Ahmet Kaya için – M. Şehmus Güzel

Can adamdı. Candan adamdı. Mütevaziydi. Kalender tanımlamasına en iyi uyan birkaç insandan biriydi Ahmet Kaya. Kararlı. İnançlı. İnanmış. Kavganın içindeydi.
Türküleri hep ağlamaya yakın duran kızgınlık ve isyan, red ve başkaldırı tomurcuklarının yeşerdiği güzelliklerdir. Türküleri bizimle kardeştir. Sesinde hep bir melankoli duyumsanır ve o nedenle mutlaka ağlatırdı dinleyicilerini. Başı dumanlıydı Ahmet Kaya?nın. Başkaldırıya davet ediyordu.
Türkülerinde gerçek yaşam var. Mücadeleler yüklü yaşam. Dertler ve arzular taşıyan. Ve asla yorulmayan. İsyanlara gebe yaşam. Onun için Ahmet Kaya « Başkaldırıyorum »u en iyi söyleyendi. Söylemek için çünkü bilmek lazım. Bilmek için çünkü yapmış olmak, yaşamış olmak gerekir. Ahmet Kaya hem oydu hem de bütün bunlara sahipti. « Ağladıkca dağlarımız yeşerecek göreceksiniz » diyen ozandır Ahmet Kaya. Ağladıkça…
Duyarlıydı. Çok duyarlıydı. Türkülerinin, sözcüklerinin toplumsal, kültürel ve siyasi eylemlerden daha etkili olduğuna inanıyordu. Öyle olduğunu sanıyordu. Sanatçıyı sanatçı yapan özelliklerden biri budur işte. Evet duyarlıydı Ahmet Kaya : Halkına, geniş çok geniş toplumsal ailesine, kendisine ve ailesine yapılanlara, yapılan haksızlıklara, sömürüye, küçük görmelere, kimliklerin rededilmesine umursamaz kalamıyordu. Duyarlılığı buralardan geliyordu. Bu da sanatcının özüdür.
Ahmet Kaya ozandı. Çeketini yağmura asar. Ağzından ayışığı fışkırır. Kunduralarını güneş ışıklarıyla boyar. Gençliğini kimse bilmez. Bir o bilir. Bir o.
Çocukken saz çalmaya meraklıydı ve saz çaldı. Karnı açıkınca Malatya’nın devrimci kayısılarından yedi. Hayatın içine girdi. Bir daha çıkmamacasına. Türküler söyledi. Türküler yazdı. Şairdir bir anlamda Ahmet Kaya.
Türküleri gerçek hayattır : Fransa?da Renaud, Şili?de Victor Jaro, ABD?de Bob Dylan ve Joan Baez ile kardeştir. Anlatıcısıdırlar gerçek insanların yaşamını türkülerinde. Yaşanan yaşamı seslendirirler. Palavra yok burada. Gerçek hayat var.
Ahmet Kaya Kürttü. Özgürlük hayranı ve Kürt halkının davasının inanmış ve kararlı savunucularındandı.
Ahmet Kaya ile 8 Ağustos 1989?da Paris?in güney banliyölerinden Gringny?de bir dostunun evinde tanıştım. O günlerde kısa bir süre için yurtdışına çıkmıştı. Ve 29 Temmuz 1989 tarihli Hürriyet gazetesi uydurma bir haberle Ahmet Kaya?nın « Fransa?ya iltica ettiğini » yazmıştı. Ahmet Kaya bir basın toplantısıyla hemen yalanlamıştı bu asparagası, ama buluşup bu uydurma haberin nedenlerini konuşmak ve biraz sohbet etmek istedim. Öyle de yaptık. O günkü konuşmamızda Avrupa?ya yıllar sonra yeniden gelmesi vesilesiyle neler duyumsadığını da anlattı. Verdiği konserlerde dinleyicilerin tepkilerini de aktardı. Daha 15-16 yaşındayken bir süre yaşadığı Almanya ile 1989 Almanya?sı arasında karşılaştırmalar da yaptı. Ahmet Kaya o gün birkaç saat süren söyleşimiz sırasında birçok şey anlattı. Ve bir ara aynen şunları söyledi : « Türkiye?nin insanlarını, devrimcilerini ve emekçilerini özledim. » Ülkeden ayrılalı daha birkaç hafta olmuştu ama o özlem duyuyordu : Ülkesine ve ülkesinin sevimli insanlarına. (Bu söyleşisini tümünü Söyleşiler : Vir-Gül-Üne Dokunmadan isimli kitabımda bulabilirsiniz. Kaldıraç Yayınevi, İstanbul, 2008.) Ahmet Kaya?nın 1999?da Paris?e yeniden gelişi ve 16 Kasım 2000?de vefatına kadar süren dönemi anlamamız için bu sözleri son derece açıklayıcıdırlar. Evet Ahmet Kaya ülkesine ve sevimli insanlarına hayrandı, Aşıktı. Duyarlılığının kaynağı oradaydı, onlardaydı.
