1915 Yazıları – Taner Akçam

Ermeni meselesiyle ilgili yaptığı çalışmalarla dikkat çeken Taner Akçam, 1915 Yazıları’nda bir araya getirilen makalelerinde çözümsüzlük girdabında sürüklenen sorunu değişik yönleriyle ele alıyor. 1915 hakkındaki en basit doğruları karartmak için gösterilen çabaları gözler önüne seren; ilgili kişi ve kurumların tarihsel gerçekleri nasıl çarpıttıklarını, belgeler üzerinde tahrifata varan oynamalar yaptıklarını ortaya koyan Akçam, var olduğunu ileri sürdüğü “inkâr endüstrisi” ile hesaplaşıyor. Türkiye’de soykırım konusunda mevcut eksik bilgilenmelerin ve yanlışlıkların giderilmesine önemli bir katkı sağlayan bu kitaptaki makaleler, Türk-Ermeni ilişkilerinin normalleşmesi yolunda atılması gereken adımlara da işaret ederek iki halkın kardeşlik ve dostluk temelinde bir arada yaşamaları yolunda ufuk açıyor.

Türk tarihçiliği ve belge kullanma geleneği konusunda yapılacak tartışmalara da katkı sunan 1915 Yazıları, konuyla ilgili kapsayıcı ve karşılaştırmalı araştırma biçimiyle, Türkiye’de genel olarak hem siyasetçilerde hem akademisyenlerde egemen olan yalnızca ve esas olarak “Osmanlı arşiv belgelerine güvenmek” tutumunun ne kadar doğru olduğunu da sorguluyor.

Tüm bunların yanı sıra “soykırım” kavramını uluslararası hukuk bağlamında gözden geçiren ve Uluslararası Ceza Mahkemeleri kararları ışığında değerlendiren Akçam, sadece Türk diplomasisinin içine düştüğü açmazları değil “soykırım”ın ne olup ne olmadığını da inceliyor.

“İnkâr ve anlamak” – Suavi Aydın
22/01/2010 Radikal Gazetesi Kitap Eki

Taner Akçam, Türkiye’de Ermeni meselesi hakkında resmî tarihin ve milliyetçi söylemin karşısından konuşan ilk isimdir, dersek çok yanılmış olmayız. Akçam, daha önce Ermeni sorunu ve 1915 tehciri üzerine yazdığı kitaplar ve yazılarla Türkiye’de yeni bir bilincin yaratılmasında öncü bir rol oynamıştır. Türkçede bu konuda yayımlanan ilk kitabı Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu (1992) ile İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu’nda (1999) her türden milliyetçilikten azâde bir biçimde, konuya insan hakları açısından bakan yeni bir perspektif sunarak yakın tarihin eleştirel gözleminde yeni imkânların varlığını göstermiştir. Bu yeni imkânların en önemlileri arasında sanırım Akçam?ın yazdıklarının dünyanın geri kalanında “geçmişle hesaplaşma” adı altında yürüyen ve toplumları geçmişte işlenmiş suçlarla yüzleştiren sürece adım atmamızı sağlaması geliyor. Resmî söylemin ezberlerini karşıya alan ve kurulu düzenin tüylerini diken diken eden “soykırım” gibi bir kavramı dillendirmekten çekinmeyen
Akçam söylemi, bu anlamda devrimci bir nitelik taşıyor.
Çeşitli tarihlerde çeşitli dergilerde yayımlanmış ve yeni yazılmış yazılarını bir araya getiren 1915 Yazıları, Akçam’ın “nkâr endüstrisi” adını verdiği ve büyük ölçüde Dışişleri mensupları, Türk Tarih Kurumu gibi resmî mahfillerin üretimi olan tezlere ve değerlendirmelere karşı yazdığı yazılardan oluşuyor. Akçam’a göre bu tezler ve değerlendirmeler “tarihsel gerçekleri çarpıtarak” ve “belgeleri tahrif ederek” biçimlendirilmiş, inkâr politikasının güncel parçaları olan tekrarlardan ibaret, ahlakî açıdan da sorunlu imalâtlardır. Yeni bir şey söylemedikleri gibi ?ısmarlama? nitelikleri ve soğuk yüzleriyle endüstriyel nitelik taşırlar. Gerçeği örtmek için kullanılmış birer “sis bombası” gibidirler ve esasen insanî durumla bir ilişkileri yoktur. Gerçekten de eleştirilen yazına baktığımızda gördüğümüz şey her türlü günahtan arındırılmış bir devlet savunmasıdır. Bunlar çoğunlukla devlet ve millet gibi içinde insanı, onun acılarını ve insanın özne olduğu bir tarihi göremeyeceğimiz kavramların birer meşrulaştırma işlevi gördüğü savunma metinleridir.

