikle yasak olduğunu öğreniyoruz (2006:112).
Evlilik Hayatı ve Doğum başlıklı dördüncü bölüm, okuyucuya toplumsal yaşam hakkında daha detaylı bilgiler vermektedir. Bu bölümün öne çıkan bilgisi, Anadolu’daki Müslüman topluluklarda da rastlanan ‘söylemezlik’ ya da ‘suskunluk’ olarak bilinen âdetin, ‘gelinlik tutma’ ya da ‘dil saklama’ (munç) adıyla Ermeni köy hayatında da yaşanmış olmasıdır (karş. İçin bkz. Boratav 1973:230). Yeni evli gelinin, papazın ve vaftiz babasının elini öpmesi, küçük çocuklar dışında kimseyle konuşmaması, büyüklere söyleyeceklerini çocuklar aracılığıyla iletmesi, bu âdetin, Ermeni geleneklerine göre hareket alanını oluşturmaktadır (2006:131). On yılı aşkın bir zaman boyunca dahi sürdürülebilen sessizliğin, genellikle gelinin ilk çocuğunu doğurmasının ardından, kayınvalidesinin ona bir hediye vermesi ve “konuş kızım” demesiyle sona erdirildiği çalışmada görülmektedir (2006:130).
Aynı bölüm, ölüm hakkında hayli ilginç bir detayı sunmaktadır. Buna göre dönemin köylü Ermenileri, ölümden sonra ruhun bedenden ayrılıp serbest kaldığına, oradan oraya dolaştığına (karş. İçin bkz. Örnek 1971:61), ölen kişinin mezarı ziyaret edilip başında dua edilene kadar huzura kavuşmadığına inanıldığını ölen kişi için hayır işleri yapıldığını ve badarak (Aşai Rabbani / Missa) ayinine özgü ilahiler ve geceleri de dualar okunduğunu görüyoruz (2006:134).
Çocuk sahibi olmanın, ailenin soyunu sürdürmesi açısından taşıdığı önemin, Ermenilerin hayatında da önemli bir yer tuttuğu kitapta görülmektedir. Boşanmak ya da en azından ikinci bir eş almak kesinlikle yasak olduğundan, evlat edinmenin Ermeni kültüründe ayrı bir yere sahip olduğu öne çıkan bir detaydır. Öyle ki bu, ‘gömlekten geçirme’ adı verilen bir töreni de üretmiştir. Bir bebeği evlat edinen kadın, onu hemen boynunun altından dışarı çıkarmakta ve doğumu temsil eden bu işlemle evlat edinme işi bir tür resmiyet kazanmaktadır (2006:137).
Anadolu’daki Müslüman grupların neredeyse hepsinde günümüzde de görülebilen Alkarısı inancının, dönemin Ermeni köylülerince de paylaşılmış olması anlamlıdır. Hoogasian ve Matossian’ın aktarımına göre al ya da çoğul haliyle alk adı verilen kötü ruhlar, kırmızı elbiseler giyiniyorlardı bebekleri kaçırabiliyor ve yerine çirkin bebekleri koyabiliyorlardı (2006:142). Bu inanç haricinde bebeğin doğumun hemen ardından tuzlanması, eş ve göbek bağına uygulanan işlemler (2006:139), kırk basması ve buna karşı alınan tedbirler (2006:142) Anadolu’daki Müslümanlarda görülen adetlerin aynısıdır (bkz. Acıpayamlı 1961:75-92) ve hatta bunların bir çoğu bugün de yaşanmaktadır.
