Antisosyal Sosyallik: Hep Birlikte, Ama Aslında Yapayalnız
Georg Simmel bir zamanlar sosyolojinin temel sorusunu sormuştu:
“Toplum nasıl mümkün oluyor?”
Bugün soruyu biraz daha sokak ağzına çevirsek şöyle derdik:
“Madem herkes bu kadar bencil,
nasıl oluyor da hâlâ apartman aidatı ödeniyor, metrobüs çalışıyor,
hayat tamamen dağılmıyor?”
Modern kapitalist toplumda, toplumsallığımızın temeli tam da birbirimize karşı kayıtsızlığımız.
Yani:
Birbirimize muhtacız ama birbirimiz umurunda değiliz.
O da buna Kant’tan ödünç alıp genişlettiği bir ad veriyor:
“Ungesellige Geselligkeit” – antisosyal sosyallik, toplumsuz toplumsallık.
1. İnsanın İnsana Kurt Olduğu Apartman: Hobbes, Smith, Kant
Hobbes, Mandeville, Adam Smith, Kant…
- Hobbes diyor ki:
İnsan insanın kurdudur – herkes kendi çıkarının peşindedir, o yüzden toplum ancak tepede güçlü bir devlet olursa mümkündür. Yoksa “herkesin herkese savaşı” çıkar. - Mandeville ve sonra Adam Smith şunu ekliyor:
“Merak etmeyin, herkes kendi bencil çıkarının peşinden giderse, görünmez el bir şekilde genel refahı üretir.” - Kant ise bu gerilimi insanın içine yerleştiriyor:
İnsanların “topluma girme eğilimi” var, ama aynı anda “her şeyi kendi keyfine göre yönetme” arzusu da var. Buna şu ismi veriyor:
“Ungesellige Geselligkeit – uygunsuz / antisosyal sosyallik.”
Kant’a göre bu iç çatışma, tarihin motoru; kültürü, uygarlığı bu itiş kakış üretiyor ve bunu dizginlemek için de güçlü devlete ihtiyaç var.
Trenkle ise diyor ki:
“Bu ‘insan doğası’ diye anlatılan şey,
aslında tarihsel olarak çok spesifik bir toplum formunun –
kapitalizmin – içine doğmuş insanın hali.”
Yani:
Belki de “insan böyledir” diye anlattığımız şey,
sadece bugünkü apartmanın kullanım kılavuzu.
2. Marx’ın Küçük Şakası: Robinson Masalı ve “Doğal Birey” Efsanesi
Marx bu karşıtlığı – birey vs toplum – düşüncesinin tam merkezine koyuyor; ama Hobbes ve liberal ekonomistlerle aynı yerden değil.
Ona göre:
- “Herkesin yalnız birey olduğu”,
- Herkesin diğerinden ayrı ama aynı zamanda herkese bağımlı olduğu bu tuhaf hal,
insanlığın “doğal durumu” değil;
kapitalizmin ürünü.
Marx, Adam Smith gibi ekonomistlerin “Robinson” hikâyelerine dalga geçer:
Sanki tarihin başında yalnız birey varmış,
sanki ticaret, takas, pazar insanın DNA’sına yazılıymış gibi…
Oysa Marx’ın söylediği şu:
“Bu ‘özel çıkar’ dedikleriniz bile
zaten toplum tarafından belirlenmiş,
belirli bir tarihsel koşulun içinden çıkmış çıkarlar.”
Ve meşhur cümlesi:
“Birbirine karşı kayıtsız olan bireylerin karşılıklı ve her yönden bağımlılığı, onların toplumsal bağlantısını oluşturur.”
Trenkle, bu cümleyi alıyor ve büyüteçle inceliyor:
- Hepimiz birbirimize muazzam bağlıyız,
- Ama aynı zamanda birbirimize karşı “eşit ölçüde kayıtsız”ız.
Ve buradan o kavrama geliyor:
“Ungesellschaftliche Gesellschaftlichkeit” – antisosyal sosyallik.
