Siyah ve Beyazın Ötesi: Narsisizm Gerçekte Nereden Geliyor?
Hayatı sadece “iyi ya da kötü”, “doğru ya da yanlış”, “aşağı ya da yukarı” olarak iki keskin uca ayırma eğiliminde misiniz? Eğer öyleyse, psikoloji dünyasının size söyleyecek bazı önemli sözleri var. Ünlü psikiyatrist Alfred Adler’e göre, olayları birbirine tamamen zıt ve keskin kutuplar halinde algılama biçimi (antitetik algılama), aslında nevrotik bir yatkınlığın en temel özelliklerinden biridir.
“Ya Hep Ya Hiç” Düşüncesinin Tuzağı
Sadece Adler değil, modern psikoterapiler de dünyayı siyah ve beyaz olarak görmenin tehlikelerine dikkat çeker. Örneğin bilişsel psikoterapi, “ya hep ya hiç” (ya-ya da) şeklindeki ikici düşünce tarzını, insanı doğrudan depresyona sürükleyen işlevsiz bir zihinsel yapı olarak tanımlar. Olaylar hiçbir zaman tamamen iyi veya tamamen kötü olamaz; her şey bir devamlılık (spektrum) üzerinde yer alır. Bilişsel terapi, hastalarına bu devamlılığı göstererek onları bu ikici düşünce tuzağından kurtarmaya çalışır.
Bilişsel terapinin bu niceliksel yaklaşımına ek olarak kaliteye odaklanan Süreç Teorisi, meseleye çok daha derin bir içgörü sunar: Hayattaki her şeyin ve herkesin hem olumlu hem de olumsuz yönleri aynı anda vardır. İnsan ilişkilerinde ve kişilerarası terapide başarılı olmanın asıl sırrı, olayları ayırmak yerine aralarındaki bu tamamlayıcılığı görmektir.
Narsisizm Gerçekten Bir “Aşağılık Kompleksi” mi?
Olayları zıtlıklar üzerinden okuma alışkanlığımız, insan davranışlarını analiz ederken de bizi sık sık yanıltır. Örneğin; çevrenizdeki bencil, kibirli ve üstünlük taslayan insanları düşünün. Adler ve diğer sosyal psikologlar, narsisizmi “sosyal duyguda bir başarısızlık” olarak görmüş ve o meşhur “üstünlük kompleksi”nin aslında kişinin içindeki derin acı ve aşağılık duygularına verilmiş bir tepki olduğunu savunmuşlardır. Yani onlara göre, kibir (bir uç), aslında güvensizliğin (karşıt uç) maskesidir.
İlk bakışta oldukça mantıklı gelen bu görüş, ezilen veya travma yaşayan kişilerin patolojik davranışlarını açıklayabilir. Ancak ortada büyük bir boşluk vardır: Peki ya doğuştan güçlü, ayrıcalıklı ve hiçbir ezilmişlik yaşamamış kişilerin antisosyal ve narsistik davranışlarını nasıl açıklayacağız?
Narsisizmin Asıl Kaynağı: “Tepki” Değil, “Aktarım”
İşte bu noktada geleneksel görüşlerden ayrılan yeni ve çok daha gerçekçi bir bakış açısı devreye giriyor. Bir uç her zaman diğer ucun tepkisi (zıddı) olmak zorunda değildir. Aslında bağlantılı ve ardışık süreçler, birbirlerinden farklı olmaktan çok birbirlerine benzerler.
Bu yeni görüşe göre narsisizm, sanıldığının aksine içsel bir ezikliğe verilen “tepkisel” bir savunma mekanizması değil, büyük ölçüde nesilden nesile aktarılan kalıtsal ve çevresel bir durumdur. Süreç çok basittir: Özsaygısı düşük ebeveynler, bu düşük özsaygıyı doğrudan çocuklarına aktarırlar. Kendilerini sürekli idealize eden, üstün gören ebeveynler ise doğal olarak kendi çocuklarını da idealize ederler.
Sonuç olarak çocuklar; gizli bir aşağılık kompleksini örtmek için değil, sadece çevreleri, rol modelleri ve yetiştirilme tarzları böyle olduğu için bencil, antisosyal, sömürücü veya narsistik davranışlar geliştirirler.
Sonuç Olarak: İnsan doğasını anlarken “karşıtlıkların” bizi yanıltmasına izin vermemeliyiz. Sizi sürekli ezen biri bunu “içten içe sizden aşağı hissettiği” için değil, sadece bencilce bir ortamda narsist olarak yetiştirildiği için yapıyor olabilir. Dünyayı keskin zıtlıklarla değil, iç içe geçmiş benzerlikler ve süreklilikler olarak görmeye başladığımızda, hem kendi psikolojimizi hem de çevremizdeki insanları çok daha net anlayabiliriz!