Ermenilerin Zorla Müslümanlaştırılması – Taner Akçam

Türkiye’de Ermeni soykırımını tartışmayı zorlaştıran, yok farz edilen, yapısal ve inşa edilmiş çeşitli engeller var. Sessizlik, inkâr ve asimilasyon bu engellerin jenerik isimleri olarak telaffuz edilebilir.

Taner Akçam, Ermenilerin Zorla Müslümanlaştırılması’nda bir araya getirilen makalelerinde bu engelleri çeşitli örnekleri ile tartışıyor. Kitapta yer alan ilk makalede Akçam, Ermeni soykırımı meselesiyle neden ve nasıl ilgilenmeye başladığını, karşılaştığı tepkileri, bu konu hakkında geçtiğimiz otuz senede yaşananları kişisel hikâyesi üzerinden analiz ediyor. İkinci makale Sarkis Torosyan’ın anıları üzerinden başlayan, çeşitli cepheleriyle süren tartışmayı ele alıyor. Derlemede yer alan sonuncu ve kapsamlı makale ise Akçam’ın tamamladığı yeni bir araştırmaya dayanıyor: Ermenilerin zorla asimilasyonu…

Akçam, zorla asimilasyonun en az dört biçimde yapıldığını anlatıyor: Zorla Müslümanlaştırma, geçici iskân, çocukların toplatılarak Müslüman evlere dağıtılmaları ve genç kadınların, kızların ailelerinden uzaklaştırılarak zorla evlendirilmeleri yoluyla asimilasyonu. Akçam, zorla asimilasyonun Ermeni soykırımının ayrılmaz bir parçası, yapısal bir unsuru olduğunu iddia ederek, bu boyutun bugüne kadar niçin ihmal edildiği üzerinde duruyor. Kitap, Ermeni soykırımı tartışmalarında mutlaka ele alınması gereken önemli bir alanı tartışmaya açıyor.

Ermenilerin Zorla Müslümanlaştırılması, susmak ve reddetmek yerine gerçek bir yüzleşmenin yollarını aramayı öneriyor.


OKUMA PARÇASI

Türkiye’de Ermeni Soykırımı ile Uğraşmak Ya da Zımnî Suskunluk Anlaşması ile İmhacı Nefret Cenderesine Sıkışmak1

“19. yüzyılın Alman tarihçi ve arşivcisi Hans von Aufsess
üzerine yazdığı mükemmel eserinde Susan Crane şu soruyu sorar; ‘tarih nasıl “özel” olur, sadece hayatta kaldığı zaman mı yoksa sadece özel hayatlar kamusal bilgi haline dönüşünce mi?’ … Susan Crane’i takip ederek, fakat biraz değişik bir bağlamda, sadece şunu sormak istiyorum; ‘özel ne
zaman tarihsel olur?’, fakat aynı zamanda ‘ne zaman tarihsel olan özel olur?’ Eğer tarihçi…, kendi hayatı, anlattığı
hikâye tarafından doğrudan şekillenmiş kişi ise, tarih yazımının başına gelecek olan şey budur.”2

Giriş
Ermeni soykırımı ile 1990 yılından itibaren uğraşmaya başladım. 1992 yılında İletişim Yayınları’ndan, Türk Ulusal
Kimliği ve Ermeni Sorunu adlı çalışmam yayınlandı. Ama benim için dönüm noktası 1995 Nisan ayıdır. Bu tarihte Erivan’da uluslararası bir konferansa katıldım. Ve “1915 soy

1 Bu yazı Sabancı Üniversitesi tarafından 31 Mayıs – 2 Haziran tarihlerinde,
Hrant Dink Atölye Çalışmaları kapsamında düzenlenen “Savaş, Soykırım ve
Siyasal Şiddetle Yüzleşmek” adlı toplantı için hazırlanmıştır. Yazı, akademik
bir metin olmaktan çok, bir sohbet havasında kaleme alınmıştır.

2 James E. Young, “Toward a Received History of the Holocaust”, History and
Theory içinde, Cilt 36, No. 4, Aralık 1997, s. 21-43

kırımdır” diyen bir konuşma yaptım. Bir Türk akademisyen olarak Erivan’da bir konferansa katılmam ve soykırımı
kabul etmem, bir ilk kabul edildi ve Ermeni dünyasının yanı sıra Almanya’da da büyük yankı buldu.3
Bunu Haziran
1995’te, dönemin Esenyurt Belediye Başkanı Gürbüz Çapan
başkanlığında gazetecilerden oluşan bir heyeti Erivan’a götürmem takip etti. Bu ziyaret günlerce Türkiye’nin en çok
konuşulan konularından birisi oldu.4
Nasıl ki, 1878 Berlin Konferansı Ermeni meselesinin doğuşu için bir dönüm noktası sayıldı; galiba benim için de Ermeni soykırımı ile uğraşmamın resmi siyasi başlangıç tarihi
buydu. Bu tarihten itibaren kendimi, a) sevgi ve kucaklama;
b) uzak durup bulaşmama (ya da zımnî suskunluk anlaşması), c) nefret ve imha isteği üçgeninden oluşan bir dünyanın
içinde buldum.
Birinci köşe, “sevgi ve kucaklamadır.” Bu ifadeyi özellikle Ermeni çevrelerin tutumunu anlatmak için kullanıyorum.
Burada 1990’lı yıllarda, bir Türkün Ermeni soykırımını açıktan kabul etmesinin, Ermeniler açısından ne anlama geldiğinin anlaşılabilmesi için bir anımı paylaşmak isterim. Hollandalı gazeteci Dorothee Forma 1997 yılında Wall of Silence
(Sessizlik Duvarı) adlı bir belgesel hazırlamıştı. Hollanda te

3 Örneğin Almanya’nın önemli sol-liberal gazetesi Tageszeitung (TAZ) konuya
tam sayfa ayırdı; Tageszeitung, 28 Nisan 1995.

