Sınıftan Sınıfa / Fabrika Dışında Çalışma Manzaraları – Derleyen: Ayşe Buğra

İşçi/emekçi kavramı, hâlâ öncelikle fabrikayı, atölyeyi, kısacası modern endüstriye özgü üretim ve çalışma ilişkilerini çağrıştırıyor. Büyük sanayi üretiminin yerini yeni teknolojilere bırakıyor olmasının, işçi sınıfını önemsizleştirdiği hatta sona erdirdiği yanılsaması, biraz da bu çağrışımdan destek alıyor. Oysa, tek varlığı emek gücü olanların sayısı artmakta.
Kapitalizmin esnek üretim örgütlenmesinin emek ?piyasasında? yol açtığı büyük ayrışma, parçalanma ve çeşitlenme, global düzeyde oluşan ?amele pazarını? görmeyi güçleştiriyor.
Özellikle istihdamdaki payı gitgide artan hizmet sektörü, kitlesel emek gücünün çevrimine dayanıyor. Bu sektördeki birçok işte çalışanların eğitim ve formasyon itibarıyla orta sınıftan sayılması, onların işçi olduklarının ?farkına varılmasını? (çoğu zaman kendilerinin de bunun farkına varmalarını) zorlaştırıyor.
Zamanımızın amele pazarı olgusunu belirleyen etken, güvencesizleşmedir.
Ekonomik ve sosyal hak kaybının yanı sıra, çalışmanın insanlara sunabildiği aidiyet ve sosyalliğin de kaybına yol açan bir süreç, güvencesizleşme.
Çalışanların zamanları ve hayatları üzerindeki hâkimiyetlerini sıfırlayan bir süreç…
Ayşe Buğra’nın hazırladığı derleme, genç araştırmacılar Taylan Acar, Esin Ertürk, Özgür Burçak Gürsoy, Ebru Işıklı, Aysun Kıran ve Sevecen Tunç’un katkılarıyla, Türkiye’de emek ilişkilerinin (ve sömürüsünün) çarpıcı manzaralarını gözler önüne seriyor. İşçi/emekçi deyince hemen akla gelmeyen işçiler: Mevsimlik tarım işçileri, sinema emekçileri, futbol emekçileri, öğretmenler, sağlık çalışanları, ofis çalışanları ve onların ?işçi olma? deneyimleri…
(Tanıtım Yazısı)

Kader ortaklığından mücadelede ortaklığa – Asena Günal
(23/07/2010 tarihli Radikal Kitap Eki)

Klasik anlamda işçi sınıfına dahil edemeyeceğimiz geniş bir kitleyle karşı karşıyayız bugün: Çeşitli zorluklarla hayatını kazanmaya çalışan öğretmenler, kuryeler, call-center çalışanları, kâğıt toplayıcılar, mevsimlik işçiler, sigortacılar, bankacılar, muhabirler, güvenlikçiler ve pek çok başkaları. Bugün artık işçi-emekçi varoluşu, bildiğimiz fabrika ve imalathane işçileriyle sınırlı kalmıyor ve yaygınlaşıyor. ?İşçi? addetmediğimiz birçokları aslında pekâlâ ?işçi? ve bu konumları gittikçe müşkülleşiyor, güvencesizleşiyor. Öğrenciler bile bunu ?tadıyor? artık. Ayşe Buğra, Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü?nde seminer dersi verdiği ?sınıftan?, kapitalist toplumdaki ?sınıfa? bakmalarını istemiş. 2007-2008 akademik yılında bu dersi alan öğrencilerin çoğu, hizmet sektörünün çeşitli dallarında çalışmış. Yani sadece bakan değil, bakılan ?sınıf?a da mensuplar. Ya da bugün değillerse bile mezun olup hizmet sektörünün çeşitli kademelerinde yer alınca mensup olacaklar.
Kitapta yer verilen, mevsimlik tarım işçilerinden sinema-dizi sektöründeki figüranlara ve futbolculara, öğretmenlerden sağlık ve ofis çalışanlarına kadar geniş bir yelpazede yer alan farklı grupları etkileyen bu dönüşümün temel unsurları şöyle tanımlanıyor: ?Geçim mücadelesinin ilişkilerde kalıcılığı dışlayan bir belirsizlik ortamında sürdürülmesi; çalışma hayatı içinde aynı işi yapan insanlar arasında ortaya çıkan statü farkları ve çeşitlilik, belirsizlik ve konum çeşitliliğinden kaynaklanan yalnızlık duygusu ve ortak çıkarlar etrafında birlikte hareket edebilme güçlüğü.? Kitap, genelde sorunlarını birlikte düşünmediğimiz bu insanlar arasındaki ?kader ortaklığını? ortaya koyuyor.
Sınıftan Sınıfa?da, yaşamak için çalışmak zorunda olan bu insanların işleri ve hayatları üzerindeki kontrollerini nasıl kaybettikleri ve bunu yeniden kazanmak için giriştikleri mücadelelerin önündeki engeller anlatılıyor.