3. “Methodolojik Bireycilik” ya da Her Şeyi “Kendini Düşünen Adam”la Açıklama Hastalığı
Trenkle, kapitalist aklın temel varsayımına dalıyor:
Methodolojik bireycilik.
Bu yaklaşım ne diyor?
“Toplumu açıklamak istiyorsan,
tek tek bireylerden ve onların ‘doğal’ özelliklerinden başla.”
Ve bu birey kim?
- Rasyonel,
- Kendi çıkarını maksimize eden,
- Beyaz, erkek, “homo oeconomicus”.
Bugün bu figürü reklamlarda “girişimci ruhlu birey”,
LinkedIn’de “self-made professional”,
kişisel gelişim kitaplarında “özgüvenli, sınırlarını çizen insan” diye satıyorlar.
Ama Marx’a göre bu figür,
tarihsel bir ürün:
- Ortak topluluk ilişkileri, cemaatler, köyler,
loncalar, geniş aile bağları parçalandıkça; - İnsanlar üretimden, topraktan, birbirinden kopartıldıkça;
- Ortaya: “izole, soyut birey” çıkıyor.
Yani methodolojik bireycilik,
kapitalizmin ürettiği bireyi alıp
sanki ezelden beri varmış gibi merkeze koyuyor.
Trenkle’nin derdi şu:
Gerçek eleştirel teori,
bu bireyi başlangıç değil,
sorunun kendisi olarak almalı.
4. Antisosyal Sosyallik Nedir? “Herkes Birbiri İçin Gerekli, Kimse Kimseyi Sevmek Zorunda Değil”
Trenkle, Marx’tan aldığı ilhamla şöyle bir çerçeve çiziyor:
- Kapitalist toplumda insanlar:
- Soyut bireyler olarak birbirinden kopuk,
- Ama iş, tüketim, para, lojistik aracılığıyla
tarihte hiç olmadığı kadar birbirine bağımlı.
Bu paradoksu günlük hayatta nasıl görüyoruz?
- Sabah işe yetişmek için bindiğin metrobüs:
- Şoförünü tanımıyorsun,
- Yanındaki insanın adını bilmiyorsun,
- Ama o sistem tıkır tıkır işlemezse,
kirayı ödeyemiyorsun. - Market rafındaki süt:
- Çiftçiyi bilmiyorsun, işçiyi bilmiyorsun,
- Sadece barkod ve son kullanım tarihiyle ilgilisin.
- İş hayatı:
- Ekip çalışması diyorlar,
- Ama herkesin başında kendi performans skoru,
- Herkes, herkesin potansiyel rakibi.
Trenkle bunu şöyle formüle ediyor:
Toplumun temel ilkesi: karşılıklı kayıtsızlık.
İnsanlar birbirine yabancı ve dışsal olarak bağlanıyor.
Ve tam da bu yüzden,
ilişkilerin dili “çıkar” ve “sözleşme” oluyor.
5. “İlgi Alanlarım”: Çıkarın Sosyolojik Adı
Trenkle, “interesse” / çıkar kavramı üzerinde duruyor.
Diyor ki:
- Çıkar, bireyin topluma seslenme biçimi:
“Ben şuna ilgi duyuyorum / bunu istiyorum.”
- Ama bu ilginin kökenini kimse sorgulamıyor:
Neden onu istiyorsun?
Nereden çıktı bu istek?
Çıkar bir “black box”:
- Sorgulanmayan, gerekçe sunmak zorunda olmayan,
- Kendini “kendiliğinden gerekçeli” ilan eden dürtü.
Ve kapitalist toplumda:
Bütün ilişkiler çıkar üzerinden “eşit” kabul ediliyor.
Hepimizin çıkarı “eşit derecede önemli” ve aynı ölçüde… kayıtsız.