4 Heyette Oral Çalışlar, Cengiz Çandar ve Hürriyet gazetesinden Zeynep Atıkan
yer almıştı. Bu gazetecilerin konuyu köşelerine taşımasından başka, Gürbüz
Çapan’ın Belediye Başkanı olarak resmi bir sıfata sahip olması ve bu sıfatla
soykırım anıtını ziyaret etmesi büyük tartışmalara yol açtı. Hürriyet gazetesi,
“Soykırım Anıtında İlk Türk”, “Bu Kin Bitsin” gibi başlıklarla konuyu birinci
sayfadan verdi. İlgili bir haber için bkz. Hürriyet, 4 Temmuz 1995. Çapan daha sonra, sanığı olduğu Ergenekon davasının 18 Ocak 2011 tarihli oturumunda, Erivan ziyaretinin Amerikan isteği ile düzenlendiğini, Cengiz Çandar ve Oral Çalışlar isimlerinin MİT tarafından önerildiği gibi ilginç iddialarda bulunmuştur. Aydınlık gazetesinde yer alan bu haberin ne kadar güvenilir olabileceği elbette ayrı bir konudur (http://gizlibelge.wordpress.com/2010/03/16/
gurbuz-capanin-ermenistan-itirafi-turkes-baslatti-abd-istedi/).

levizyonunda defalarca gösterilen bu belgesel, benim ve Vahakn Dadrian’ın hayat hikâyelerini anlatıyordu. Bu iki ayrı
hikâye anlatıldıktan sonra, bizim 1991’de nasıl buluştuğumuz ve bunun Ermeni soykırımı açısından ne anlama geldiği anlatılıyordu.
Belgesel, 1999 yılında ABD ve Kanada’da düzenlenen bir
dizi toplantı ile Ermeni Diasporasına gösterildi.5
Los Angeles’ta yapılan bir toplantıyı hâlâ unutamam. Herkesin bildiği, Hollywood Oscar ödüllerinin dağıtımının yapıldığı salon
tutulmuştu. Binin üzerinde kişi filmi izlemeye gelmişti ve
ben kısa bir konuşma yapmıştım. İzleyicilerin çoğu, inanmadıkları bir şeyi, bir Türk akademisyenin soykırımı kabul
ettiğini kendi gözleri ile görmek için gelmişlerdi. Toplantı bitince benim için inanılması zor olan sahneler yaşandı.
Dakikalarca ayakta alkışladım. Ermenilerin içinde gözyaşlarını tutamayan, ağlayanlar vardı. Sonra çok büyük bir kuyruk oluştu. İnsanlar sadece elimi sıkmak istiyorlardı. İçlerinde ağlayarak, “sadece gerçek olduğunu anlamak için dokunmak istiyorum” diyerek dokunma izni isteyenler vardı.
Çok şaşırmıştım; bu toplantıya kadar, son derece sıradan ve
bu anlamda normal ve önemsiz bir iş yaptığımı düşünüyordum. Yaptığımın Ermeniler için derin anlamını ilk defa orada anladım ve öğrendim. Bu buluşma olmasaydı bunu hiç
öğrenemeyecektim.
Eklemek isterim ki, bu tür birçok karşılaşmaya rağmen,
Ermeni dünyasının bana inanması ve kabul etmesi kolay olmadı; çok uzun sürdü. Başta Vahakn Dadrian olmak üze

5 Toplantıları düzenleyen kuruluş AIM (Armenian International Magazin) adlı Ermeni dergisi idi. Burada, düzenleyicilerden sadece üç ismi anmak isterim. Yıllarca Ermenistan Dışişleri Bakanlığı görevini yapan Vartan Oskanyan;
Erivan’da CIVILITAS adlı düşünce kuruluşunun yöneticisi olarak tanınan ve
şu anda University of Southern California’da Ermeni Araştırmaları Enstitüsü
müdürlüğünü yapan Salphi Ghazarian ve Oxford Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Dr. Hratch Chilingarian.