AKP hükümeti sonrası
Özgür Burçak Gürsoy?un kitabın ?Yolda? bölümünde yer alan yazısındaki mevsimlik tarım işçilerinin o yılki geçimlerini sağlamak için kaza geçirme riski altında yaptıkları yolculuklar, Kürt oldukları için gittikleri yerde dışlanmaları, kaldıkları yerlerin hastalıklara davetiye çıkaran koşulları, aracılarla bir tür kölelik ilişkisi kurmak zorunda kalmaları da bu dönüşümün bir parçası; yarı kamu nitelikli bir kuruluşta çalışanların ortak yapılan bir işin getirdiği paylaşma, dayanışma, karşılıklı güven duygularını kaybedip hayatı erteleyerek bulundukları bağlamdan kopartmaları da ya da AKM otoparkının bir köşesindeki açık alanda soğukta ve yağmurda bekleşen figüranların, üç kuruşa saatlerce zor koşullarda ödeme garantisi dahi olmadan çalışmaları, herhangi bir güvencelerinin olmayışı, aynı sette yıldızlar sıcak yemek yerken sandviçe talim etmeleri ve kendilerini örgütleme çabası göstermeyen Sine-Sen?den habersiz olmaları da bu dönüşümün bir parçası; yıldız olmayan futbolcuların maaşlarının asgari ücretten gösterilmesi ve iş günlerini dolduramamaları, sağlık güvencesinden yoksun olmaları, pazarlık masasında boş mukaveleye imza atmak zorunda kalmaları ve sebepsiz yere kadro dışı bırakıldıklarında, sözleşmeleri tek taraflı feshedildiğinde, kulüp iflas edip işsiz kaldıklarında haklarını koruyacak bir örgütlenme içinde olmamaları da… Aysun Kıran?ın sinema emekçileri ve Sevecen Tunç?un futbolcular üzerine olan yazılarının ?Yıldızların Altında? başlıklı bölümde yer alması tesadüf değil. Biz sadece yıldız oyuncuların ve futbolcuların parıltılı dünyasını görüyoruz. Oysa hızla büyüyen bu sektörlerde o yıldızlar küçük bir azınlık sadece.
Kitapta dönüşümün izinin sürüldüğü diğer alanlar eğitim ve sağlık. Bu iki alanda, AKP döneminde ?kalite? ve ?verimlilik? adına, olumsuz etkilerini uzun vadede daha ağır biçimde hissedeceğimiz ciddi politika değişiklikleri oldu. Eğitim ve sağlığın bir hak ve kamusal hizmet olduğu düşüncesinden uzaklaşıldıkça, hizmeti alanlar kadar sunanlar da mağdur oldu ve oluyor.
Kendisi de öğretmen olarak çalışan Esin Ertürk, ?Türkiye?de Öğretmenlik Mesleğinin Dönüşümü? başlıklı yazısında eğitimde 80?li yıllardan başlayan süreçte, ama özellikle AKP hükümeti döneminde gerçekleşen değişiklikleri şöyle sıralıyor: Eğitimin finansmanında özel şahısların payının artması, eğitim finansmanı ve yönetiminin yerelleştirilmesi planı, okul-aile birliklerinin şirket statüsü kazanması, bazı hizmetlerin taşerona verilebilir hale gelmesi, okulları şirket kültürü ve rekabetle tanıştıran performans yönetimi ve toplam kalite yönetiminin getirilmesi, öğretmenlerin kolektif kimlik ve pratiklerini zedeleyecek, ortak bir mücadele alanı geliştirmelerini zorlaştıracak kariyer basamakları sınavının yapılması. Türkiye?de 600 bin çalışan ile kamu sektörünün yüzde 40?ını oluşturan öğretmenlerin büyük bir kısmı 657?ye tâbi memur. Ama sözleşmeli (4/B) ve geçici (4/C) olmak üzere iki istihdam statüsü daha var. Bu statüdeki personelin istihdamı son on yılda ciddi bir artış gösterdi. İş güvencesi ve diğer bazı sosyal haklardan mahrumlar ve bu da onları okul idaresi karşısında daha güçsüz kılıp angarya işleri üstlenmek zorunda bırakıyor. Kariyer sınavı, öğretmenler arasında statü ve ücret farklılaşması yaratıyor.
Eğitimin finansmanı ailelerin üstüne yüklendikçe para toplanabilen yerlerle toplanamayan yerlerde farklılıklar ortaya çıkıyor. Hatta aynı okul içinde farklı sınıflar yaratılıyor. İsmail Saymaz?ın haberindeki, devlet okulunda özel sınıf ayrımcılığı (Radikal, ?İmtiyazlı, sınıflı, bölünmüş bir kitle?; 05.01.2007) vakasında, ayda 50 lira fazla veren öğrencilerin etütlü sınıflardaki ayrıcalıkları ortaya konuyordu. Velisi kayıt parasını ödeyemeyen öğrencinin giriş katındaki kantinden bozma sınıfa verilmesi de diğer bir örnekti (Radikal, ?Devlet okulunda ?garibanlar? sınıfı, 15.09.2005). Öğrencilerden para toplamak zorunda kalmaları, öğretmenlerin öğrencilerle ve velilerle ilişkilerini olumsuz etkiliyor. Piyasa mantığı doğrultusunda yeni düzenlemelerle, öğretmene, öğretme sorumluluğu dışında, sürekli performans kanıtlama ve değerlendirme ya da okula kaynak sağlama gibi sorumluluklar yüklenirken ortaya ciddi bir bürokratikleşme eğilimi de çıkıyor. Söylenenin aksine, piyasa ilişkilerinin yayılması bürokrasiyi azaltmıyor, artırıyor.