“Mesele” halloldu mu?
Kitapta yer alan ilk yazı daha önce yayımlanmamış olan “Dr. Rupen Sevag Çilingiryan Cinayeti” başlıklı makale. Burada Akçam, Osmanlı ve Alman arşiv belgelerine dayanarak 1915 yılında tutuklanarak öldürülen bir Osmanlı Ermeni aydınının trajik hikâyesini anlatmakta ve sistematik bir imha politikası olarak gördüğü Ermeni operasyonlarına ilişkin bir örnek olayı sergiliyor. İkinci makalede Akçam, Ermeni tehciri bağlamında arşiv belgelerinin kullanımına ilişkin eleştirel bir değerlendirmeye girişip Fuat Dündar?ın, kendisinin Ermeni Meselesi Hallolunmuştur kitabına ilişkin eleştirilerine cevap veriyor. Bu iki makale de daha önce herhangi bir yerde yayımlanmamış metinler. Bu yazıların ardından Akçam “Soykırım Suçunda Kasıt Unsuru Konusunda Bazı Notlar” başlığıyla, soykırım kavramı ve hukukuna ilişkin kuramsal ve Yugoslavya/Ruanda örnekli bir sunuşla devam ediyor.
Kitap dördüncü makaleden sekizinci makaleye kadar, Akçam’ın “inkâr endüstrisi”ni yaratan yazının da içinde yer aldığını söylediği yazı ve kitaplara yapılmış eleştirilerden oluşuyor. Bu makalelerde devletin klasik Ermeni söylemini oluşturan belli başlı yazar ve kişilerin, Gündüz Aktan ve Şükrü Elekdağ gibi emekli büyükelçilerin, Justin McCarthy ve Günther Lewy gibi “ısmarlama” yabancı tarihçilerin ve Hikmet Özdemir, Kemal Çiçek, Yusuf Halaçoğlu ve Ramazan Çalık gibi kurum tarihçilerinin ürettiği savunma hattının zayıflıkları, yanlışları ve tahrifatları ortaya konulmakta. Dokuzuncu yazıda yazar, Ermeni bir tarihçinin, Vahakn N. Dadrian’ın tezlerini topladığı kitabı tanıtarak, Ermeni tarihçiliğinin genellikle malûl olduğu özcü bakış açısını eleştirmekte. Ardından Akçam’ın Türk-Ermeni yakınlaşmasının zeminini oluşturabileceğini düşündüğü temel noktalar üzerine geliştirdiği düşüncelerle karşılaşıyoruz. Burada yazar “toplumsal bellek yitimi”ne karşı ortak bir konuşma teklif etmekte, kolektif korkuların temelini irdelemekte ve tarihle yüzleşme seçeneklerini ele almakta. Akçam, Ermeni sorunu özelinde, çözümsüzlüğün temeline ?İttihat Terakki geleneği’ni koyuyor. Son makalede ise Akçam bu gelenekle hesaplaşma zorunluluğunu vurguluyor
ve Hrant Dink’in katledilmesinden sonra sözü edilmeye başlanan “yükselen milliyetçiliğin ve ırkçılığın” aslında derin tarihî kökleri olduğundan bahisle bu geleneğe işaret ediyor.

Psikolojik savaşı ikame etmek
Cumhuriyet kadroları bu geleneği sürdürmüş, tarihle yüzleşmenin önüne geçmiş, acı tarihi unutturmuş ve Türkiyeliyi kendisine ve Ermeni komşularına yabancılaştırmıştır. Ermeni sorunu bu bakımdan kilit önemdedir. Akçam’ın başta söz ettiği gibi bu yüzleşmenin en önemli adımlarından biri olan Ermenistan’la barışçı ilişkilerin geliştirilmesiyle iki halkın yeniden kucaklaşması, aynı zamanda Hrant Dink’in anısına dikilmiş en büyük anıt olacak, onu Türkiye’nin ebedî Ermenistan büyükelçisi yapacaktır. Akçam’ın kapalı sınırı açacak ve önyargıları yıkarak birbirine sırtını dönmüş iki halkı yeniden buluşturacak barış kapısının adının “Hrant Dink Kapısı” adını alması dileğini de burada hatırlamak gerek. Hrant Dink’in en önemli dileği iki halkın yeniden barışması ve konuşmaya başlamasıydı. Akçam’ın işaret ettiği gelenek ise bu konuşmanın yerine hep düşmanca duyguları körükleyecek bir psikolojik savaşı ikame etmeye çalıştı. Belki de bu geleneğin uzantısı olan güçler, barışın en güçlü sesi olan ve her iki halkın içine de kök salma kabiliyeti olan Hrant’ı bu yüzden susturdu.