Anadolu Hıristiyan kültürünün başlıca ritüellerinden birisi vaftizdir. Bu konuda kitaptan edindiğimiz bilgiye göre Ermenilerde vaftiz, doğumdan sonraki üçüncü günle sekizinci gün arasında herhangi bir gün yapılabilirdi ve vaftiz ayinin ardından harisa (yani keşkek Ermenice başka bir adlandırmayla keşkeg) pişirilmekteydi (2006:145).
Beşinci bölümde (Çocuk Büyütme) ele alınan çocukluk çağı, ad verme, lakaplar, kundak (khındağt), kudaklama ve [diş] hediği (hadig) uygulamaları hakkında bilgiler içermektedir (karş. İçin bkz. Örnek 1979).
Ritüeller, İnanışlar ve Kehanetler başlıklı altıncı bölüm, oldukça faydalı bilgileri aktarmaktadır. Ermenilerin taş ve özellikle de suya dair inançları hakkında bilgi edinebilmekteyiz. Anadolu’nun birçok bölgesinde uygulanan ‘çömçe gelin’in, dönemin Ermenileri arasında yaşamış olması bir başka noktadır. Nuri (yanı sıra khuntsgululu, khuncgululu, çamçakhatun, çömçe gelin) adı verilen bezden yapılmış bir kadın kuklasının köy içinde gezdirilmesi suretiyle Tanrı’dan yağmur dilemek için yapılan uygulama hakkında açıklamalar aktarılmaktadır (2006:186) (karş. için bkz. Acıpayamlı 1963:21-29).
Ancak yazarların üzerinde durduğu bir bilgi vardır ki özellikle halkbilim araştırmacıları için önemlidir. Susie Hoogasian’ın yaptığı görüşmelerden birinde ona, ‘yağmur yağdırmanın en şaşmaz yollarından birinin, bir Müslüman’ın cesedinin kafasını kesip ırmağa atmak’ olduğunu söylediğini görüyoruz (2006:187). Bu uygulama, tam tersi bir açıklamanın Müslümanlarca yapılmış olması açısından önemlidir. Müslümanlar arasında yapılan araştırmalarda, yağmurun yağdırılması için ‘bir gâvurun kafasının suya atılması’ bilgisine rastlanmaktadır (karş. için bkz. Acıpayamlı 1963:19). Bu kesişmeli durum farklı alanlarda ortak noktalara doğru kayabilmektedir. Bu açıdan eser, Harput’ta bulunan Akhor Bab adlı bir kiliseden ve bu kilisenin şifa veren bir yer olarak kabul edilmesinden bahsetmektedir (2006:192). Öyle ki Hıristiyanlar kadar Müslümanlar da bu kiliseye gelerek dua etmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında, farklı inançlara sahip olsalar da, umudun, insanların hayatlarında ortak bir noktaya doğru ilerlemelerini dahi sağlayabilecek denli güçlü bir etki yaratabildiğini bir kez daha görebiliyoruz. Ritüeller, İnanışlar ve Kehanet bölümünde, güçlü bir karşılaştırma yapabilmemize imkan tanıyan bir başka kısmı da Hampartzum (İsa’nın Göğe Yükselişi) günü etkinlikleridir. Paskalya’dan kırk gün sonrasına -çoğu zaman mayıs ayı başına- denk gelen bugünde genç kızların gerçekleştirdikleri etkinlikler, çeşitli öğeleri açısından, Müslüman halkın kutladığı ve bir bahar bayramı olarak kabul edilen Hıdırellez’e benzemektedir (karş. için bkz. THKD 1990) Bu geniş kısmı, Halk Hekimliği, Hastalık ve Ölüm başlıklı yedinci bölüm takip etmektedir. Çeşitli hastalıklar