Sağlık liberalleşti ama…
Sağlık çalışanlarının durumu da pek farklı değil. Taylan Acar, özel sektörden hizmet alımlarının yaygınlaşması, katkı paylarının artması, hastanelerin yardımcı sağlık ve destek hizmetlerini özel sektörden satın alıp kendi kaynaklarını bulmaya itilmelerini içeren ?sağlığın liberalleştirilmesi? sürecinde, bir üniversite hastanesinde etnografik araştırma yapmış. Artık üniversite hastanelerinde sadece temizlik, mutfak ve güvenlik değil hemşire, teknisyen ve hasta bakıcısı gibi yardımcı sağlık çalışanları da taşeronlaştırılıyor. Aynı işyerinde bırakın farklı işleri yapanları aynı işi yapanlar arasında da farklılaşma ortaya çıkıyor. Taşerona bağlı çalışanların güvencesi yok. Memurlar haftada 40 saat çalışırken onların 45 saat çalışmaları gerekiyor. Öğle yemeği, kreş ve personel servisinden yararlanamıyorlar. İzin için hocaya ve şirkete başvurmak zorunda kalıyorlar. Bunun sonucunda aynı işyerinde çalışan insanlar birbirlerine güvenini yitiriyor, beraber mücadele etmenin yollarını aramıyor. Başka pek çok sektörde olduğu gibi burda da ?girdi-çıktı? yaygın. Girdi-çıktı, çalışanların belirli süreli sözleşmelerle istihdam edilmesi ve her ihale sonunda ?yeniden işe alınması? anlamına geliyor. Böylelikle o işyerinde kâğıt üstünde bir yılı tamamlamadıkları için, kıdem tazminatı ve izin haklarını elde edemiyorlar. İhaleler devamlı yenilendiği için de durmadan evrak tedarik etmeleri gerekiyor. Oranın personeli haline gelmesinler diye taşeron çalışanların dosyaları üniversite hastanelerinde tutulmuyor. Hastane gibi bir ortamda bu insanların herhangi bir kaydının olmamasının taşıdığı riskler göz ardı ediliyor. Resmen o çalışanlar ?yokmuş gibi? davranılıyor. Ken Loach?un ?Ekmek ve Güller? filmindeki en çarpıcı sahnelerden biriydi: Bir ofis binasında yere eğilmiş temizlik yapan göçmenlerden biri diğerine, ofis çalışanları onlar yokmuş gibi asansöre binince, üzerlerindeki iş kıyafetlerinin kendilerini görünmez kıldığını söylüyordu.
O ofis çalışanlarının da durumunun pek parlak olmadığını kitapta Ebru Işıklı anlatıyor. Araştırma yaptığı yarı-kamu nitelikli kuruluştaki insanlar, yerleştirilen kameralarla, hangi bilgisayar dosyasında ne kadar kalındığının hesabının tutulmasıyla, birbirlerine karşı hafiyelik yapmaya sürüklenerek kontrol altında tutuluyorlar. İşlerini yetiştiremediklerinde bunu işlerin çokluğuyla değil kendi yavaşlıklarıyla açıklıyor ve mesai ücreti talep etmiyorlar. İşyeriyle ilgili sıkıntılar, ortak bir mücadeleye değil ancak bireysel mırıltılara dönüşüyor. Yine de umutsuzluğa kapılmayıp o ofis çalışanları ile temizlik işçilerinin, öğretmenler ile mevsimlik tarım işçilerinin, futbolcular ile figüranların kader ortaklığının taşıdığı imkânın peşinden gitmek gerekir. Güvensizliğin ve hayatın kontrolden çıkışının oluşturduğu kader ortaklığının fark edilebilmesi imkânı, beraber mücadele etme ortaklığının da imkânıdır. Kitapta anlatılan bütün farklı deneyimlerin birbirleriyle bağlantısı kurulabilirse, ?olağan mağdurların mağduriyetini görünmez kılan kanıksama duygusu yerini gerçek bir dayanışma çabasına, emeğin meta olmadığı bir düzen arayışına bırakabilir?. Tekel direnişine verilen destek, ortak çıkarlar etrafında oluşmaya başlayan bir dayanışma zemininin, piyasa modeline karşı bir birlikte yaşama modeli koyma çabasının bir göstergesiydi. Bugün Bilgi Üniversitesi?ndeki sendikalaşma da bunun bir göstergesi olabilir. Ahşap atölyesinin kapatılıp taşeronlaştırılmak istenmesi sonucunda işten atılan üç sendikalı işçiyle dayanışma içindeki akademisyenler, ortak bir kaderi paylaştıklarının bilincindeler. Bundan sonra başka yerlerde de bu kader ortaklığı, mücadele ortaklığının zeminini kurmaya başlayacaktır.