1989?dan 1999 sonuna kadar Türkiye?de kaldığı süre içinde birçok konser verdi. Birçok şey yaptı. Keselerini açıp önüne dünyalar kadar para dökmelerine rağmen, gazino ve/veya barlarda türkü söylemedi. Kural sahibiydi Ahmet Kaya. Kurallarına saygılı. Dinleyicileriyle ve hayranlarıyla ilişkisini sıkı ve sahici konserleri ve kasetleriyle sürdürdü.
Sonra yeniden Paris?e geldi. Neden geldiğini artık anlatmıyorum. Biliyorsunuz mutlaka. Ve sorumlu olanların pis sırıtmalarını gözlerimizin önüne getirmek mümkün. Yılmaz Güney, Nazım Hikmet gibi halkla en iyi ilişkileri kurmuş olan bir sanatcımızı daha yurt dışına çıkmak zorunda bıraktıkları için kına yakmışlardır emin olunuz. Ama Ahmet Kaya Avrupa?da bütün duyarlılığını ve bütün zekasını halkının hizmetine sunmaktan çekinmedi. O halkını seviyordu. Halkı da onu. Boş durmadı : Konserler, konserler yine konserler…televizyon ve radyo programları. Ziyaretler. Yeni insanlar. Yeni yüzler. Düş kurmayan gerçek yüzler.
Birçok tasarısı da vardı Ahmet Kaya?nın. Tıpkı Yılmaz Güney ve Mahmut Baksı gibi kafasında binbir proje. Sinemayla ilgileniyordu örneğin. « Yılmaz Güney?in Umut filmiyle başlattığı anlayışı ileriye taşımayı » hedefliyordu. Temmuz 1999?da Yeşim Ustaoğlu?nun Güneşe Doğru filmi üzerine Paris?te sohbet ederken, şunları söyledi : « Gecekondu evindeki sahneler teknik bakımdan yetersiz. Bizzat bir evde çektiklerini sanıyorum. Oysa bir ?plato? yapılsaydı ve orada çekilseydi o sahneler daha yerinde olurdu. Kameralar iyi kullanılmamış. » Bu filmin konusuna ilişkin olarak ta şunları belirtti : « Kürtler bugün kentlerde esrar, uyuşturucu, kadın ticareti ve benzeri pis işlerde çalıştırılıyor, böylece yok edilmeye çalışılıyorlar. Bu tipler gösterilmeliydi. Benim için çelişki metropollerde. Böyle bir filmi gecekondudan başlatmak gerek. » Bu konunun Zeki Demirkubuz?un Masumiyet filminde işlendiğini hatırlatmam üzerine Ahmet Kaya, bu filmi çok beğendiğini söyledi ve şunları ekledi : « Evet, haklısın, doğru. Zeki Demirkubuz iyi bir sinemacı. »
Klipler yanında uzun filmler yapmak istiyordu. Daha çok şey yaratacaktı Ahmet. Konserlerden, turlardan vakit kalsaydı. Kimse ona ayrılan zamanın kıt olduğunu bilmiyordu. Bilmesi de mümkün değildi. O koşturuyordu, zamanla yarışıyordu.
Ahmet?in derdi başkaydı : Boğaziçi?nden, ailesinden, eşinden ve çocuğundan uzakta olmak. « İstanbul?da bir seslenince sesim öte yakadan duyulur » diyen Ahmet Paris?teydi ama Paris onda değildi. Ahmet yalnızdı Paris nam rüküşte. Bu kentte kardeşlerim,yalnızlık, sokaklara, caddelere, meydanlara, lokantalara, sinema salonlarına ve evlere sinmiştir. Ve bu yalnızlıktan kurtulmak mümkün değildir. Hele siz de yalnızsanız. İyi ve yakın dostlarının yol arkadaşlığı, yoldaşlığı da Ahmet?i bu yalnızlıktan kurtarmaya yetmiyordu. Yetemezdi. Bu Ahmet Kaya sokağa çıktığında tanınmışlığa, lokantaya gittiğinde büyük bir sevgi ve çoşkuyla karşılanmaya alışmış Ahmet Kaya?dır. Bu Ahmet Kaya ki bir yere çıktığında birçok ardakaşı, eşi ve dostuyla gitmeye alışkın Ahmet Kaya?dır : Paris?in yalnızlık kokan akşam saatlerine ayarlayamadı kendini. Avrupa türü yaşam biçimi Ahmet için değildi. Daha önce Yılmaz Güney için olamadığı gibi. Zordu bu yaşam biçimi. Tatsızdı. Akşam yalnızlıklarının ağırlığında kaldırılması olanaksızdı…