Türkiye’de Akçam’ın güçlü örneklerini sergilediği yüzleşme metinleri, sayısını gittikçe artırmakta ve kamuoyu yaratmakta. Üstelik bu yazın içinde belge okuma biçimleri üzerinden gelişen bir iç tartışmanın geliştiği de görülüyor. Türkiye’nin bu çok sesliliğe hayli ihtiyacı var. Akçam bu alanda sahneyi açan ilk kişi. Bu yeni derlemesiyle tartışmayı daha ileri boyutlara taşımakta, yeni sorulara kapı açmakta.
Ermeni sorunu karşısında emekli diplomatlarla resmî tarihçilerin oluşturduğu monofonik sahnenin giderek geride kaldığı, bu soruna bütün insanî boyutlarıyla ve çeşitli belge kaynaklarını değerlendirerek bakan yeni bir özgür tarihçiler kuşağının ortaya çıktığı açık. Bu özgür kuşak, 1915’e ve civarında gelişen olaylara yeni bir ?görgü tanıklığı? geliştiriyor, bu tanıklığın içine çeşitli tipte belge kullanımlarını, yeni belge okuma biçimlerini katıyor. Resmî tarih yazımı bakımından bu yeni metodoloji hiç alışıldık değil. Osmanlı arşivi dışında arşiv tanımayan, bu arşivden çıkmış belgeyi de devlet lehine okumak dışında bir “görme biçimi” geliştiremeyen eski tipte tarihçilerin sesi yavaş yavaş taş plaklarda kalıyor.
Yazıyı daha fazla uzatmaya gerek yok. Meraklısına, kafasında sorular olanlara, yeni sorular soranlara, daha önce bu yazıları münferiden okumuş olup bütünlüklü bir yapı içinde yazıları yeniden değerlendirmek isteyenlere ve dahi sabit fikirli olanlara şiddetle tavsiye edilir.

OKUMA PARÇASI
Önsöz ya da Hrant Dink Kapısı

Önsöze Hrant ile başlamam gerekiyor. Aslında bir itiraf bu. Bu
kitapta yer alan bazı makalelerin yazılmasında onun oynadığı bilinmeyen rolün itirafı… Türk Tarih Kurumu’nun yayımladığı kitabın eleştirisi, Şükrü Elekdağ ve Mavi Kitap kampanyası, “Soykırım ve Kasıt Unsuru” makaleleri onun ısrarları sayesinde yazıldı. Kelimenin gerçek anlamıyla, yazmam için başımın etini yedi.
“Bu iş burada bitecek” diyordu. Türkiye, onun için her şeyin
başladığı ve bittiği yerdi. İki şeye çok ama çok önem veriyordu: Türkiye insanının yalanlarla beyninin yıkanmasının önüne
geçilmesi ve aydınlanması ile Türk-Ermeni sınırının açılması.
Bu nedenle de, propaganda amacıyla devlet görevlilerine yazdırılan her kitaptan ve her eylemden sonra, kitaplardaki yalanların açığa çıkarılması için büyük çaba harcıyordu. “Vaktim yok,
derslerim var, yazamam” dedikçe telefon ediyordu. “Yabacı dilden çeviri vakit alıyor” bahanelerinin arkasına sığınıp kaytarmaya kalktığımda çevirileri kendisi yaptırıyordu.