GİRİŞ – AYŞE  BUĞRA
Boğaziçi Üniversitesi?nde çalışma hayatı, işçiler ve işçi hareketleriyle ilgili bir süredir vermekte olduğum seminer, uzun hocalık hayatımda en severek yaptığım iş. Bu haftalık seminerlerin her birinden ?ben şanslı bir insanım çünkü severek yaptığım bir işim var? diye düşünerek çıktığımı söyleyebilirim.
Bu düşüncenin, her yıl her seminerdeki tartışmaları katkılarıyla biçimlendiren öğrencilerin de birlikte yaptığımız işi anlamlı bulduklarına inanmamla ilgili olduğu sanıyorum.
Seminerde, kapitalist toplumda çalışma hayatının ve çalışanların hayatının aldığı biçim üzerinde duruyoruz. Konumuz, yaşamak için çalışmak zorunda olan insanların iş ve yaşam deneyimleri, bu insanların işleri ve hayatları üzerindeki kontrollerini nasıl kaybettikleri, bunu yeniden kazanmak için giriştikleri mücadeleler ve bu mücadelelerin önündeki engeller. Bu konuyu ele alırken, bizim hep birlikte anlamlı ve yaratıcı bir iş yaptığımızı düşünerek çalışıyor olmamızın, emeğin metalaştığı yerde, sattığı emeğine indirgenen diğer insanları anlamamıza yardım eden bir arka plan oluşturduğu söylenebilir. Yani, çalışmanın nasıl bir insan etkinliği olabileceğine dair bir süreçte kazandığımız bilincin, onun nasıl insani açıdan olmaması gereken bir şeye dönüştüğünü görmemize yardım ettiğini söylemek mümkün. 2007-08 akademik yılındaki seminer, benim ?sınıftan sınıfa? bu perspektifle bakmamda özellikle etkili oldu.
Bu derlemede yer alan makaleler de, bir tanesi hariç, o yıl semineri alan öğrencilerden bazılarının İngilizce yazıp bu kitapta yayımlamak için Türkçeye çevirdikleri ödevlerinden oluşuyor.
O yıl semineri alan öğrencilerin çoğu, hizmet sektörünün çeşitli dallarında çalışmış ve çalışma hayatında neoliberal dönüşümün etkilerini bire bir tecrübe etmişlerdi. K. Marx?ı, E.P. Thompson?ı, H. Braverman?ı veya R. Sennett?i okurken, ister kol işçileriyle ister beyaz yakalılarla ilgili olsun, deneyimleriyle ?insani? bir ilişki kurmayı becerebiliyor ve bunların birbirine nasıl bağlandığını görebiliyorlardı. Herkesin hikâyesinde ortak noktalar, benzer süreçler ve bu süreçlerin insan hayatı üzerindeki karşılaştırılabilir etkileri bulunuyordu.
Bunu görmek, sınıf analizi üzerine çok iyi bilinen bir noktadan başlayarak bugüne özgü koşullarda ortaya çıkan sorunlar üzerine düşünmeye imkân verecek nitelikteydi.
Buradaki ortak başlangıç noktası, Marx?ın kapitalizm analizinin de başlangıç noktasını oluşturan mülksüzleşme olgusuydu.
Mülksüzleşme, üreticinin üretim araçlarından kopmasını izleyen toplumsal ilişkiler dönüşümünün içinde ortaya çıkan kapitalist sınıf ilişkilerinin ve yaşamak için emeğini satmak zorunda kalan insanların tarihinin başlangında yer alıyordu. Bu tarih, kapitalizmin Marx?ın çok güçlü bir biçimde anlattığı bütün dünyaya yayılma eğilimi ve ?yaratıcı yıkıcılığı? içinde, pek çok çeşitlilik, bölünme ve ayrışma, kopuş ve yeniden yapılanma içeriyordu. Sınıf aktörlerinin ve sınıf ilişkilerinin niteliği durmadan değişiyor, ama emeğin metalaştığı ve insanın metalaşan emeğe indirgendiği her durumda, insanın hem toplumsal niteliğini hem de çalışma sürecinin, zamanının, yani hayatının üzerindeki kontrolunu kaybedişinin farklı biçimleri ortaya çıkıyordu. Elinizdeki kitap, bugün bu durumda olan insanlarla ilgili bir güncel tarih çalışması.
Amele pazarına giden yol Marx?ın anlattığı biçimiyle bu insanların tarihi ?özgür emek? kavramı etrafında biçimleniyor. ?Özgür emek?, Marx?ın bir ?şey? değil bir ilişki olarak tanımlanması gerektiğini özellikle vurguladığı sermayenin, yani kapitalin ve dolayısıyla kapitalizmin, ortaya çıkışının ön koşuludur.
Grundrisse?de Marx, tarımın ticarileşmesi ve zanaatkarların bağımsız çalışma koşullarını kaybetmeleriyle ortaya çıkan mülksüzleşme sonucu ?emek piyasasına sürülen emek gücü kitlesinin? iki anlamda özgür olduğunu yazıyor: ?Hem eski himaye, ya da taabiyet ve hizmet ilişkilerinden, hem de her türlü mal ve mülkten, her türlü nesnel, maddi varoluş biçiminden, her türlü mülkiyetten kurtulmuş ve özgür; tek geçim kaynağı olarak çalışma yeteneklerini, emek güçlerini satmaya ya da dilenciliğe, serseriliğe ve soyguna terk edilmiş bir kitle. Bunların önce ikinci yolu denediklerini, ama zindan, pranga ve kırbaç zoruyla buradan emek pazarına giden yola sokulduklarını tarih belgeliyor? (Marx 1853: 507,
Türkçe çeviri: 577).

