Kristal Dünya – J. G. Ballard “Asıl yabancı gezegen dünyamızdır”

Bilimkurgu edebiyatında çığır açan kurgularıyla hafızalara kazınan usta yazar J.G. Ballard, Kristal Dünya’da Batı Afrika cangılının derinliklerinde tekinsiz bir dünya kuruyor.

Gözlerden ırak bir cüzam hastanesine davet edilen Doktor Sanders’ın yolculuğu, kristalleşen ormanın gerçeküstü varlığıyla süreğen, belirsiz, mucizevi bir rüyaya evrilir. Ağaçların mücevherlere, timsah ve kuşların kristallere dönüştüğü bir anti-yolculuktur bu; gerçekliğin doğasından rüyaya kaçışa doğru uzanan.

“Asıl yabancı gezegen dünyamızdır,” diyen Ballard’dan, okurunu bir kez daha belirsizliğe sürükleyen epik bir anlatı.


OKUMA PARÇASI

1.
Karanlık Nehir

Matarre nehrinin denize açılan ağzından manzaraya ilk kez
baktığında Dr. Sanders’ı en çok etkileyen, nehrin karanlığı olmuştu. Küçük buharlı yolcu gemisi epeyce gecikmeli de olsa en
sonunda rıhtıma yanaşıyordu. Saat sabahın 10’u olmasına rağmen yüzeyi hâlâ gri ve durgun olan nehir, kıyılardan sarkan
bitkilerin kasvetli renklerini sıyırarak ağır ağır ilerliyordu.
Ara ara gökyüzü bulutlarla kapandığında su, çürüyen boyalar gibi neredeyse siyaha dönüyordu. Matarre liman kentini teşkil eden dağınık antrepolar ve küçük oteller bu görüntüyle tezat
oluşturuyordu. Sanki güneş ışığıyla değil de kendi içlerinden
gelen bir ışıkla aydınlatılmış gibi, karanlık suların karşısında
ruhani bir ışıltıyla parıldıyor, ormanın bitiminde bir dizi iskele
üstüne kurulu metruk bir nekropolün müstakil mezar odalarını
andırıyorlardı.
Dr. Sanders, yolcu güvertesindeki tırabzanın önünde geçen
uzun bekleyişi sırasında, her şeye sirayet eden bu kasvetli havanın ışıktaki ani değişikliklerle dağıldığını fark etti. İki saattir
halicin ortasında beklemekte olan vapur, arada sırada gönülsüzce öttürdüğü düdüğüyle kıyıya sesleniyordu. Nehri kaplayan karanlığın uyandırdığı belirsizlik hissi olmasa vapurdaki
birkaç yolcu bu bekleyişten dolayı öfkeden çılgına dönebilirdi.
Fransızlara ait küçük bir askeri çıkarma gemisi dışında rıhtıma
yanaşmış büyük veya küçük hiçbir tekne görünmüyordu. Dr.
Sanders, kıyıyı seyrederken, nedenini anlayamasa da geminin
rıhtıma kasten yaklaştırılmadığından neredeyse emindi. Mektup, paket, konyak ve otomobil yedek parçalarından oluşan
kargosuyla Libreville’den buraya haftalık sefer yapan bir posta
gemisiydi bu; veba salgını gibi bir felaket söz konusu olmadıkça
bir dakika bile bekletilmemesi gerekirdi.
Kamerun Cumhuriyeti’nin bu izole bölgesi, bir avuç isyancının Matarre Nehri’nin yetmiş kilometre yukarısındaki Mont
Royal’de bulunan zümrüt ve elmas madenlerini ele geçirdiği on
yıl önceki başarısız darbe girişiminden sonra, siyasi bakımdan
hâlâ toparlanma sürecindeydi. Bir Fransız askeri görev gücü Kamerun askerlerinin eğitimine nezaret ettiği için orada bulunan
çıkarma gemisine rağmen, nehir ağzındaki bu alelade limanda
hayat tamamen olağan akışında ilerliyor gibi görünüyordu. O
sırada bir cipin yükü boşaltılıyor, bir grup çocuk da bunu izliyordu. İnsanlar rıhtımda ve anacaddedeki pasajlarda geziniyor,
ham palmiye yağı doldurulmuş kavanozlar taşıyan birkaç kano
da karanlık suda limanın batı kanadındaki yerli pazarına doğru
süzülüyordu.
Bütün bu normallik işaretlerine karşın bir huzursuzluk hissi
ısrarla varlığını sürdürüyordu. Loş ışıktan afallayan Dr. Sanders dikkatini kıyılara yoğunlaştırdı ve güneydoğuya doğru
saat yönünde hafifçe kıvrılarak ilerleyen nehri gözleriyle takip
etti. Orman örtüsünde yer yer görülen kopukluklar buralardan
yol geçtiğine işaret ediyordu. Bunları saymazsak orman, zeytin
yeşili yekpare bir yassı örtü gibi iç bölgelerdeki tepelere doğru
uzanıp gidiyordu. Normalde güneş ışıklarının ormanın gökyüzüne bakan kısmını sarartmış olması gerekirdi, fakat sahilden
sekiz kilometre içeride dahi Dr. Sanders ağaç denizinin koyu
yeşil rengini görebiliyordu; mat gökyüzüne devasa selviler gibi
uzanan kasvetli ve kıpırtısız ağaçlara yalnızca soluk bir ışık değiyordu.