re beni tanıyan Ermeni dostlarım uzunca bir zaman Ermeni çevrelere, benim aralarına sızdırılmak istenen bir devlet
ajanı olmadığımı, “iyi bir Türk” olduğumu anlatmak zorunda kaldılar.
İkinci köşe, “suskunluk üzerine zımnî anlaşma” olarak tanımladığım köşedir. Kendisini ilerici-solcu-demokrat olarak
tanımlayan dünyanın esas tutumu buydu. Bu çevrenin tamamına yakını, ne “Ermeni sorunundan” ne de benim bu sorun ile uğraşmamdan çok hoşnut oldu. Üzerlerine ölü toprağı serildi. Konudan uzak durmak ve bulaşmamak bu çevrelerin ortak tavrı oldu. İstisnalar hariç, tümünün havasının
abartısız, “nereden çıkardın bu işi başımıza şimdi, başka işin
gücün yok mu” biçiminde formüle edebilirim. Hiç unutmam, 1995 yılında İstanbul’da, Ermeni soykırımı konusunda ilk konuşmamı yaptığımda, aralarında Hrant’ın da bulunduğu dinleyicilerin sayısı ancak 15 civarındaydı. Üstelik
toplantı İstanbul’daki tüm sol-ilerici çevrelerde geniş olarak
duyurulmuştu. Belki 2005 Konferansı, hatta belki 2007’de
Hrant’ın öldürülmesine kadar kendimi bu “ilerici-solcu” kesimlerin arasında hep bir cüzzamlı gibi hissettim.
Üçgenin imhacı nefret köşesi ise malum. 1996 yılından
başlayarak Ergenekon soruşturma ve tutuklamalarına kadar çok değişik saldırı, tehdit ve kampanyaların hedefi oldum. Özellikle Hrant’ın öldürülmesinden sonra, Hürriyet
gazetesi, Hrant’ınkine çok benzer bir biçimde ölüm fermanımı ilan etti. Nasıl ki Hrant’ın Sabiha Gökçen yazısı haftalar sonra Hürriyet’in manşetine çekilmişti; benim Agos’ta yayınlanmış bir yazım da aynı biçimde, gene birkaç hafta sonra Hürriyet’te manşete çıkarıldı; İstanbul’da hakkımda tekrar
tekrar suç duyurularında bulunuldu. Hürriyet’in kampanyasından tam bir hafta önce, e-mail üzerinden iliklerime kadar
ürperdiğim ölüm tehdidini aldım. Daha önce de ölüm tehditleri alıyordum ama bu başka idi. Elbette tehdidin Hürriyet’in kampanyası ile aynı dönemde gelmiş olması önemliydi ama eklemem gerekir; farkı hissediyorsunuz!
İkinci ve üçüncü köşeler, yani suskunluk üzerine zımnî anlaşma ile imhacı nefret esas olarak Türkiye toplumunun Ermeni soykırımı konusundaki tavrının özeti gibidir. Türkiye’de konu ile uğraşmak bu ikilem arasına sıkışmıştır. Merkezi tezim şudur: Nitelikleri itibarıyla birbirlerinden farklı
görünüyor olsalar bile iki tavır alış Türk Ulusal Kimliğinin
kendisine dışarıdan zorla dayatıldığına inandığı bir konuya
ortak tepkisidir. Türk Ulusal Kimliği, Ermeni sorunu ile ilgilenmeyi, dış dünyadan gelen varlık nedenine yönelik bir
tehdit olarak görmekte, son derece rahatsız olmakta ve buna uygun, bu iki aykırı uçta gözüken tepkileri vermektedir.
Başlangıçta suskun kalmak, konuyu yok saymak daha belirleyici idi. İmhacı nefret ancak 2004’lerden sonra yoğun olarak gündeme girdi ve Hrant Dink cinayeti ile tepe noktasına
ulaştı. 2008’lerden sonra, özellikle Ergenekon soruşturma
ve tutuklamaları nedeniyle bu imhacı nefret şimdilik önemini yitirmiş görünüyor. Şüphesiz Ermeni soykırımı ile uğraşanlara yönelik milliyetçi tepkiler veya nefret duyguları varlığını sürdürmeye devam edecektir. Fakat, kanaatim odur
ki, eğer devlet içinde örgütlü güçler tarafından, yukarıdan
sistemli biçimde yeniden örgütlenmez ise bu nefret öldürücü ve imha edici bir boyut kazanmayacaktır.
Birinci tepkinin, zımnî suskunluk anlaşmasının ise varlığını
devam ettireceğini düşünüyorum. Örneğin, 24 Nisan 2013
ile birlikte bir grup aydının başlattığı, soykırım konusunda
“helalleşme” tartışmalarını, suskunluk üzerine zımnî anlaşma tavrının yeni bir biçimi olarak tanımlamak taraftarıyım.6
Anlaşılan, bazı aydınlarımız Hrant’ın öldürülmesi ile birlikte

6 Bu tür yazılara bir örnek, Markar Eseyan, “1915 ve Helalleşme”, Taraf, 22 Nisan 2013; http://www.taraf.com.tr/yazilar/markar-esayan/1915-ve-helallesme/25899/

birazcık da olsun başlamış olan yüzleşmeyi kâfi görüp, artık
Ermeniler ve Türkler arasında, “helalleşme” aşamasına geldiğimizi düşünmektedirler. Helalleşme zihniyeti üzerine daha çok konuşacağımız ve tartışacağımızı düşünüyorum ama
burada konuyu şimdilik bir Anadolu deyişi ile kapatmak isterim: Bir kısım aydının, “çok taş taşımış da bellerini ağrıtmış” ya da “taş atmış da kolları yorulmuş” havalarına girmeleri gerçekten çok üzücüdür. Daha yolun çok ama çok başında olduğumuzu söylemeye gerek var mı?
Aslında bu “helalleşme” tartışmasının da gösterdiği bir
başka gerçek daha vardır. Geçmişte Türk ilerici, solcu ve demokrat çevrelerde egemen olan, Ermeni soykırımına sessiz
ve ilgisiz kalınmasının nedeni, “konuyla uğraşmanın riskli
ve tehlikeli olması” değildi. Çünkü aynı çevreler, 1990’lı yıllarda daha riskli sayılabilecek konularda, örneğin Kürt konusunda, Türk Ceza Kanunu’nun birçok yasaklayıcı hükmü
olmasına rağmen, eksik ve hataları olsa da konuşmaktan ve
tavır almaktan çekinmiyorlardı. İlginçtir, 2004 yılında uygulamaya konan meşhur 301. maddeye kadar Ermeni soykırımı hakkında yazı yazmayı ve konuşmayı yasaklayan bir ceza maddesi bile yoktu. Bu nedenle, bu başlangıç yıllarında,
Türkiye’de Ermeni soykırımı ile uğraşmanın “riskli ve tehlikeli bir iş” olduğu tezine katılmıyorum, doğru değil bu. Bu
durum ancak belki ceza yasasındaki 2004 değişikliği ve Ergenekon örgütünün aktif hale gelmesiyle ortaya çıktı.
Burada önemli olduğunu düşündüğüm bir hususun altını çizmek isterim. Yurt dışında karşılaştığım insanlar, Türkiye’yi sadece “imhacı-nefret” köşesi ile tanır ve bu nedenle yaptıklarımın büyük bir kahramanlık olduğunu düşünürlerdi. Ben ise onlara asıl problemin “imhacı-nefret” olmadığını; asıl problemin başta sol ve ilerici çevrelerde olmak üzere karşılaştığım suskunluk duvarı olduğunu; en büyük sorunun ilgisizlik olduğunu anlatmaya çalışırdım.