ve bunların sağaltılması için köy halkının kullandığı reçeteler aktarılmakta ve ayrıca Ermenilerde yer alan nazar inancından bahsedilmektedir. Ölüm konusu bu bölüm altında yer alan bir başka alt başlığı oluşturmaktadır. Bir geçiş dönemi olarak, detaylı uygulamaları içeren ölüm konusu, kitapta kısaca ele alınmıştır. Ancak dönemin adetlerinin bilinmesi konusunda, yeterli temel bilgiyi ön bilgiyi sağladığı söylenebilir. Yazarların, ele aldıkları birçok inancı -özellikle doğaya bağlı olanları-, Hıristiyanlık öncesi Ermeni inançlarına bağladıkları ve bunu, inanç pratiklerini inceledikleri hemen hemen her bölümde ifade ettikleri görülmektedir (örn. 2006:183). Kimi yerlerde de bu inançların Hıristiyanlık içine nasıl yerleştirildiği açıklanmaktadır. Türkiye’deki halkbilim ve sosyal antropoloji literatürü, daha ziyade bu tip senkretik öğeleri İslam üzerinden irdelediğinden, çalışma, bu tip örneklendirmeleri araştıranlar için Hıristiyanlık açısından özel bir önem taşımaktadır. Son olarak Ekler (“Kaynak Kişilerin Doğum Yerlerine İlişkin Bilgiler” ve “Geleneksel Şarkılar ve Maniler”), bilgilerin alındığı kişiler ve sosyal yaşama ilişkin veriler sayesinde Anadolu’daki Ermenilerin 20.yüzyıl başlarındaki yaşamı hakkındaki bilgileri geliştirmektedir. Çalışma, okuyucuya birçok konuda yeri geldiğince detaylı bilgiler sunabilmekte aynı zamanda Müslüman ve Hıristiyan (en azından Ermeni) halklar arasında verimli hatta tamamlayıcı karşılaştırmalar yapabilmesini sağlayabilecek birikimi aktarabilmektedir. Bunu sadece yazarlara değil çevirmenin yaptığı katkılara da borçludur. Her iki yazarın çalışmasını tamamlayan en önemli nokta çevirenin dipnotlarıdır. Gerek günümüz Ermeni yaşamıyla yaptığı karşılaştırmalar gerek eksik kalan açıklamaları tamamlaması gerekse de bazı inanç ve uygulamalarla ilgili günümüz kaynaklarından açıklamalar aktarması, çevirenin, kitaba yaptığı takdire değer bir katkıdır. Özetle çalışma, Anadolu coğrafyasında yaşamış ve bugün de yaşayan halklar arasındaki ilişkilere, kültürel açıdan güzel bir örnek oluşturmaktadır. Halkbilimci ve sosyal antropologların -beraberinde kültürle uğraşan diğer araştırmacıların- faydalanabileceği dikkate değer bir kaynaktır. Bunu göstermek için kitaba temel olan araştırmanın yapıldığı 1960’lar ve 70’ler dikkate alınmış ve Müslümanlara yönelik karşılaştırmaların, zaman itibariyle paralel olabilmesi için bu incelemede özellikle eski tarihlere ait kaynak eserlere gönderme yapılmıştır. Tüm bunların ötesinde, halkların benzerliklerini ve farklılıklarını sergilemesiyle, bir anlamda, bir arada yaşamış ve yaşayan insanların, birbirini tanımasının ve bilmesinin ne kadar farklı sonuçlar yaratabileceği hissini de verebilmektedir.