Yolcu güvertesindekilerden birisi sabırsızlık içinde elleriyle
tırabzana vurarak ritim tutuyor, bütün tırabzanı boylu boyunca
sarsıyordu. Dr. Sanders’ın her iki yanındaki yarım düzine yolcu
bulundukları yerde kımıldanıp mırıl mırıl birbirleriyle konuşuyor, arada bir kaptan köşküne kaçamak bakışlar atıyordu; dalgın dalgın rıhtıma bakan kaptansa gecikmeden dolayı pek de
gerilmiş görünmüyordu.
Dr. Sanders birkaç adım solunda duran Peder Balthus’a döndü: “Işığı fark ettiniz, değil mi? Bugün güneş tutulması bekleniyor muydu? Güneş ne yapacağına bir türlü karar veremiyor
gibi.”
Rahip, elinden düşürmediği sigarasını her çekişten sonra
uzun parmaklarıyla ağzından bir santim uzaklaştırıyordu. Sanders gibi o da limana değil, kıyıdan uzaktaki orman kaplı yamaçlara gözünü dikmişti. Alim yüzü mat ışıkta yorgun ve zayıf
görünüyordu. Kafasının özel bir sorunla meşgul olduğu belliydi; Libreville’den başlayan üç günlük yolculuk boyunca kimseyle pek muhatap olmamış, sofra arkadaşı olan Dr. Sanders’la
da ancak Fort Isabelle cüzam hastanesinde çalıştığını öğrendikten sonra konuşmaya başlamıştı. Sanders’ın öğrenebildiği kadarıyla, bir aylık izinden sonra Mont Royal’deki kilisesine dönüyordu. Fakat her zamanki tereddütlü ve tutuk konuşmasının
aksine, otomatiğe bağlanmış gibi aynı ifadelerle, hızla birkaç
kez yinelediği bu açıklamada dinleyene biraz fazla makul gelen
bir şeyler vardı sanki. Bununla birlikte Sanders, kendisini Port
Matarre’a getiren muğlak saikleri çevresindeki insanlara atfetmenin yaratacağı tehlikelerin de fazlasıyla farkındaydı.
Fakat bu farkındalık onun ilk başlarda Peder Balthus’ın rahip olduğundan bile kuşkulanmasını engellememişti. İçe dönüklüğünü yansıtan bakışları ve bir sinir hastalığını dışa vuran
solgun elleriyle sahtekârı andırıyordu, belki de kiliseden atıldığı
halde eğreti bir papaz cüppesi içinde hâlâ bir tür kurtuluş bulmayı uman eski bir papaz adayıydı. Fakat Peder Balthus sahici
biriydi, hem de kelimenin tam anlamıyla ve bütün kapsamıyla
sahici biri. İkinci Kaptan, kamarot ve yolcuların birkaçı onu tanımış, geri dönüşünden dolayı kutlamıştı; içine kapanık halini
genel olarak sorun etmemiş gibi görünüyorlardı.
“Tutulma mı?” Peder Balthus, parmaklarının arasına sıkıştırdığı sigarasını karanlık sulara fırlattı. Vapur artık suda kendi
bıraktığı izin üzerinden geçmeye başlamıştı; ortaya çıkan damar
damar köpükler, karanlıkta parlayan tükürük öbekleri gibi derinlere batıyordu. “Sanmıyorum Doktor; öyle olsa en fazla sekiz
dakika sürmez miydi?”
Suda aniden beliren ışık parıltıları rahibin avurtlarıyla çenesinin keskin hatlarına vurunca, bir anlığına daha sert bir profil
kendini gösterdi. Sanders’ın eleştirel bakışlarını fark eden Peder Balthus onu rahatlatmak için ekleme ihtiyacı duydu: “Port
Matarre’da ışık hep böyledir, çok kasvetli ve yarı-karanlık.
Böcklin’in Ölüler Adası resmini bilir misiniz? Hani denizin üstünde fırtına bulutları toplanırken, selvi ağaçlarının bekçilik ettiği, ortasına mezar odaları oyulmuş bir kayalık adayı tasvir eden
resim? Orijinali memleketim Basel’deki Kunstmuseum’dadır…”
Geminin motorları cana gelip gürültüyle çalışmaya başlayınca
aniden sustu. “Hareket ediyoruz. Nihayet.”
“Tanrı’ya şükür. Beni uyarmalıydınız, Balthus.”
Dr. Sanders cebinden sigara kutusunu çıkardığında, Rahip
yeni yaktığı sigarasını bir hokkabaz ustalığıyla avucunun içine
almıştı bile. Sigarayı tuttuğu eliyle rıhtımı gösterdi; jandarmalardan ve gümrük görevlilerinden oluşan esaslı bir karşılama
heyeti orada kendilerini bekliyordu. “Bu saçmalık da nedir?”
Dr. Sanders kıyıya baktı. Şahsi sıkıntıları ne olursa olsun,
Rahip’in sert tavırları onu rahatsız ediyordu. Neredeyse kendi
kendine mırıldanır gibi soğuk bir şekilde yanıtladı: “Belki kimlik belgeleriyle ilgili bir sorun vardır.”
“Benimkilerde yok, Doktor,” dedi Rahip, tepeden, sert bir
bakış fırlatarak, “eminim seninkilerde de yoktur.”

KÜNYE
Kristal Dünya
Özgün Adı: The Crystal World
Yazar: J. G. Ballard
Çeviren: Ali Karatay
Editör: Müge Çavdar
Sel Yayıncılık
Yayına Hazırlayan: Mısra Gökyıldız
Sayfa Tasarımı: Seda Şahin
Kapak Tasarımı: Aslı Sezer
Sayfa Sayısı: 192
Özgün Dili: İngilizce
Basım Tarihi: Nisan 2019 |

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here