Bu nedenle, konuyla uğraşmaya başladığım ilk yıllarda,
imhacı-nefret ve nedenleri üzerinde değil, en çok, bu ilgisizliğin ve kayıtsızlığın nedenleri üzerine kafa yordum. O
yıllarda verebildiğim bir cevap, bizde tarihi olmuş bitmiş,
geçmişe ait bir olgu olarak kavrayan bir kültürün egemen
olduğu idi. Tarihle uğraşmak boş işti, geçmişe mazi denirdi, bugüne ve yarına bakmak lazımdı. Ben de “o halde” diye düşündüm, “insanlara tarihleri üzerine düşünmelerinin
ve tarihleri ile yüzleşmelerinin aslında bugünleri ile uğraşmaları demek olduğunu göstermem gerekiyor”. Yani “yüzleşme bugünkü sorunların çözümü için lazım”, babında bir
şeyler söylemeye çalışıyordum. 1992’de İletişim Yayınları’ndan çıkan ilk kitabımın, önsözünde ağırlıklı olarak Kürt
meselesi ile uğraşmış olmamın nedeni budur. Eğer Kürt
meselesi ile bağlantısını gösterebilirsem, insanlar belki Ermeni sorunu ile uğraşmanın gerektiğini anlayabilirler, diye düşünmüştüm. Çok yanlış değildi bu düşünce; ama bugün geldiğim yer itibarıyla çok eksik ve yetersiz olduğunu
düşünüyorum.
Ermeni soykırımı ile uğraşmaya başladığımdan beri çok
yalnızlıklar çektim; acılar yaşadım ve badireler atlattım.
Ama bu dönem boyunca çok sayıda güzel insan tanıdım ve
dostluklar da edindim. Hatta iddia edebilirim ki eğer bugün
buradaysam bunda bu güzel dostlarımın destekleri, karşılıksız yardımları çok önemli bir rol oynadı. Hepsine teşekkürü bir borç bilirim.
Ermeni soykırımı ile niçin uğraşmaya başladım?
Bana en çok sorulan soruların başında, Ermeni soykırımı üzerine çalışmaya niye ve nasıl başladığım, gelir. Cevabı çok basittir; tamamıyla bir tesadüf, bir rastlantı sonucu başladım. Ama ne zaman bunu söylesem, Engels’in Anti-Dühring’de yer alan, tesadüfler belli zorunlulukların sonucudur sözü aklıma gelir. Yani belki de bu konu bir zorunluluk olarak da kendisini dayatmıştı. İşte hikâyesi, kararı siz verin:
Uzun ve sancılı siyasi yaşamım iki çok önemli acı olayla noktalanmıştı. 25 Şubat 1986’da Hamburg’da, sevgili
dostum, kardeşim Kürşat Timuroğlu, Abdullah Öcalan tarafından verilen bir emirle öldürülmüştü. Bunu, 24 Ekim
1987’de, Dev-Sol grubunun doğum günüm için düzenlenen
bir yemeğe yaptığı saldırıda, çocukluk ve mahalle arkadaşım
Yavuz Aydın Erol’un bir kaza kurşunu ile hayatını kaybetmesi takip etti.
Bu iki olay sonucu, kendi adıma siyasi hayatıma bir nokta
koydum ve akademik kariyerimi devam ettirmenin yollarını
aramaya başladım. Üniversite yıllarımda en büyük hayalim
zaten akademisyen olmaktı. 1976 yılında tutuklandığımda
İngiltere ve Amerika’da doktora için başvuracağım okulları araştırıyordum. Siyasi hayatımın sonlanmasını, akademik
hayatımın başlangıç şansı olarak gördüm ve 1988 Ağustosu’nda Hamburg Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nde çalışmaya başladım. Konu, Türkiye’de işkencenin tarihi idi. Tarihimizde işlenmiş büyük kitlesel katliamlarla bu okumalar sırasında karşılaştım. Abdülhamid dönemi ve bu dönemde Ermenilere yönelik katliamları, soykırımı ilk defa okuyor ve
öğreniyordum. Ama soykırım üzerine çalışacağım aklımın
kenarından bile geçmiyordu.
Enstitü kütüphanesinde çalışan genç bir hanım vardı. Kara üzüm gibi gözleri dışında Ermenilikle hiçbir alakası yoktu
ama annesinin Lübnan Ermenisi olduğunu söylerdi. Bana,
sürekli olarak, “Ermeni soykırımı konusunda mutlaka çalışmalısın; bu çok önemli bir konudur. Ayrıca bir Türk olarak
bu konuda çalışman son derece anlamlı olur”, der dururdu.
Ben ise dünyaya ve Türkiye’ye ortalama bir Türk solcusu-
nun sahip olduğu pencereden bakıyordum ve konuya ilişkin ciddi kuşku ve endişelerim vardı. Zamanla bu kuşku ve
endişelerin aslında solcu, ilerici olmamla alakalı olmadığını,
Türk olmakla ilgili olduğunu kavradım. Türkiye’de Ermeni
soykırımı ile niçin uğraşılmadığının sırrı da burada yatıyordu. Konu doğrudan Türk ulusal kimliği ile, bu ulus mensupları olarak bizlerin kendimiz hakkında yarattığımız imaj
ile ilgiliydi. Çünkü, bizim varlığımız, bu konunun yok sayılması üstüne kurulmuş idi.
Varlık yokluk ikilemine sıkışmış sıradan bir aydın
Artık bugün bendeki bu kuşku ve endişeyi, Varlık-Yokluk
ikilemi diye açıklıyorum. Bizim Türk ulusu olarak varlığımız, Ermenilerin yokluğu ve onların imha edilmişliğidir. Bizim varlığımızın koordinatları sorgulanmadan ötekinin yokluğu ortadan kaldırılamaz. Bir başka deyişle, Ermeninin yeniden var edilebilmesi yani Ermeni soykırımı ile uğraşmak
bizim kendi kimliğimiz ile uğraşmamız anlamına gelir.
Konunun özeti şudur: Cumhuriyetin kurulması ile birlikte, aralarındaki tüm farklarına rağmen, toplumun tüm
üyeleri, sağcısı-solcusu; laiki-dincisi; Alevi’si-Sünni’si, hatta Türk’ü Kürt’ü ortak bir iletişim tarzı yarattık. Bu “kolektif iletişim tarzı” bizim zihniyet dünyamızı, düşünme ve varoluş biçimimizi belirledi. Ve buna uygun, aynı gruba dahil
olma ve birbirimize bağlılık duygusu da yarattı. Birbirimizle konuşmanın sınırlarını da belirleyen bu kolektif iletişim
