Eğitimde Devrim: NYU Post-Doktora Modeli ve Psikanalizin Demokratikleşmesi

Psikanaliz tarihine baktığımızda, genellikle “bölünmelerle” dolu bir harita görürüz. Freud Adler’i aforoz eder, Jung kendi yoluna gider, Kleincılar ve Freudçular birbirine girer… Her enstitü, kendi doğrusunu “tek hakikat” olarak dayatır ve diğerlerini “saf olmayan” sapkınlıklar olarak görür.

Ancak New York Üniversitesi (NYU) Psikanaliz ve Psikoterapi Post-Doktora Programı, bu parçalı tarihe inat, radikal bir “Kurumsal Çoğulculuk” (Institutional Pluralism) modeliyle ortaya çıkmıştır. Bu model, psikanalizin “halk için” olabilmesinin yolunun, önce onu uygulayanların eğitiminin demokratikleşmesinden geçtiğini savunur.

Bu yazıda, Lewis Aron ve Karen Starr’ın da parçası olduğu bu devrimci eğitim modelini ve neden psikanalizin geleceği için kritik olduğunu inceliyoruz.

1. “Tek Bir Doğru Yoktur”: Çoğulcu Bir Çatı

Geleneksel enstitülerde adaylara genellikle tek bir kuramın (örneğin sadece Klasik Freudçu veya sadece Kleincı) “gerçek psikanaliz” olduğu öğretilir. NYU Post-Doktora programı ise bu dogmatik yapıyı reddeder.

  • Farklı Ekollerin Birlikteliği: Program bünyesinde Freudçu, İlişkisel, Kişilerarası (Interpersonal) ve Bağımsız gibi farklı yönelimler bir arada bulunur. Adaylara “tek doğru” dayatılmaz; bunun yerine “Karşılaştırmalı Psikanaliz” (Roy Schafer’ın terimiyle) yapmaları, yani farklı kuramları birbirleriyle kıyaslayarak kendi seslerini bulmaları teşvik edilir,.
  • Çatışmadan Diyaloğa: Farklı görüşler birer “sapkınlık” değil, zenginlik olarak görülür. Amaç, herkesi aynı kalıba dökmek değil, adayın kendi yeteneklerine ve mizacına uygun bir analitik kimlik geliştirmesini sağlamaktır.

2. Adayı “Çocuklaştırmaya” Son: Yetişkin Eğitimi

Psikanaliz eğitiminin en büyük eleştirilerinden biri, adayları (ki bunlar genellikle zaten psikiyatrist veya psikolog olan yetişkinlerdir) “infantilize” etmesi, yani çocuk yerine koymasıdır. Geleneksel sistemde “Eğitim Analisti” (Training Analyst) adı verilen üst düzey bir otorite, adayın kariyerinin geleceğine karar verir.

NYU modeli bu hiyerarşiyi yıkar:

  • Otoritenin Dağıtılması: Program, “Eğitim Analisti” atama sistemini reddeder. Adaylar, mezunlar arasından veya dışarıdan kendi analistlerini seçmekte özgürdür. Bu, adayın analistiyle kurduğu ilişkinin kurumsal güç oyunlarından (sınıf geçme/kalma korkusu) arınmasını sağlar,.
  • Meslektaşlık İlişkisi: Adaylar birer “öğrenci”den ziyade, deneyimlerini beraberinde getiren birer “genç meslektaş” olarak görülür.

3. “Saf Altın” Takıntısının Sonu: Esneklik ve Pragmatizm

Geleneksel eğitim, haftada 4-5 seans divan terapisini “altın standart” olarak dayatır ve bunun dışındaki her şeyi (yüz yüze görüşme, haftada 1-2 seans) “sadece psikoterapi” diyerek aşağılardı.

NYU modeli bu katı ayrımı reddeder:

  • Psikanaliz ve Psikoterapi Ayrımının Silikleşmesi: Program, “psikanaliz” (saf) ile “psikanalitik psikoterapi” (uygulamalı) arasındaki hiyerarşik duvarı kaldırmaya çalışır. Her iki yöntemin de değerli olduğu ve birbirini beslediği savunulur.
  • Esneklik: Her ne kadar akreditasyon için haftada 3 seans şartı koyulsa da (bu bir orta yol bulma stratejisidir), programın felsefesi “divan” veya “seans sayısı” gibi dışsal kriterlerin fetişleştirilmemesi gerektiğidir. Önemli olan teknik değil, analitik duruş ve süreçtir,.

4. Neden “Halk İçin” Önemli?

Bu akademik bir detay gibi görünebilir ama “Halk İçin Psikoterapi” vizyonunun kalbi buradadır.

Eğer terapistleri sadece “zengin, eğitimli ve haftada 5 gün gelebilen” hastalarla çalışacak şekilde, katı ve dogmatik yetiştirirseniz; bu terapistler halkın büyük çoğunluğuna (yoksullar, azınlıklar, krizdeki insanlar) hizmet veremez.

NYU modeli, esneyebilen, sosyal bağlamı tanıyan ve farklı teknikleri (davranışçı, sistemsel vb.) entegre edebilen uzmanlar yetiştirerek, terapinin sadece elit bir azınlığa değil, toplumun geneline ulaşmasını hedefler. Paul Wachtel ve Neil Altman gibi “sokağa inen” analistlerin bu veya benzeri esnek ekollerden çıkması tesadüf değildir.

Sonuç: Özgür Düşünen Terapistler

NYU Post-Doktora modeli bize şunu gösteriyor: Psikanaliz hayatta kalmak istiyorsa, fildişi kulesinden inmek zorundadır. Bunu yapmanın yolu da, terapistleri birer “tarikat müridi” gibi değil; sorgulayan, farklı dilleri konuşabilen ve hastanın ihtiyacına göre şekil alabilen özgür düşünürler olarak yetiştirmekten geçer.

Bu model, psikanalizin demokratikleşmesinin kurumsal kanıtıdır.