Bu, iki anlamda “eşit derecede önemsiz” demek:
- Kimse kimsenin arzusu üzerine düşünmek zorunda değil,
- Yeter ki bu istek, piyasaya çevrilebilir olsun.
Bu yüzden, arkadaşlık bile çoğu zaman şöyle işliyor:
- “Bir kahve içelim, networking yaparız.”
- “Şu projede buluşalım, karşılıklı faydamız olur.”
Trenkle diyor ki:
Çıkar dili, izole bireyin toplumsal konuşma biçimi.
Ve bu yüzden, ilişkilerin formu sözleşme oluyor.
Sözleşme bitti mi, ilişki de bitiyor.
6. Subjekt Formu: Modern “Ben” ve Geri Kalan Her Şeyin “Şey”e Dönüşmesi
Trenkle, kritik bir yerden kavramı genişletiyor:
Subjektform – özne biçimi.
Klasik felsefeden biliriz; Descartes:
“Düşünüyorum, öyleyse varım.”
Trenkle’nin okuması:
- Özne = nokta gibi küçültülmüş bir “ben”,
- Geri kalan her şey –
doğa, diğer insanlar, hatta kendi bedenim bile – nesne.
Bu subjekt formu:
- Sadece felsefi bir laf değil;
- Kapitalist toplumda dünyayla, bedenle, doğayla, başkalarıyla kurduğumuz genel ilişki biçimi.
Yani:
- Kendi bedenin = projelendirilmiş nesne:
- “Kas oranım, yağ oranım, verimliliğim, mental performansım…”
- Başkaları = kullanışlı network, müşteri, rakip, hedef kitle.
- Doğa = “kaynak”, “hammadde”, “piyasa fırsatı”.
Trenkle’ye göre,
bu özne–nesne ilişkisi tarihsel olarak özgül;
her zaman böyle değildi, olmak zorunda da değil.
Ve çok kritik bir şey daha söylüyor:
Subjekt formu ile meta formu, hukuk formu,
modern bilimin düşünüş tarzı,
hepsi aynı matriksten – bu antisosyal sosyallikten – türüyor.
Yani:
- Meta = izole bireylerin ürettiği şeylerin,
birbirine “değer” üzerinden bağlanma biçimi. - Hukuk = izole bireylerin sözleşme ilişkisi olarak düzenlenmesi.
- Bilim = dünyayı “dışarıdaki nesne” olarak ele alma yöntemi.
Hepsi, aynı “özne–nesne” mantığının farklı kılıklar giymiş halleri.
7. “Öteki”nin İcadı: Kadın, Siyah, Yahudi
Trenkle, subjekt formunun kendini kurarken
bir de “anti-özne” figürlerine ihtiyaç duyduğunu söylüyor.
Modern özne tarihsel olarak:
- Beyaz, batılı, burjuva erkek.
Bu özne, kendini kurarken kimi dışarıda bırakıyor?
- “Kadın”:
- “Daha duygusal, daha irrasyonel, daha doğaya yakın” diye kodlanıyor.
- “Siyah”:
- “Vahşi, ilkel, bedensel” diye konumlanıyor.
- “Yahudi”:
- Hem “aşırı akıllı”, “sinsi”, “her yere sızmış”,
- Hem de “gerçek özne olamayan”,
tuhaf bir ara figür olarak şeytanlaştırılıyor.
Yani:
Özne, kendisini kurmak için
bir dizi ‘özne olmayan’ figür yaratmak zorunda.
Bunu bugün hâlâ görüyoruz:
- “Makbul vatandaş” ve “potansiyel suçlu”,
- “Gerçek kadın” ve “aşırı feminist”,
- “Uyumlu göçmen” ve “tehlikeli yabancı”…
Trenkle’nin söylediği:
Bu ayrımlar, tek tek bireylerin önyargısı değil sadece;
toplumun temel ilişki biçimiyle – antisosyal sosyallikle – iç içe.