tarzını “iletişimsel gerçeklik” olarak tanımlamak taraftarıyım. Bu “gerçeklik”, toplumun tüm kesimlerini ince bir tül
gibi saran, duygularımızı, inanç sistemlerimizi, yani bizlerin
tüm sosyal-kültürel ilişkiler ağını, aramızdaki birliktelik ve
aidiyet duygularımızı yani bizi biz yapan şeyleri biçimlendiren kimliğimizin ta kendisi idi. İşte bu gerçekliğin içinde Ermeni soykırımına yer yoktu. Buna yer açmak için tüm düşünce sistemimizi, bizi biz yapan şeyleri sorgulamamız, elden geçirmemiz gerekiyordu. Bir nevi “kendimizi inkâr ederek” işe başlamalıydık. Bu çok zordu, çünkü mevcut kimliğimizi ciddi biçimde tehdit eden bir potansiyele sahipti. Yeni bir kimliğin temel taşlarını döşemeye hazır olmadan, kendi varlık koşullarımızı sorgulamadan ve inkâr etmeden bunu yapmamız imkânsızdı. Ermeni soykırımı ile uğraşmak,
bu anlamda kendi ulusal kimliğimizi yeniden inşa etmek sürecidir.
İşte bu nedenlerle, kızcağız ısrar ettikçe ona –sağcı olsun,
solcu olsun fark etmez– ortalama bir Türk entelektüelinin
ezberlediği şeyleri tekrar edip duruyordum: Yüzyılın başında büyük devletler Osmanlı ve Türkiye’yi bölmek ve parçalamak istemişlerdi. Türkiye, emperyalistlerin yok etme girişimine karşı savaşarak, yoktan var ederek kurulmuştu. Biz
işgale karşı bağımsızlık savaşı verirken, gayrimüslimler (Ermeniler, Rumlar) işgalci emperyalistlerle işbirliği yapmışlardı. Elbette bu savaş sırasında karşılıklı öldürmeler olmuştu ama Ermeniler kadar Türkler de öldürülmüştü. Üstelik
biz, haklı bir savaş veriyorduk, sömürgeci işgale karşı ulusal
onurumuz ve bağımsızlığımız için savaşıyorduk. Ermeniler
ise işbirlikçi idiler… vb. vb. Böylesi bir dünya içinde Ermeni
soykırımına bir yer bulmak elbette mümkün değildi.
Bu sırada önemli bir gelişme oldu ve Enstitü, 1990 yılı ile
birlikte şiddetin makro teorisini kurmak olarak tanımlanabilecek büyük bir proje başlattı. Proje, 20. yüzyılın üç büyük kitlesel imhasını, Auschwitz, Gulag ve Hiroşima’yı ortak bir teorik çerçeve içinde açıklamak mümkün müdür sorusuna cevap arayacaktı. Projenin bir alt ayağı da Nürnberg
Nazi yargılanmaları idi. Konu çok basitti: Devlet yöneticilerinin işledikleri kitlesel cinayet nedeniyle yargılanması demek olan Nürnberg, insanlık tarihinde bir istisna, bir sapma
mıdır, yoksa geleceğe ilişkin bir normun ilk habercisi mi sayılmalıdır?
Nürnberg ile 1919-1921 ittihat ve Terakki yargılanmaları arasında bir bağlantı olduğunu okumalarım sırasında öğrenmiştim. Türkiye’de işkencenin tarihi projem bitmek üzereydi. Kütüphane görevlisi arkadaşımın ısrarları, konu hakkındaki korku ve endişelerimi aşmama yardımcı oldu ve sonuçta 1919-1921 İstanbul yargılamaları üzerine çalışmaya
başladım.
O yıllara bugünden baktığımda, saflığıma, toyluğuma ve
bilgisizliğime gülüyorum. Ama bilgisizlik olmasaydı da konu üzerine çalışmaya başlamazdım. Özetle, konu hakkında
çalışmaya başlamam hiçbir özel hayat hikâyesi veya konu
hakkındaki herhangi bir ön bilgi üzerine dayanmadı. İnanmayacaksınız belki ama 1988 yılına kadar Türkiye’de Ermenilerin yaşadığından bile habersizdim. Sonuçta, Holocaust üzerine çalışan bir Enstitü’de işe başlamış olmam, Enstitü’nün başlattığı projenin bende yarattığı akademik merak
ve Lübnanlı bir Ermeninin kızının ısrarları gibi bir dizi tesadüf beni konu ile ilgilenmeye itti.
Ama sonradan da öğreneceğim gibi, anamın deyişiyle tüm
hikâye, dertten yeni çıkmış başımı yeni bir derde sokmaktan
başka bir şey değildi. Hâlâ çok sitayişkâr konuşur annem;
“oğlum, onca dertten, onca çileden, tehlike ve badirelerden
sonra, niye tekrar başına aldın bu belayı…” Soykırım konusundaki özel bir kanaati nedeniyle söylemez anam bunları.
Her ana gibi, oğlunun başına bir şey gelmesinden endişe etmektedir ve yıllarca, hemen her gün sağ olup olmadığı yolunda haberlerini beklediği oğlunun artık huzur içinde yaşamasını istemektedir.
İtiraf etmek zorundayım. Ermeni soykırımı ile uğraşmaya başladıktan sonra başıma gelenler, siyasi hayatım boyunca yaşadıklarımı aratmadı hatta daha da açıkçası, o dönem
yaşadıklarımdan, özellikle dahil olduğunu zannettiğin gruptan dışlanmak, itilmek ve karalanmak boyutu ile daha da zor
idi. Yaşadıklarım aslında sıradan bir akademisyenin kaldırabileceği şeyler değildi. Öylesine zor idi ki, eğer siyasi geçmişimin bana kazandırdığı tecrübe olmasaydı, çoktan bu alanı
terk etmiş bile olabilirdim.
Sevgili dostum Elçin Kürşat Ahlers’in başına gelenleri bu
terke bir örnek verebilirim. Elçin, 2000’li yılların başında,
Almanya’da Hannover Üniversitesi’nde, Ermeni soykırımı
ile uğraşmaya başladığı için Hürriyet gazetesinin önderliğinde yoğun bir saldırı kampanyasına maruz kaldı. Daha sonra ise aldığı tehditlere dayanamayarak akademik hayatını bir
anlamda noktaladı. Elçin şimdi Ege’de çiftçilik yapıyor ve
organik sebze yetiştiriyor.
Türkiye’ye dönüş: Yalnızlık
veya cüzzamlı gibi dolaşmak