Aylin Öney Tan – İyi Güvercin
Yazar: Aylin Öney Tan
Başlık: İyi Güvercin
Yayın: Cumhuriyet Gazetesi
Tarih: 28.01.2007
?İyi ruh bir güvercine benzer, nurla dolu olur, kötü ruh ise kömür gibi kara olur.?
Bu bilgiler Aras Yayıncılık tarafından basılan ?1914 Öncesi Ermeni Köy Hayatı? adlı kitaptan alıntı. Ermenilerin ölüm ile ilgili gelenekleri anlatılırken yer verilen bu inanç çok şeyi özetliyor.
İnanışa göre her ruhun bir hacmi ve ağırlığı olur, günahları fazla olan ruhlar daha ağır çekerdi.
Kitabın yazarlarından birinin annesi Harputlu Hıripsime Nakuşyan Ğugasyan?a göre ruhun günahı fazlaysa yani ruh ağırlaşmışsa, öbür dünyaya giden ?Kıldan Köprü?yü geçemez, ?Sönmez Ateş?in içine düşerdi.
?Ölüm Meleği? ölen kişinin ruhunu alıp götürebilsin diye rahmetlinin odasının kapıları açık bırakılır, hayattayken kullandığı alet edevat üzerine konurdu. Ölüm birdenbire gelen bir olay gibi değil aşamalı gerçekleşen bir yok olma süreci olarak görülür, cennete uçuş yedi gün sürerdi. Ölülerin bir süre daha acıktığına ve susadığına inanılır, taze mezarlara yiyecek bırakılırdı. Cenazeyi takip eden günlerde ailesi ?voğormadz hokin? yani ?rahmetli?yi anmak için toplu bir yemek verirdi. Sözlük anlamı ?ruh/can ekmeği? ya da kısaca ?can yemeği? olan ?hokehats? tüm sevenlerini bir araya getirirdi.
Dini yortuların ertesinde ölülere adanan ?merelots? gününde ise helva ihmal edilmezdi.
Hrant Dink?in üzerine Agos gazetesi ve kalemi bırakıldı mı bilemiyorum ama bu yazıda kalemi Takuhi Tovmasyan?a teslim etmek en doğrusu.
Gene Aras Yayıncılık?tan çıkan ?Sofranız Şen Olsun? kitabında Takuhi Tovmasyan ölülerin anısına yaptığı irmik helvası tarifini verirken belki de gelmiş geçmiş en güzel yazılmış helva tarifine imza atıyor, kâh helvayı anlatıyor, kâh yitirilen sevdiklerinin anısına dalıyor:
?İrmik helvası denince benim de babam gibi, sevdiklerimin, anacaklarımın sonu gelmiyor bir türlü. Gelin, helvanın şerbetini hazırlayalım, tencereyi ateşe oturtalım, şeker yavaş yavaş eriyip şerbet olsun??
Yaz aylarında helvanın şerbetine bir limonun kabuğunu rendelediğini söyleyen Takuhi Hanım limon kokusunun helvaya bambaşka bir ferahlık verdiğini söylüyor.
?Bir litre suya, yarım kilo şeker ve 125 gram yağ koyarak, kısık ateşte yavaş yavaş erimeye bırakırız. Derince bir tencerede yarım kilo irmik ve bir avuç çamfıstığını yine çok kısık ateşte sürekli karıştırarak kavurmaya başlarız. Kavurma işlemi yaklaşık yarım saat sürecektir. Bu işlem sırasında canınız sıkılıp, ateşin hızını artırıp, yarı kavruk, yarı çiği kalmış irmiklerden uyduruk bir helva yapmaktansa, her bir irmik tanesinin rengini arzu edilen sarılıkta bırakarak, tam kıvamında, irmiklerin yeterince kavrulmuş olması için en doğru yöntem, sevdiklerinizi sırayla anmaktır. Böylece yarım saatin nasıl geçtiğinin farkına bile varmazsınız.?