Abartısız her telefonunda, “Oradaki tarihçi, akademisyen arkadaşlarına selamlarımı söyle, güzel şeyler yapıyorlar ama o
yaptıkları buraya gelmedikçe hiçbir anlam ifade etmiyor” diyordu. “Söyle onlara, lütfen gelsinler, Türkiye’deki tartışmala-
8
rın bir parçası, tarafı olsunlar. Bilsinler ki, bu iş burada Türkiye’de bitecek. Burada insanlarımızın aydınlanması için çalışsınlar.” Kendisini akademi ile kamuoyunun bilgilendirilmesi arasında bir köprü olarak görüyordu. Bu nedenle yazdığım makalelerin bazıları, format olarak uygun olmasa bile, pehlivan tefrikası gibi önce Agos’ta dizi olarak yayımlanırdı.
Bazıları onun ısrarlarıyla kaleme alınan bu makaleler, şimdi
başka yeni makalelerle birlikte okuyucu ile buluşuyor.
* * *
Kitabın, Türkiye ile Ermenistan arasında 10 Ekim 2009 tarihinde imzalanan protokol anlaşması ile aynı döneme denk gelmesi güzel bir tesadüf.
Artık kolayca iddia edebiliriz ki, 10 Ekim 2009 tarihi itibarıyla, Türk-Ermeni ilişkilerinde yeni bir dönem başlamıştır. Bu
dönemi, “geri sayım dönemi” olarak adlandırmak isterim. Geri sayım nerede ve ne zaman bitecektir bilemem ama protokolün imzalanması ile “Türkiye’nin 1915 konusunda bir şeyleri kabul etmesi”nin geri sayımının başladığını söyleyebiliriz.
Gorbaçov’un, glasnost (açıklık) ve perestroyka (yeniden yapılanma) politikaları, nasıl SSCB’nin sonunu getirdi ise, bu protokolün de Türkiye Cumhuriyeti’nin 1915 konusunda izlediği
inkâr politikalarının sonunu getireceğini düşünüyorum.
Bundan sonraki süreç, Türkiye’nin neyi, nereye kadar kabul
edeceği etrafında dönecek gibi gözüküyor. Önümüzde, “Japonya-Almanya sarkacı” diye tanımladığım geniş bir seçenekler bütünü durmaktadır. Japonya örneği, sıradan, yarım-ağız bir “kusura bakmayın” tutumuna denk düşer. Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı sırasında işlediği suçlar karşısında takındığı tavır gibi,
Türkiye de, 1915’te Ermeni vatandaşlarına kötü bir şeyler yapıldığını kabul eder ve bundan dolayı özür diler. Ama bu özrün ne
Türkiye’nin iç demokratikleşmesi ne de geçmişin acılarının sarılması anlamında Ermeniler açısından ciddi bir sonucu olur.
Ya da Türkiye, Almanya’nın Nazi cinayetleri konusunda izlediği yolu takip eder: 1915’in soykırım olduğunu kabul eder; tarihle yüzleşmeyi Türkiye’nin iç demokratikleşmesinin önemli bir
9
unsuru haline getirir ve geçmişte acı çekmiş insanların acılarını giderebilecek çeşitli sosyal, kültürel ve maddi tazminat ödemelerinin kapısını açar. Hatta 1915 felaketinin oluşmasında onların da rolü olduğunu bilerek, sürece Avrupa, Rusya gibi büyük devletleri de dahil eder. Bu iki ucun arasında nerede duracağımızı şimdiden kestirmek zor. Ama kesin olan odur ki, artık Türkiye’de 1915 üzerine daha ciddi tartışmaya başlayacağız.
* * *
Makalelerin önemli bir kısmı, 90 yıllık inkâr politikaları ile
ilgili. Bugüne kadar 1915 konusunda, Türkiye insanı sistemli
bir devlet politikası ile büyük bir karanlığa mahkûm edildi. Bu
politikanın başını Dışişleri Bakanlığı diplomatları çekti. Bu nedenle, elinizdeki makalelerin bazılarının bu diplomatların yazdıkları ile ve düzenledikleri kampanyalarla ilgili olması bir tesadüf değildir.
90 yıllık inkâr politikasının etkileri büyük oldu. Bunlardan
bir tanesi soykırım kavramı etrafında, eleştirel tarihçiler arasında da oldukça yaygın olan mitlerin ve hurafelerin yaratılmasıydı. Bunlardan bazılarını hatırlamakta fayda vardır:
1) Kavramın 1948’de ortaya çıktığı, dolayısıyla bundan önceki olayları açıklamakta kullanılamayacağı ciddi ciddi iddia
edildi.