Soykırım ile uğraşmaya başladığım için başıma gelenler üzerine konuşmaya galiba Türkiye’ye dönüş tarihi ile başlamakta fayda var. 16 yıllık sürgün hayatımdan sonra, Mayıs 1993’te Türkiye’ye döndüm. Amacım, “1876-1925 arasını kapsayacak, Osmanlı anâsırının çok dinli ve kültürlü
bir toplumsal düzenden ulusal devletlere geçiş sürecindeki ilişkilerinin genel bir dökümünü” yapacak bir bilgi ve dokümantasyon merkezi kurmak idi. Çalıştığım Enstitü o zamanın parasıyla 200.000 Alman Markı (bugünün parasıyla,
aşağı yukarı 200.000 Euro) vermişti ve 3 yıllık maaşımı ödemeyi de garanti etmişti.
Girişimlerim tam bir hüsranla sonuçlandı. İşin ucunda
“Ermeni meselesi” olduğu için tüm kapılar tek tek yüzüme kapatıldı. Öneriyi önce Tarih Vakfı’na götürmüştüm. O
zaman Vakıf Başkanı olan Orhan Silier, “körün istediği bir
göz, Allah vermiş iki göz” diyerek önerimi kabul etti; Vakfın
Eminönü’ndeki binasındaki çalışma odamı gösterdi ve mesai arkadaşlarımla tanıştırdı. İşe başlamam için, Vakıf yönetim kurulundan resmi bir karar gerekiyordu ama Silier’e göre bu basit bir formaliteden ibaretti. Fakat Tarih Vakfı projeyi reddetti. Silier böyle bir karar beklemiyordu; çok üzgündü ve “Vakıf henüz bu tür projeler için hazır değil”, diyerek
olayı özetledi.
Tarih Vakfı’nın niçin ret kararı aldığını, daha sonra bu kararın alınmasında etkin olan kişiden doğrudan öğrendim;
ona göre “Etnisite, Avrupa’nın son yıllarda keşfettiği moda
bir kavramdı. Sovyetler’in çökmesi ile, etnisite temelli tarih
açıklamalarının yaygınlaşması arasında önemli bir bağ vardı ve bu tür moda uğraşların fazla ciddi ve bilimsel bir tarafı yoktu ve tamamıyla politik hesapların ürünüydü. Türkiye’de etnisite temelli yapılacak araştırmalara Avrupa’dan
bolca para akabileceğini tahmin ediyordu ama kendisi bunun arka planının ne olduğunu biliyordu ve bu tür girişimleri engelleyecekti.”
Daha sonra bağımsız vakıf kurmak için uğraştım; bir grup
genç akademisyen ile bir araya geldik ve Ekim 1995 tarihinde büyük bir toplantı düzenledik. Toplantıya bazı bölüm
başkanları da dahil olmak üzere, İstanbul üniversitelerinde
görev yapan 60’ın üzerinde sosyal bilimci katıldı. Proje üzerine uzun tartışmalar oldu. En çok sorulan soruların başında, “Tarih Vakfı’nın böylesi bir projeyi niçin reddetmiş olduğu” sorusu geliyordu. Toplantıya, projeme engel olan kişi
de dahil Vakıf yönetim kurulu üyeleri de katılmışlardı, ama
hiçbirisi bu soruya cevap vermediler.
Sonuçta Vakıf kurma girişimine yardımcı olmak isteyenlerin isim listesi toplandı. Çoğu genç olan, 10’un üzerinde
akademisyen ismini yazdırdı. Toplantının bende bıraktığı
izlenim daha çok “nereden çıktı şimdi bu iş” havasıydı. Akademisyenler, projenin önemli ve gerekli olduğunu yarım
ağızla ifade ediyorlardı ama böyle bir girişim içinde doğrudan bulunmak istemiyorlardı. Destek verir görünenlerde bile bir nevi “yasak savma” havası egemendi. Havada asılı olan
hep “Ermeni meselesi” idi.
Bu aylarda Bilgi Üniversitesi kurulma aşamasındaydı.
London School of Economics kurulma çabalarına aktif destek veriyordu. Bu üniversitenin Bilgi’deki temsilcisi durumunda olan bir zat, düzenlediğim toplantıdan ve girişimlerimden haberdar olmuştu. Beni davet etti ve hiç beklemediğim bir soru sordu; acaba bu projeyi Bilgi Üniversitesi bünyesinde yapmak istemez miydim? Şaşırma sırası bende idi…
Beni Üniversite kurucuları ile ilişkiye geçirdi. Üniversite kurucuları projeye çok sıcak baktılar. Üniversitenin kuruluşu kabul edilir edilmez projeyi hayata geçirmek istediklerini söylediler. Prensipte anlaştık. Sosyoloji bölümüne bağlı küçük bir araştırma birimi olarak faaliyete başlayacaktım.
Sadece tarih eksenli bir merkez kurulmayacaktı. Üniversite
Kütüphanesi’nin özellikle, Kültür, Kimlik, Şiddet ve Etnisite
gibi konularda temel kaynaklara kavuşturulması amaçlanacaktı. Ekim 1996 ile birlikte çalışmaya başlayacaktım, odam
bile hazırlandı. Artık iş, mütevelli heyetinden resmi bir karar almaya kalmıştı. Ve kurucu arkadaşlara göre bu basit bir
formaliteden ibaret idi.
Fakat bu formalite karar da, Tarih Vakfı’nın kararı gibi
“hayır” oldu. Kararı bana bildirmek üzere kurucular ile buluştuğumda bana, kendilerinin yaptığı bir önerinin Mütevelli heyetince ilk defa reddedilmiş olduğunu söylediler. Beş
dakikada halledeceklerini düşündükleri bir konu üzerine
saatler süren tartışma yapılmıştı. Özellikle akademisyenler
projeye karşı çıkmışlardı. Üniversite kurucuları, daha kuruluş aşamasında olduklarını ve bu aşamada akademik kadro ile sorun yaşamak istemediklerini söylediler. Bu nedenle projeden vazgeçtiklerini bildirdiler. Karar benim için tam
bir şok olmuştu, çünkü Mütevelli heyetindeki akademisyen
üyelerin hemen hemen tümüyle görüşmüştüm ve hepsi de
projeyi desteklediklerini söylemişlerdi. Demek ki yüzüme
söyleyemediklerini toplantıda söylemişlerdi.
Üniversite kurucuları üzgündüler, kendilerini mahcup
hissediyorlardı; benden projeye bağımsız olarak başlamamı
istediler ve maddi destek ve alt yapı imkânları sağlama sözü