Bu noktada Takuhi Hanım babasının bir lâfını anmadan da yapamıyor:
?Kendisini anacak bir yakınının olmayışı, ölümden de beterdir bir ölümlü için!?
Ve helvasını kavurmaya devam ediyor.
?Sevdiklerimin canları için helva kavurmak hiç de zor gelmiyor bana. Tabii başlarken biraz hüzünleniyorum. Tabii ki başlarken biraz hüzünleniyorum ama hemen hüznümü güzel bir anımla değiş tokuş edip, irmikleri gülümseyerek karıştırıyorum. Ama ne yalan söyleyeyim, Mardik amcam gibi çocuk yaşta anasından, sonra da analığından ayrılanların anısı canımı çok acıtıyor.?
Mardik amca, Çorlulu Sarmısaklıyan?lardan Takuhi yayasının yani nenesinin vicdan azabıdır. Karısı ölen üç çocuklu Ğazaros Efendi?yle evlendirilen Takuhi yaya, duvağını çıkarmasıyla kocasının sandığı gibi iki değil üç çocuğu olduğunu öğrenir. Kendisine doğrunun söylenmemesine çok içerler ve inat eder. Üçüncü çocuk küçük Mardik nene ve dedesiyle Çorlu?ya geri gönderilir.
Bir daha göremezler Mardik?i. Küçük Mardik Çorlu?da büyümeye fırsat bulamadan akrabalarıyla Tehcir yolculuğuna çıkar. Haberi gelmez, izi bulunmaz. Yıllar geçer, umut yitirilmez ama her helvaya Mardik için okunan bir ?Hayrmer? yani ?Göklerdeki Babamız!? diye başlayan dua da katılır.
Takuhi Hanım hüzne teslim olmuyor, helvasını karmaya koyuluyor:
?Nerede kalmıştık?
Bir litre suya yarım kilo şeker ve 125 gram yağ koyarak, kısık ateşte erimeye bırakırız. Derince bir tencerede yarım kilo irmik ve bir avuç çamfıstığını yine çok kısık ateşte sürekli karıştırarak kavurmaya başlarız. Demiştik ya, bütün sevdiklerimizi anıp yad edene kadar irmik de tam kıvamında kavrulmuş olur. Tencereyi ocaktan alır, lavabonun içine oturturuz. Kıpır kıpır kaynamakta olan şerbeti, kızgın irmiklerin üzerine ?coss? diye dökeriz. Bu işlem, kelimenin tam anlamıyla bir kaynaşmaya neden olur. Kaynama hızını kaybederken tencereyi yine kısık ateşin üzerine alır, karıştıra karıştıra helvanın suyunu çektiririz. Tencereyi ateşten indirir, demlenmesi için tencerenin üzerini önce temiz bir bezle örter, sonra da kapağını kapatırız. Yarım saat sonra helvamızı bir çatal yardımıyla teller, taneleriz.?
Agos?un kapıları sonuna kadar açık, iyi ruhlu güvercinlerini göğe uçursun diye.
Kıl köprüde takılacaklar kendilerini biliyor. Sönmez ateşin yutacağı bebekleri katile dönüştüren kara kömürler olacak.
Tadını içine damlayan gözyaşlarından alan bu helvayı siz de kavurun, acıyla kavrulan sevenlerinin matemine katılın. İrmik tanelerinin rengi altına dönerken, şerbet ile kaynaşırken, tüm bu acıların güvercinin kanatlarında sonsuza dek uçup gitmesini dileyin.