Ayşe Buğra ile Sınıftan Sınıfa-Fabrika Dışında Çalışma Manzaraları Söyleşisi – Gamze Akdemir
(9 Eylül 2010 tarihli Cumhuriyet Kitap)

Ayşe Buğra,’Sınıftan Sınıfa-Fabrika Dışında Çalışma Manzaraları’nda bu bağlamda işçi-emekçi deyince hemen akla gelmeyen mevsimlik tarım işçileri, sinema emekçileri, futbol emekçileri, öğretmenler, sağlık çalışanları, ofis çalışanları ve onların ‘işçi’ olma deneyimlerini büyüteç altına alıyor. Derleme, genç araştırmacılar Taylan Acar, Esin Ertürk, Özgür Burçak Gürsoy, Ebru Işıklı, Aysun Kıran ve Sevecen Tunç’un katkılarıyla Türkiye’de emek ilişkilerinin ve sömürüsünün çarpıcı manzaralarını gözler önüne seriyor. Ayşe Buğra ile Sınıftan Sınıfa-Fabrika Dışında Çalışma Manzaraları’nı konuştuk.

-Boğaziçi Üniversitesi’nde verdiğiniz seminerden ve bağlamında da kitabın oluşum sürecini sorarak başlayalım söyleşimize.

– 2004’ten beri verdiğim bu seminer, Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nde, çok disiplinli bir modern Türkiye tarihi master ve doktora programı içinde. Öğrencilerin arasında farklı bölümlerde, mesela siyaset bilimi veya iktisat bölümlerinde okuyan bir iki kişi de olabiliyor ama çoğunluk Atatürk Enstitüsü öğrencisi. Lisans formasyonları değişik. Seminer çalışma hayatı, işçi hareketleri ve işçi örgütleriyle ilgili. Marx, E.P.Thompson, H. Braverman, K. Polanyi’den klasik metinleri ve çalışma hayatının 1980 sonrası dönüşümlerini ele alan yeni çalışmaları tartışıyoruz. Öğrenciler mutlaka Türkiye’yle ilgili saha araştırmasına dayanan ampirik bir çalışma yapıyor. Örneğin bu yıl yapılan ödevler arasında pazarcıları, taksicileri, barlarda çalışan gençleri ele alanlar vardı. Öğrenciler bu tür çalışmaları severek, çoğu zaman da çok iyi şeyler yapıyor. Ödevin iyi olması, konunun sağlam bir yöntemle toplanmış ampirik verilerin, teorik bir temel üzerinde, tarihsel bağlama oturtularak tartışılmasına bağlı oluyor. Makalelere temel oluşturan ödevlerin yapıldığı dönem, bu her zamankinden de daha belirgindi. Ayrıca konular da birbiriyle örtüştü ve o dönem yapılan beş ödevle bir önceki yıl yapılan bir ödev, hep birlikte, bize fabrika dışındaki çalışma hayatının günümüzdeki biçimini gayet iyi ortaya koyan bir tablo sundu. Kitap böyle ortaya çıktı.