Oysa çok basit gerçekler vardı: Kavramı bulan ve bu kavramın bir kanun haline gelmesi için yıllarca uğraş veren Polonyalı hukukçu Raphael Lemkin, soykırım kavramını 1915 yılında Ermenilere karşı yapılanlardan etkilendiği için geliştirdiğini
defalarca yazmış ve söylemişti. Yani Lemkin’in soykırım kavramını yaratmasının önemli nedenlerinden biri 1915’te Ermenilere yapılanlardı.
Kavramın 1948 öncesi için kullanılamayacağı tam bir hurafe
idi. Nitekim 1948 Soykırım Sözleşmesi’nin Başlangıç bölümünde, “Tarihin her döneminde soykırımın insanlık için büyük kayıplar meydana getirdiği” açık olarak yazılmış ve kavram tüm
insanlık tarihindeki benzeri cinayetleri kapsayacak biçimde tanımlanmıştı.
10
2) Devletin inkâr politikasın bağlı olarak, 1915’te yaşananların soykırım sayılamayacağını ispat etmek amacıyla ele alınan
tüm eserlerde Ermenilerin yaptıkları “terörist” eylemleri ispat
etmek ana uğraş haline getirildi. Buna göre, eğer Ermenilerin
bir kısmının veya bütününün Ruslarla işbirliği yaptığı, Ermenilerin Osmanlı’ya karşı ayaklanma hazırlığı içinde olduğu veya
ayaklandığı yahut Ermenilerin Müslümanları öldürdükleri ispat edilirse, 1915’te yaşananların soykırım sayılamayacağı ciddi ciddi ileri sürülebilecekti. Öyle de yapıldı.
Oysa yukarıda anlatılanların tümünün, bir an için gerçeklik olduğunu kabul etsek bile, böylesi bir tartışmanın soykırım kavramı açısından hiçbir anlamı ve değeri yoktu. Tekrar
etmek gerekirse, soykırım tartışması açısından, 1915’te Ermenilerin neleri yaptıkları veya yapmadıklarının hiçbir önemi,
hiçbir anlamı yoktur. Bir eylemin soykırım sayılıp sayılmayacağı, kurbanlarının ne yaptıkları ile ilintili değildir. Kurbanların yaptıkları, soykırımın niçin yapıldığının bir cevabı olabilir
o kadar! Eğer 90 yıllık inkâr politikasını esas alır ve tüm söylenenlerin doğru olduğu kabul edersek, söylenecek cümle şu
olacaktır: Ermeniler ayaklandıkları, Ruslarla işbirliği yaptıkları
ve Müslümanları öldürdükleri için soykırıma tâbi tutulmuşlardır. Soykırım tartışması için cevap verilmesi gereken tek soru
şudur: Ermeniler ne yapmış olurlarsa olsunlar, Osmanlı Hükümeti ve/veya İttihat ve Terakki Partisi, Ermenileri “toptan veya
kısmen” imha amacına yönelik bir karar almış mıdır ve bu kararı hayata geçirmiş midir?
3) Dünya’da soykırım kavramının hukuki anlamda kullanım
alanı artık çok genişlemiştir. 2 Ağustos 2001 tarihinde Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi, 1995 yılında Srebrenica’da
7-8.000 erkeğin öldürülmesi ile sonuçlanan katliamı soykırım
olarak tanımlamış ve sanıkları soykırım suçundan mahkûm etmiştir. 24 Haziran 2007 yılında Irak Yüksek Mahkemesi, Saddam rejiminin yöneticilerini, 1986-89 yılları arasında “El-Enfal Harekâtı” adıyla bilinen “isyan bastırma operasyonu” sırasında Kürtlere karşı gündeme getirdikleri katliamlardan dolayı
soykırım suçuyla cezalandırmış ve sanıklar idam edilmişlerdir.
11
Aralarında Halepçe’nin de olduğu bu katliam serisinde 100.000
civarında Kürt öldürülmüştü.
Biz ise 1 milyon civarında Ermeni’nin imha edilmiş olduğu
gerçeğini tartışıyoruz.
4) Özellikle Ruanda ve Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemelerinin soykırımı kanıtlamak konusunda kullandıkları “ikinci el delillere bakmak” metodu çok önemlidir. Bu metodun bir unsuru da şudur: Bir devlet veya hükümet görevlisi, suç konusu olan eylemi, imha amacıyla gündeme getirmemiş olsa bile; eğer eyleminin sonuçları, söz konusu grubun kısmen veya tamamen imhasına yol açıyor ve karar vericiler bunu
engellemeye yönelik herhangi bir girişimde bulunmuyorlarsa,
soykırım suçunu işlemiş sayılırlar.