8. Eleştirinin Yönü: Sorun Birey mi, Toplum mu, Yoksa “Özne Biçimi” mi?
Trenkle, kendi gelenekleri olan değer-kritik (Wertkritik) içinden de bir özeleştiri yapıyor:
- Klasik Marx okumasında genelde:
- Analiz metadan ve değerden başlar.
- Trenkle diyor ki:
- Aslında mantıksal başlangıç noktası
özel emek ve onun üzerinden kurulan
antisosyal sosyallik olmalı.
Ve oradan genişletiyor:
Sadece ekonomi değil,
hukuk, bilim, ırkçılık, cinsiyetçilik, özne–nesne ayrımı…
Hepsi aynı “matris”ten besleniyor.
Bu yüzden, eleştirel teori şunu yapmalı:
- Ne sadece ekonomik yapıya bakmak,
- Ne de sadece bireyi psikolojize etmek.
Tam tersine:
Bu tarihsel özne formunu – antisosyal sosyallik içindeki soyut bireyi – sökmeye, görünür kılmaya, aşmaya çalışmak.
9. Peki Alternatif Ne? “Şirket Gibi Toplum” Değil, Özgürce Birleşmiş Özneler
Trenkle, “özne formunun aşılması” deyince
bireyin yok olması gerektiğini söylemiyor.
Tam tersine:
“Gerçek anlamda gelişmiş bireylerin olduğu bir toplumdan” söz ediyor:
İnsanların birbirine radikal yabancılık ve karşılıklı nesneleştirme üzerinden değil,
özgürce örgütledikleri ortak yaşam üzerinden bağlandığı bir toplum.
Marx’ın deyimiyle:
“Özgürce birleşmiş üreticiler” fikrini,
sadece ekonomi alanında değil,
- bakım ilişkilerinde,
- cinsellikte,
- siyasette,
- doğayla ilişkide,
her yerde geçerli kılma ihtimali.
Bu, bugünkü “start-up şirket gibi organize olmuş toplum” mitinin tam zıttı:
- KPI ile ölçülen vatandaş,
- performans bazlı sevgi,
- network odaklı arkadaşlık değil;
- kırılganlıkları, bağlanma hâllerini, bağımlılıkları
utanılacak zayıflık değil, kolektif örgütleme zemini sayan bir toplum.
10. Bize Ne Diyor? Üç Küçük Soru
Bu metni bugünden okuyunca, kendimize birkaç soru kalıyor:
- “Ben kimim?” derken, aslında hangi tarihsel özne formunun diliyle konuşuyorum?
- Kendi arzularımı “çıkar” ve “performans” üzerinden mi okuyoruz?
- Başkalarıyla ilişkim, ne ölçüde sözleşme mantığıyla sınırlı?
- “İşime yaramayan” insanı hayatımdan silme refleksi,
tam da bu antisosyal sosyalliğin içimizdeki sesi olabilir mi?
- Toplum eleştirisi yaparken, sadece devlete, sermayeye, aileye mi bakıyorum; yoksa içimdeki özne–nesne mantığını da görüyor muyum?
Belki küçük bir başlangıç,
şu cümleyi içten içe kabul etmektir:
“Ben hem başkalarına kökten bağlıyım,
hem de bu toplum beni sürekli yalnızlaştırıyor.”
Trenkle’nin metni,
bu çelişkiyi normalleştirmek değil,
tam tersine
“bu çelişkinin kendisi tarihsel ve eleştirilebilir”
demek için yazılmış.
Yani mesele,
“insan doğası böyle, yapacak bir şey yok” diyerek omuz silkmek değil;
Bu tuhaf antisosyal sosyalliğin nasıl kurulduğunu görmek ve başka türlü bir birlikteliği hayal etmek.
Kaynak: Norbert Trenkle, “Ungesellschaftliche Gesellschaftlichkeit. Der Widerspruch zwischen Individuum und Gesellschaft als Kernpunkt gesellschaftskritischer Theorie”, Krisis – Kritik der Warengesellschaft, 27 Mayıs 2019.