İnsani düzen… Belki bir gün!

– Niteliği sürekli değişen sınıf aktörleri ve sınıf ilişkileri neleri ortaya koyuyor? Emeğin metalaşması hayatın kontrolünü yitiren insanı nasıl biçimliyor? Marx mesela bu anlamda köşeye sıkışma noktalarını ‘mutlak artık değer’ kavramından yola çıkarak nasıl ifade etmiş ve öngörmüştür?

– Marksist teorinin birçok yanı eleştirilebilir, günümüzdeki geçerliliği tartışılabilir ama onun katkısının çok etkileyici yanları var. Bunlardan biri, artık değer kavramıyla, sömürünün zamanla ilgili bir şey olduğunu göstermiş olması. Birileri birilerinin zamanına yani hayatına el koyuyor. Satılan şey zaman, yani hayat ve bu satış, insanın hayatı üzerindeki kontrolunu kaybetmesine yol açıyor. İş gününün süresi, 19. yüzyıl sınıf mücadelesini tanımlayan şey. Bunun için Marx, on saatlik iş günü nihayet yasalaştığında, ‘proletaryanın ekonomi politiği burjuvazinin ekonomi politiğine karşı zafer kazandı’ diyor. Bu mutlak artık değerle ilgili bir şey. Daha sonra, bu noktadan sonra olacakları göreli artık değer kavramıyla anlatıyor ve kendi hayatında henüz gerçekleşmemiş olanı anlatıyor. Makineleşmeyle birlikte çalışmanın giderek yoğunluk kazanmasını, Taylorizme giden yolu gösteriyor. Böylece zamanın hem uzaması ve hem de sıkışması sonucunda ortaya çıkan sorunları, insanın çalışma süreci, sosyal ilişkiler ve hayatın bütünü içindeki, hem başkalarını hem de kendini kaybetmiş konumunu görüyoruz.

– İşçi-emekçi kavramı ve algısı geçen yüzyıldan bu yana nasıl bir değişime uğradı? Özellikle yeni patron, yeni sınıfsal sistemler nasıl tanımlandı ve konumlandı?

– Marx, yaşamak için emeğini satmak zorunda kalan ve metalaşan emeğine indirgenen insanın halini anlatıyor. Bu, onaltıncı yüzyılda başlayan ve sanayi devriminden sonra iyice çarpıcı bir biçim alan bir hikâye. Thompson gibi Polanyi gibi yazarların hikâyeleriyle de epeyce örtüşüyor. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 1944 Philadelphia Bildirgesi’nde kullanılan ‘Emek meta değildir’ ifadesi de tam bu hikâyelerdeki durumu sorunsallaştırıyor ve insanı içinde yaşadığı toplumun parçası olan sosyal bir varlık olarak görmenin önemine işaret ediyor. Burada kesinlikle bir işçi-emekçi yüceltmesi görmüyoruz, aksine insanın çalışma hayatındaki konumundan bağımsız olarak kendi toplumsal ve insani niteliğiyle tanımlanabileceği bir üretim süreci ve toplum düzeni arayışı görüyoruz. Bu aynı zamanda, insanın piyasa kurallarından daha önemli olduğu bir düzen arayışı anlamına geliyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında böyle bir düzenin tam anlamıyla gerçekleştiğini söylemek mümkün değil. İşçi emekçi güzellemeleriyle dolu reel sosyalizm deneyimi de insanın insani potansiyelini gerçekleştirmesine zemin hazırlamak açısından pek başarılı sayılmaz. Ama bu dönemde söz konusu arayışın gerçekliği ve iktisat politikaları üzerindeki etkisi de tartışılmaz. Aşağı yukarı 1980’lerden itibaren biçimlenmeye başlayan ve post-Fordizm ya da neoliberalizm kavramlarıyla tanımlanan günümüz kapitalist toplumlarında ise bu arayışın kendisi saldırıya uğradı, anlamsız ilan edildi, piyasa kurallarının insana üstünlüğü iktisat politikalarını tanımladı.