Biz ise 1915 Nisan-Mayısı ile başlayan 1917 ortalarına kadar süren bir imha politikasını konuşuyoruz. Yaklaşık üç yıl
boyunca sadece imhalar bilinmekle kalınmıyor, imhayı uygulayanlar, Diyarbakır Valisi Reşit gibi, ödüllendiriliyor; Dr. Çilingiryan örneğinde olduğu gibi, cinayet zanlısı olarak yakalan
katiller İstanbul hükümetinin emirleriyle serbest bırakılıyor ve
Ermeni sürgünlere yardım etmek isteyenler tutuklanıyordu.
Bu ve artırılabilecek örneklerin bize gösterdiği bir tek gerçek
vardır. Türkiye, 1915 konusunda güneşi balçıkla sıvamaya çalışmaktan vazgeçmelidir. “1915 bir soykırım mıdır, değil midir” tartışmasının akla uygun hiçbir mantıki gerekçesi yoktur.
Gerek uluslararası hukuk gerek sosyal bilimlerin konuya yaklaşımı itibarıyla böyle bir tartışma yararsızdır.
Bir de bilinmesi gereken nokta şudur: Türkiye’nin meselesi veya zorluğu “1915 soykırım mıdır, değil midir” sorusunda
yatmıyor. Türkiye’nin cevap vermekte zorlandığı nokta 1915’te
yaşananların bir suç teşkil edip etmediğidir. Türk hükümet
yetkilileri, 1915’te yaşananların suç teşkil etmediğine inanıyorlar. Devletin kendi vatandaşlarını sürgüne yollayabileceğini,
mallarına mülklerine el koyabileceğini, bu sırada yollarda bazı ölümler olursa, bunun üzülecek bir şey olsa dahi normal olduğunu savunuyor. Soykırım bir suç tanımıdır. 1915’in soykırım olup olmadığını tartışabilmeniz için ilk önce bir suçun iş-
12
lenmiş olduğunu kabul etmeniz gerekir. Ancak ortada bir suç
varsa, o zaman bu suçun soykırım olup olmadığını tartışabilirsiniz; soykırım olmadığını, insanlık suçu veya savaş suçu vb.
olduğunu ileri sürebilirsiniz. Eğer Türkiye, 1915’te yaşananların ahlâken kabul edilemez olduğunu, bir suç olduğunu kabul
ederse sorunun esas olarak çözülmeye başladığını görecektir.
Kitaptaki bazı makaleler doğrudan bu ve benzeri sorunlarla
ilgilidir. Bu makalelerde, Türk Tarih Kurumu’nun ve Dışişleri
diplomatlarının 1915 hakkındaki en basit gerçekleri karartmak
için gösterdikleri inanılmaz çabaları, belki de büyük bir şaşkınlıkla okuyacaksınız. Bu makalelerde, ilgili kişi ve kurumların
tarihsel gerçeklerin nasıl çarpıttıklarını, belgeleri nasıl tahrif ettiklerini gözler önüne sermeye çalıştım.
Makalelerden anlaşılacağı gibi, ortada bir “inkâr endüstrisi”
söz konusudur ve bu endüstri sadece Türkiye ile de sınırlı değildir. Yabancı bazı akademisyenlere ısmarlanmış kitaplar yazdırılması ve bu kitapların Türk Büyükelçilikleri ve Konsoloslukları eliyle dağıtılmaları da bu “endüstri”nin faaliyetleri arasındadır. Tüm bu çabaların tek bir ortak amacı vardır: Mümkün olduğu kadar fazla sis bombası atarak ortalığı mümkün olduğu kadar çok karartabilmek. “Soykırım Suçunda Kasıt Unsuru Konusunda Bazı Notlar”, “Gündüz Aktan ve Soykırımda Saik Meselesi”, “Gündüz Aktan Dosyası Kapanmıştır”, “Guenter Lewy’nin Osmanlı Türkiye’sinde Ermeni Katliamları, Tartışmalı Bir Soykırım Adlı Kitabı Üzerine”, “Bir Skandal: Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Mektubu ya da Şükrü Elekdağ ve
Justin McCarthy Bu Ülkeyi Nereye Sürüklüyorlar?” ve “Bir Kitap ya da Bir Cinayetin Anatomisi” makaleleri tümüyle bu konulara ayrılmıştır.