verdiler. İleride proje ile üniversitenin birlikte nasıl çalışabileceği üzerine görüşmeler yapılabilirdi. Kabul etmedim. Tarih Vakfı ve Bilgi Üniversitesi deneylerinin öğrettiği bir şey
vardı. İstanbul’un, kendisini “ilerici-solcu-demokrat” olarak
tanımlayan akademik dünyası, işin ucunda Ermeni soykırımı olduğu için projeyi ve beni istemiyordu, mesele bu kadar
basit idi. Bilgi Üniversitesi’nden akademisyen bir arkadaşımın söylediği aslında konunun özeti idi: “Türkiye Akademisyen dünyası, Ermeni sorununa çağrışım yapan her girişimi risk sayar. Bu konuyla objektif bir biçimde uğraşmak isteyen bir kişinin, Türk Akademik dünyasında yeri yoktur.”
Devletin bir rolü oldu mu?
Zor da olsa cevabı verilmesi gereken soru, projemin engellenmesinde Devletin bir rolü olup olmadığıdır. 1996 Şubat
sonları idi galiba, Gürbüz Çapan telefon etti. Her zamanki şakacı üslubu ile, biraz da benimle dalga geçerek, “Taner
Akçam Kimdir” başlıklı bir mektubu okumaya başladı. Mektupta “Ermeni Uşağı” olduğum, “Türk Düşmanlığı” yaptığımdan söz ediliyor; Gürbüz Çapan ile birlikte Ermenistan’a yaptığımız ziyaret ve soykırım anıtında saygı duruşunda bulunmamız bu düşmanlığa örnek olarak gösteriliyordu. Benim gibi, “vatan haini” ile ilişkide olanlar uyarılıyordu. Mektuptan bu ve benzeri cümleleri okuyan Gürbüz, işin
fazla ciddiye alınacak bir tarafı olmadığını da söylemişti. Ben
de fazla önemsememiş ve unutmuş gitmiştim. Gürbüz, bir
görüşmemizde de bana yaptığı araştırmaya göre, mektubun
muhtemelen İstanbul Emniyeti’nde görevli bir grup MHP’li
polis tarafından dağıtılmış olduğunu söyledi.
Galiba Ağustos 1996 idi. Bilgi Üniversitesi’nde Profesör
olan bir kişi ile yine proje üzerine görüşüyorduk. Biraz şaka biraz ciddi, “yahu Taner, bu Ermeni meselesine nereden
bulaştın, uğraşacak başka şey mi bulamadın Allah aşkına”,
yollu bana takılırken, kendisine gelen bir mektuptan söz etti. Bana niye haber vermediğini sorduğumda ise, “bu tür tehdit mektuplarını o kadar sık alıyoruz ki, hiç üzerinde durmadım, unuttum gitti”, dedi. Şaşırmıştım, sağa sola telefon
ettim ve mektubun çok sayıda başka kişiye daha yollanmış
olduğunu öğrendim.
Kasım 1996’da mektubu ele geçirdim. Aslında bir mektup değil, bir dosya söz konusu idi. Mektup iki sayfa idi ve
“Bir Grup Türk Aydını” imzası taşıyordu. Dosyada ise, Alman Tageszeitung gazetesinde hakkımda yer alan tam sayfa
haber; Baseler Zeitung’dan bir toplantıda yaptığım konuşma
haberi; Tessa Hofmann’ın bir kitabına yazmış olduğum kısa
bir makalenin tam metin çevirisi ve Birikim dergisinde Etnik
ve Kültürel Kimlikler konusunda yazdığım yazı yer alıyordu ve mektupta bu kaynaklardan alıntılar yapılıyordu. Dosya bir grup MHP’linin işinden çok, Ermeni sorunu ile ilgilenen ve konuya ilişkin yurt dışındaki yayınları yakından takip eden bir masanın işiydi.
Mektuba göre, “Türk düşmanı Ermenilerin para ile satın” aldığı ve “Türkiye’ye ve onun kurucusu Atatürk’e karşı
kin” kusan bir kişi idim. Ama aslında “büyükbaba(mın) haremine kattığı yetim bir Ermeni’den olma” bir dönme idim.
“Türkiye aleyhtarı Ermenilerin işbirlikçisi” olarak, “Türkiye’de yaşayan kendi(m) gibi soysuz birkaç kişi ile birlikte Ermenilerden aldığım paralar ile İstanbul’da ‘Yakın Dönem Türk Tarihi Dokümantasyon Merkezi’ açmayı” planlıyordum. Mektubun amacı, “ihanetini Türkiye’de de sergilemekten utanmayan” benim gibi dönmelerin maskesini indirmek idi. Bilgi Üniversitesi’nde benimle alakası olan kişilere gönderildiği anlaşılan bu mektubun acaba projemin reddedilmesinde bir etkisi olmuş muydu, bunu hiçbir zaman
öğrenemeyeceğim.
Mektubun elime geçtiği günlerde, siyaset-Mafya-Polis arasındaki inanılması zor ilişkileri açığa çıkaran Susurluk kazası oldu. Konunun Ermeni soykırımı ile ilgili boyutu da vardı. Basında sırayla boy gösteren eski ülkücüler, devletin yurt
dışındaki Ermeni hedeflere ve ASALA yöneticilerine yönelik organize ettiği eylemlerde görev aldıklarını açıklıyorlardı. Hayatımdan endişe etmeye başladım. Her sabah arabama
binmeden önce, arabanın altına bakıyor, çalıştırmadan önce
kaportayı kaldırıp motoru kontrol ediyordum. Eşimi ve çocuğumu arabaya, ancak ben arabayı çalıştırdıktan 15-20 saniye sonra bindiriyordum. Böyle aylar geçti.
Yapacak bir işim kalmamıştı; akademik dünyada, her konu üzerine rahatça konuşabilen, tartışabilen, küçük ama bağımsız bir alanın var olabileceğine yönelik inancımın ham
bir hayal olduğunu fark etmiştim. Yeniden Almanya’ya dönmekten başka bir çıkar yolum yoktu. O yıllara geri dönüp
baktığımda, karşılaştığım zorlukların içinde bana en çok acı
vereni, en çok acı çektireni yaşadığım yalnızlık duygusu idi.
Ermeni soykırımı konusunu kendisine açtığım hemen her
insanın, “nereden çıkardın şimdi bunu başımıza”lı bakışlarını
hiç unutamam. Kendimi bir cüzzamlı gibi hissetmiştim. Nitekim Almanya’da döndüğümde de bu başlıkla hiçbir yerde
yayınlamadığım uzunca bir yazı kaleme aldım. Yazının başlığı: “Bir Yalnızlığın Hikâyesi ya da Kendi Ülkende Cüzzamlı Gibi Dolaşmak” idi.