Lora Baytar – Geleneklerin ?Dün?ü Bu Kitapta
Yazar: Lora Baytar
Başlık: Geleneklerin ?Dün?ü Bu Kitapta
Yayın: Agos Gazetesi
Tarih: 15.12.2006
Aras Yayıncılık ‘tan çıkan ‘1914 Öncesi Ermeni Köy Hayatı’ adlı kitap Ermeni kültürünün ‘dün’ünü gözler önüne sererken yitip giden gelenekleri de açığa çıkartıyor.

Geçtiğimiz günlerde Aras Yayıncılık aracılığıyla okurlarla buluşan bir kitap tabiri caiz ise Ermeni Kültürü’nün ‘değişim miladı’ olarak nitelendirebileceğimiz 1914 öncesini sosyal yaşam bağlamında gözler önüne seriyor. Yayınevinin inceleme dizisinden çıkan “1914 öncesi Ermeni Köy Hayatı” başlıklı kitap Anadolu’nun kırsal bölgelerindeki yok olmaya yüz tutmuş yaşama ilişkin anıları canlı tutmayı da başarıyor.
Anlatı ve fotoğraflardan oluşan kitap, Halkbilimci Susie Hoogasian Villa’nın, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde doğup büyümüş 48 Ermeni ile 1960’ların ortaları ile 1970’lerin başları arasında yaptığı kapsamlı görüşmelere dayanıyor. Çalışmasını ABD’nin Detroit kentinde sürdüren Villa, 1978 yılında çalışmasını tamamlamadan vefat etmişti. Ardından projeyi devralan Mary Kilbourne Matossian, konuyla ilgili Ermenice ve Rusça kaynaklarla kitabı oluşturdu.
Kitapta Ermeniler’in Anadolu’nun kırsal kesimlerinde sürdürdükleri hayat, çeşitli konu başlıkları altında, sistematik bir şekilde ele alınıyor.
Birbirinden dolu yedi bölüm
Yedi bölümden oluşan kitabın ilk iki bölümünde, tipik Ermeni köylerindeki aile ve aşiret örgütlenmesi, konut mimarisi, hayvanların bakımı, tarım, hasat ve harman, ürünlerin işlenmesi, geleneksel giyim ve ev işleri üzerinde duruluyor.
Kitabın en önemli kısmını oluşturan sonraki üç bölüm ise, nişan ve evlilik adetleri, dulluk ve yeniden evlenme, kısırlık, hamilelik, doğum, vaftiz, bebeklerin bakımı ve çocukların yetiştirilmesi gibi, özellikle kadınların günlük hayatını şekillendiren konular üzerine yoğunlaşıyor. Emzirme ve sütten kesme yöntemlerinden kundak türlerine, tuvalet eğitiminden çocuğa kültürel değerlerin aşılanması için başvurulan yollara kadar çok çeşitli ayrıntılar içeriyor. Son iki bölümde, kırsal kesimlerde yaşayan Ermeniler arasında yaygın olan, Hıristiyanlık öncesi dönemden kalma inanış ve uygulamalar, aziz efsaneleri, batıl inanışlar, bayramlar ve mevsimlerle bağlantılı kutlamalar, rüya tabirleri, halk tıbbı uygulamaları ve cenaze adetleri ele alınıyor.
Kitabın son bölümünde ise Villa’nın bu araştırma için görüşme yaptığı 48 kişiyle ilgili biyografik notlar bulunuyor.
Resim altları dikkat çekici
Günümüz Ermeni gelenekleri ile o dönem gelenekleri arasında oldukça büyük farklılıklar olduğunu da açığa çıkaran kitapta yer alan resimler ve resim altları en az metinler kadar ilgi çekici. Tarihi, bir masal gibi olmaktan çıkarıp belgelere dönüştüren resimlerden biri, yeni evli bir Ermeni kadınının hayatının, evlilikle gerek iş durumu gerekse davranışlar olarak ne kadar değiştiğini gözler önüne seriyor. Öyle ki bir eve gelin giden bir Ermeni kadını en az bir yıl başını ve yüzünü örterek aile büyüklerinin yanında bazen yıllar boyu suskun kalırmış:
“Görüşülen kişiler arasında, Muş bölgesinden gelmiş olanların tümü, gelinin görevlerini anlatırken yeni evli kadının ilk zamanlar yalnızca çocuklarla konuşabildiğini söyledi. Bu konuyla ilgili olarak belirtilen süreler ise bir ay (Erzincanlı Azniv Hanım) ile dört yıl (Muş Karagilli Misak Bey) arasında değişiyordu. Misak Bey, kendi annesinin alçakgönüllülüğünden ve gelin gittiği aileye olan saygısından dolayı yedi yıl boyunca gönüllü olarak susmuş olduğundan bahsetti…”
Günümüzde hala geçerli olan, küçük yaşta evlendirilen kızlar geleneğinin o dönemlerde oldukça yaygın olduğuna tanıklık eden kitabın bir diğer önemli yanı ise her bölümün hemen ardında yer alan karşılaştırmalar bölümü.
Doğu Avrupa ve Yakındoğu’nun diğer halklarının ritüelleri ile Ermeni geleneklerinin karşılaştırmalarının yer aldığı bu bölüm ritüeller arasındaki benzerlik ve farklılıkları da ortaya koyuyor.
Geleneklerin yörelere göre değişim gösterdiğini de kanıtlayan kitaba göre, günümüz hızlı tüketilen dejenere ilişkilerine karşın o dönemlerde boşanma söz konusu bile değilmiş. İkinci evlilik yalnızca bir kadın ya da erkeğin dul kalması durumunda gündeme geliyormuş.
Sadece araştırmacı ve meraklıların değil bugün Ermeni kimliğini taşıyan herkesin okuması gereken bir kitap “1914 Öncesi Ermeni Köy Hayatı”. Geleneklerin kaynaklarını bilmek elbette ki çok önemli ama bir de yitip gidenleri öğrenmek var işin ucunda.