Ama ne olursa olsun Ahmet Kaya Nazım Hikmet?le dolaştı Paris sokaklarını, gençliğini yaşadı… Ve sonra zamanı gelince Yılmaz Güney?le buluştu : Pere Lachaise?de şimdi iki sevimli insan, iki devrimci, iki çok iyi sanatcı komşudur. İnanmayacaksınız belki ama yattıkları mekanlar birbirine iki adımlık mesafededir. Yılmaz?ı ziyarete giden Ahmet?e Ahmet?i ziyarete giden Yılmaz?a uğramadan ayrılamaz oradan. Ve kimi bir de bakarsınız herbirine üç gül bırakır : Biri kırmızı, biri sarı, biri yeşil. Birkaç adım ötede bakarsınız pat diye karşısınızda Edith. Hangi Edith mi ? Edith Piaf ! « Serçe » Edith evet, ta kendisi. Ahmet Kaya gibi sokakların dilini konser salonlarına taşıyan sanatcı. Sevimli. İnce. Güleç. İşte bir ağaç altında Yves Montand ile Simone Signoret. Burası Paris tamam, buna bir itirazımız yok. Ama bakar mısınız lütfen : Edith gerçek soyadıyla Gassion : Biraz İspanyol, biraz Berberi, biraz İtalyandır. Yves asıl adıyla Yvo Livi ise işte ismi üstünde ya, tamamen İtalyan : Babası Mussolini faşizminden başını ve çocuklarını kurtarıp Marsilya?ya sığınmış İtayan Komünist Partisi ve daha sonra Fransız Komünist Partisi militanı sıkı bir adam. Anası tam bir « mamma ». Aynı mekanda Auguste Blanqui?yi de buluyoruz : « Le partageux de La Commune de Paris ». « Sosyalizm ve Barış mücadelesinin eşsiz militanı Henri Curiel »i de. Marx?ın genç ve güzel kızı Laura ile damadı Paul Lafargue?ı da. İkinci Savaş yıllarının Direnişçilerini ve isimli isimsiz binlerce ihtilalciyi de. Herkes burada. Jim Morrison bile gelmiş : Ta ABD?lerden kalkıp, koşarak. ABD?de kalsaydı kimbilir kaç yıl hapis cezası kesilecekti : Nedensiz ! Abdurrahman Qassımlo ise biraz yukarıdaki tepede yatıyor. Yoldaşlarıyla. Ülke özlemi baki. Ahmet Kaya yalnız değil. Bu doğru. Ama bu kadar erken gelmek mi gerekiyordu randevularına ?
Çok genç ayrıldı Ahmet. Çok genç evet : 43 Yaşınızda elveda demek ölüm değil haksızlıktır. Bunun adı ölüm olamaz. Kaya?yı anlamak ve anısını yaşatmak umuduyla tarihini, gerçek hayatını, sanatını yazmak isteyenlerin, isteyeceklerin onun bütün söylediklerini ve yaşadıklarını inceleyeceklerinden eminim. Kültürel dünyamızda çok kısa zamanda çok büyük bir çıkış yapan ve sınırlı zamanına dünya kadar iş sığdırmasını bilen Kaya?nın ciddi araştırmalara ve bilimsel tezlere konu olacağından eminim. Genç kuşak araştırmacıların bu işi en iyi biçimde kotaracaklarını umuyorum. Bize gelince, pencerelerimize bakmalıyız her sabah kuşluk zamanlarında : Ahmet Kaya?nın boncuktan kuşları konmuş olabilirler çünkü her an.

« Bana Diyabakır?dan, Bitlis?ten bir avuç toprak, İstanbul?dan bir soluk lodos getir » diyor Ahmet Kaya : Ziyaretine gelecekler/gidecekler artık bilmiyorduk diyemezsiniz.

« Ağladıkça /geceyi tutacağız /görecek göreceksiniz /Ağladıkça /dağları gececeğiz /görecek göreceksiniz. »

Yazan: M. Şehmus Güzel

Ahmet Kaya için – M. Şehmus Güzel” üzerine bir yorum

  1. CANDAN DA ÖTE ADAM GİBİ ADAMDI MEKANI CENNET OLSUN.YAPILAN KAHPELİKLERE BOYUN EĞMEDİ DİMDİK DURDU BİZ VE BİZİM GİBİ DÜŞÜNENLERE İDOL OLDU HER ZAMAN SAYGIYLA RAHMETLE ANIYORUM.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
“Yerli Olmak” ve “Yaratıcı Düşünce” Geriliminde Cemil Meriç – Müslüm Kabadayı

?Eylemli bilinç taşıma?ya dair Türkiye düşünce tarihinde kendine özgülüğüyle öne çıkan kişilerden biridir Cemil Meriç. Onun yaşam öyküsü, önemli durak...

Kapat