Kitabın Künyesi
Ermenilerin Zorla Müslümanlaştırılması
(Sessizlik, İnkâr ve Asimilasyon)
Taner Akçam
İletişim Yayıncılık / Araştırma-İnceleme Dizisi
Türkçe
252 s. — 2. Hamur– Ciltsiz — 13 x 19 cm
İstanbul, 2014


TANER AKÇAM 1953’te doğdu. 1975’te ODTÜ İ.İ.B.F.’den mezun oldu. 1976
Martı’nda sorumlu yazı işleri müdürü olduğu Devrimci Gençlik dergisindeki yazıları nedeniyle tutuklandı. 1977 Martı’nda Ankara Merkez Cezaevi’nden firar
etti. 1978’de Almanya’da siyasi mülteci oldu. 1988’de Hamburg Sosyal Araştırmalar
Enstitüsü’nde şiddet, kültür ve insan hakları konularında çalışmaya başladı. İlk
eserleri İnsan Hakları ve Marksizm (Ayrıntı Yayınları, 1991), Siyasi Kültürümüzde
Zulüm ve İşkence (İletişim Yayınları, 1992) bu araştırmaların sonucudur. 1991’de
yayımlanan Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu (İletişim Yayınları), Ermeni
sorunu etrafındaki çalışmalarının başlangıcına denk düşer. 1996’da, “1919-1922
İstanbul Divan-ı Harbi Örfi Yargılamaları Işığında Türk Kurtuluş Hareketi ve Ermeni Soykırımı” adlı çalışmasıyla Hannover Üniversitesi’nden sosyoloji ve tarih
doktorası aldı. Bu çalışma önce Almanca, daha sonra da İnsan Hakları ve Ermeni
Sorunu, İttihat ve Terakki’den Kurtuluş Savaşına (İmge Yayınları, 1999) adıyla Türkçe
yayımlandı. 2006’da yayımlanan A Shameful Act: The Armenian Genocide and the
Question of Turkish Responsibility (Metropolitan Books) 2007’de, Minnesota eyaletinde araştırma dalında en iyi kitap ödülünü kazandı. Yakın dönemde yayınlanan
kitapları şunlardır: “Ermeni Meselesi Hallolunmuştur” – Osmanlı Belgelerine Göre
Savaş Yıllarında Ermenilere Yönelik Politikalar (İletişim, 2008), Tehcir ve Taktil: Divan-ı Harb-i Örfi Zabıtları İttihad ve Terakki’nin Yargılanması 1919-1922 (Vahakn N.
Dadrian ile birlikte der., Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008), 1915 Yazıları (İletişim,
2010) ve Kanunların Ruhu: Emval-i Metruke Kanunlarında Soykırımın İzini Sürmek
(Ümit Kurt ile birlikte, İletişim, 2012); The Young Turks’ Crime against Humanity:
The Armenian Genocide and Ethnic Cleansing in the Ottoman Empire, (Princeton
University Press, 2012). Akçam’ın bu kitabı Amerikan Foreign Affairs dergisi
tarafından 2012 yılının Ortadoğu konusundaki en iyi kitabı seçildi. Akçam, bu
kitabı ile, MESA (Middle East Studies Association) adlı akademik kuruluşun
prestijli ödülü, Albert Hourani Ödülünü kazandı ve kitabı 2013 yılının en iyi
kitabı seçildi. Akçam, 2008 yılından beri Clark Üniversitesi Tarih Bölümü Holocaust and Genocides Studies Merkezi’nde bulunan Kaloosdian/Mugar kürsüsünde
çalışmalarını sürdürmektedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here