Bülent Usta – Anadolu Köy Hayatı Üzerine
Yazar: Bülent Usta
Başlık: Anadolu Köy Hayatı Üzerine
Yayın: Milliyet Gazetesi
Tarih: 01.12.2006
Kitap, hem Ermeni hem de Anadolu Köy Hayatını Anlatıyor.
Kitap vitrinlerinde yerini alan “1914 Öncesi Ermeni Köy Hayatı” o yıllarda yaşayan Ermenilerin ve Türklerin arasında, bugün dahi süren benzerlikleri görmemize yol açıyor.

Ötekileştirdiklerimizin bize ne kadar benzediğini, yıllardır bize öğretilen ve yüklenen düşmanlıkların aslında ne kadar boş ve abartılı olduğunu anladığımız gün, hayatımız ve yaşadığımz dünyanın çehresinin de daha güler yüzlü ve ışıltılı olduğu oıtaya çıkacaktır.
Yüzyıllarca okyanusun ötesinde yaşayan insanların canavara benzediğini düşünmüştü Batılılar.
O toprakları keşif ve işgal süreçlerinde bile, renkleri, dilleri ve dinleri farklı olan insanlara ‘insan’ sözcüğünü yakıştıramamış, o insanları maymunun daha gelişmiş bir türü olarak değerlendirmeyi uygun görmüşlerdi. Böyle görmeleri, o insanları köleleştirmenin mantığını da meşrulaştırıyordu.
Bugün de aynı ötekileştirme her toplumda farklı niyetler ve ölçülerde sürüyor. ABD ya da İngiltere’de Arap ve Müslüman olmak, Müslüman bir ülkede Yahudi vb. farklı bir etnik kimliğe ya da dine mensup olmak, o kişiye karşı düşmanca davranmak için yeterli olabiliyor, Üstelik bu ötekileştirme mantığı toplumlar, dinler ya da etnik gruplara yönelik olarak da yaşanmayabiliyor. Doğrudan kişilere yönelik olarak, örneğin eşcinsel birisine karşı da aynı mekanizma zaman zaman şiddetini arttırarak sürebiliyor. Aslında sorunun temeli, bilmemekten ve önyargılarla deforme edilmiş bilginin birilerinin çıkarına uygun olarak dolaşıma sokulmasından kaynaklanıyor. Bilmek, tanık olmak, iletişime geçmek düşmanlıkların sonunu hazırlayabilir ya da toplumlar ve insanlar arasında düşmanlık tohumu ekerek var olmaya çalışan anlayışlar bu şekilde teşhir edilebilir.
Türk köyü gibi
Kitap vitrinlerinde yerini alan “1914 Öncesi Ermeni Köy Hayatı”, o yıllarda yaşayan Ermenilerin ve Türklerin arasında, bugün dahi süren benzerlikleri görmemize yol açıyor. Kitabın adında bulunan “Ermeni” sözcüğü çıkartıp yerine “Anadolu” sözcüğünü koyarak kitabı yeniden bassak ve içerikteki dinsel ifadeleri fotoğraflarla birlikte dışarıda tutsak, anlatılan köy yaşantısının Müslüman bir Türk köyüne ait olduğunu zannedebilirsiniz. Ermeni kadınların köy yerinde başını bağlaması bile benziyor Türk kadınlarınınkine. Hatta ‘nazar’ gibi Şamanistik olarak görülen pek çok Anadolu’ya özgü inanç ve ritüellerin de ortak kullanıldıklarına tanık oluyoruz, Yani Ermeni ve Türk köyünün yaşantısı ancak bu kadar birbirine benzeyebilir dedirtebiliyor insana bu kitap. Tabii ki benzerlikler kadar farklılıklar da var, Anadolu kültürünün zenginliği, zaten bu farklılıkların çokluğundan ve çeşitliliğinden kaynaklanmıyor mu?
Kitap, yedi bölüm ve eklerden oluşuyor. Bölümler, köy ve aile örgütlenmesinden başlayarak günlük hayatın ayrıntılarından, düğün ve cenaze gibi çeşitli törenlerden, çocuk büyütme ve halk hekimliği gibi konuların betimlenmesinden oluşuyor.
Akademik metin
Eklerde ise, kaynak kişilerin biyografileri geleneksel şarkılar ve maniler bulunuyor. Bu araştırma,
S. Hoogasyan?ın 1915’te ABD?ye göç eden Ermeni kökenli Anadolu köylülerinden 48 kişi ile görüşmesinden ortaya çıkmış.Antropolojinin ‘katılımcı gözlem’ yöntemini uygulayamayan Hoogasian’ın, tanıklıklar, yazılı ve görsel belgelerden yola çıkarak oluşturduğu bu çalışma, öncelikle akademik bir metin olarak ortaya çıkar. Hoogasian Villa, çalışmasını üniversite yayınevine teslim ettikten sonra, kitabını göremeden aramızdan ayrılır.
Yayınevi, bu çalışmayı Matossian?a önerir ve bundan sonra Matossian, başka etnograf ve antropologların da desteğiyle, çalışmayı derinleştirip zenginleştirerek kitaplaştırır. Kitabın önsözündeki gereksiz denilebilecek politik ifadeleri saymazsak, iyi bir sosyal antropolojik eserle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.
Son söz: Bu kitap sadece Ermeni köy hayatını anlamak için değil, Anadolu köy hayatını anlamak için de okunabilir.