Bu politikalar, yarınını bilmeden çalışmayı ve çalışma hayatının her an kesintiye uğrayabilirliğini olumlu bir şey olarak yüceltirlerken bir yandan da ‘çalışmayana ekmek yok’ anlayışını pekiştirdi. İnsanlardan, iş neredeyse oraya gitmeleri ve iş değiştirebilmeleri beklendi, işin durmadan yeniden tanımlanmasına, ‘esnek’ iş saatlerinin değişmesi ve uzamasına, bu ortamda iş arkadaşlıkları kurmanın, sosyalleşmenin, düzgün bir aile hayatı sürdürmenin imkânsızlaşmasına ayak uydurmaları istendi. Bunu yapamayanların çektikleri acılar bir yana, yapabilenlerin de R. Sennett’in kullandığı kavramla ‘karakter aşınması’na uğradıkları söylenebilir. Vurgulanması gereken, sözü edilen kesimin, işçi denildiğinde hemen aklımıza gelen fabrika işçisi tipinin ötesinde, hizmet sektöründe çalışan pek çok farklı meslek erbabını kapsıyor oluşu. Bugün çalışanların en büyük kısmı hizmet sektöründe ve bu sektörde yer alan doktorlardan temizlik işçilerine, tasarımcılardan öğretmenlere kadar tüm çalışanların, gelir ve yaşam tarzı farklılıklarına rağmen, yukarda değindiğim türden sorunlarla karşı karşıya olduklarını söyleyebiliriz. Bunlar, ziraat işçilerini veya fabrikada çalışanları da etkileyen sorunlar.

Emeğin mülksüzleşmesi…

– Günümüzün büyük dönüşümü içinde çalışanların deneyimlerini anlamaya çalışırken nasıl bir yöntem izlediniz? Ayrıca hizmet sektöründeki dönüşümler konusunda ‘mülksüzleşme’ olgusundan bahsediyorsunuz. Nasıl bir ‘mülksüzleşme’ bu?

– Biz derse Grundrisse’den bazı bölümler okuyarak başlıyoruz. Bu bölümlerde Marx, sermayenin bir ‘şey’ değil bir ilişki olduğunu anlatıyor. Topraktan kopan köylü, iş aletlerinden ayrılan bağımsız zanaatkâr, ‘özgür emek’ olarak bu ilişkinin bir tarafını oluşturuyor. Özgür emek bir anlamda gerçekten özgür, yani mesela serfler gibi toprağa bağlı değil. Ama özgürlük aynı zamanda emeğini satamazsa aç kalacak olan mülksüz insanın durumunu tanımlıyor. Sermaye ilişkisinin ortaya çıkışının gerisinde bu anlamda mülksüzleşme var. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yürürlüğe giren sosyal politika önlemleriyle ulusal kalkınmacı model bağlamında uygulanan tarım destek politikaları veya KİT’lerde istihdam gibi önlemler, insanın geçimini piyasa ilişkilerinin dışında bir şeylere de bağlayarak emeğin mülksüzleşmesini sınırlandırıyor. Bu anlamda kapitalizmi dönüştüren bir rol oynuyorlar. Bunun için, Polanyi’nin insan toplumuyla bağdaşması imkansız bir acaiplik dediği 19. yüzyıl piyasa ekonomisiyle İkinci Dünya Savaşı sonrası düzen arasında gerçek bir fark var. Bu fark, 1980 sonrasında ortadan kalkmaya başlıyor.

Fabrika dışındakiler

Tarımın ve onunla birlikte tarım işçisinin metalaşmasını, sosyal hakları elinden alınan insanların güvencesizliğe mahkûm edilmelerini, sendikal örgütlenmenin önündeki engellerle çalışanların piyasaya direnmelerinin giderek güçleşmesini, ben yeni bir mülksüzleşme dalgası olarak görüyorum. Bu süreç içinde mülksüzleşen insanlar ise Marx’ın ele aldığı fabrika işçilerini de içeren ama onların ötesinde, çoğu zaman birlikte düşünmediğimiz çok geniş bir kesimi de içine alan bir çoğunluk oluşturuyor. Kitapta anlatılan da fabrika dışındaki kesimin hikâyesi. Kitabın ilk bölümü olan ‘Yolda’da, Özgür Burçak Gürsoy’un mevsimlik ziraat işçileriyle ilgili makalesi yer alıyor. İkinci bölüm ‘Yıldızların Altında’ki iki makale, Sevecen Tunç ve Aysun Kıran’ın makaleleri güvencesiz çalışan futbolcuları ve Yeşilcam figüranlarını ele alıyor, buradaki örgütlenme sorunları ve çabalarını tartışıyor.