Bu makalelerin Türkiye’de soykırım konusunda mevcut eksik bilgilenmeleri giderilmesine önemli bir katkı sağlayacaklarını umut ediyorum.
* * *
24 Nisan 1915, Ermeni Soykırımı’nın sembolik başlangıç tarihidir. Bu tarihte İstanbul’da 200’ün üzerinde entelektüel tu-
13
tuklanmıştır. Bunların önemli bir kısmı daha sonra sürüldükleri Çankırı ve Ayaş’ta öldürüleceklerdir. Dr. Çilingiryan bu
furyada tutuklanan entelektüellerden birisidir ve o da Ağustos
1915’te öldürülecektir. Çilingiryan olayını önemli kılan, eşinin
Alman olması nedeniyle, fazla istemese de, Almanya’nın sorunla ilgilenmek zorunda kalmasıdır. Bu nedenle olay hakkında
oldukça iyi sayılabilecek bir belge yığınına sahibiz. Çilingiryan
hakkında okuyacağınız makalede, bugüne kadar hiçbir yerde
kullanılmamış bir dizi Osmanlı ve Alman belgesi okuyacaksınız. Çilingiryan hikâyesi bize şunu öğretiyor: O sırada dürüst
Osmanlı görevlileri de vardı. Bu dürüst görevliler, Çilingiryan
örneğinde olduğu gibi, çok sınırlı da olsa, bazı durumlarda cinayetlerin katillerini yakalıyorlardı da. Ama İstanbul hükümeti
hemen devreye giriyor ve katilleri serbest bıraktırıyordu.
Makaleler arasında, “Ermeni Meselesi Hallolunmuştur” adlı
kitabıma yönelik eleştirilere cevap verdiğim uzun yazının son
derece önemli bir yeri vardır. 1915 Soykırımı konusunda yapılan çalışmalarda merkezî sorulardan bir tanesi şudur: Hangi arşivlere ve hangi belgelere güvenilmelidir? Bu makalede,
Türkiye’de hem siyasetçilerde hem akademisyenlerde egemen
olduğunu gördüğüm, “sadece ve esas olarak Osmanlı arşiv belgelerine güvenmek” tutumunun ne kadar doğru olup olamayacağını sorguladım. Arşivlerdeki belge ve bilgilerin bir hiyerarşiye tâbi tutulmasının ne kadar yanlış olduğunu, arşivlerdeki bilgilerin karşılıklı kıyaslanması ile doğru bilgilere ulaşılabileceğini göstermeye çalıştım. Makalenin Türk tarihçiliği ve belge kullanma geleneği konusunda yapılacak tartışmalara ufak bir katkı yapmasını ümit ediyorum.
* * *
2005 yılının Nisan ayında, bir konferans için Erivan’da bulunuyorduk. Akşam acıkmış “Dolmama” adlı restorana gitmiş,
hararetli bir sohbete dalmıştık. Murat Belge, Hrant… Başka kim
vardı hatırlamıyorum. Yan masadan kalkmak üzere olan bir çiftin, gitmekten vazgeçtiklerini fark ettik. Masamıza bir şişe şarap yolladılar. Sonra da kalkıp yanımıza geldiler; Amerikan’ın o
14
dönem Ermenistan Büyükelçisi John Evans ve eşi. Çok uzun ve
hoş bir sohbet ortamı doğdu. Konu elbette “Türk-Ermeni geriliminin nasıl çözüleceği” idi. “Türkiye’nin yerinde olsam, diplomatik ilişki kurulmamış olsa bile, seni ‘fahri konsolos’ atarım Hrant. Düşünebiliyor musun, senin fahri konsolos olman
ne büyük bir mesaj olur.” Sözlerim çok hoşuna gitti Hrant’ın;
“ben bu işi zaten yapıyorum”un kıvılcımını, ışıltısını gözlerinde okumak mümkündü. Ama sınır, ille de sınır… Onun aklı
fikri sınırın açılmasında idi. Türk-Ermeni sınırı açılır Türk ve
Ermeni insanı birbirlerini tanımaya, birbirleri ile konuşmaya
başlarlarsa, aradaki sorunların çözüleceğine inanıyordu.