Kitabın Künyesi
1914 Öncesi Ermeni Köy Hayatı
Anlatılar ve Fotoğraflarla
Mary Kilbourne Matossian
Susie Hoogasian Villa
Çevirmen Adı: (İngilizceden) Altuğ Yılmaz
2. baskı, Nisan 2007
350 sayfa

İçindekiler:

Sunuş
Önsöz Mary Kilbourne Matossian
Önsöz Susie Hoogasian Villa

Bölüm I.

Köy Halkı, Aşiret ve Hane
Köy ve Aile Örgütlenmesi
Konut Mimarisi
Fotoğraflar

Bölüm II.

Günlük Hayat
Tarım ve Hayvancılık
Hasat ve Ürünün İşlenmesi
Günlük Ev İşleri
Giyim
Karşılaştırmalar
Fotoğraflar

Bölüm III.

Nişan ve Evlilik
Nişan
Düğün
Dulluk ve Yeniden Evlenme
Karşılaştırmalar
Fotoğraflar

Bölüm IV.

Evlilik Hayatı ve Doğum
Hamilelik ve Doğum
Vaftiz
Karşılaştırmalar
Fotoğraflar

Bölüm V.

Çocuk Büyütme
Yeni Doğmuş Bebeklerin Bakımı
Çocuğa Kültürel Değerlerin Aşılanması
Karşılaştırmalar
Fotoğraflar

Bölüm VI.

Ritüeller, İnanışlar ve Kehanetler
Doğaya İlişkin Tutumlar
Karşılaştırmalar
Aziz Efsaneleri
Mevsimsel Kutlamalar
Karşılaştırmalar
Kehanetler
Fotoğraflar

Bölüm VII.

Halk Hekimliği, Hastalık ve Ölüm
Nazar
Şifacılık
Ölüm
Karşılaştırmalar
Fotoğraflar

Notlar

Görüşme Yapılan Kişilerin Biyografileri

Kaynaklar

Ekler

Ek I. Kaynak Kişilerin Doğum Yerlerine İlişkin Bilgiler

Ek II. Geleneksel Şarkılar ve Mâniler

Çevirenin Notları ve Ek Bölümler İçin Kaynakça

Fotoğraf Kaynakçası

Sözlük

Dizin

Mary Kilbourne Matossian,
9 Temmuz 1930?da, ABD?nin Los Angeles kentinde dünyaya gelen yazar, Stanford Üniversitesi?nde Tarih alanında lisans (1951), Beyrut Amerikan Üniversitesi?nde Yakındoğu Tarihi alanında yüksek lisans (1952), Stanford Üniversitesi?nde Tarih alanında doktora derecesi almış, otuz yıl boyunca Maryland Üniversitesi?nde öğretim görevlisi olarak çalıştıktan sonra, 1996?da emekli olmuştur. Toplumsal ve kültürel tarih alanlarındaki araştırmalarını halen sürdürmekte olan yazarın yayımlanmış çalışmalarından bazıları şunlardır: The Impact of Soviet Policies in Armenia [Sovyet Politikalarının Ermenistan?daki Etkileri] (1962); Poisons of the Past: Molds, Epidemics, and History [Geçmişin Zehirleri: Küfler, Salgın Hastalıklar ve Tarih] (1989); Shaping World History [Dünya Tarihini Şekillendirmek] (1997).

Susie Hoogasian Villa,
22 Aralık 1921?de, ABD?nin Detroit kentinde, nüfusun büyük kısmını Ermenilerin oluşturduğu bir semtte büyümüş, buradaki Zavaryan Ermeni Okulu?na devam etmiştir. Wayne Devlet Üniversitesi?nde Eğitim Bilimleri alanında lisans, İngiliz Dili alanında yüksek lisans (1948) dereceleri almış, İndiana Üniversitesi Halkbilimi Enstitüsü?nde dünyaca ünlü halkbilimci Stith Thompson?la çalışmıştır. Aynı zamanda Oakland Devlet Üniversitesi İngilizce Bölümü?nde öğretim görevlisi olan yazar, akademik alandaki çalışmalarında, kendisini geleneksel Ermeni kültürünün araştırıp ortaya çıkarılmasına ve korunmasına adamıştır. One Hundred Armenian Tales and Their Folkloristic Relevance [Yüz Ermeni Masalı ve Bunların Halkbilimsel Değeri] (1966) adlı kitabıyla, Chicago Üniversitesi Halkbilimi Ödülü?nü kazanmıştır.

Yorum yapın

Daha fazla Anlatı, Ermeni Edebiyatı, İnceleme, Sosyoloji
Lutsika Dudu – Hagop Ayvaz

Hayat, İstanbul'un avam Ermenicesi'ni aldı götürdü, neredeyse hiç konuşulmuyor artık. Hagop Ayvaz, 1968-1996 yılları arasında yayınladığı Ermenice tiyatro dergisi "Kulis"te...

Kapat