Üçüncü bölümdeki iki makalenin -Esin Ertürk ve Taylan Acar’ın makalelerinin- konusunu, piyasa mantığı doğrultusunda dönüştürülen eğitim ve sağlık sektöründe çalışanların durumu ve hizmet alanlarla ilişkileri oluşturuyor. Son bölüm ‘Hayat Başka Yerde’de ise Ebru Işıklı, durumları ekonomik olarak çok kötü olmayan ama iş sürecinin piyasa mantığına göre örgütlendiği bir işyerinde çalışan insanların neyi kaybettiklerini, bu kaybedilen şeyin hayatın anlamını nasıl etkilediğini göstermeye çalışıyor. Tüm bu deneyimlerle ilgili makaleleri birlikte okuduğunuz zaman, bir kader birliğinin ve bir ortak çıkarın farkına varabiliyorsunuz. En azından ben bu farkındalığın ortak bir direniş stratejisi oluşturmakta kullanılabileceğini ümit ediyorum. Burada, kaybedilen piyasa dışı geçim olanaklarını ve ilişkileri yeniden ele geçirmek üzere girişilen bir mülksüzleşmeye direnme stratejisinden söz ediyorum. Yani işçi-kapitalist ilişkisinin ötesinde bir hak mücadelesinden söz ediyorum.

– Gelişme, neyi öteletti, global çağ örgütlülüğü nasıl bastırdı? Ayrıca Sennett’in dediği gibi ‘zamanın oku nasıl kırıldı?

– Örgütlülüğün bastırılması çok geniş bir konu ama işyeriyle amele pazarı arasındaki ilişkiyle, amele pazarının içerdiği süreksizlik, belirsizlik ve güvencesizlik olgularıyla ilişkili. Kitabın önsözünde değindiğim gibi işverenle pazarlık sürecinde işçilerin bastığı zemin ayaklarının altından kayıyor. Ama Sennett’in kullandığı biçimiyle ‘zamanın okunun kırılması’ daha genel bir sorunla, esnek üretimi tanımlayan süreksizlik, belirsizlik, güvencesizlik içinde iş yaşamını ve özel yaşamı birbirleriyle olan ilişkileri içinde tanımlayıp bu tanım doğrultusunda tutarlı bir ‘hayat hikâyesi’ oluşturabilme imkânının ortadan kalkmasıyla ilgili.

Amele pazarında kalıcı ilişkiler kurmak, karşılıklı güven ve dayanışma bağları oluşturmak çok kolay değil; amele pazarında çalışan insanın düzenli bir özel hayatı olması da çok kolay değil. Bu yüzden Ebru Işıklı’nın konuştuğu ofis çalışanları yaşadıkları hayattan kaçıp ‘başka yerdeki’ hayat tahayyüllerine sığınma eğilimindeler. Kitabın son cümlesi de bu konuşmalardan birinden alınma: ‘Gerçekçi bir yaşam için bir şekilde toplumsallığın da parçası olmalısın ama nasıl yapılır bilmiyorum.’

KİTABIN KÜNYESİ
Sınıftan Sınıfa / Fabrika Dışında Çalışma Manzaraları
Derleyen: Ayşe Buğra
İletişim Yayınları
Basım Tarihi : 07 – 2010
Sayfa Sayısı : 216

İÇİNDEKİLER
GİRİŞ – AY Ş E BU Ğ R A
Yolda
BİR YAŞAM BİÇİMİ OLARAK DIŞLANMA: TÜRKİYE?DE MEVSİMLİK TARIM İŞÇİLERİ
ÖZ G Ü R BU R Ç A K GÜ R S O Y

Yıldızların altında
TÜRKİYE?DEKİ SİNEMA EMEKÇİLERİ VE SİNE-SEN
AY S U N K I R A N

TÜRK FUTBOLUNDA SENDİKALAŞMA VE İNGİLTERE ÖRNEĞİ
S E V E C E N TU N Ç
? Metin Kurt?la Söyleşi / SEVECEN TUNÇ

Eğitim, sağlık ve sosyal haklar
TÜRKİYE?DE ÖĞRETMENLİK MESLEĞİNİN DÖNÜŞÜMÜ
E S İ N E R T Ü R K

DÖNÜŞEN SAĞLIKTA ?ÇALIŞMANIN? HALLERİ
TA Y L A N AC A R

Hayat başka yerde
OFİS ÇALIŞANLARININ YALNIZLIĞI
E B R U I Ş I K L I

SONUÇ
AY Ş E BU Ğ R A
YAZARLAR

Yorum yapın

Daha fazla Araştırmalar, Emek Tarihi / Teori, İnceleme
Luviler (Anadolu’nun Gizemli Halkı) – Yayıma Hazırlayan: H. Craig Melchert

M.Ö. üçüncü bin yılın sonu itibarıyla, Anadolu nüfusları Hint-Avrupa dillerini konuşan üç grubu içeriyordu. Orta ve doğu Anadolu?nun kimi bölümleri,...

Kapat