Hrant, yaşadığı sürede fahri büyükelçi veya konsolos olarak atanmadı, sınırın açılacağını da göremeyecek. Ama o ölümü ile çok ciddi bir görev üstlendi. Şu anda Türk-Ermeni ilişkilerinin en fahri, en ciddi büyükelçisi o… Bizlere yapacak bir
şey kalıyor: Rüyası olan o kapıyı açıp ona “Hrant Dink Kapısı”
adını vermek…
Açın artık bu kapıyı; adını da Hrant Dink Kapısı koyalım!


Kitabın Künyesi
1915 Yazıları
Taner Akçam
İletişim Yayınları
Kapak Hakkında: Vartan Deronian (Amerikan Ermeni Mülteci Kampı, Halep, Suriye, 1920’ler)
Baskı: 1.Baskı Ocak 2010, İstanbul
384 sayfa


TANER AKÇAM 1953’te doğdu. 1975’te ODTÜ İ.İ.B.F.’den mezun oldu. 1976
Martı’nda sorumlu yazı işleri müdürü olduğu Devrimci Gençlik dergisindeki yazıları nedeniyle tutuklandı. 1977 Martı’nda Ankara Merkez Cezaevi’nden firar
etti. 1978’de Almanya’da siyasi mülteci oldu. 1988’de Hamburg Sosyal Araştırmalar
Enstitüsü’nde şiddet, kültür ve insan hakları konularında çalışmaya başladı. İlk
eserleri İnsan Hakları ve Marksizm (Ayrıntı Yayınları, 1991), Siyasi Kültürümüzde
Zulüm ve İşkence (İletişim Yayınları, 1992) bu araştırmaların sonucudur. 1991’de
yayımlanan Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu (İletişim Yayınları), Ermeni
sorunu etrafındaki çalışmalarının başlangıcına denk düşer. 1996’da, “1919-1922
İstanbul Divan-ı Harbi Örfi Yargılamaları Işığında Türk Kurtuluş Hareketi ve Ermeni Soykırımı” adlı çalışmasıyla Hannover Üniversitesi’nden sosyoloji ve tarih
doktorası aldı. Bu çalışma önce Almanca, daha sonra da İnsan Hakları ve Ermeni
Sorunu, İttihat ve Terakki’den Kurtuluş Savaşına (İmge Yayınları, 1999) adıyla Türkçe
yayımlandı. 2006’da yayımlanan A Shameful Act: The Armenian Genocide and the
Question of Turkish Responsibility (Metropolitan Books) 2007’de, Minnesota eyaletinde araştırma dalında en iyi kitap ödülünü kazandı. Yakın dönemde yayınlanan
kitapları şunlardır: “Ermeni Meselesi Hallolunmuştur” – Osmanlı Belgelerine Göre
Savaş Yıllarında Ermenilere Yönelik Politikalar (İletişim, 2008), Tehcir ve Taktil: Divan-ı Harb-i Örfi Zabıtları İttihad ve Terakki’nin Yargılanması 1919-1922 (Vahakn N.
Dadrian ile birlikte der., Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008), 1915 Yazıları (İletişim,
2010) ve Kanunların Ruhu: Emval-i Metruke Kanunlarında Soykırımın İzini Sürmek
(Ümit Kurt ile birlikte, İletişim, 2012); The Young Turks’ Crime against Humanity:
The Armenian Genocide and Ethnic Cleansing in the Ottoman Empire, (Princeton
University Press, 2012). Akçam’ın bu kitabı Amerikan Foreign Affairs dergisi
tarafından 2012 yılının Ortadoğu konusundaki en iyi kitabı seçildi. Akçam, bu
kitabı ile, MESA (Middle East Studies Association) adlı akademik kuruluşun
prestijli ödülü, Albert Hourani Ödülünü kazandı ve kitabı 2013 yılının en iyi
kitabı seçildi. Akçam, 2008 yılından beri Clark Üniversitesi Tarih Bölümü Holocaust and Genocides Studies Merkezi’nde bulunan Kaloosdian/Mugar kürsüsünde
çalışmalarını sürdürmektedir.

1 YORUM

  1. Taner Akçam, ezber bozan yazılarıyla bir kurumun yapamayacağını yaptı. Namuslu durmak isteyen her ilerici ona bu bakımdan borçlu. Ulusalcı damarımızı utandırarak daha vicdanlı insan olmamızı-olmak isteyene- sağladı. Yazılarını zaten Taraf gazetesinden düzenli takip ediyordum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here